Alper Pınar
Küresel iklim krizi 2026 yılı itibarıyla artık sadece bir çevre endişesi olmaktan çıktı. Bu durum artık dünya sistemini ve halk sağlığını temelinden sarsan sistemik bir risk halini aldı. On yıllardır yapılan bilimsel uyarılar 2026 yılı itibarıyla somut ve yıkıcı bir gerçekliğe dönüştü. Coğrafi konumu itibarıyla Doğu Akdeniz Havzası’nda yer alan Türkiye bu sistemik çöküşün en ön saflarında yer alıyor. Türkiye iklim krizi nedeniyle olağanüstü sonuçlar yaşayan ve ısı dengesi en kolay bozulan sıcak noktaların başında geliyor. Bilimsel veriler Türkiye’nin küresel ısınma hızıyla kıyaslandığında 1,42 oranında bir ısınma katsayısına sahip olduğunu kanıtlıyor. Bu, yeryüzünün küresel ortalama yüzey sıcaklığı her 1 derece arttığında Türkiye ve çevresinin 1,42 derecelik çok daha sert bir ısınma şoku yaşadığı anlamına geliyor.
1995 yılından 2026 yılına uzanan otuz yıllık trend verileri bu ısınmanın doğrusal olmayan bir ivme kazandığını gösteriyor. 1850 yılından bu yana küresel sıcaklıklar 1,06 derece artarken Türkiye’nin bulunduğu enlemlerde bu artış çok daha şiddetli yaşandı. Özellikle 1990’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye’nin iç ve batı kesimlerinde deniz yüzeyi sıcaklıkları ve yıllık ortalamalar rekor kırdı. Bu hızlı kavrulmanın arkasında toprak nemi geri beslemesi adı verilen bir mekanizma yatıyor. Normal şartlarda güneşten gelen enerji topraktaki suyun buharlaşması için harcanır ve bu süreç yüzeyi serin tutar. Ancak kuraklık ve yanlış tarım politikaları nedeniyle toprak nemi tükendiğinde bu doğal soğutma mekanizması tamamen çöküyor. Toprakta buharlaşacak su kalmadığında güneş radyasyonu doğrudan havayı ısıtmaya başlıyor. Kuru ve kavrulmuş topraklar adeta dev bir radyatör gibi alt atmosferi ısıtarak sıcak hava dalgalarını şiddetlendiriyor. Bu durum ısınmanın kuraklığı ve kuraklığın da daha fazla ısınmayı tetiklediği bir kısır döngü yaratıyor. Ayrıca Türkiye’nin engebeli topoğrafyası bu yıkımı daha da büyütüyor. Dağlık alanlar ve derin vadiler atmosferik ısıl enerjinin dar alanlarda sıkışmasına neden oluyor. Bu fiziksel mercek etkisi özellikle güneye bakan sarp yamaçlarda yokuş yukarı ön ısıtma etkisi yaratıyor. Orman tabanındaki kuru örtünün alev alma eşiği bu yüzden tehlikeli seviyelere düşüyor. Son yıllarda tanık olduğumuz ve günlerce kontrol edilemeyen mega orman yangınlarının temelinde işte bu bilimsel gerçekler yatıyor.
Türkiye’de yaşanan bu ısınma sadece bir hava durumu değişikliği değildir. Bu durum insanın doğayla olan metabolik bağının koparılmasının bir sonucudur. 2026 yılı projeksiyonları mevcut politikalarla devam edilmesi halinde ısınmanın çok daha korkunç seviyelere çıkacağını gösteriyor. Orta emisyon senaryosuna göre yüzyıl sonunda Türkiye içlerinde 4.5 derecelik bir artış beklenirken yüksek emisyon senaryosunda bu rakam 6.6 dereceye kadar çıkıyor. Güney kıyılarımızda ise artışın 7 dereceyi bulması öngörülüyor. Bu veriler bize iklim değişikliğiyle mücadelenin sadece teknolojik bir mesele olmadığını anlatıyor. Bu mücadele aynı zamanda radikal bir gelir ve tüketim adaleti meselesidir. Sermayenin kâr hırsı uğruna atmosferi ve toprağı bir çöplüğe çevirmesi insanlığın ortak geleceğini tehdit ediyor.
Kapitalizmin doğayı sadece bir hammadde deposu olarak görmesi ekosistemlerin taşıma kapasitesini zorluyor. Küresel ölçekte yaşanan bu ekolojik kriz artık ekstrem hava olaylarını yeni normal haline getirdi. 1995 ile 2024 yılları arasındaki otuz yıllık süreçte bu olaylar dünya genelinde 832.000’den fazla insanın ölümüne yol açtı. Ekonomik kayıplar ise dolaylı ve doğrudan 3 trilyon doları aştı. Bu devasa maliyetlerin faturası ise hiçbir zaman krizi yaratan en zengin kesime kesilmedi. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik kesimi sadece on gün içinde yıllık karbon bütçesini tüketirken faturayı yoksul halklar ödüyor.
Su iflası
İklimsel ısınma mekanizmaları Türkiye’nin ekolojik zeminini kırılgan hale getirirken uygulanan ekonomi politikaları bu kırılganlığı geri dönülemez bir felakete çevirdi. 2026 yılı itibarıyla Türkiye için su arz güvenliği artık sadece bir kriz değil bir sistem çöküşü halini aldı. Birleşmiş Milletler Üniversitesi tarafından 2026 yılı başında yayınlanan rapor artık bu durumu ‘Su İflası Çağı’ olarak tanımlıyor. Bu kavramsal değişiklik aslında kapitalist üretimin doğayla olan ilişkisindeki derin kopuşu anlatıyor. Kriz kavramı geçici ve yönetilebilir bir durumu ifade ederken iflas kavramı doğal sistemlerin kendini yenileme kapasitesini kalıcı olarak yitirmesi anlamına geliyor. Modern endüstriyel toplumlar doğanın on binlerce yıllık jeolojik devirlerde biriktirdiği yeraltı su sermayesini son otuz yılda acımasızca tüketti.
Bu iflasın etkileri sadece barajlardaki doluluk oranlarında değil doğrudan doğruya toprağın fiziksel yapısında gözlemleniyor. Türkiye genelinde son otuz yıllık trend incelendiğinde yağış rejiminin tamamen değiştiği görülüyor. 2023 yılında Türkiye’de tam 1385 meteorolojik afet yaşandı. Bu afetlerin yaklaşık yüzde 40’ı şiddetli yağış ve sel olarak kaydedildi. Şehirlerdeki kontrolsüz betonlaşma ve asfalt yüzeyler yağan yağmurun toprakla buluşmasını engelliyor. Bu durum yüzey akışını artırarak can kayıplarına yol açan ani selleri her geçen yıl daha sistematik hale getiriyor. Sermaye odaklı şehirleşme doğanın su döngüsünü keserek yaşam alanlarımızı birer afet merkezine dönüştürdü.
Bu hidrolojik iflasın en somut sembolü ise Konya Havzası’nda yaşanıyor. Bölgenin yarı kurak ekosistemine hiç uygun olmayan tarım planlaması bu çöküşün ana nedenidir. Havzada buğday ve mercimek gibi kuraklığa dayanıklı yerel ürünler desteklenmesi gerekirken şeker pancarı ve mısır gibi su oburu bitkiler teşvik edildi. Bu bitkiler özellikle kurak yaz aylarında devasa hacimlerde vahşi sulama gerektiriyor. Türkiye’nin mevcut tarımsal ekonomi politik çerçevesi ulusal üretim kotaları ve tarımsal sanayi uğruna bu yıkıcı pratiğe yıllardır göz yumdu. On binlerce yasal ve kaçak derin kuyu aracılığıyla fosil yeraltı suları adeta maden çıkarılır gibi sömürüldü.
Bunun sonucunda havza genelindeki yeraltı su seviyesi son otuz yılda 30 ile 70 metre arasında şok edici bir düşüş yaşadı. Bu tablo piyasa mekanizmalarının ekolojik gerçeklerle nasıl ölümcül bir çatışma içinde olduğunu gösteren bir örnektir. Her bir üreticinin kendi gelirini artırmak için daha derinden su çekmesi nihayetinde tüm sistemin ortak yıkımını getirdi. Yeraltı suyu çekildi ve boşluklardaki basıncın kaybolmasıyla zemin kendi ağırlığını taşıyamayarak dev kraterler halinde aniden çökmeye başladı. 2026 yılı başı itibarıyla sadece Konya Ovası’nda tespit edilen obruk sayısı 700’ü aşmış durumda.
İklim politikaları ne değildir?
Devletin iklim politikası bir yandan uluslararası zirvelerde yüksek perdeli yeşil dönüşüm ve net sıfır taahhütleri verirken diğer yandan ülke içinde fosil yakıt bağımlılığını ve doğanın metalaştırılmasını kararlı bir biçimde sürdürmekten ibarettir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi bu siyasi irade eksikliğini net bir rakamsal gerçeklikle ortaya koymaktadır. Bütçe verilerinin teknik analizi iklim yatırımlarının artması gereken bir dönemde tam tersine devletin bu alandan finansal olarak geri çekildiğini göstermektedir.
Verilere göre 2025 yılında bütçede Sürdürülebilir Çevre ve İklim Değişikliği programı için 19,4 milyar lira ödenek ayrılmıştı. Krizin etkilerinin her geçen gün derinleştiği 2026 yılı teklifinde ise bu kritik tutar azaltılarak 18,9 milyar liraya düşürülmüştür. Genel bütçe enflasyonist ortamda trilyonlarca lira artarken iklim değişikliği kalemindeki bu durum yaklaşık yüzde 30 ila 35 oranında devasa bir erime anlamına gelmektedir. Devletin bütçe tercihlerindeki asıl çarpıcı çelişki ise fosil yakıt sübvansiyonlarında görülmektedir. İklim krizini önlemek için hazırlanan programa 2026’da zar zor 18,9 milyar lira ayrılırken sadece 2025 mali yılında fosil yakıt sektörlerine sağlanan doğrudan ve dolaylı desteklerin tutarı 996,3 milyar liradır.
Bu bütçe yapısı devletin asıl önceliğinin ekolojik restorasyon değil karbon kilitlenmesini besleyen enerji oligarşisinin kârlılığını fonlamak olduğunu göstermektedir. Dahası bu politikaların faturası adaletsiz bir vergi sistemiyle doğrudan halka kesiliyor. 2026 yılında toplanması öngörülen toplam 15.6 trilyon liralık vergi gelirlerinin yüzde 60’tan fazlası KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşmakta. Bu oran Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama yüzde 35 bandındayken Türkiye’de bu denli yüksek olması sistemin yarattığı çevre kirliliğinin bedelini sermayeye değil halkın sırtına yüklediğinin kanıtıdır. Bu yapı iklim adaletini tesis etmekten tamamen uzaktır.
Türkiye’nin güncel Ulusal Katkı Beyanı projeksiyonları incelendiğinde inanılması güç bir çelişkiyle karşılaşılmaktadır. Türkiye’nin 2035 yılı için öngördüğü sera gazı emisyon seviyesi 2023 yılında gerçekleşen emisyon miktarının bile yüzde 16 üzerindedir. İklim Kanunu Türkiye’nin sera gazı salımında mutlak bir azalma değil artıştan azaltım vizyonu ortaya koymakta. Bu plan mutlak emisyonların 2038 yılına kadar artarak zirveye ulaşmasını öngörüyor. Bu yaklaşım Türkiye’nin sıkça dile getirdiği 2053 Net Sıfır Vizyonu’yla matematiksel, mantıksal ve fiziksel olarak temelden çelişmekte. Bağımsız uluslararası kuruluşlar Türkiye’nin güncel politika ve kanunlarını 1.5 derece hedefiyle tamamen uyumsuz bulmakta ve yüksek derecede yetersiz kategorisinde sınıflandırmakta. İklim Kanunu büyük kirletici endüstrileri kısıtlamak yerine emisyon ticaret sistemi üzerinden kirliliğin finansallaşmasına hizmet ediyor.
Devletin yasal desteğiyle yürütülen yeşil dönüşüm politikalarının en yıkıcı boyutu ise ekolojik hedefler kisvesi altında yürütülen mülksüzleşme süreçleridir. Eleştirel politik ekoloji literatüründe bu duruma ‘yeşil gasp’ deniliyor. Bu kavram doğanın ve yerel müştereklerin çevresel hedefler öne sürülerek özel sermaye tarafından metalaştırılmasını ifade eder. Kapitalizm ekolojik krizin müsebbibi olmasına rağmen bu krizi kâr marjlarını artıracağı yeni bir yatırım fırsatı olarak yeniden paketliyor. Türkiye’de yeşil gasp süreci devasa rüzgâr ve güneş enerjisi santralleri üzerinden yürütülüyor.
Sosyalist alternatif
Mevcut piyasa eksenli politikaların gezegeni ve Türkiye’yi kurtaracak hız ve derinliğe sahip olmadığı artık bilimsel bir gerçek. Kâr maksimizasyonunu temel alan yeşil kapitalizm modeli iklim krizini çözmekte tarihi bir fiyasko yaşadı. Bu başarısızlık bizi çok daha köklü ve sisteme dahil olmayan alternatif yönetim modellerine yöneltiyor. Çözüm enerji, su ve gıda sistemlerinin özel sektörün tahakkümünden çıkarılarak demokratik kamusal mülkiyete devredilmesidir. Yeniden kamusallaştırma stratejisi bugün dünya çapında 800’den fazla başarılı örnekle uygulanıyor. Piyasa başarısızlıklarına karşı geliştirilen bu model enerjinin bir temel kamu malı statüsüne kavuşturulmasını öngörmektedir.
Almanya’nın Berlin ve Hamburg şehirlerinde güçlü sivil inisiyatiflerin baskısıyla elektrik şebekeleri dev şirketlerden geri alındı. Bu şebekeler tekrar belediyelerin doğrudan mülkiyetine ve demokratik denetimine verildi. Danimarka’nın Aalborg kentinde ise özel sektörün yeşil dönüşümü engellemesi üzerine sistem hızla yeniden kamusallaştırıldı. Kâr baskısı ortadan kalktığı için bu kentlerde yenilenebilir enerjiye geçiş olağanüstü hızlandı. Güney Amerika’da ise enerji politikaları sadece üretim araçlarının devriyle sınırlı kalmadı. Şili ve Kolombiya’nın başkentleri bireysel elektrikli araç piyasasını sübvanse etmek yerine devasa kamu ulaşım filoları kurdular. Bu strateji temiz enerjiyi zengin azınlığın lüksü olmaktan çıkararak geniş halk kitlelerinin kullanımına sundu.
Sadece mülkiyetin kamuya geçmesi de tek başına yeterli bir çözüm değildir. Eğer devlet şirketleri de piyasa mantığıyla yönetilirse aynı ekolojik tahribat üretilmeye devam eder. Bu nedenle alternatif modeller mülkiyet transferini demokratik planlama kavramıyla harmanlamalıdır. Bu anlayışta emekçiler ve yerel topluluklar enerjinin nerede ve nasıl tüketileceği konusunda doğrudan karar alma süreçlerine dahil edilmelidir. Enerjinin sanayi gruplarına peşkeş çekilmesi yerine okullar ve hastaneler gibi toplumun temel ihtiyaçları önceliklendirilmelidir. Bu sayede Türkiye’deki acele kamulaştırmalarla dayatılan tekelci santraller yerine doğayla uyumlu mikro şebekeler kurulabilir.
Alternatif modelin en radikal ve ekolojik kurtuluş için en zorunlu olan ayağı talep küçültmedir. Kapitalist piyasa modeli sermaye birikimini sürdürebilmek için üretimi sonsuz bir döngüde artırmak zorunda. Ancak sonsuz büyümeyi savunan hiçbir yeşil teknoloji gezegenin fiziksel limitleriyle uyumlu değil. Talep küçültme stratejisi ise bu sonsuz tüketim fetişizmini kökten reddetmektedir. Demokratik planlama aracılığıyla toplumun gezegenin sınırları içinde insanca yaşayabilmesi için neye ihtiyacı olduğu müzakere edilmelidir. Enerji dönüşümünün merkezine teknolojik fantezileri değil doğrudan enerji tasarrufunu ve kullanım azaltımını koymaktadır.
Pratikte talep küçültme bireysel otomobil üretiminin daraltılarak raylı sistemlere ve bisiklet ağlarına geçilmesini kapsar. Mevcut bina stokunun enerji verimliliği için devasa yalıtım seferberliklerinin başlatılması bu stratejinin bir parçasıdır. Sanayideki yüksek karbonlu ve düşük katma değerli sektörlerin bilinçli olarak küçültülmesi gerekmektedir. Bilimsel projeksiyonlar bu önlemler uygulandığında küresel enerji kullanımının yüzde 40 oranında daha düşük olabileceğini kanıtlıyor.
Elbette bu tür üretim daralmalarının yaratacağı istihdam kayıpları kapitalist bir yapıda krize yol açar. Ancak küçülme politikaları bunu aşmak için servet eşitsizliğini hedef alır. Evrensel temel gelir garantisi ve haftalık çalışma saatlerinin kısaltılarak emeğin paylaşılması bu dönüşümün kalkanlarıdır. Lüks tüketim vergilerinin artırılması ve bakım ekonomisine yatırım yapılması toplumsal refahı korumanın en temel yollarıdır. Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu bu iklim krizi doğanın bir hatası değil kâr maksimizasyonuna dayalı politikaların bir neticesidir.
Türkiye’nin bu varoluşsal çöküşten kurtulabilmesi, ekolojik tahribatın piyasa odaklı çözümlerle onarılamayacağı gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkün. Gerçek ve adil bir çözüm su ve gıda sistemlerinin özel sektörün tahakkümünden çıkarılmasını gerektirir. Ancak sadece mülkiyet değişimi de yetmez. Kapitalizmin yapısal zorunluluğu olan sonsuz büyüme fetişizmine karşı duran stratejilerin devletin tüm kurumlarında hayata geçirilmesi zorunludur. Kapıdaki topografik ve hidrolojik yıkımdan korunabilmek için kısa vadeli kârlılığı değil toplumsal refahı ve mülkiyet adaletini merkeze almalıyız.
Ekolojik kriz sadece bir çevre sorunu değil bizzat sınıfsal bir varlık mücadelesidir. İklim adaletini savunmak aynı zamanda enerji ve üretim araçlarının demokratik kontrolünü savunmaktır. Anadolu’nun kuruyan barajlarından çöken Konya Ovası’na kadar her yerde aynı sömürü mekanizmasının izlerini görüyoruz. Bu gidişatı değiştirmek için gerekli bilimsel bilgi ve teknolojik araçlar elimizde mevcut. Eksik olan tek şey bu krizin büyüklüğüne uygun bir siyasi irade ve sınıfsal örgütlülüktür. Geleceğimizi sermayenin insafına ve piyasanın vahşi kurallarına bırakamayız. Doğanın ve emeğin özgürleşeceği başka bir dünyayı bugünden kurmak ve ekolojik sosyalizm bayrağını yükseltmek zorundayız.
Nasıl bir mücadele?
Tamam ama biz ne yapmalıyız? Bugüne kadar bizlere sunulan bireysel çözüm önerileri yani plastik pipet kullanmamak veya sadece geri dönüşüm yapmak gibi eylemler bu devasa kriz karşısında çölde birer kum tanesi bile değil. Ekoloji aktivistleri için artık bireysel bir vicdan rahatlatma döneminden kolektif bir siyasal mücadele dönemine geçiş yapmak zorunluluktur. Kriz kâr odaklı ekonomi politik tercihlerin bir sonucuysa çözüm de bu tercihleri değiştirecek bir toplumsal örgütlenmedir. Aktivistlerin üzerine düşen en büyük görev ekolojik yıkımı sadece bir çevre sorunu olarak değil bizzat bir insan hakları ve emek mücadelesi olarak tanımlamaktır.
Ekoloji mücadelesi bugün dünyada ve Türkiye’de sadece ağaçları korumakla sınırlı kalamaz. Aktivistler sermayenin yeşil gasp olarak adlandırılan yeni mülksüzleştirme dalgasına karşı duran birer siyasal özne olmalıdır. Bu noktada üniversitelerden mahallelere kadar her alanda kurulan öğrenci toplulukları ve yerel meclisler direnişin en önemli kaleleridir. Özellikle üniversite gençliğinin kurduğu ekoloji hareketleri akademik bilgiyi halkın mücadelesiyle birleştiren bir köprü işlevi görmektedir. İnsan hakları ve ekoloji arasındaki sarsılmaz bağı kurmak, ekolojik yıkımın en çok yoksul sınıfları ve savunmasız grupları vurduğu gerçeğini halka anlatmak aktivizmin temel taşıdır. Örgütlenme sadece bir yan yana geliş değil aynı zamanda sermayenin yalanlarına karşı bir bilgi üretim merkezidir.
Kazanımlarımız ise bu örgütlü direnişlerin içinde gizlidir. Bugün Türkiye’nin dört bir yanında köylülerin kendi meralarını korumak için enerji şirketlerine karşı kazandığı davalar aslında sermayenin sonsuz büyüme fetişizmine vurulmuş lokal darbelerdir. Her ne kadar devlet bütçesinde iklim ödenekleri eritilse de yerel toplulukların kendi doğal yaşam haklarını korumak için verdiği mücadeleler bize başka bir yaşamın mümkün olduğunu kanıtlıyor. Bu direnişler sadece birer savunma hattı değildir. Bu direnişler aynı zamanda enerjinin ve suyun kamusal bir hak olarak görüldüğü yeni bir toplumsal sözleşmenin habercileridir. Aktivistler bu lokal kazanımları birleştirerek sistemi kökten değiştirecek genel bir siyasal iradeye dönüştürmelidir.
Gelecek perspektifimiz ise ekolojik sosyalizmin o sarsılmaz rasyonalitesi üzerine kurulmalı. Yeşil kapitalizm fantezilerinin gezegeni kurtaramayacağı bilimsel bir kesinliktir. Aktivistlerin asli görevi iklim krizinin yarattığı bu sistemik çöküşü sermaye birikim rejimine son verecek bir devrimsel dönüşümün yakıtı haline getirmektir.
Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras sadece temiz bir çevre değil aynı zamanda nasıl direnilmesi gerektiğini öğreten bir örgütlülük pratiği olacaktır. İklim adaleti mücadelesi sınıf mücadelesinden bağımsız bir yol izleyemez. Fabrikadaki işçinin sağlığıyla tarladaki çiftçinin suyu ve ormandaki ağacın kaderi aynı sistem tarafından tehdit ediliyor. Bu yüzden ekoloji aktivistleri toplumun tüm ezilen kesimleriyle omuz omuza durmalı. Gelecek ancak mülkiyeti, üretimi ve tüketimi ekolojik limitler içinde demokratik olarak paylaştığımız bir dünyada mümkündür. Bu perspektifle bugünden itibaren her mahallede ve her okulda örgütlü gücümüzü büyüterek ekolojik sosyalizmin sesini yükseltmeliyiz.
