Filistin ve Soykırımın Ekolojisi

Camilla Royle

İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırısı, sömürgeci bir sistemin direnen bir halka karşı uygulayabileceği barbarlık seviyesini dünyaya gösterdi. Bu saldırı dünya siyasetini birçok yönden değiştirdi. Nakba, apartheid ve yerleşimci sömürgeciliği kavramları artık yaygın şekilde kullanılıyor. Birçok kişi İsrail’in hem askeri hem ideolojik olarak ABD ve İngiltere’deki İşçi Partisi hükümeti dahil diğer Batılı güçler tarafından silahlandırıldığını ve bölgedeki emperyalist çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğini görüyor.1

Değişen bu siyasi konsensüsün bir unsuru da iklim adaleti hareketindeki bazı aktivistlerin Filistin dayanışmasını benimseme biçimidir. Greta Thunberg gibi iklim adaleti aktivistleri susturma girişimlerine karşı bu duruşu haklı olarak savunuyor. Thunberg iklim adaletinin ‘politikleştiği’ görüşünün doğru olmadığını, çünkü iklim adaletinin her zaman politik olduğunu belirtiyor.2

Britanya’da COP (Taraflar Konferansı) iklim görüşmeleriyle eşzamanlı düzenlenen çeşitli yıllık protestoların ana örgütleyicisi olan İklim Adaleti Koalisyonu, soykırıma karşı mücadelenin merkeziliğini açıkça vurguluyor. Koalisyonun internet sitesinde şöyle deniyor: “Dünyanın her yerinde halklar ve topluluklar, ekonomik çalkantılar, ekolojik felaketler ve iklim felaketleri, siyasi istikrarsızlıklar, temel insan haklarına yönelik vahşi saldırılar, militarizasyon ve Filistin ile Sudan gibi yerlerde soykırım karşısında hayatta kalmak, haklarını savunmak ve adalet için mücadele etmektedir.”3 Britanya’daki iklim protestolarında Filistinlilerle dayanışma konuşmaları, pankartlar ve Filistin bayrakları düzenli bir özellik haline gelmiştir.

Çokuluslu petrol ve gaz şirketlerinin ve onların destekçilerinin kârlarını, insanların ve diğer türlerin hayatlarından üstün tutan sistem, Filistinlilerin katledilmesine yol açan sistemle aynıdır. Marksistler için, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki emperyalist çatışmalar ile iklim çöküşü ‘yeni felaket çağı’nın birbiriyle bağlantılı yönleridir.4 Sosyalistler olarak görevimiz, bu krizlerin sistemik niteliğine işaret etmek ve hem iklim kaosunu hem de emperyalist savaşı besleyen sistemi devirmek için kitlesel direnişin merkeziliğini savunmaktır.

Bu makale, Filistin’in ekolojisini ve özellikle İsrail’in işgalinin tarım, su temini ve doğal afetlere karşı kırılganlık üzerindeki etkisini ele almaktadır. Makale, Gazze’ye yönelik saldırının doğal çevreyi nasıl tahrip ettiğini ve daha geniş anlamda savaş, işgal ve yerinden edilmenin Filistinlilerin iklim ve ekolojik çöküşün etkilerine karşı direnme yeteneğini nasıl baltaladığını incelemektedir. İklim çöküşünün yakın ve doğrudan nedeni fosil yakıtların çıkarılması ve yakılmasıdır. Ortadoğu, petrol ile gaz kaynağı ve enerji kaynaklarına erişim konusundaki emperyalistler arası çatışma alanı olarak, fosil yakıt temelli dünya ekonomisinin gelişiminde merkezi bir rol oynamaktadır.5 Ancak yer kısıtlaması nedeniyle bu makale esas olarak iklim çöküşünün nedenleri yerine sonuçlarına odaklanmaktadır.

Britanya’daki İşçi Partisi hükümetinin liderliği, küresel kuzeydeki diğer hükümetler ve ana akım medyanın büyük bir kısmı, Gazze’de soykırım olmadığını ısrarla savunuyor. Birçoğu hâlâ İsrail güçleri ile Hamas’ı dökülen kandan eşit derecede sorumlu tutuyor. Ancak İsrail’in Filistinlilerin yiyecek ve su dahil temel yaşam kaynaklarına erişimini nasıl baltaladığına dair yapılan bazı araştırmaları bir araya getirmek, bunun iki eşit taraf arasındaki bir ‘çatışma’ olmadığını açıkça ortaya koyacaktır. İsrail’in eylemlerinin İsrail’in özsavunmasıyla ya da Filistinlilerle barışçıl bir arada yaşamayla hiçbir ilgisi yoktur.

Gazze’nin kirletilmesi

İsrail aşırı sağı, Filistinlileri Gazze Şeridi’nden tamamen uzaklaştırma niyetini gizlemiyor. 2025 yılında İsrail’in aşırı sağcı maliye bakanı Bezalel Smotrich, Donald Trump’ın Filistinlilerin “daha iyi yeni hayatlar kurmak için başka yerler bulabileceği” önerisinin “mükemmel bir fikir” olduğunu söyledi ve bunu İsrail Başbakanı Netanyahu’yla “en kısa sürede” uygulamak için çalışacağını belirtti.6 Trump’ın ‘Gazze Rivierası’ planı, bölgedeki Filistin varlığını silmeyi amaçlıyor. Görünüşe göre vizyonu, çevresiyle pek az ilişkisi olan ultra modern lüks şehircilik ve muhtemelen Dubai’den esinlenilmiş şehirlerdir.7 Bu kovma konuşmaları, insanların hayatta kalması için bağımlı olduğu altyapının büyük kısmını yok eden İsrail saldırısıyla destekleniyor. İsrail en az 72 bin 500 kişiyi öldürdü ve hayal edilemez acılar yaşattı.

Kan dökmenin yanı sıra yaşam koşulları korkunç hale geldi. 2024 yılında Guardian’a röportaj veren yerinden edilmiş bir kişi şunları söylüyordu: “Her yerde kirlilik var. Havada, yıkandığımız suda, içtiğimiz suda, yediğimiz yemekte, etrafımızı saran alanda.”8 Haberde deniz ve toprakta kanalizasyon kirliliği ile mühimmat ve yıkılan binalardan kaynaklanan su ve toprak kirliliğine, asbest, kanalizasyon ve diğer toksik maddelerin toprağa ve suya sızmasına atıfta bulunuluyor. Altyapıya verilen zarar, nüfusun kanalizasyon arıtma ve atık toplama işlemlerini yönetememesine yol açtı. İsrail’in 2024 Ekim sonunda, mülteci kamplarında çöp toplama işini yöneten Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı’nın (United Nations Relief and Works Agency-UNRWA) faaliyetlerini yasaklaması, zaten kasvetli olan bu durumu daha da kötüleştirecektir.

İnsani yardımın engellenmesinin, okulların, hastanelerin ve fırınlar gibi diğer tesislerin hedef alınmasının yanı sıra Gazze’deki tarım da yok edildi. Bu durum Filistinlilerin zaten karşı karşıya olduğu kıtlığı daha da ağırlaştırdı. Forensic Architecture (FA) araştırma ajansının yerel çiftçi dernekleri ve tarım işçileriyle işbirliği içinde yaptığı araştırmalar, yıkımın boyutunu görünür kılmaya başladı.9 FA araştırmacıları, tarımın yıkımının hem ‘sistematik’ hem de ‘kasıtlı’ olduğunu söylüyor. Gazze’de olanları tanımlamak için ‘ekokırım’ terimini kullanıyorlar.10

Uydu görüntülerini kullanan FA, Ekim 2023 ile Mart 2024 arasında İsrail’in Gazze’deki tarım arazisi miktarını yüzde 40 azalttığını gösterdi. 2024 yazına gelindiğinde İsrail, FA’nın ‘çevre’ olarak adlandırdığı bölgedeki ‒İsrail sınırındaki Gazze tarafı‒ çoğu evi ve meyve bahçesini kökünden sökerek Filistinlilerin yaşayabileceği ve ürün yetiştirebileceği alanı azalttı. Örneğin, Doğu Cibaliye’deki Ebu Safiye çiftliği, yeni bir yol ve askeri üsler için yer açmak amacıyla kara işgali sırasında tamamen yok edildi. Gazze genelinde seraların yaklaşık üçte biri yok edildi, kuzeyde bu oran yüzde 90’a kadar çıkıyor.11

İsrail’in 2023’ten beri davranışları, gıda yardımına bağımlı olan Gazze’de tarımı engelleme girişimlerinin mevcut mirası üzerinde yükseliyor. 2000’lerin başında İsrail, 2005’te geri çekene kadar, yerleşimcilere yer açmak için meyve bahçelerini kökünden söktü. Gazze 2007’den beri İsrail’in kara, hava ve deniz ablukası altında, yani şeride giren herhangi bir gıda, yakıt ve diğer malzeme İsrail’den geçmek zorunda. İsrail çiftçilerin yeterli suya ve tarım malzemelerine erişimini engelledi.12 O dönemde İsrail, Gazze’den tarım ürünlerinin ihracatını (hem İsrail’e hem de Batı Şeria’ya) yasakladı ve çiftçileri bir gecede pazardan kopardı.13

FA’nın araştırmaları, 2014’ten beri sınırın İsrail tarafında uçan uçaklardan hava yoluyla herbisitlerin Gazze’ye püskürtüldüğünü ve mahsullere kasıtlı olarak zarar verildiğini ortaya koydu.14 İsrail uzun süredir, bir metreden yüksek bitki örtüsünün gerilla güçleri için saklanma yeri olarak kullanılabileceği gerekçesiyle güvenlik tehdidi oluşturduğunu savunuyor. Örneğin 2024’te bir İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) sözcüsü “Hamas genellikle meyve bahçeleri, tarlalar ve tarım arazileri içinden faaliyet gösteriyor” dedi.15

Gazze’deki kuşatma koşulları, insanların kendilerini beslemenin alternatif yollarını aramasıyla kentsel tarım ve küçük ölçekli geçim üretim biçimlerini teşvik etti. Gazze bazı ürünlerde ‒özellikle meyve ve sebzelerde‒ kendi kendine yeterli olabileceğini gösterdi ve bu özellikle kadınlar için önemli bir gelir kaynağıdır.16 Yine de Gazze, ekmek yapımı için tahıl gibi temel alanlarda kendi kendine yeterli değil ve Ekim 2023’ten önce de zaten büyük ölçüde gıda yardımına bağımlıydı.17 Şimdi Gazze’de Filistinlilerin kendi yiyeceklerini üretme yeteneğinin yok edilmesi, dışarıdan yardıma bağımlılığı daha da artırıyor, Gazze’de yardım kuyruğunda bekleyenlerin kasıtlı olarak şiddete maruz kalması ölümcül sonuçlar doğuruyor.18

İsrail ayrıca balıkçıları ve balıkçılık altyapısını da kasıtlı olarak hedef aldı. Birleşmiş Milletler (BM), İsrail saldırılarının “bir zamanlar Gazze nüfusu için temel geçim ve gıda kaynağı olan balıkçılık sektörünün çöküşüne yol açtığını” ve bunun kıtlığa katkıda bulunduğunu, Gazze nüfusunun hayatta kalmasını tehdit eden koşullar yarattığını savunuyor. Ekim 2023 öncesinde balıkçılık sektörü, yukarıda bahsedilen meyve ve sebze üretimiyle paralel olarak önem kazanmıştı. Binlerce insan ile bakmakla yükümlü oldukları kişiler için önemli bir besin kaynağı ve geçim aracıydı. Bazı balıkçı aileler nesillerdir bu işi yapmaktadır. Bunlar İsrail’in kuruluşu sırasında yüz binlerce Filistinlinin evlerinden zorla çıkarıldığı 1948 Nakba’sından sonra Akdeniz kıyılarından Gazze Şeridi’ne yerinden edilen balıkçıların torunlarıdır.19

Ancak Ekim 2023’ten sonra İsrail Deniz Kuvvetleri, zaten ciddi şekilde kısıtlanmış olan Filistinlilerin denize erişimini engelledi. Teknelere el koydu, balıkçıları taciz etti, şiddet kullanarak tutukladı ve gözaltına aldı, uyarı yapmadan ateş açarak yüzlerce kişiyi öldürdü ve onlarcasını yaraladı. Küçük kanolardaki insanlar bile saldırıya uğradı.20 İsrail, hava saldırılarıyla Gazze limanı dahil altyapının çoğunu yok ederek balıkçılık sektörünün toparlanmasını ciddi şekilde sınırladı.21

Çok sayıda raporda, yakıt eksikliği nedeniyle kışın ısınmak ya da ekmek pişirmek için ağaçların kesilerek odun olarak kullanıldığı belirtiliyor. İnsanlar ayrıca plastikle ateş yakmak ve arabaları yemeklik yağla çalıştırmak zorunda kaldı. Bu da hava kirliliğinin yükünü artırıyor. Örneğin Nisan 2025’te Gazze’den İbtisam, Socialist Worker’a şöyle dedi:

“Şimdi 55 gündür yiyecek, su, yakıt ya da ilaç yok. Aç bırakılıyoruz. Kadınlar plastikten yapılmış ateşlerde yemek pişiriyor, bu astım gibi hastalıklara yol açıyor. İnsanlar solgun, kilo kaybediyor, kasvetli, dilsiz. Zeytin ağaçlarımız var ve ben kaynatıp ateş üzerinde pişirmek için yapraklara bakıyorum.”22

Zeytin ağaçları hem Batı Şeria’da hem de Gazze’de Filistin ekolojisi anlatılarında sıkça yer alır. Filistinlilerin günlük yaşamlarındaki yerlerinin yanı sıra ulusal kimlik ve ekolojik boyutları tartışmalarında sembolik bir rol oynar. Zeytinyağı Filistin mutfağında her yerde bulunur. Yaklaşık 100 bin Filistinli zeytin endüstrisine ekonomik olarak bağımlıdır ve hasat zamanları genellikle çiftçiler ve geniş aileleri için sosyal bir buluşma fırsatıdır.23 Dahası, birçok Filistinli için ‒evlerinin yakınında daha az sayıda ağaç yetiştiren Gazze’deki aileler dahil‒ uzun ömürlü bu ağaçlar, direnç ya da dayanıklılık anlamındaki sumud kavramıyla ilişkilendirilmiştir. İsrail’in kuruluşu ile Nakba öncesi Filistin varlığının maddi bir hatırlatıcısı olarak hizmet ederler. Zeytin ağaçları, direnişin şairi Mahmud Derviş’in şiirlerinde, sanat eserlerinde ve hatta geleneksel olarak zeytin yaprakları ve balık ağlarını tasvir eden Filistin kefiyesi eşarplarında yer alır.24

Bu nedenle İsrail’in zeytin ağaçlarını kasıtlı ve devam eden yıkımı, insanların direncini kırma girişiminin bir parçası olarak anlaşılabilir. İsrail devleti 1967’den beri en az 800 bin zeytin ağacını yok etti.25 Batı Şeria’da yerleşimciler ve ordu, zeytin hasadı yapmaya çalışan Filistinlilere rutin olarak taciz ve saldırı düzenliyor ve bazı durumlarda öldürüyor.26 Filistinliler zeytinliklerine erişebilmek için güvenlik kontrol noktalarında saatlerce bekletiliyor.27

Savaşın kendisi doğrudan çevresel sonuçlar doğurur. 2025’in başlarında yayımlanan bir çalışma, İsrail’in saldırısının ilk 15 ayında gezegeni yok edici karbon emisyonu üretiminin dünyanın en yoksul 100 ülkesinden daha fazla olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, orduların küresel emisyonların yüzde 5,5’inden sorumlu olduğunu, bunun sivil havacılık ve sivil deniz taşımacılığının toplamından daha fazla olduğunu belirtiyor. Dünyadaki ordular, uçakları, araçları, bombaları ve mal ve insan taşımacılığıyla iklim çöküşüne katkıda bulunuyor. Savaş ayrıca yangınlara, ekosistemlerin tahribine ve genellikle yakılarak imha edilen atık üretimine yol açıyor.28

Soykırımcı saldırıyı desteklemek için ABD, 500’den fazla uçak kullanarak İsrail’e 50 bin ton malzeme sağladı. İsrail’in tek başına askeri kaynaklı sera gazı emisyonları, Filistin’in her tür amaç için yarattığı emisyonların tamamından fazladır. Savaşın çevresel maliyetlerini hesaplamaya çalışmak, IDF dahil orduların iklim değişikliğine katkılarını rapor etmeyi reddettiği karanlık bir dünyayı ortaya çıkarıyor.

Araştırmacılar, savaşın sera gazı emisyonlarına katkısına işaret ederek Filistin’deki beşeri acılardan dikkati dağıtmak istemediklerini açıkça belirtiyor. Yine de katkıları önemlidir; çünkü savaşın insan varoluşu koşullarını nasıl baltaladığını ve çevresel maliyetlerin “savaşın daha geniş insani maliyetlerinden ayrılamaz” olduğunu gösteriyor.29

İsrail’in saldırıları ayrıca Filistinlilerin doğal dünyayla ilişkisini başka yollarla da tahrip ediyor. Gazze’deki 12 üniversitenin tamamı hasar gördü ya da yok edildi, en az 94 üniversite profesörü ve yüzlerce öğrenci öldürüldü. Çok daha fazla akademik personel ve öğrenci yerinden edildi.30 İnsan hayatının kaybının yanı sıra, bazen scholasticide (akademi-kırım) olarak adlandırılan bu saldırılar, bilimsel ve ekolojik konular da dahil olmak üzere bilgi üretiminin koşullarını baltalıyor.31

Gazze’nin metabolik yarığı

Gazze’nin nüfusu 2 milyondan fazladır ve genel nüfus yoğunluğu Londra’ya benzer. Gazze Şehri veya Han Yunus’ta bu yoğunluk daha yüksektir.32 Kaba bir neo-Malthusçu analiz, böylesine yüksek nüfus yoğunluğunun doğal kaynaklar üzerinde kaçınılmaz olarak ‘baskı’ yarattığını ve su temininde zorluklar ya da atık yönetiminde krizler gibi sorunlara yol açtığını iddia edebilir.

Gazze’nin ekolojik sorunlarını yüksek nüfusuna dayandırmakta temel bir sorun vardır. Böylesi bir neo-Malthusçu yaklaşım, kapitalist sistemin bir nüfusun çevresiyle ilişkisini nasıl şekillendirdiğini hesaba katmaz. Ayrıca sağcı ve ırkçı göç korkularını ve küresel güney nüfuslarının sorumsuz büyümesi hakkındaki endişeleri besleme riski taşır.33 Neo-Malthusçuluk genel olarak sorunluysa, bu durumda Filistinlilerin kendi zeytin ağaçlarını yakıt için kestiklerini kendilerine mal ederek suçlamak absürt olur.

Politik ekolojinin daha anlayışlı yaklaşımı, insanları çevresel olarak sürdürülebilir olmayan şekilde davranmaya iten daha geniş toplumsal güçleri ele alır. Yozlaşma ve marjinalleşme tezi, aşırı nüfus temelli apolitik anlayışları reddeder. Bunun yerine devletlerin müdahalesi ve yerel ile küresel piyasalara entegrasyonun artan yoksulluk ve marjinalleşmeye yol açtığını savunur. Marjinalleştirilmiş insan grupları daha sonra doğal kaynakların aşırı sömürüsüne itilir.34 Bu durumda, Gazze’nin nüfus yoğunluğunun, Filistinlilerin Nakba’dan itibaren tarihsel Filistin’in giderek küçülen alanlarına zorla sıkıştırılmasının bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Ancak yozlaşma ve marjinalleşme tezi hâlâ, insanların gezegenin kaynakları üzerinde olumsuz bir baskı uyguladığı örtük anlayışından yola çıkar.

Filistin’deki sömürgecilik ve soykırımın ekolojik yönlerini daha iyi anlamak için, soykırımcı saldırının hem Filistinlilerin bağımlı olduğu doğal çevreyi doğrudan baltaladığına hem de Filistinlilerin bu çevreyle kolektif ilişkilerini yönetme yeteneklerini baltaladığına odaklanmalıyız.

Ekolojik Marksistler tarafından Karl Marx ve Friedrich Engels’in yazılarından geliştirilen metabolik yarık (metabolic rift) kavramı, böyle bir analitik araç sunar. Bu kavram, insanlar da dahil tüm türlerin doğanın bir parçası olduğu ve doğal dünyayla bir ilişki içinde var olduğu anlayışından yola çıkar. Varoluşumuz için, doğal dünyanın geri kalanıyla maddi alışverişe ve enerji alışverişine bağımlıyız ‒örneğin hepimiz yiyip içerek çevremizden bir şeyler almak zorundayız.35 Ancak Marksist analiz burada durmaz. Tarih boyunca insanların kendilerini çok farklı şekillerde örgütlediği anlayışına da dayanır. Kapitalizm, insan ihtiyaçlarını kâr üretimine tabi kılar. Bunu yaparken Marx’a göre “tüm zenginliğin orijinal kaynaklarını ‒toprağı ve işçiyi‒ baltalar”.36 Sonuç olarak “yaşamın doğal yasalarının kendisi tarafından belirlenen toplumsal metabolizmanın karşılıklı bağımlı sürecinde onarılamaz bir yarık” yaratır.37

Kapitalizm altında metabolik yarık, yabancılaşma süreci yoluyla oluşur. İnsanlar emek güçlerini kapitaliste satmak zorunda kaldıkça, birbirlerine, doğal çevreye, kendi türsel varlıklarına ve emek güçleri üzerindeki kontrollerine giderek yabancılaşırlar. Emek gücü artık işçilerin elinde değildir, dolayısıyla doğal dünyayla ilişkilerini kontrol etme yetenekleri de kırılır. Marksist coğrafyacı Brian Napoletano, metabolik yarığın yabancılaşma kavramına dayalı böyle bir anlayışını savunur. Napoletano, ekolojik sorunlar ile “işçi sınıfının sefaleti ve sömürüsü” arasında doğrudan bir bağ olduğunu gösterir.38 Ekolojik Marksistler bu nedenle sosyalist bir toplumun, doğal dünyanın geri kalanıyla kolektif ilişkimizi daha rasyonel bir şekilde yönetme anlamına geleceği sonucuna varır.

İnsanlar doğal çevreyi kültürel olarak özgül yollarla dönüştürmeyi ve değiştirmeyi öğrenir. Örneğin Filistinliler geleneksel tarım uygulamalarını benimseyebilir ya da Filistin kimliğini temsil ettiğini düşündükleri yiyecekleri yetiştirip pişirebilir. Bu ‘kültür’ün sabit ve doğuştan gelen bir şey olduğu anlamına gelmez. İnsanların yediği yiyecek türü gibi görünüşte kültürel olarak özgül olan şeyler zamanla değişebilir ve birçok başka yerden etkilerle birleşebilir.

Marx, metabolik yarık anlayışını kendi döneminin yükselen endüstriyel kapitalizminin toprağın verimliliğini sistematik olarak yok etmesine referans vererek geliştirdi.39 Klasik Marksist terimlerle ‘sömürü’, işçilerin emek güçlerini ücret karşılığında sattıklarında işçilerden artı-değer çıkarılma yolunu ifade eder. Doğa ise bu anlamda ‘sömürülmez’. Ancak kapitalizm doğal çevreyi tahrip ettikçe birbirleriyle bağlantılı süreçler işler ve bunlar doğayla ilişkide olmaya bağımlı olduğumuz için insan varoluşunu da baltalar. John Bellamy Foster ve Brett Clark, insan toplumlarının doğadan geri vermeden aldıkları bu süreçleri ‘mülksüzleştirme’ (expropriation) veya daha basitçe soygun ya da yağma terimiyle ifade eder. Endüstriyel tarımın toprağın besleyici maddelerini yenilemeden çekmesi, Marx’ın döneminde ve günümüzde bunun iyi bir örneğidir. Foster ve Clark, mülksüzleştirmenin aynı zamanda kapitalizmin insan varlıklarına davranış şeklini de ifade ettiğini ekleyerek, bunu bedensel yarık terimiyle karşılar:

Marx için… bu soygun elbette yalnızca dış doğayla sınırlı değildi, çünkü bedensel varlıklar olarak insanlar da doğanın bir parçasıydı. Kapitalist toplumda doğanın mülksüzleştirilmesi, Marx’ın analizinde, insan bedensel varoluşunun mülksüzleştirilmesinde karşılık buluyordu. Doğanın metabolizmasındaki soygun ve yarık, aynı zamanda insan metabolizmasındaki bir soygun ve yarıktı.40

Bu Filistin’in ekolojisi tartışmamız için ne anlama geliyor? İsrail’in yaptığı soykırım, aşırı bir metabolik yarık biçimi olarak anlaşılabilir. İnsanlar hayatta kalmak için araçlar bulmaya çalışırken, doğal dünyayla ilişkilerini ılımlı hale getirme yetenekleri neredeyse kırılma noktasına kadar gerilmiştir. Dolayısıyla Gazzelilerin gıda yardımına bağımlılığı ne aşırı nüfusun ne de kendilerini besleyememe gibi içsel bir yetersizliğin ürünüdür; ne de yalnızca marjinalleştirildikleri için dış çevre üzerinde baskı uyguladıkları şeklinde açıklanabilir. Bunun yerine, İsrail işgalinin ve bu işgalin Filistinlilerin doğal çevreleriyle ilişkilerini gerek güvenli su kaynakları bulma olanaklarının bastırılması gerekse tarım yapma araçlarının yok edilmesi gibi yıkıcı yollarla şekillendirmesinin bir sonucudur. Bu yıkım Ekim 2023’ten beri yoğunlaşmıştır, ancak o tarihte başlamamıştır.

Bu yarığı hangi güçler yarattı? Şimdiye kadar bu makale metabolik yarıkları kapitalist sömürü, mülksüzleştirme ve yabancılaşma terimleriyle tartıştı. Ancak Filistinliler yalnızca kapitalizm tarafından sömürülmemekte ve ezilmemektedir. Özel olarak yerleşimci sömürgeci bir tahakküm biçimiyle karşı karşıyadırlar. Metabolizma ve metabolik yarık teorilerini yerleşimci sömürgecilik tartışmalarıyla birleştirmek, Filistin gibi yerleşimci sömürgeci bağlamlarda, insanlar ile doğa arasında bir yarığın açılmasının, mülksüzleştirme süreci boyunca devam eden bir süreç olabileceğini öne sürer.

Yerleşimci sömürgecilik ve toprak meselesi

İsrail’in Filistin üzerindeki egemenlik girişimi, çeşitli yazarlar tarafından bir yerleşimci sömürgeci karşılaşma olarak tanımlanmıştır.41 Yerleşimci sömürgecilik, sömürge metropolünden sömürgeleştirilen yere insanların ‒yani ‘yerleşimcilerin’‒ kalıcı olarak yerleştirilmesiyle diğer sömürgeci tahakküm biçimlerinden ayrılır. Bazıları bunu yerli nüfusun ortadan kaldırılma fiili veya girişimi açısından da tanımlar. Örneğin Avustralya ve Amerika’da sömürgecilik, Avrupalılarla temas sonrası yerli halkların nüfusunun felaket düzeyinde katastrofik düşüşü anlamına gelmişti. Ancak Sai Englert, yerleşimci sömürgeciliği bu şekilde tanımlamanın, bazı yerleşimci sömürgecilik biçimlerinin mevcut nüfusu emek kaynağı olarak sömürmeyi de içerebileceğini göz ardı ettiğini savunur.42 Gerçekten de mevcut halkın hayatta kalma araçlarının büyük ölçüde yok edilmesi ve bunların işgücü olarak sömürülmesi ya da mallar için pazar olarak kullanılması bir arada var olabilir. Charlie Kimber’in işaret ettiği gibi, bunun açık bir örneği Güney Afrika’daki apartheid’dır; burada “sömürgeciler arasında siyahları ortadan kaldırmak, onları köleleştirmek ya da ücretli emek yoluyla değer elde etmek konusunda iç çekişmeler vardı”.43 Güney Afrika’daki yerleşimci sömürgecilik, beyaz Avrupalı bir nüfusun kurulmasını, siyahların kasabalara ve Bantustanlara sürülmesini ve siyah emek gücünün kullanımını içermiştir. Filistin örneğinde durum bu iki kutup arasında bir yerde görünmektedir.44 Hâlâ büyük bir Filistinli nüfus var ama Filistinliler işgücü piyasasından sistematik biçimde dışlanıyorlar, İsrailli yerleşimcilerin ve onların sendikalarının yaptıkları da bu dışlamanın parçasıdır.45 Bütün bu örneklerde yerleşimci sömürgecilik, mevcut nüfusa karşı şiddete dayanır, kaçınılmaz olarak ırkçılığı içerir ve yerli halkın ezilmelerine karşı direnişini tetikler.

Apartheid İsrail’in varlığını sürdürmesi, küresel emperyalist çekişmeden bağımsız olarak anlaşılamaz. Anne Alexander, Tony Cliff’in bazı formülasyonlarından yararlanarak İsrail’i “yeni emperyal düzen içinde yerleşimci sömürgeci bir garnizon” olarak tanımlar. Bu, diğer yerleşimci sömürgeci projelerin çöktüğü halde İsrail’in bu kadar uzun süre nasıl ayakta kalabildiğini açıklamaya yardımcı olur. Alexander’ın belirttiği gibi, İsrail devletinin kurucuları “muhteşem bir darbe” gerçekleştirebilmişlerdir. ABD egemen sınıfıyla yakın bir ilişki kurarak, dünyanın önde gelen ekonomik gücünün desteğini sağlamışlardır; bunu Ortadoğu’da ‒ABD’nin fosil yakıt dolaşımı üzerinde nüfuzunu sürdürme ilgisinin olduğu yerde‒ ‘bekçi köpeği’ rolünü üstlenerek yapmışlardır. İsrail’in Batı için önemi, ırkçı yönetim sistemini meşrulaştırmaya yardımcı oldu ve ABD veya başkalarının İsrail egemen sınıfını bir Filistin devletinin ortaya çıkmasına izin vermeye zorlamamasını sağladı. İsrail ile ABD arasındaki ilişki on yıllar içinde değişmiştir. İsrail ekonomisinin büyümesi ve askeri kabiliyetlerinin artması, İsrail’in artık yalnızca ABD’nin emirlerini yerine getirmek yerine kendi çıkarlarını daha fazla öne sürebildiği anlamına gelir. Ancak merkezi ilişki hâlâ geçerlidir.46

Rob Ferguson, İsrail’in ırkçı niteliğinin yalnızca tolere edilmediğini, emperyalist destekçileri için aslında faydalı olduğunu savunur. Şöyle yazar: “Yerleşimci sömürgeci toplum olarak İsrail’in benzersiz devlet yapısı, onu emperyalist düzenin vazgeçilmez bir direği haline getirmiştir. Arap rejimlerinin aksine, aşağıdan gelen isyana karşı savunmasız değildir”.47 Bu, sıradan İsraillilerin nesnel olarak Filistinlilerin ezilmesinden ‘faydalandığı’ anlamına gelmez. Ancak İsraillilerin İsrail’in varlığına karşı ayaklanması ya da Filistinlilerle dayanışma içinde birleşmesi olasılığı zor görünmektedir. İsraillilerin, Batı’dan kaynak akışının devam etmesi anlamına geliyorsa, ‘Yahudi devleti’nin varlığından çıkarı vardır. Filistinlilere yönelik ırkçılık uzun süredir sadakatlerini pekiştirmek için kullanılmıştır. Yahudi İsrailliler arasında yapılan düzenli anketler, Filistinli hayat kayıplarına karşı kaygı verici düzeyde kayıtsızlık ve Gazze’den Filistinlilerin tamamen sürülmesi gibi pozisyonlara artan desteği ortaya koymaktadır.48

Ekoloji tartışması için önemli olan, yerleşimci sömürgeciliğin yerli halkın toprakla ilişkisini yeniden şekillendirmesidir. İsrail’in Filistinlilere yönelik devam eden saldırısının en çarpıcı yönlerinden biri, İsrail devletinin on yıllar boyunca giderek daha fazla toprağa el koymasıdır. Yerleşimci sömürgecilik genellikle yerleşimciler için yer açmak üzere insanları topraktan uzaklaştırmayı gerektirdiğinden, ekolojik ilişkileri hem maddi hem de ideolojik olarak yeniden şekillendirir. Kanada’nın Dene yerlilerinden olan akademisyen Glen Sean Coulthard, çocukları ailelerinden zorla koparıp yatılı okullara gönderme, ‘çok küçük’ rezervler kurma ya da Dene, Métis ve Inuit toprakları üzerinden gaz ve petrol boru hatları döşeme gibi uygulamaların hem insanları fiziksel olarak uzaklaştırdığını hem de insanların toprakla kurulu ilişkilerini baltaladığını gösterir.49 Bu politikaların yerli halkı marjinalleştirdiğini, tam fiziksel ortadan kaldırmaya yol açmasa da, Kanada nüfusunun geri kalanından kültürel ve politik olarak ayrı bir halk olarak ortadan kaldırılmalarına yol açtığını belirtir. Coulthard, Patrick Wolfe’tan alıntı yaparak yerleşimci sömürgeciliğin temel motivasyonunun “ırk (ya da din, etnisite ve medeniyet derecesi) değil, toprağa erişim” olduğunu söyler. “Topraksallık yerleşimci sömürgeciliğin özgül, indirgenemez unsurudur.”50

Coulthard, Marx’ın Kapital’deki ilkel birikim tartışmasından yararlanır. Marx, Britanya’da insanların topraktan mülksüzleştirilmesinin feodalizmden kapitalizme geçiş sırasında kapitalist ilişkilerin gelişmesinin temelini oluşturduğunu tarif etmiştir. Büyük ölçüde kendi kendine yeterli tarım üreticileri olan köylüler, toprak çitleme gibi uygulamalarla topraktan zorla uzaklaştırılmıştır. Birçoğu kentsel alanlara taşınmış ve proletarya ya da kentsel yoksullar olarak emek güçlerini satmaya başlamıştır. Bu vahşi ve şiddet dolu bir süreç olmuştur. Marx, kapitalizmin “baştan ayağa, her gözenekten kan ve kir damlayarak” var olduğunu yazmıştır.51

Coulthard, Marx’ın ilkel birikim kavramını çağdaş sömürgeciliği anlamak için uygun bir çerçeve olarak görür ancak çağdaş yerleşimci sömürgecilik durumunda bazı değişiklikler önerir. Marx’ın Kapital’deki ilksel birikim tasvirinin, artık sona ermiş bir tarihsel bir olay olduğu izlenimi verdiğini, oysa bunun devam eden bir süreç olarak anlaşılması gerektiğini; insanların topraktan uzaklaştırılmasının şiddetli olsa da kaçınılmaz ya da hatta ilerici olduğunu önerdiğini ve ırkçılık gibi güç ilişkilerinin rolünü hesaba katmadığı için ekonomik indirgemeci olduğunu savunur. Dahası, proleterleşmeyi vurgular; oysa Coulthard’a göre çağdaş yerli halkların karşılaştığı baskın deneyim, işçi sınıfına dahil edilme ve sömürülme değil, mülksüzleştirilme ya da işçi sınıfından dışlanmadır. Emekleri kapitalist sınıf için kâr üretmek üzere sömürülen 19. yüzyıl Britanya proletaryasının aksine, yerli emeği Kanada ekonomisi için giderek ‘gereksiz’ hale gelmiştir.52

Coulthard’ın temel argümanı, Kanada’da ve başka yerlerde yerli halklara karşı işlenen tarihsel adaletsizlikleri giderme girişimlerinin tanıma siyasetine dayandığıdır. Yerli halklar ‒en iyi ihtimalle‒ ‘eşit haklara’ sahip insan varlıklar olarak tanınır. Liberal insan hakları ve vatandaşlık varsayımlarına dayanan bu yaklaşım, yerli halklara masada bir yer verir ama aynı zamanda onları aşağı düzeydeki katılımcılar olarak konumlandırır.53 Sermaye birikimine engel olmadığı sürece tarihsel yanlışların bir miktar telafisine izin verir ve yerli halkları etkileyen devam eden maddi mülksüzleştirmeyi ‒toprağa erişim kaybı dahil‒ pek az ele alır.

Bu anlayış, Filistinlilerin devam eden mülksüzleştirilmesinde toprak ve ekoloji sorunlarının oynadığı role uygulanabilir. Benzer şekilde Filistinliler, bir zamanlar tarım ve balıkçılık için kullandıkları toprak ve kıyı bölgelerinden zorla uzaklaştırılmış ve emek gücü olarak da marjinalleştirilmiştir. Ancak yerleşimci sömürgeci Kanada’ya ilişkin bu çalışmanın bazı unsurları Filistin durumuna doğrudan uymayacaktır. Coulthard, mülksüzleştirme ve kapitalist ilişkilerden dışlanma süreçlerinin özgünlüğünü vurgulamaya çalışırken, bu süreçleri sömürü süreçlerine göre potansiyel olarak aşırı vurgular. İşçi sınıfından bazı Filistinliler emek güçlerini kapitalistlere satar ve dolayısıyla sömürülür. Bu yönüyle Marx’ın tarif ettiği pre-kapitalist köylülerden farklıdırlar. Küresel sömürülen işçi sınıfı ile, ayrı bir insanlık küresinin karşılaştığı farklı sefalet ve mülksüzleştirme süreçleri arasında ikili bir ayrım yaratmaktan sakınmalıyız. Kanada durumunda Coulthard gibi bazı yerli akademisyenler, toprak ve yaşam biçimleri üzerindeki mücadeleleri sınıf mücadelesinden bir ölçüde ayrı olarak çerçevelendirir. Yerleşimci sömürgeciliğin hem insan geçim kaynaklarının hem de doğal dünyanın sömürüsü ve mülksüzleştirmenin diyalektik olarak birbirine bağlı dinamikler üzerine kurulduğunu anlamaya çalışmak daha verimlidir.

Ancak Coulthard’ın Marksist yaklaşımı, sömürü ve mülksüzleştirmenin aynı kaynaktan geldiğini görme yolunu da gösterir. Bu arka planda, Kanada işçileri ile yerli halklar arasında dayanışma fırsatlarının arttığını ve solun radikal anti-sömürgeci hareketleri daha ciddiye almaya başladığını savunur.54 Benzer şekilde Marksist John Bellamy Foster, “yerleşimci sömürgeciliği yalıtılmış bir kategori olmak yerine kapitalizm, sömürgecilik ve emperyalizmle diyalektik olarak bağlantılı gören tarihsel-materyalist bir yaklaşım” çağrısı yapar.55

Yerleşimci sömürgecilik, doğal çevrenin nasıl düşünüldüğü ve tartışıldığı kadar maddi kullanımı üzerinde de etkilere sahiptir. Filistin ünlü bir şekilde “topraksız bir halk için halksız bir toprak” olarak tanımlanmıştır.56 Nakba öncesi Filistin’in terra nullius yani kelimenin tam anlamıyla ‘kimseye ait olmayan toprak’ olarak kabul edilebileceği varsayımını yansıtır. Kimber’in işaret ettiği gibi, yerleşimci sömürgecilik genellikle “toprağın ‘boş’ ya da ‘sahipsiz’ olduğu” ortak yalanıyla başlar.57 Nüfusun toprakla ilişkisinin bir şekilde uygunsuz olduğu ırkçı varsayımlar yerleşirse, mevcut bir nüfusun bariz varlığına rağmen toprak boş olarak anlaşılabilir. Örneğin Yerli Amerikalıların toprak üzerindeki hakları, toprakları Avrupalılarla aynı sahiplik ölçütlerine göre bölmeselerdi, Avrupalı yerleşimciler tarafından kolayca reddedilebilirdi. Filistin durumunda acımasız ironi, mevcut toprak sahiplerinin topraklarını terk ettikleri suçlamasına maruz kalmalarıdır, zorla yerlerinden edilmiş olsalar bile.58

Shourideh Molavi’ye göre bu nedenle yerleşimci sömürgecilik, yerleşimci nüfusun çevreyle yeni bir ilişki yaratma girişimleriyle, yüksek ve verimli üretim yoluyla karakterize edilir. Şöyle yazar: “toprağı tam verim kapasitesine zorlamak, yerleşimci sömürgeci düşüncenin ayrılmaz bir parçasıdır.”59 İdeolojik olarak bu, yerleşimcilerin toprağa getirilmesini haklı çıkarmaya yardımcı olur. Bu durum özellikle, doğayla metabolik etkileşiminin özgül biçimini, varlığını haklı çıkarma girişimlerinin bir parçası olarak kullanmakta uzun bir geçmişe sahip olan İsrail örneğinde dikkat çekicidir.

İsrail çölü çiçeklendiriyor mu?

İsrail yerleşimci sömürgeciliği, Filistinlileri topraklarından fiilen ayırmayı ve varlıklarının kanıtlarını silme girişimlerini içerir.60 Yerleşimciler toprakla yeni ilişkiler kurar. İsrail, kendi vatandaşlarına ve dünyanın geri kalanına kendini küresel çevre sürdürülebilirliğinde lider olarak tanıtır.61 Özellikle 2030 yılına kadar ana su kaynağı olarak kullanmayı planladığı tuzdan arındırma gibi su koruma projeleriyle ve tarım için özel sulama biçimleriyle ilişkilendirilir.62 Ulusal su şirketi Mekorot gibi İsrail kurumları da Kıbrıs gibi diğer ülkelere teknolojik uzmanlıklarını satar.

Bu ekolojik aydınlanma ve rasyonalite projeksiyonu, Gazze’ye yağdırılan çevresel ve insani yıkımın barbarlıklarıyla karşılaştırıldığında açıkça absürt görünür. Yine de İsrail için yeşil aklama biçimi olarak önemli bir ideolojik rol oynamaya devam eder. En yaygın Siyonist söylemlerden biri, İsrail’in çölü verimli bir şeye dönüştürdüğüdür. Örneğin 1969’da İsrail eski başbakanı Levi Eshkol, Filistinlilerin yalnızca İsrail “çölü çiçeklendirdikten” sonra topraklarını geri almakla ilgilendiklerini belirtmiştir.63

Filistinli aktivist araştırmacı Manal Shqair’in açıkladığı gibi, “İsrail’in vahşi ve demokratik olmayan bir Ortadoğu’ya karşıt olarak konumlandırılan yeşil imajı, yerleşimci sömürgeci ve apartheid yapısını yeşil aklama çabalarının merkezinde yer almıştır. İsrail, tarım işletmeciliği, ağaçlandırma, su çözümleri ve yenilenebilir enerji teknolojisindeki uzmanlığını yeşil aklama çabaları ve küresel anlatısının bileşenleri olarak kullanır.”64 İsrail’in sözde yeşil bir toplum olarak ‘vahşi’ Ortadoğu’nun geri kalanıyla karşıtlığı, Doğu ve orada yaşayan insanlar hakkındaki eski sömürgeci ve oryantalist klişelere dayanır. Yukarıda tartışılan terra nullius kavramına ve Avrupalı olmayanların toprağı kabul edilebilir yollarla işlemediği gibi onunla gelen fikirlere dayanır. Ayrıca Ortadoğu’nun deve ve yuvarlanan kum tepeleriyle dolu kurak ve büyük ölçüde boş bir manzara olarak romantik imajına dayanır. Jan Selby ve diğerleri, Siyonizm’in ‘çölü yeşillendirme’ taahhüdünü yüzeysel olarak kabul etmemek konusunda uyarıda bulunur. Çölü çiçeklendirme ideolojisi bir amaca hizmet eden araçtı; Filistinlileri mülksüzleştirerek toprak üzerinde sahiplik iddia etme etrafındaki “derin pratik, maddi düşünceler” tarafından destekleniyordu.65

Gerçekte, Filistin’in İsrail kurulmadan önce çöl ortamı olduğu varsayımının arkasında hiçbir kanıt yoktur. Aslında tarihsel Filistin’in büyük kısmı, binlerce yıl önce verimli toprakları ve nehir temelli sulama potansiyeli nedeniyle yerleşik tarımın ilk ortaya çıktığı bölgelerden biri olan Bereketli Hilal olarak adlandırılan alanın içerisinde yer alır. Batı Şeria, Avrupa’ya kıyaslanabilir yağış seviyelerine sahiptir, Kudüs’ün yıllık ortalama yağışı Berlin’inkinden daha yüksektir.66 Bu toprak, Nakba öncesi Filistinliler tarafından yoğun bir şekilde işlenmiştir. İsrail’in tarımsal başarıları, daha önce hiçbir şey olmayan bir yerden dirençli bir halkın zekâsıyla bir şey inşa etmesinin sonucu değildir. Güneydeki Necef daha kuraktır ve çöl olarak adlandırmak daha doğrudur. Ancak Nakba öncesi Filistinli Bedeviler tarafından hâlâ işleniyordu.67

İsrail’in yeşil aklama çabaları uzun bir tarihe sahiptir. Devlet, Yahudi Ulusal Fonu (Keren Kayemet LeYisrael, JNF) gibi kuruluşlar aracılığıyla on yıllardır kendini dünyanın geri kalanına tanıtmak için ağaç dikme projelerini kullanmıştır. JNF, siyonizmin kilit teorisyenlerinden ve erken savunucularından Theodor Herzl tarafından 1901’de kurulmuştur. Buna göre örgüt, “Yahudi halkının yararına Yahudi devleti kurmak ve geliştirmek” amacıyla toprak satın alma ilkesi üzerine kurulmuştur. Yahudi olmayanlara toprak satmaz veya kiralamaz.68

JNF, Arap nüfusunu komşu ülkelere ‘transfer’ etme projelerinde merkezi bir rol oynamıştır. 1932’den 1972’deki ölümüne kadar ormancılık departmanının başkanı olan kötü şöhretli Yosef Weitz, Filistinlilerin yok edilen köylerini yeniden inşa edememesi için milyonlarca ağaç dikmeyi tasarlamıştır. 1940’ta günlüğüne şöyle yazmıştır:

Aramızda açık olmalı ki bu ülkede iki halk için yer yok…Arap transferiyle ülke bize sonuna kadar açılacak. Araplar kalırsa ülke dar ve kısıtlı kalacak…ve tek çözüm İsrail Toprağı’dır ya da en azından Batı İsrail Toprağı [yani Filistin], Arapsız. Bu konuda uzlaşmaya yer yok.69

Weitz, Siyonist yerleşimci projesinin kahramanı olarak kalmaya devam etmektedir.

Bugün JNF internet sitesi, 7 Ekim 2023 olaylarından etkilenen İsraillilere, özellikle Gazze çevresindekilere, destek olma fırsatları sunarken, Filistinlilerin devam eden kayıpları ve acıları hakkında hiçbir şey söylemez. Gönüllüleri İsrail’e gönderir; bunlar ülkede, özellikle ‘yoksul’ Necef’te inşaat ve geliştirme projelerine katılır. Yeşil projeler bunun kilit bir yönüdür ve JNF UK, en az 240 milyon ağaç diktiğini ve 250 bin dönüm araziyi ‘geliştirdiğini’ belirtir.70

Dünyadaki Yahudi aileler, JNF için yardım toplamak üzere evlerinde ‘mavi kutu’ denen teneke bağış kutuları tutmaya teşvik edildi. Bu durum İsrail’de gönüllü çalışma fırsatlarıyla birlikte, Yahudi olmanın İsrail’le bir bağ hissetmek ve Yahudi vatanını inşa etmek için, toprakta çalışmak dahil, aktif olarak çalışmak anlamına geldiği fikrini pekiştirmiştir. Çevreci Naomi Klein, Kanada’da Yahudi bir ailede büyürken JNF aracılığıyla İsrail’de ağaç dikimi sponsorluğunun doğum, ölüm ve Bar Mitzvah gibi olayları kutlamak için yaygın bir hediye olduğunu anlatır.71 Klein’a göre: “İsrail devleti uzun zamandır ulus inşa projesini yeşil bir kaplamayla örtmüştür. Bu durum, siyonist ‘toprağa dönüş’ öncü ethos’unun kilit bir parçasıydı. Ve bu bağlamda ağaçlar, özellikle toprak gaspı ve işgalin en güçlü silahlarından biri olmuştur.”72

Ancak Klein’in belirttiği gibi, JNF’nin diktiği ağaçlar genellikle bölgenin yerli türleri olmayan okaliptüs veya çam gibi türlerdir. Genel olarak İsrail, 1967’den beri yaklaşık 2,5 milyon yerli ağacı kökünden sökmüş ve bunların yerine biyoçeşitliliği azaltan ve çevreyi tahrip eden 4 milyon Avrupalı tür ağaç dikmiştir.73 Hidrolog Clemens Messerschmidt’in savunduğu gibi, İsrail çöl manzaralarında yeşil vahalar kurabilmiştir ancak muazzam miktarda su kullanarak. Bu, sürdürülebilirlik öncüsü olduğu iddialarını sorgulatır. Messerschmidt için “İsrail’de tarım, ulusal ethos’u koruma açısından önemlidir ve su ekonomisinin gerçek koşulları açısından hesaplanmaz.”74

Son zamanlarda İsrail’in yeşil öncü olduğu iddiaları, Arap komşuları arasında varlığının kabulünü normalleştirme girişimlerinde rol oynamıştır. Shqair buna ‘eko-normalleşme’ adını verir.75 Belirttiği gibi, İsrail’in 2020’de Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan’la imzaladığı İbrahim Anlaşmaları (daha önceki İsrail-Ürdün Barış Antlaşması dahil) bu devletlerin fiilen İsrail’in ‘var olma hakkını’ tanıyarak devletler arası işbirliğine çağırdığı anlamına gelir. Bu, yerleşimci sömürgeciliği doğal hale getirmiş ve Filistinli mültecilerin tarihsel Filistin’e dönüş olasılıklarını reddetmiştir. Anlaşmalar, İsrail’in çevredeki devletlerle güvenlik, ekonomi ve çevre konularında işbirliği yapacağını işaret etmiştir.

Böyle ortak girişimlerden biri Refah Projesi (Project Prosperity) önerisidir. Ürdün’ün İsrail’de kurulan bir tuzdan arındırma tesisinden tatlı su satın almasını ve bu tesisin Ürdün’de kurulacak bir güneş fotovoltaik tesisiyle çalıştırılmasını içerir. Shqair’in açıkladığı gibi bu, İsrail’in susuz komşusu Ürdün’e kendisini ahlâki ve yardımsever bir su tedarikçisi olarak sunmasına olanak tanır. İsrail kendisini iklim değişikliğinden etkilenen bir ülke olarak çerçeveler, ancak Ortadoğu’daki diğer devletlerin aksine teknolojik zekâ uygulamasıyla sert çevreyi aşabilmiştir. Ancak Shqair, İsrail’in Ürdün’ün su kıtlığındaki kendi rolünü göz ardı ettiğini belirtir. İsrail on yıllardır Ürdün Nehri’nden (Ürdün ile tarihi Filistin arasında akan nehir) su yağmalamaktadır. 1964’te tamamlanan İsrail Ulusal Su Taşıyıcısı (National Water Carrier of Israel) adlı kanal projesi, Necef ve kıyıdaki İsrail yerleşimlerine su sağlamak için Ürdün’den suyu yönlendirerek bu çekimi yoğunlaştırmıştır. Suriye de Ürdün’ün kolu Yarmuk’tan su kullanır ve İsrail’in Cevlan’ı (Golan) işgali nedeniyle nehir erişimi konusunda İsrail’le anlaşmazlık içindedir. Hem İsrail hem de Suriye’nin su kullanımı, Ürdünlülerin ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin Yarmuk’tan suya erişememesine neden olur.76 Aşağıda tartışılacağı gibi, İsrail Gazze’yi daha da akut bir su kıtlığıyla baş başa bırakmıştır.

Ürdün’den güneş enerjisi kullanımı da yeşil enerji sömürgeciliği biçimi olarak anlaşılabilir; daha güçlü bir devlet kendi egemenliğini artırmak için komşularından kaynakları yağmalar. Bu durumda Refah Projesi, bir İsrail eski enerji bakanının sözleriyle, Ürdün’ün “İsrail Devleti’nin yeşil enerjiye geçişini ilerletmeye yardım etmesi” demektir.77 Aksi takdirde bu ‘verimsiz’ kabul edilen Ürdün toprakları kullanılarak yapılacaktır. Aynı zamanda Ürdün bu yenilenebilir enerjiye erişemeyecek ve enerji arzının yüzde 80’inden fazlası için petrol ve gaza ‒bunların arasında İsrail’den gelen gaz dahil‒ bağımlı kalmaya devam edecektir.77

Doğu Akdeniz’de iklim değişikliği

Soykırımın acil ve yakın etkilerinin yanı sıra Filistin, iklim çöküşünün devam eden tehdidiyle karşı karşıyadır. Son iki yıldaki İsrail saldırısından önce başlayan çatışma ve şiddet, toplumların hızla değişen iklime uyum sağlamasını daha da zorlaştırmaktadır. Filistin ve daha geniş anlamda Ortadoğu ve Kuzey Afrika, bunun etkilerini zaten yaşamaktadır. Eylül 2023’te, Doğu Libya’daki Derne’yi vuran yıkıcı fırtına Daniel, bir gecede 11 bin 300 kişinin ölümüne neden oldu; nehir taştı, su ve enkaz şehri yırtarak geçip evleri yerle bir etti. Fırtınadaki yoğun yağış, eylül ayının ortalama yağışının 70 katı kadardı ve Akdeniz su sıcaklıklarının yaz ortalamasından 5,5°C daha sıcak olmasıyla ilişkilendirildi.79

Lübnan’a odaklanan Simon Assaf, Doğu Akdeniz bölgesinin küresel ortalamanın iki katı hızda ısınacağını belirtir. Bölge zaten bazen 50°C’yi aşan sıcaklıklar, orman yangınları ve toz fırtınalarıyla karşı karşıyadır. Yoğun siklonlar, yükselen deniz seviyeleri ve kıyı erozyonundan etkilenecektir. Assaf, yaz kuraklığı ile şiddetli yağış ve ani sellerin kesintili bir kombinasyonunu tarif eder. Sera gazı emisyonlarını hızla azaltma imkânı olsa da iklim değişikliğinin bazı etkileri zaten kesinleşmiştir ve artık kaçınılmazdır.80

Bu yalnızca dışarıdan bölgeye dayatılan bir felaket değildir. Ortadoğu’nun kendi sera gazı emisyonları 1950’lerden beri hızla artmıştır; büyük ölçüde elektrik üretiminde fosil yakıt kullanımı nedeniyle, ancak yetersiz toplu taşıma ve çimento üretimi gibi kötü düzenlenmiş endüstriler de bunu tetiklemiştir. Lübnan gibi yerlerde bir zamanlar ortaklaşa işlenen topraklar özelleştirilmiş, sanayileşmiş tarıma ve ihracata yönelik ‘sanayi bitkisi’ üretimine doğru bir eğilim olmuştur. Bu eğilim, su kullanımını artırdığı gibi sentetik pestisit ve gübre kullanımını da yükseltmiştir.81

Tüm Doğu Akdeniz bölgesi hızla değişen iklimin etkileriyle karşı karşıyadır. Ancak aynı toprak üzerinde yaşayan ortalama bir İsrailli yerleşimci ile ortalama bir Filistinli için etkilerdeki farklar muazzamdır. İsrailliler ile Filistinlilerin erişebildiği su miktarlarındaki çarpıcı farklar, iki nüfusun doğal çevreyle çok farklı metabolik etkileşimler yaşadığını gösterir. Yukarıda açıklandığı gibi İsrail su bolluğunu teknik yenilik ya da zekâ sayesinde elde etmiyor. Bunun nedenlerini İsrail’in apartheid soygun politikalarında aramak önemlidir.

Selby ve arkadaşları, İsrail’in Filistinlilerin erişemediği şekillerde suya nasıl el koyduğunu göstermiştir. İsrail’in 1967’den beri, Batı Şeria’daki Filistinlilerin ana su kaynağı olan dağ akiferinden su çekmeyi sağlayan derin kuyular kazarak kendisini nasıl yeraltı suyunun ana kullanıcısı haline getirdiğini ortaya koyuyorlar. İsrailli yerleşimciler yüzme havuzlarına, yeşil çimlere ve yıkama ile içme için bol ve güvenilir su tedarikine sahiptir.82

İsrailli insan hakları grubu B’Tselem’in 2023’te yazdığı gibi, “Rejim kasıtlı olarak tüketimde devasa bir uçurum yaratıyor. Bir grup, birinci dünya su süper gücünün sunduğu lükslerin keyfini çıkarırken; yaşam tarzları hava koşullarına ve iklim değişikliğine karşı fiilen korunaklıdır. Diğer grup -Filistinli tebaa- ise iklim değişikliğiyle birlikte büyüyecek kronik bir su krizi çekmektedir.”83 Genel olarak ortalama İsrailli (yerleşimler dahil) günde ortalama bir Filistinlinin üç katı su kullanır. Batı Şeria’daki Filistinlilerin yüzde 36’sı günlük akan suya erişirken İsraillilerde bu oran yüzde 100’dür. Çoğu Filistinli kıtlıklarla başa çıkmak için su depolarını çatı tanklarında saklar. Ancak bunlar da askerler ve yerleşimcilerin saldırısına ve sabotajına maruz kalır.84 Filistinlilerin sulama için yeni kuyu açmasına izin verilmez, ne kadar su çıkarabileceklerine kota konur ve ‘yasadışı’ kabul edilen kuyular ile tesisler İsrail ordusu tarafından rutin olarak yok edilir.85

Filistinliler için su kıtlığı özellikle Gazze’de akuttur. Gazze Şeridi’nin Batı Şeria’dan daha düşük yağış oranları olsa da 1948 öncesi Gazze’de su çekim oranları çok düşüktü. Nakba sonrası nüfus dört katına çıktı. Fakat artan su çekimi ‘aşırı nüfus’ meselesi değildi. Sonraki on yıllarda Gazze’deki İsrail yerleşimleri muhtemelen su mülksüzleştirme oranını daha da artırdı ve bölge, Filistinlilerin turunçgiller ve sebzeleri ihraç için ürettiği İsrail ekonomisinin ‘bağımlı periferisi’ haline getirildi.86

İsrail ve Mısır’ın bazı kısımlarıyla birlikte Gazze, Akdeniz kıyısındaki kıyı akiferinden su kaynağı paylaşır. Sıklıkla aşırı çekilir ‒yerine konandan daha fazla su çekilir. Ekstraksiyon işlemi ayrıca Akdeniz’den tuzlu suyu akifere çeker ve hatta kanalizasyonu da çekerek Gazze kıyısındaki denizi kirletir.87 1990’ların ortalarına gelindiğinde “Gazze’nin yeraltı suyunun çoğu içmeye uygun değildi.”88 İsrail aşırı su çekimi dönemlerinde ithal su ya da tuz artıma tesislerinden elde edilen su dahil olmak üzere alternatif su kaynaklarını kullanma imkânına sahiptir. Gazze’deki Filistinlilerin ise yıllarca süren kuşatma nedeniyle su altyapısı kurma yetenekleri kısıtlanmış, şimdi de askeri saldırı ve temel kaynaklara erişim ablukası karşısında tuzlu ve kirli suyu kullanmaktan başka pek seçenekleri kalmamıştır.

Selby ve diğerleri Gazze ile New York’taki Manhattan arasında bir karşılaştırma yapar. Çoğu şehrin suyunu belediye sınırlarının çok ötesinden aldığını açıklarlar. Manhattan Gazze kadar yoğun nüfusludur ancak şehrin periferisinden, yukarı eyalet New York’tan dahil yeterli tatlı su temin edebilir. Yazarlar, Batı Şeria’nın İsrail ulusal su tedarik ağına çarpıcı bir eşitsizlikte dahil edildiğini ekler. Buna karşılık Gazze, mevcut İsrail saldırısından önce bu ağdan zaten dışlanmıştı. Yerli nüfusunun hayatta kalıp kalmayacağına kayıtsız kalan bir devlet tarafından fiilen terk edilmişti.89

Ortadoğu’yu kuraklığa karşı hassas bir bölge olarak düşünebiliriz. Ancak Selby ve arkadaşları, su kaynaklarının görünür kıtlığını aşmada teknolojik yaratıcılık imkânlarını vurgulamaya eğilimlidir. Örneğin provokatif bir şekilde “su hayat değildir” derler.90 İçme için bir miktar suyun açıkça gerekli olduğunu kabul etseler de diğer kullanımlarının ikame edilebileceğini söylerler ‒örneğin taşımada mutlaka gerekli değildir. Suyun kıt değil bol bir kaynak olduğunu savunurlar. Dahası bazı doğal afetler, sözde kurak bölgelerde bile Daniel Fırtınası’nın gösterdiği gibi az su değil fazla suyla ilişkilidir. Bu tür bir akıl yürütme, ekonomik büyümenin gerçek sınırları olduğunu ya da doğanın insan kaynaklarının kullanımı üzerine sınırlar koyduğunu savunan Marksistler için rahatsız edici olacaktır. Yine de Selby ve diğerlerinin çalışmaları, iklim değişikliğini toplumun dışından gelen yabancı bir güç olarak gören anlayışlara önemli bir düzeltmedir. Ayrıca aşırı nüfus yoğunluğu ya da nüfus artışının kaçınılmaz olarak kaynaklar üzerinde baskı yarattığı Malthusçu varsayıma ve Filistinlilerin kendi su kaynaklarını yönetemediği iddiasındaki siyasallaşmış anlatıya güçlü şekilde karşı çıkarlar.

İklim krizinin bir nüfusu nasıl etkileyeceğini yalnızca değişen iklim açısından anlayamayız. İklim değişikliğinin etkileri eşitsizlik, sömürü, baskı ve (yerleşimci) sömürgeci tahakküm ilişkileri bağlamında da anlaşılmalıdır. İklim çöküşünün gerçek olduğunu, herkes için sonuçları olduğunu kabul edebiliriz. Hatta İsrail gibi bir devletin bile etkileriyle başa çıkma kapasitesinin sınırları olduğunu kabul edebiliriz. Ancak Filistinlilerin iklim çöküşüyle başa çıkma ya da çıkamama yetenekleri işgalin etkilerinden ayrılamaz. Hepimiz aynı fırtınalı havayla karşı karşıya olabiliriz, ama hepimiz aynı teknede değiliz.

Neoliberal Filistin’e karşı dirençli Filistin

Filistinliler için en büyük tehdit İsrail işgalidir. Bu bağlamda, Filistin ulusal hareketi liderliğinin bir kesiminin İsrail’in varlığını kabullendiğini ve neoliberalizmi benimsediğini, bunun çevresel anlayışlar ve strateji açısından sonuçları olduğunu tanımak önemlidir.91 El Fetih tarafından idare edilen Filistin Yönetimi (FY), şimdiye kadar fiili devlet statüsü kazanması engellense de uluslararası bağışçı topluluğa kendini potansiyel bir devlet olarak tanıtmak için devlet kurma ve barış inşası sürecine girmiştir.92 Bu süreç 1993 Oslo Barış Anlaşmaları’ndan beri yoğunlaşmıştır. Barış süreci o dönemde bazıları tarafından şiddetin sona ermesi umudu olarak kutlansa da Filistinliler için felaket olmuştur. Batı Şeria’daki İsrail toprak gaspı, tarım arazilerinin büyük kısmının ele geçirilmesi dahil, ırksal tahakküme dayalı apartheid politikaları ve vahşi şiddet devam etmiştir.93 FY’nin İsrail’in devrilmesi için devrimci mücadele yürütmek yerine varlığını kabul etmesi anlamına gelmiştir. Daha yakın zamanda İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in komşuları arasında varlığını daha da normalleştirmiştir. Muna Dajani’nin savunduğu gibi:

Filistinlilerin topraklarından çıkışını, hatta tam bir kopuşunu kolaylaştıran aktörler vardır; elbette en bilineni İsrail işgali ama aynı zamanda…geçici bir özerk yönetim otoritesi olarak gelen Filistin Yönetimi. Tarım için bu ne anlama geldi? Yerleşimci sömürgeci tek ürün tarım üretiminin kopyalanması ve piyasaya odaklı bir tarım sektörü anlamına geldi.

Dajani sözlerine “uluslararası yardım akın etti ve uluslararası yardım, İsrail’le ekonomik barışın mümkün olduğunu göstermek için Filistin ekonomisini genel olarak dönüştürmeye de ilgi duydu” diye devam ediyor.94

Filistinli akademisyen Toufic Haddad uluslararası bağışçıların, IMF ve Dünya Bankası önderliğinde 1990’lardan itibaren Filistin’i neoliberal politikalara tabi tuttuğunu belirtir. Ancak “Filistin liderliğinin ve toplumunun bazı unsurları da neoliberal dünya görüşünü benimsemiş, bunu ulusal kurtuluş ve devlet yönetimi vizyonlarına entegre etmiştir.”95 Neoliberal ideoloji, iş yaratma, zenginlik üretme ve genel olarak insanların ihtiyaçlarını karşılamanın en etkili yolunun gelişen bir özel sektör ve verimli işleyen piyasalar olduğunu öngörür. Kritik olarak neoliberalizm yalnızca ‘devletin geri çekilmesi’ anlamına gelmez.96 Bu örnekte, (kabul edilen) devlet liderleri arasındaki uluslararası barış anlaşması, neoliberal kalkınma bağlamını yaratmanın kilit unsuru olmuştur.

Liberal barış söylemi, uluslararası kalkınma alanında güvenlik-kalkınma bağı olarak bilinen mevcut bir varsayıma dayanır.97 Şiddetin sona ermesinin kalkınma fırsatlarını artıracağı, ama tersinin de geçerli olduğu görüşüdür: kalkınma barış ve güvenlik için doğru koşulları yaratacaktır. Filistinlilere ‘refah’ getirmeyi amaçlayan neoliberal girişimlerin, şiddetli çatışmaya katılma isteklerini azaltacağı ve finans, ticaret ve doğal kaynakların geliştirilmesiyle ilgili projelerde İsrailliler ile Filistinliler arasında karşılıklı işbirliği bağları kuracağı varsayılmıştır.98

Bu durumun barışa veya adalete yaklaşacak bile bir şey getirmediğini söylemeye gerek yok. Gerçekte saldırgan İsrail devleti, Filistin’in neoliberal temelde bile ekonomik kalkınma peşinde koşma yeteneğini son derece sınırlamıştır. İsrail, Batı Şeria’da Filistinlilere ayrılan parçalanmış toprak parçalarını tamamen çevrelemekte, Gazze’den ve bölgedeki potansiyel ticaret ortaklarından koparmaktadır. Batı Şeria’daki Filistinlilerin ithal ve ihraç edebileceklerini kontrol eder, tarım dahil suya erişimi denetler ve Batı Şeria’yı genellikle düşük kaliteli İsrail malları için esir alınmış bir pazar olarak görür. İsrailli yetkililer ayrıca yardımlardan gelen fonları Filistinliler arasında İsrail’in tercih ettiği temsilcilere yönlendirerek küçük bir Filistinli eliti zenginleştirmiştir. Tarım arazilerine artık erişemeyen bazı genç Filistinliler İsrail şehirlerinde ucuz emek kaynağı haline gelmiştir; ancak 1993 sonrası Filistinlilere verilen çalışma izinleri sayısı azalmış, daha da sömürülebilir göçmen işçiler lehine kullanılmış ve Filistinliler arasında işsizlik artmıştır.99

Filistinli çevre bilimciler, yerel Filistin gelenekleri ve bilgi biçimleri pahasına neoliberal kalkınma ilkelerine dayalı projeleri eleştirir.100 Örneğin uluslararası bağışçılar tarafından finanse edilen tarım projeleri genellikle ağır pestisit ve gübre kullanımı ile uluslararası piyasalara yönelik sanayi bitkilerine dayanır. İsrail işgalinin tarım üzerindeki etkilerinin daha önce belirtildiği gibi ihracata yönelik üretim yerine geçim amaçlı küçük ölçekli üretime daha çok önem veren Gazze’ye kıyasla Batı Şeria’da çok farklı olduğunu söylemek gerekir. İsrail kendi yönettiği topraklarda yüksek girdili tek ürün tarım rejimi getirmiştir. Ancak Filistin Yönetimi de bu mantığa boyun eğmiştir. Böylece bir çıkmaza düşmüştür. Yoğun tarım, uluslararası ithal edilen sentetik pestisit ve gübre girdilerini gerektirir. İsrail’in hem Gazze hem de Batı Şeria’daki ticarete koyduğu ağır kısıtlamalar bu stratejiye kaçınılmaz olarak sınırlamalar getirir.

Dajani, İsrail’in ve giderek Filistin Yönetimi’nin tek ürün plantasyonlarına dayalı tarım türünü, baladi (yerel) tohumlara ve yöntemlere dayalı geleneksel Filistin tarım biçimleriyle karşılaştırır. Örneğin Filistin’de agro-ekolojinin babası olarak sıkça anılan Ramallah’tan Saad Dagher, insani tarım yöntemleri geliştirmiş ve bunları bölgedeki diğer çiftçilere yaymıştır.101 Beytüllahim’deki Filistin Miras Tohum Kütüphanesi, İsrail’in bu bilgiyi silme girişimlerine karşı tohumları ve yerel bilgiyi korumuş ve paylaşmıştır. Kuzey Gazze’den Yousef Abu Rabea, enkaz altından tohumları kurtarmış ve yiyecek yetiştirmeye yeniden başlamış, ancak İsrail drone’u tarafından öldürülmüştür. Dajani için bu uygulamalar yalnızca geçmişin bir kalıntısını korumakla ilgili değildir; vahşi koşullar altında hayatta kalma yolları bulmakla ilgilidir.

Sonuç

İklim çöküşünü tartıştığımızda genellikle geleceğe bakarız. Deniz seviyeleri ne kadar yükselecek? Aşırı hava olayları bizi nasıl etkileyecek? Ne kadar sıcak olacak? Enerjiyi daha sürdürülebilir nasıl üretebiliriz? Ne tür bir gelecek inşa etmeye çalışabiliriz? Ancak hızla değişen bir iklimle başa çıkmak aynı zamanda geçmişi hesaba katmayı da gerektirir. Kapitalizm ve sömürgeciliğin tarihini ve bunların içerdiği ekolojik ilişkileri ele almayı gerektirir.

 

Birçok Filistinli, tıpkı herkes gibi, doğal çevreyle daha rasyonel ve adil bir ilişki kurma umuduna sahiptir. Birçoğu, İsrail devletinin müdahalesi olmadan ve kendilerini tehlikeye atan kıt gıda yardımına bağımlı kalmadan kendi yiyeceklerini üretebilmeyi, su temini, atık yönetimi gibi konularda kendi çözümlerini bulabilmeyi arzular. Filistinli akademisyenler de dahil olmak üzere birkaç yazar, ekolojinin Filistinlilerin kurtuluş vizyonlarındaki ve işgal nedeniyle yaşadıkları silinme karşısında direnişlerindeki rolü üzerine düşünmüştür. Geçen yıl genç bir Filistinli Ebu Bekir Abid, sarı bir gülü gösterdiği bir video paylaştı. Yıkıma rağmen hâlâ gelişiyor görünen gülün umudun sembolü olduğunu anlattı. Molavi’nin Environmental Warfare in Gaza: Colonial Violence and New Landscapes of Resistance adlı kitabında, Filistinlilerin Gazze ile İsrail arasındaki sınırın üzerinden ulusal sınırlara aldırmadan özgürce uçan kuşları gözlemlediği belirtilir. Bu olay, 2018 Büyük Dönüş Yürüyüşü için görsel ilham kaynağı olmuştu.102

Son 76 yıldır Filistinliler karşılaştıkları her şeye rağmen dirençlerini sürdürmüşlerdir. İki yıllık vahşetten sonra bile İsrail Gazze’de kazanmadı. Gazze, iyi niyetli yorumcular tarafından bile yaşanmaz ya da insan hayatı için uygun olmayan bir yer olarak tanımlanmıştır. Örneğin 2018’de Birleşmiş Milletler Filistin Toprakları’ndaki İnsan Hakları Özel Raportörü, içme suyunun yaygın kirliliği nedeniyle Gazze’yi zaten ‘yaşanmaz’ olarak nitelendirmiştir.103 Oysa insanlar açıkça orada yaşamaya devam etmiş ve etmektedir. Dajani, Gazze’nin yaşanmaz olarak nitelendirilmesini reddetmemiz gerektiğini savunur. Özellikle yiyecek yetiştirme ve gıda egemenliğiyle ilgili projeler aracılığıyla Filistinlilerin Gazze’deki aktif varlığını vurgular.104

Bu derginin geleneği ve uluslararası Filistin dayanışma hareketinin giderek artan katmanları, birleşik, demokratik ve laik bir Filistin çağrısı yapıyor. Bu tutum, sözde iki devletli çözüme karşıdır ve Batı ülkeleri tarafından desteklenen ve silahlandırılan sömürgeci bir saldırganın Ortadoğu’da bekçilik rolünü oynayarak özgürleşmiş ve demokratik bir Filistin devletiyle yan yana var olmasının imkânsızlığını savunur. Bu durum, tek bir Filistin devletinin ne tür ekolojik ilişkilere sahip olacağı sorusunu açıkta bırakır. İnsanlar hangi Filistin’e dönecek? Belki 1948 Nakba’sından önceki Filistin’e benzer bir şey olacaktır. Filistin’deki ekokırıma dair bazı anlatılar, bir zamanlar dünya çapında ünlü olan portakal bahçelerinin kaybından duyulan üzüntüye dile getirir. Belki daha kurak bir iklimde Filistinliler su açlığı çeken portakal ağaçları yerine daha fazla hurma yetiştirecektir? Her halükârda, ağırlıklı olarak tarımsal bir toplum mu olacak yoksa insanlar kentsel alanlarda yaşamayı mı tercih edecektir? Kudüs ve Hayfa gibi şehirler binlerce yıldır, İsrail devletinden çok daha uzun süredir, var olmuştur. Kentleşme, Doğu Akdeniz tarihinin tarım kadar bir parçasıdır. Özgürleşmiş bir Filistin güneş panelleri ve tuz arıtma tesisleri gibi teknolojilerden yararlanacak mıdır? Bütün bu sorular, işgalden kurtulduklarında Filistinlilerin kendileri arasında tartışma ve çekişme konusu olacaktır. Burada vurgulanan, geçmişin belirli bir vizyonunu romantize etmekten ve bunu geleceğe yansıtmaktan kaçınmaktır.

Bu makale, ekolojik Marksistler tarafından geliştirilen metabolik yarık teorilerini Gazze’deki soykırıma uygulamıştır. Yerleşimci sömürgecilik koşullarının, Filistinlilerin doğal çevreyle kolektif ilişkilerini yönetme yeteneklerinde ciddi bir bozulmaya yol açan, en uç aşamada metabolik yarık olarak tanımlanabilecek bir durumu yarattığını ele almıştır. Ayrıca, iklim çöküşünün tüm Doğu Akdeniz bölgesini etkilemesine rağmen, insanların bu etkilerle başa çıkma yeteneklerindeki farklılaşmanın, Filistin nüfusu üzerindeki on yıllardır süren işgalin etkileri anlaşılmadan kavranamayacağını tartışmıştır. İsrail’in kendi ekolojik rejimini ve Filistin liderliğinin bazı unsurlarının neoliberal mantıklara uyum sağlayıp kabullendiğini incelemiştir.

Bu derginin birçok okuyucusu zaten Filistin dayanışma hareketinin bir parçasıdır. Canlı yayınlanan soykırım, İsrail’in neden olduğu ekolojik sorunlar hakkında ek bir argümana gerek kalmadan hareketin parçası olmak için yeterli bir nedendir. Ancak işgale ekoloji merceğinden bakmak, yerleşimci sömürgeciliğinin doğası ve hem savaş hem de çevresel yıkım dehşetlerini doğuran sistem hakkındaki analizimizi derinleştirmeye ve geliştirmeye bir nebze de olsa katkıda bulunabilir.

(International Socialism Journal, Sayı 189’daki İngilizce orijinalinden çeviren Ali Ekber)

KAYNAKÇA
Ahmed, Kaamil, Damien Gayle and Aseel Mousa, 2024, ‘Ecocide in Gaza’: does scale of environmental destruction amount to a war crime? Guardian (29 Mart), www.theguardian.com/environment/2024/mar/29/gaza-israel-palestinian-war-ecocide-environmental-destruction-pollution-rome-statute-war-crimes-aoe.
Alexander, Anne, 2022, “Ending apartheid in Palestine: the case for a revolutionary strategy”, International Socialism 173 (Kış), https://isj.org.uk/ending-apartheid/.
Amer, Ruwaida, 2024, “The olive tree, symbol of Palestine and mute victim of Israel’s war on Gaza”, Al Jazeera (22 Ocak), www.aljazeera.com/features/2024/1/22/the-olive-tree-symbol-of-palestine-and-mute-victim-of-israels-war-on-gaza.
Angus, Ian, 2019, “The Discovery and Rediscovery of Metabolic Rift”, in Martin Empson (ed) System Change, not Climate Change, Bookmarks.
Assaf, Simon, 2023, “Lebanon, Radical Hope, and the Natural Economy in the Age of Climate Breakdown”, The Public Source (30 Haziran), https://thepublicsource.org/climate-crisis-radical-hope.
Associated Press, 2023, “The Gaza Strip: Tiny, cramped and as densely populated as London” (6 Aralık), https://apnews.com/article/israel-gaza-hamas-war-90e02d26420b8fe3157f73c256f9ed6a.
B’Tselem, 2023, “Parched: Israel’s policy of water deprivation in the West Bank” (Mayıs), www.btselem.org/publications/202305_parched.
Callinicos, Alex, 2022, The New Age of Catastrophe, Polity.
Cole, Juan, 2024, “Weaponizing a Water Crisis: The Destruction of Water Supplies in Gaza”, New Lines Institute for Strategy and Policy, https://newlinesinstitute.org/wp-content/uploads/20240926-Gaza-Water-NLISAP-IK_.pdf.
Coulthard, Glen Sean, 2014, Red Skin, White Masks: Rejecting the Colonial Politics of Recognition, University of Minnesota Press.
Dajani, Muna, and others, 2025, “Roots of Resistance: Farming in Palestine”, Oxford Real Farming Conference (9 Ocak), https://orfc.org.uk/session/roots-of-resistance-farming-in-palestine/.
Euromed Human Rights Monitor, 2024, “Israel kills dozens of academics, destroys every university in the Gaza Strip” (20 Ocak), https://euromedmonitor.org/en/article/6108/Israel-kills-dozens-of-academics,-destroys-every-university-in-the-Gaza-Strip.
Empson, Martin ve Ian Rappel, 2021, “Beyond our numbers: a socialist argument about population and the environment”, International Socialism 172 (Sonbahar), https://isj.org.uk/beyond-our-numbers/.
Englert, Sai, 2022, Settler Colonialism: An introduction, Pluto Press.
Epstein, Andrew Bard, 2015, “The Colonialism of the Present: Interview with Glen Coulthard”, Jacobin (Ocak), https://jacobin.com/2015/01/indigenous-left-glen-coulthard-interview/.
Ferguson, Rob, 2024, “Why Zionist settler colonialism is in crisis”, Socialist Worker (12 Ekim), https://socialistworker.co.uk/in-depth/zionism-crisis-of-settler-colonialism/.
Forensic Architecture, 2024, “No Traces of Life: Israel’s Ecocide in Gaza, 2023-2024” (29 Mart), https://forensic-architecture.org/investigation/ecocide-in-gaza.
Forensic Architecture, 2025, “Israel’s Destruction of the Port of Gaza” (4 Şubat), https://forensic-architecture.org/investigation/port-of-gaza.
Foster, John Bellamy, 2000, Marx’s Ecology: Materialism and Nature, Monthly Review Press.
Foster, John Bellamy, 2025, “Imperialism and White Settler Colonialism in Marxist Theory”, Monthly Review, vol. 76, no. 9 (Şubat), https://monthlyreviewarchives.org/mr/article/view/6381.
Foster, John Bellamy, and Brett Clark, 2018, “The Robbery of Nature: Capitalism and the Metabolic Rift”, Monthly Review, vol. 70, no. 3, https://monthlyreview.org/2018/07/01/the-robbery-of-nature/.
Foster, John Bellamy, and Brett Clark, 2020, The Robbery of Nature: Capitalism and the Ecological Rift, Monthly Review Press.
Ganguly, Manisha, 2025, “‘A deadly scheme’: Palestinians face indiscriminate gunfire at food sites”, Guardian (9 Ağustos), www.theguardian.com/world/ng-interactive/2025/aug/09/a-deadly-scheme-palestinians-face-indiscriminate-gunfire-at-food-sites.
George, Alan, 1979, “‘Making the desert bloom’: a myth explained”, Journal of Palestine Studies, vol. 8, no. 2, pp88-100.
Gisha, 2023, “Low-hanging Fruit” (25 Temmuz), https://gisha.org/en/low-hanging-fruit/.
Haddad, Toufic, 2018, Palestine Ltd: Neoliberalism and Nationalism in the Occupied Territory, IB Tauris.
Hanieh, Adam, 2024, Crude Capitalism: Oil, Corporate Power, and the Making of the World Market, Verso.
Institute for Middle East Understanding, 2022, “Fact Sheet: Israel’s Environmental Apartheid in Palestine” (3 Kasım), https://imeu.org/resources/resources/fact-sheet-israels-environmental-apartheid-in-palestine/126.
Kimber, Charlie, 2024, “A bloody history of settler colonialism”, Socialist Worker (23 Şubat), https://socialistworker.co.uk/in-depth/a-bloody-history-of-settler-colonialism/.
Klein, Naomi, 2016, “Let them Drown: The Violence of Othering in a Warming World”, London Review of Books, vol. 38, no. 11, www.lrb.co.uk/the-paper/v38/n11/naomi-klein/let-them-drown.
Kopans, Rebecca, 2025, “Israel Innovation Authority: A Global Leader in Combatting Climate Change”, Haaretz (28 Nisan), www.haaretz.com/haaretz-labels/cutting-edge/2025-04-28/ty-article-labels/.premium/a-global-leader-in-combatting-climate-change/00000196-7c8c-d64f-adbf-7fbc89ef0000.
Krämer, Tania, 2025, “How do Israelis see Gaza war, Palestinian suffering?”, DW (12 Ağustos), www.dw.com/en/how-do-israelis-see-gaza-war-and-palestinian-suffering/a-73600368.
Malm, Andreas, 2024, “The Destruction of Palestine Is the Destruction of the Earth”, Verso blogs (8 Nisan), www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/the-destruction-of-palestine-is-the-destruction-of-the-earth.
Marfleet, Philip, 2015, “An end to isolation? Palestine and the Arab revolutions”, International Socialism 145 (Kış), https://isj.org.uk/an-end-to-isolation-palestine-and-the-arab-revolutions/.
Marx, Karl, 1976 [1867], Capital, Vol. 1, Penguin.
Masalha, Nur, 1996, An Israeli plan to transfer Galilee’s Christians to South America: Yosef Weitz and “Operation Yohanan”, 1949-53, Centre for Middle Eastern and Islamic Studies, University of Durham.
McAllister, Georgina, 2022, “Gaza’s food system has been stretched to breaking point by Israel”, Conversation (25 Ekim), https://theconversation.com/gazas-food-system-has-been-stretched-to-breaking-point-by-israel-188556.
McDougal, Topher, 2023, “Gaza depends on UN and other global aid groups for food, medicine and basic services – Israel-Hamas war means nothing is getting in”, Conversation (13 Ekim), https://theconversation.com/gaza-depends-on-un-and-other-global-aid-groups-for-food-medicine-and-basic-services-israel-hamas-war-means-nothing-is-getting-in-215514.
McKernan, Bethan, 2024, “West Bank olive harvest met with rising Israeli violence, says UN”, BBC News (18 Ekim), www.theguardian.com/world/2024/oct/18/west-bank-olive-harvest-met-with-rising-israeli-violence-says-un.
Molavi, Shourideh, 2024, Environmental Warfare in Gaza: Colonial Violence and New Landscapes of Resistance, Pluto Press.
Naidu, Kavita, Nadja Charaby, and David Williams, 2024, “Why the Climate Justice Movement Cares about Gaza”, Rosa Luxemburg Stiftung (13 Mart), www.rosalux.de/en/news/id/51866/why-the-climate-justice-movement-cares-about-gaza.
Napoletano, Brian M, Pedro S Urquijo, Jaime Paneque-Gálvez, Brett Clark, Richard York, Iván Franch-Pardo, Yadira Méndez-Lemus ve Antonio Vieyra, 2018, “Has (even Marxist) political ecology really transcended the metabolic rift?”, Geoforum, vol 92.
Neimark, Benjamin, Frederick Otu-Larbi, Reuben Larbi, Patrick Bigger, Linsey Cottrell, Lennard de Klerk ve Mykola Shlapak, 2025, “War on the Climate: A Multitemporal Study of Greenhouse Gas Emissions of the Israel-Gaza Conflict”, SSRN, https://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=5274707.
Olende, Ken, 2019, “Marx and race: a Eurocentric analysis?” International Socialism 162 (Bahar), https://isj.org.uk/marx-and-race/.
Robbins, Paul, 2012, Political Ecology, A Critical Introduction, second edition, Wiley-Blackwell, Chichester.
Rouyer, Alwyn, 2003, “Basic Needs vs. Swimming Pools, Water Inequality and the Palestinian-Israeli Conflict”, MERIP 227 (Yaz).
Royle, Camilla, 2019, “Marx and the robbery of the soil and the worker”, International Socialism 163 (Yaz), https://isj.org.uk/marx-and-the-robbery-of-the-soil-and-the-worker/.
Saito, Kohei, 2017, Karl Marx’s Ecosocialism: Capital, Nature, and the Unfinished Critique of Political Economy, Monthly Review Press.
Sana, Aysha, 2025, “The Enduring Significance Of Olive Trees In Israel’s Colonization of Palestine”, Polis Project (3 Ocak), www.thepolisproject.com/read/olive-trees-palestine-colonization/.
Selby, Jan, Gabrielle Daoust ve Clemens Hoffman, 2022, Divided Environments: An International Political Ecology of Climate Change, Water and Security, Cambridge University Press.
Shqair, Manal, 2023a, “Arab-Israeli econormalisation: Greenwashing settler colonialism in Palestine and the Jawlan”, der. Hamza Hamouchene ve Katie Sandwell, Dismantling Green Colonialism: Energy and Climate Justice in the Arab Region, Pluto Press.
Shqair, Manal, 2023b, “No, Israel Is Not Making the Desert Bloom”, Jacobin (21 Ekim), https://jacobin.com/2023/10/israel-settler-colonialism-greenwashing-eco-normalization-water-energy.
Silver, Jonathan, 2025, “The ‘Gaza Riviera’ is a fantasy plan that relies on urbicide and expulsion”, Conversation (12 Eylül), https://theconversation.com/the-gaza-riviera-is-a-fantasy-plan-that-relies-on-urbicide-and-expulsion-264811.
Times of Israel, 2025, “Smotrich says Trump’s plan to move Gazans ‘excellent,’ will seek to advance it” (26 Ocak), www.timesofisrael.com/liveblog_entry/smotrich-says-trumps-plan-to-move-gazans-excellent-will-seek-to-advance-it/.
Thunberg, Greta ve Fridays for Future İsveç, 2023, “We won’t stop speaking out about Gaza’s suffering—there is no climate justice without human rights”, Guardian (5 Aralık), www.theguardian.com/commentisfree/2023/dec/05/gaza-climate-justice-human-rights-greta-thunberg.
Townend, Arthur, 2025, “‘Israel can’t extinguish us’: Palestinian speaks out”, Socialist Worker (25 Nisan), https://socialistworker.co.uk/palestine-2023/israel-cant-extinguish-us/.
Transnational Institute, 2024, “Pipeline to genocide, BP’s oil route to Israel” (9 Eylül), www.tni.org/en/article/pipeline-to-genocide.
United Nations, 2018, “Gaza ‘Unliveable’, UN Special Rapporteur for the Situation of Human Rights in the OPT Tells Third Committee—Press Release (Excerpts)” (24 Ekim), https://tinyurl.com/msa8r6yx.
United Nations, 2025, “Building to starvation: Systematic attacks on fishing in Gaza and implications for livelihoods and protection” (29 Mayıs), www.un.org/unispal/document/building-to-starvation-systematic-attacks-on-fishing-in-gaza-and-implications-for-livelihoods-and-protection-may-2025/.
Walton, Oliver, Andrew Johnstone, 2023, “The fragmentation of the security-development nexus: the UK government’s approach to security and development 2015-2022”, Peacebuilding, vol. 12, no. 3.

Dipnotlar:

  1. Bu makaleye sundukları paha biçilmez yorumlar için Anne Alexander, Joseph Choonara, Martin Empson ve Rob Ferguson’a, düzenleme çalışmaları için Sascha Radl’a çok teşekkür ederim. Ayrıca 2024 Marksizm Festivali’ndeki ‘İşgal altındaki topraklarda iklim adaleti olmaz: Filistin, fosil yakıtlar ve ekoloji’ oturumuna katılanlara tartışmaya katkılarından dolayı teşekkür ederim.
  2. Thunberg ve Fridays for Future Sweden, 2023. Ayrıca özellikle Almanya’da iklim hareketindeki bölünmeler hakkında bkz. Naidu, Charaby ve Williams, 2024. Protestocular, Kuzey Denizi’ndeki dev Rosebank petrol sahasını işletme önerisinin arkasındaki firmalardan biri olan Ithaca Energy’nin çoğunluk hissesinin Delek Group’a ait olduğunu belirtmiştir. Delek, İsrail Savunma Kuvvetleri’ne yakıt sağlamaktadır ve Filistin’deki yasadışı yerleşimleri kolaylaştırmakla suçlanmaktadır. Bkz. www.stopcambo.org.uk/updates/ rosebanks-profits-could-flow-to-a-company-that-operates-in-occupied-palestinian-territory. 2024’teki COP görüşmelerine ev sahipliği yapan Azerbaycan’ın başkenti Bakü ile İsrail saldırganlığı arasında da doğrudan bir bağlantı vardır. BTC (Bakü-Tiflis-Ceyhan) boru hattı, Hazar Denizi petrol sahalarından ham petrolü Gürcistan’ın başkenti ve Türkiye’nin Ceyhan limanı üzerinden Doğu Akdeniz’e taşır. Bu petrol İsrail tarafından kullanılır. Britanya’nın BP’si ile Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi projenin hissedarları arasındadır, Transnational Institute, 2024.
  3. https://climatejustice.uk/.
  4. Callinicos, 2022.
  5. Hanieh, 2024.
  6. Times of Israel, 2025.
  7. Silver, 2025.
  8. Ahmed, Gayle ve Mousa, 2024.
  9. Forensic Architecture, 2024.
  10. Bu terim Vietnam Savaşı sırasında bir nüfusun bağımlı olduğu doğal kaynakların kasıtlı olarak yok edilmesini tanımlamak için ortaya atılmıştır. Ekokırıma ilişkin bireysel veya grup sorumluluğuna odaklanan liberal ya da hukuki anlayışlar vardır, bunlar ekokırımdan sorumlu bir birey ya da grubun mahkemede yargılanabileceği varsayımına dayanır; daha radikal yorumlar ise ekokırımı nihayetinde kapitalist ve emperyalist sistemin bir sonucu olarak konumlandırır.
  11. Ahmed, Gayle ve Mousa, 2024.
  12. Forensic Architecture, 2024.
  13. Gisha, 2023.
  14. Forensic Architecture’ın analizi, İsrail’in rüzgârın sınırı geçerek Gazze’ye taşıma olasılığının yüksek olduğu zamanlarda herbisiti püskürttüğünü gösteriyor, Molavi, 2024.
  15. Ahmed, Gayle ve Mousa, 2024.
  16. McAllister, 2022.
  17. McDougal, 2023.
  18. Ganguly, 2025.
  19. Forensic Architecture, 2025.
  20. Birleşmiş Milletler, 2025.
  21. Forensic Architecture, 2025. Bu raporda ayrıca İsrail’in Filistinlilerin balıkçı teknelerine el koymak için kullandığı yasaların aynısını yardım ve uluslararası dayanışma getiren filolardan gemilere el koymak için de kullandığı belirtiliyor.
  22. Townend, 2025. Ayrıca bkz. Amer, 2024.
  23. Sana, 2025.
  24. A.g.e.
  25. A.g.e.
  26. McKernan, 2024.
  27. Dajani v.d., 2025.
  28. Neimark v.d., 2025. Araştırmacılar Hamas gibi gruplarla ilişkili sera gazı emisyonlarını da hesaplamıştır. Ancak bunların etkisi İsrail’inkinden çok daha azdır.
  29. Neimark v.d., 2025.
  30. Euromed İnsan Hakları İzleme, 2024.
  31. Bkz. https://council.science/blog/science-in-ruins-gazas-scientists-call-for-global-support/.
  32. Associated Press, 2023.
  33. Empson ve Rappel, 2021.
  34. Bkz. Robbins, 2012, s. 21-24.
  35. Foster, 2000, Foster ve Clark, 2018, Angus, 2019.
  36. Marx, 1976, s. 638, ayrıca bkz. Foster ve Clark, 2020, s. 12.
  37. Angus, 2019, s. 54’te alıntılanmıştır.
  38. Napoletano ve diğerleri, 2018. Ayrıca bkz. Kohei Saito’nun Karl Marx’s Ecosocialism kitabındaki argümanı, Saito, 2017, Royle, 2019’da incelenmiştir.
  39. Marx hayatının ilerleyen dönemlerinde doğa bilimcilerinin, özellikle tarım kimyacısı Justus Von Liebig’in çalışmalarını yoğun bir şekilde incelemiştir. Soygun tarımı kavramını Liebig’in çalışmalarından almıştır, Foster ve Clark, 2020, s. 13.
  40. Foster ve Clark, 2020, s. 13.
  41. Kimber, 2024; Englert, 2022; Selby, Daoust ve Hoffman, 2022, s. 125.
  42. Englert, 2022.
  43. Kimber, 2024. Amerika’da sömürgecilerin yerli halklara yönelik politikaları da tartışmalıydı ve zamanla değişti, bkz. Foster, 2025.
  44. Englert, 2022, s. 106.
  45. Selby, Daoust ve Hoffman, 2022, s. 127.
  46. Alexander, 2022.
  47. Ferguson, 2024.
  48. Bkz. Krämer, 2025.
  49. Coulthard, 2014, s. 4. Bazı politikaların cinsiyet boyutu da vardı, örneğin Indian Act (1876) yerli halklardan kadınların yerleşik toprak haklarını baltalamıştır.
  50. Coulthard, 2014, s. 7.
  51. Coulthard, 2014, s. 7.
  52. Coulthard, 2014, s. 8-14. Marx’ın feodalizmden kapitalizme geçişi ‘ilerleme’ olarak gördüğü yönündeki görünür anlayışı, Marksistler arasında çok tartışılan bir konudur ve genellikle Marx’ın ‘Avro-merkezci’ bir düşünür olup olmadığı tartışmalarıyla bağlantılıdır; yani Avrupa’yı dünyanın diğer bölgelerinin takip etmesi gereken bir model olarak görmesi. Bu görüşün eleştirisi için bkz. Olende, 2019. Ken Olende gibi Coulthard da Marx’ın hayatının ilerleyen dönemlerinde görüşlerini değiştirdiğini savunur.
  53. Benzer şekilde, haklarının liberal tanınması, İsrail yanında (asla yerine getirilmeyen) bir Filistin devlet statüsü vaadi sunmak anlamına gelmiştir.
  54. Epstein, 2015.
  55. Foster, 2025.
  56. Bkz. Englert, 2022, s. 80.
  57. Kimber, 2024.
  58. Englert, 2022, s. 106; Molavi, 2024, s. 62.
  59. Molavi, 2024, s. 43.
  60. a.g.e., s. 24.
  61. İnternette ‘İsrail’, ‘küresel lider’ ve ‘sürdürülebilir’ araması yaptığınızda çok sayıda övgü dolu yorum görürsünüz. Örneğin İsrail İnovasyon Otoritesi Başkan Yardımcısı ve Uluslararası İşbirliği Dairesi Başkanı Shlomi Kofman, 2025’te Haaretz’e verdiği röportajda “Amacımız İsrail’i yenilikçi iklim çözümlerinde lider olarak markalaştırmak” ve “İsrail inovasyonu, gezegenimizin ve insanlığın karşı karşıya olduğu zorlukları çözmeye çok iyi konumlanmıştır” demiştir. Bu sözlerin, sömürgecilik ve soykırımın insanlığın karşı karşıya olduğu zorluklar arasında olduğunu düşünen herkesi dehşete düşürmesi gerekir, Kopans, 2025.
  62. Shqair, 2023a, s. 73.
  63. George, 1979’dan alıntılanmıştır.
  64. Shqair, 2023b.
  65. Selby, Daoust ve Hoffmann, 2022, s. 129.
  66. A.g.e., s. 129.
  67. https://decolonizepalestine.com/myth/israel-made-the-desert-bloom/.
  68. Klein, 2016.
  69. Masalha, 1996, s. 9’da alıntılanmıştır. Köşeli parantezler Masalha tarafından eklenmiştir.
  70. https://www.jnf.co.uk/origin-history-jnf-uk/.
  71. Klein, 2016.
  72. a.g.e.
  73. Institute for Middle East Understanding, 2022.
  74. https://decolonizepalestine.com/myth/israel-made-the-desert-bloom/.
  75. Shqair, 2023a.
  76. Shqair, 2023a, ss. 68-71.
  77. Shqair, 2023a, s. 73’te alıntılanmıştır.
  78. https://www.enerdata.net/estore/energy-market/jordan/.
  79. Malm, 2024.
  80. Assaf, 2023.
  81. a.g.e.
  82. Rouyer, 2003.
  83. B’Tselem, İbranice “Tanrı’nın suretinde” anlamındaki ifadeden gelir ve Israeli Information Center for Human Rights in the Occupied Territories (İşgal Altındaki Topraklarda İnsan Hakları İsrail Bilgi Merkezi) olarak da bilinir.
  84. B’Tselem, 2023.
  85. Selby, Daoust ve Hoffmann, 2022, s. 183.
  86. a.g.e., s. 185.
  87. Cole, 2024.
  88. Selby, Daoust ve Hoffmann, 2022, s. 186.
  89. a.g.e., s. 188-189.
  90. Selby, Daoust ve Hoffmann, 2022, bölüm 2. Yazarların belirttiği gibi ‘su hayattır’ ifadesi bazen ana akım STK’lar ve BM organları tarafından kullanılır. Ancak aynı zamanda 2016-17’de Dakota Access Boru Hattı’na (DAPL) karşı yerli halkların önderliğindeki olağanüstü Su Koruyucuları (Water Protectors) hareketi tarafından da benimsenen bir slogandır.
  91. Marfleet, 2015, Haddad, 2018.
  92. Fetih anlamının yanı sıra örgütün resmi adı olan Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin (Harakat al-Tahrir al-Watani al-Filastini) tersten bir kısaltmasıdır.
  93. Marfleet, 2015.
  94. Bu bölümün büyük kısmı Filistinli araştırmacı Muna Dajani ve Lina İsmail’in 2025 yılı Oxford Real Farming Conference’taki (Gerçek Çiftçilik Konferansı) Roots of Resistance: Farming in Palestine (Direnişin Kökleri. Filistin’de Tarım) oturumundaki sunumundan etkilenmiştir, Dajani ve diğerleri, 2025. Bu yılın Britanyalı çiftçiler ve aktivistlerden oluşan yıllık konferansının Filistin üzerine tam bir oturum içermesi kendi başına anlamlıdır.
  95. Haddad, 2018, s. 4.
  96. Ayrıca Adrian Budd’ın makalesine bakabilirsiniz: https://isj.org. uk/china-state-capitalism/.
  97. Bkz. Walton ve Johnstone, 2023.
  98. Haddad, 2018, s. 5-7.
  99. Marfleet, 2015
  100. Dajani v.d., 2025.
  101. Bkz. www.palestine-studies.org/en/node/1651375.
  102. Molavi, 2024, s. 116.
  103. Birleşmiş Milletler, 2018.
  104. Dajani v.d., 2025.

sosyalizm