Şebnem Edikli*
Özgürleşme siyasetinin sınırları nerede başlar ve nerede biter? Modern siyasal düşünce bu soruya çoğu zaman insanlar arasındaki tahakküm ilişkileri üzerinden yanıt vermiştir. Sömürü, eşitsizlik ve baskı tartışmaları büyük ölçüde sınıf, ırk, cinsiyet ve benzeri toplumsal kategoriler etrafında yürütülür. Oysa modern toplumların gündelik işleyişi çok daha geniş bir tahakküm alanına dayanır. İnsan türü, milyarlarca insan-olmayan canlıyı üretim sisteminin bir parçası olarak örgütleyen devasa bir ekonomik düzen içinde yaşamaktadır. Endüstriyel hayvancılık sistemleri, biyoteknolojik üretim süreçleri ve küresel gıda endüstrisi, insan-olmayan hayvan bedenlerini üretim süreçlerine dahil ederek onları ekonomik değer üretiminin doğrudan taşıyıcıları haline getirir. Bu düzen içinde hayvanlar doğanın bir parçası değil üretilebilir, yönetilebilir ve tüketilebilir varlıklar1 olarak konumlandırılır. Buna rağmen insan-olmayan hayvanların bu konumu siyasal teorinin merkezinde yer almaz. Bugünün politik düşüncesinin büyük bölümü politik özneyi insanla sınırlı bir çerçevede tanımlar. İnsan-olmayan hayvanlar ise çoğu zaman doğanın kaynakları ya da üretim süreçlerinin nesneleri olarak değerlendirilir. Bu durum yalnızca liberal siyasal düşünce için değil önemli ölçüde sosyalist- Marksist gelenek için de geçerlidir.
Sosyalist hareket içinde uzun süredir var olan güçlü bir varsayım, kapitalist toplumdaki temel çelişkinin üretim ilişkilerinde yoğunlaştığı ve bu nedenle siyasal mücadelenin de esas olarak sınıf ekseni etrafında örgütlenmesi gerektiğidir. Bu varsayım tarihsel olarak anlaşılabilir bir temele sahiptir. Kapitalist üretim biçimi emek ile sermaye arasındaki sömürü ilişkisini toplumsal yapının merkezine yerleştirir. Ancak bu yaklaşım çoğu zaman başka tahakküm biçimlerini -özellikle türcülük meselesini- ikincil, tali ya da devrim sonrasına ertelenebilir meseleler olarak konumlandırma eğilimindedir. Hayvan özgürleşmesi mücadelesinin sosyalist siyaset tarafından sıklıkla ‘gündelik meşgale’, ‘etik hassasiyet’ ya da ‘yan mücadele’ olarak görülmesi bu eğilimin en açık örneklerinden biridir. Bu metin, söz konusu indirgemeci yaklaşımın devrimci siyasetin stratejik ufkunu daralttığını ve aynı zamanda özgürleşme fikrini etik açıdan zayıflattığını ileri sürmektedir. Kapitalist toplumda tahakküm ilişkileri yalnızca maddi üretim alanında ortaya çıkmaz. Toplumsal yeniden üretim süreçlerinden beden politikalarına, insan ile insan-olmayan hayvanlar arasındaki ilişkilere kadar pek çok farklı düzeyde örgütlenir. Bu nedenle sınıf mücadelesini bu çoklu tahakküm ilişkilerinden soyutlayarak ele almak, kapitalist toplumsal düzenin gerçek işleyişini kavramakta yetersiz kalabilir. Bu tartışmanın merkezinde basit görünen fakat rahatsız edici bir soru yer alır: İnsan-olmayan hayvanların yaşamı üretim girdisi ve tüketim nesnesi haline getirilmişken, özgürleşme siyasetinin kapsamını yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlamak ne kadar tutarlıdır?
Kapitalist sistemde hayvanın konumu
Kapitalist üretim biçimi doğayı sürekli genişleyen bir metalaştırma süreci içinde yeniden düzenler. Bu süreçte hayvanlar doğal varlıklar olarak değil üretim ilişkilerinin içine yerleştirilmiş ekonomik unsurlar olarak konumlandırılır. Endüstriyel ve ekstensif hayvancılık, laboratuvar deneyleri, biyoteknolojik üretim ve küresel gıda endüstrisi, hayvan bedenlerini ekonomik değere dönüştüren bütünleşik bir üretim rejimi oluşturur. Böylece hayvan, yaşayan bir varlık olmaktan çok üretilebilir, yönetilebilir ve tüketilebilir bir değer taşıyıcısına indirgenir. Kapitalizmin doğayı ve canlı yaşamı ekonomik değer üretiminin bir alanı olarak yeniden örgütleme eğilimi, hayvanları da üretim mantığının içsel bir bileşeni haline getirir.
Kapitalist üretim ilişkileri içinde hayvan üçlü bir konuma yerleştirilir: aynı anda üretim aracı, üretim nesnesi ve nihai tüketim ürünüdür. Hayvan bedeni bir yandan üretim sürecinin işlevsel bir bileşeni olarak kullanılır diğer yandan ekonomik değer üretiminin doğrudan maddi taşıyıcısı haline gelir ve sonunda piyasada dolaşıma giren bir tüketim ürününe dönüşür. Örneğin endüstriyel süt üretiminde bir inek, üretim kapasitesi ölçülen biyolojik bir makine, ekonomik değeri hesaplanan bir varlık ve verimlilik kriterlerine göre yönetilen bir üretim birimi olarak ele alınır. Benzer biçimde tavuk endüstrisinde ya da balık çiftliklerinde hayvan bedeni üretim sürecinin yalnızca girdisi değil, bizzat üretimin gerçekleştiği maddi alan haline gelir. Hayvanın metabolizması, büyüme hızı, üreme kapasitesi ve beslenme döngüsü üretim planlamasının bir parçası haline getirilir böylece canlı bir organizma, üretim süreçlerinin hesaplanabilir ve denetlenebilir bir bileşenine dönüştürülür. Bu noktada hayvan bedeni hem üretim sürecinin maddi zemini hem de ekonomik değerin taşıyıcısı olarak işlev görür.
Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte de hayvanın bu konumu daha da artan bir biçimde metalaşmayla sınırlı kalmaz aynı zamanda yoğun bir biyolojik yönetim ve teknik kontrol alanına da dönüşür. Endüstriyel üretim modelleri, hayvanların yaşam döngülerini hızlandıran, bedenlerini yeniden şekillendiren ve üretim verimliliğini artırmaya yönelik biyoteknolojik müdahalelerle desteklenir. Genetik seleksiyon, hormon uygulamaları, kontrollü besleme programları ve kapalı üretim sistemleri hayvan bedenini üretim süreçlerine maksimum uyum sağlayacak biçimde yeniden düzenler. Böylece kapitalist sistem içinde hayvanın konumu, basit bir kullanım ilişkisinin ötesine geçer. Hayvan bedeni üretim süreçlerinin doğrudan maddi altyapısına dahil edilir ve yaşam süreçleri ekonomik rasyonaliteye göre düzenlenir, değeri piyasa mekanizmaları tarafından belirlenen bir meta formu kazanır. Bu durum, canlı yaşamın kendisinin üretim ilişkileri tarafından iyice pekiştirerek şekillendirildiği bir toplumsal düzeni ortaya çıkarır.
Hayvan özgürleşmesi ve politik özne sorunu
Hayvan özgürleşmesi meselesinin sosyalist hareket içinde çoğu zaman tali bir konu olarak görülmesinin arkasında modern politik düşüncenin güçlü insanmerkezli mirası yer alır. Bugünün siyasal teorilerinin büyük bölümü -liberalizmden klasik Marksizm’e kadar- politik özneyi esas olarak insanla sınırlı bir varlık olarak tasavvur eder. Bu çerçevede insan-olmayan hayvanlar politik bir özne olarak değil, doğanın kaynakları ya da üretim sürecinin nesneleri olarak konumlandırılır. Marksist literatürde hayvanların konumunu türcülük karşıtı bir taraftan düşünmeye yönelik bazı girişimler, hayvanların kapitalist üretim süreçlerinde meta üretiminin parçası haline getirilerek sistematik biçimde sömürüldüğünü ve hayvan özgürleşmesi mücadelesinin Marksist bir üretim ilişkileri analiziyle birlikte düşünülmesi gerektiğini söylemektedir.2 Özellikle atlar, öküzler ya da çeşitli yük hayvanları gibi tarihsel olarak insan emeğiyle birlikte üretim süreçlerinde kullanılan hayvanlar, bazı eleştirel çalışmalar tarafından ‘emekçi hayvanlar’ ya da ‘çalışan hayvanlar’ olarak kavramsallaştırılmıştı.3 Bu yaklaşım ilk bakışta hayvanların sömürüsünü görünür kılmaya çalışan ilerici bir girişim gibi görünür. Ancak bu kavramsallaştırma belirli sınırlılıklar da taşır.
Bu noktada daha derin bir kavramsal sorunla karşılaşırız. ‘Hayvan’ dediğimiz kategori kendi içinde son derece heterojen bir varlık alanına işaret eder. Bir leylek ile bir kedi, bir maymun ile bir balık ya da bir ahtapot yaşam biçimleri, bilişsel kapasiteleri, toplumsallıkları ve insanla kurdukları ilişkiler bakımından oldukça farklı varoluş biçimlerine sahiptir. Bu nedenle ‘hayvan’ kavramı siyasal teori açısından problemli bir soyutlama üretmektedir. İnsan olmayan tüm canlıları tek bir özne kategorisi altında düşünmek analitik açıdan kolaylık sağlayabilir ancak gerçekliğin karmaşıklığını yeterince yansıtmaz. Örneğin, bir kedi ile bir leylek hem yaşam koşulları hem de türsel karakteristik özellikleri bakımından belirgin farklılıklar gösterir. Bu nedenle her türü kendi özgül ekolojik ve biyolojik bağlamı içerisinde ele almak hem daha isabetli bir tanımlama yapılmasını sağlar hem de geliştirilecek önerilerin daha sağlam bir temele dayanmasına imkân verir.
Hayvan özgürleşmesi meselesi tam da bu nedenle yeni bir siyasal özne tartışmasını zorunlu kılar. Eğer hayvanları insan toplumunun dışında yer alan ve türsel özgüllükleri esas alınmaksızın ‘hayvan’ kategorisine sıkıştırırsak, pasif varlıklar olarak düşünürsek, onların özgürleşmesi tamamen insanın etik kararlarına bağlı bir mesele haline gelir. Hayvanlar ne klasik anlamda ‘insanmış gibi’ politik öznelerdir ne de tamamen pasif nesneler olarak düşünülebilirler. Kapitalist üretim ilişkileri içinde doğrudan nesneleştirilerek sömürülen varlıklardır ancak bu sömürü emek kategorisinin ötesine geçen biyopolitik bir yönetim biçimi içinde gerçekleşir. Hayvan bedenleri üretilir, çoğaltılır, genetik olarak düzenlenir, verimlilik kriterlerine göre yeniden tasarlanır ve nihayetinde tüketim zincirine dahil edilir. Bu süreç hayvanları klasik üretim kategorileriyle açıklanamayacak özgül bir konuma yerleştirir. Dolayısıyla hayvan özgürleşmesi meselesi yeni bir türcü olmayan politik ontoloji gerektirir. Burada ihtiyaç duyulan şey, bir yandan hayvanları insan toplumunun dışına yerleştiren eski doğa anlayışını diğer yandan onları insan üretim kategorileri içine sıkıştıran indirgemeci yaklaşımları aşabilen alternatif bir özne tahayyülüdür. Böyle bir yaklaşım insan ile insan-olmayan canlılar arasındaki ilişkileri tahakküm ve kullanım mantığının ötesinde yeniden düşünmeyi gerektirir. Bu nedenle hayvan özgürleşmesi meselesi modern politik düşüncenin temel kategorilerinin yeniden gözden geçirilmesini de zorunlu kılmaktadır. Hayvanları tüketilebilir nesneler, ekonomik mallar ya da üretim girdileri olarak görmeye devam ettiğimiz sürece tahakkümün en köklü biçimlerinden biri sorgulanmadan kalacaktır. Bu da bizi insanın sömürüsünü sorunsallaştıran ama diğer türden yoldaşlarımızın sömürüsüne karşı üç maymunu oynadığımız samimiyetsiz bir noktaya itmektedir.
Sosyalist hareketin hayvan özgürlüğü mücadelesine mesafelenmesindeki kimi temel argümanlar
Sosyalist siyaset içinde hayvan özgürleşmesi meselesine yönelik mesafe genellikle belirli teorik varsayımlar üzerinden temellendiriliyor. Bu mesafe çoğu zaman açık bir reddiyeden ziyade, türcülük meselesinin politik öncelikler arasında alt sıralara yerleştirilmesi biçiminde ortaya çıkar. Tartışmanın arkasında birkaç temel argüman öne çıkar. Bunların başında sınıf mücadelesinin toplumsal dönüşümün temel çelişkisi olduğu düşüncesi gelir. Kimi Marksist yorumlara göre kapitalist toplumun belirleyici antagonizması emek ile sermaye arasındaki ilişkide ortaya çıkar bu nedenle devrimci siyasetin stratejik odağı da üretim ilişkilerinin dönüştürülmesi olmalıdır. Bu perspektiften bakıldığında hayvan özgürleşmesi meselesi, kapitalist üretim ilişkilerinin merkezinde yer alan bir çelişki olarak görülmez ve bu nedenle çoğu zaman devrimci politikanın stratejik gündemi içinde tali bir konuma yerleştirilir. Bu yaklaşımı güçlendiren ikinci bir varsayım, hayvan özgürlüğü tartışmalarının çoğunlukla etik, vicdani ya da kültürel bir hassasiyet alanına ait olduğu düşüncesidir. Bu çerçevede hayvan özgürleşmesi talebi toplumsal üretim ilişkilerinin yapısal dönüşümüyle değil, bireylerin ahlaki tercihleri ve gündelik yaşam pratikleriyle ilişkilendirilir. Veganizm ya da hayvan hakları söyleminin sıklıkla bireysel tüketim tercihlerine dayanarak ifade edilmesi, bu mücadelenin politik bir programdan çok bir etik çağrı olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu nedenle söz konusu mesele devrimci siyaset açısından yapısal bir mücadele alanı olarak değil, bireysel duyarlılıklar alanına ait bir tartışma olarak konumlandırılma eğilimi gösterir.
Bu noktada ortaya çıkan üçüncü argüman, hayvan özgürleşmesine yönelik motivasyonların zaman zaman ‘liberal hassasiyet’ olarak değerlendirilmesidir. Hayvan özgürlüğü taleplerinin bireysel etik çağrılar ve yaşam tarzı tercihleri üzerinden dile getirilmesi, bu hareketin kapitalist üretim ilişkilerini doğrudan hedef almadığı ve bu nedenle radikal bir politik perspektif geliştiremediği yönündeki eleştirileri beslemiştir. Bu eleştiriler belirli ölçülerde gerçek bir soruna da işaret eder. Hayvan özgürleşmesi hareketinin önemli bir bölümü gerçekten de uzun süre kapitalist üretim ilişkilerini sistematik biçimde politize etmeden gelişmiştir.4 Mücadele çoğu zaman bireysel tüketim pratikleri, etik duyarlılık ve kültürel dönüşüm çağrıları etrafında şekillenmiştir. Bu durum, hayvan özgürleşmesi siyasetinin bazı bağlamlarda yapısal sömürü ilişkilerini görünmez kılan bireyci bir çerçevede kalmasına neden olmuştur. Başka bir ifadeyle kapitalist üretim ilişkilerini doğrudan hedef almayan bir hayvan özgürleşmesi siyaseti kolaylıkla etik tüketim politikası düzeyine indirgenebilmiştir. Ancak bu tespit, sosyalist hareketin hayvan özgürleşmesi meselesini politik gündeminin dışında bırakmasını açıklamak için yeterli değildir. Çünkü sol hareket kendi tarihinde pek çok mücadeleyi üretim ilişkilerinin merkezinde yer almadığı halde politik olarak sahiplenmiştir. Irkçılık karşıtı mücadeleler, kadın özgürleşmesi hareketleri ya da cinsel yönelim temelli hak mücadeleleri başlangıçta büyük ölçüde normatif ve etik iddialar üzerinden ortaya çıkmıştır. Eşitlik, adalet ve insan onuru gibi ilkeler etrafında şekillenen bu talepler zaman içinde toplumsal hareketlerle birleşerek daha kapsamlı politik teoriler ve dönüşüm perspektifleri üretmiştir. Bu nedenle bir mücadelenin güçlü bir etik boyut taşıması, onun politik bir mücadele alanı olarak ele alınmasının önünde ilkesel bir engel oluşturmaz. Aksine tarihsel deneyim pek çok toplumsal dönüşümün başlangıç noktasının etik bir itiraz olduğunu göstermektedir.
Sosyalist hareketin hayvan özgürleşmesine yönelik yaklaşımında dikkat çeken nokta, bu tür etik temelli mücadelelere karşı sergilenen tutumun her zaman tutarlı olmamasıdır. Sol siyaset birçok durumda etik duyarlılıklardan doğan mücadeleleri sahiplenmiş ve bunları politik programının parçası haline getirmiştir. Peki konu insan olmayan hayvanların sömürülmesine geldiğinde sol neden bu kadar sessiz kalıyor ve bu çabayı ‘yaşam tarzı politikası’, ‘liberal hassasiyet’ gibi damgalamalarla görmezden geliyor? Bu durum yalnızca teorik bir tartışmaya değil, aynı zamanda politik tahayyülün sınırlarına da işaret eder. Hayvanların politik özne olarak düşünülmemesi, onların maruz kaldığı tahakküm biçimlerinin çoğu zaman siyasal analizlerinin dışında kalmasına yol açar.
Hayvan özgürleşmesi meselesinin devrimci siyaset içinde karşılaştığı bir diğer önemli karşı argüman ise mücadelelerin stratejik işlevselliği tartışmasıdır. Bu yaklaşım, devrimci mücadelenin merkezini üretim ilişkilerindeki konum üzerinden belirleyerek işçi hareketini temel siyasal alan olarak konumlandırırken, hayvan özgürleşmesi gibi mücadeleleri ikincil ve devrim sonrasına ertelenebilir meseleler olarak görme eğilimi taşır. Ancak bu çerçeve, devrimci analizi örtük biçimde insan toplumsallığıyla sınırlayan bir varsayıma dayanır. Oysa insan emeğinin tahakküm altına alınması ile insan-olmayan hayvanların sistematik sömürüsü arasında tarihsel ve maddi bağlantılar bulunmaktadır: hayvan bedenlerinin üretim süreçlerine zorla dahil edilmesi, metalaştırılması ve ekonomik değer üzerinden düzenlenmesi kapitalist tahakküm ilişkilerinin yalnızca insanlar arasındaki bir mesele olmadığını gösterir. Bu nedenle sorun, hayvan özgürleşmesi mücadelesinin stratejik öneminin küçümsenmesi değil, türcülüğün devrimci analizde merkezi bir tahakküm biçimi olarak tanınmamasıdır.
Hayvan özgürleşmesi meselesinin bu çerçevede stratejik öncelikler açısından değerlendirilmesi, kapitalist toplum içindeki tahakküm ilişkilerinin birbirleriyle nasıl eklemlendiğini gözden kaçırma riskini taşır. Hayvanların metalaştırılması, doğanın sömürülmesi ve emek gücünün disipline edilmesi kapitalist üretim süreçleri içinde çoğu zaman birbirini tamamlayan mekanizmalar olarak ortaya çıkar. Endüstriyel hayvancılık sistemleri bu ilişkinin en görünür örneklerinden biridir. Hayvanların yaşamı burada biyolojik bir varlık olarak değil, üretim sürecinin hammaddesi olarak ele alınır. Bu durum hem hayvanların hem de insan emeğinin yoğun biçimde denetim altına alındığı bir üretim düzeni yaratır. Dolayısıyla hayvan sömürüsü ile emek sömürüsü arasında mutlak bir kopuş bulunduğunu varsaymak, kapitalist üretim ilişkilerinin bütünlüğünü eksik kavramak anlamına gelir.
Bu noktada tarihsel deneyimler önemli bir siyasal ders sunar. Toplumsal devrimler çoğu zaman hukuki ve kurumsal dönüşümler yaratabilmiş olsa da tahakküm ilişkilerinin toplumsal dokudan bütünüyle silinmesi çok daha uzun süreçler gerektirmiştir. Köleliğin kaldırılması ya da kadınların hukuki eşitlik kazanması gibi tarihsel kırılmalar önemli dönüşümler yaratmış olsa da bu ilişkilerin toplumsal etkileri uzun süre varlığını sürdürmüştür. Bu durum, bir tahakküm biçiminin yalnızca hukuki ya da ekonomik düzenlemelerle ortadan kalkmadığını, toplumsal ilişkilerin gündelik pratiklerinde yeniden üretilebildiğini gösterir. Bu nedenle özgürleşme mücadelelerinin belirli başlıklar etrafında hiyerarşik biçimde sıralanması çoğu zaman yanıltıcı sonuçlar doğurur. Patriyarka, sınıf sömürüsü ve türler arası tahakküm farklı alanlarda ortaya çıksa da aynı toplumsal düzen içinde birbirini güçlendiren ilişkiler ağı oluşturur. Bir tahakküm biçiminin sorgulanmadan bırakılması diğer tahakküm ilişkilerinin yeniden üretimini de kolaylaştırabilir. Bu nedenle hayvan özgürleşmesi meselesini devrim sonrasına ertelenebilecek ikincil bir konu olarak görmek, özgürleşme mücadelelerinin tarihinde sıkça karşılaşılan bir hatayı yeniden üretme riskini taşır.
Sonuç
Bu yazıda, özgürleşme siyasetinin insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlanmasının hem teorik hem de pratik açıdan eksik bir yaklaşım olduğunu anlatmaya çalıştım. Kapitalist üretim ilişkileri içinde hayvanların konumunun, basit bir tüketim veya üretim nesnesi olmanın ötesinde, tahakkümün en temel biçimlerinden birini temsil ettiğini, hayvan bedeninin, endüstriyel üretim süreçlerinin hem maddi zemini hem de ekonomik değerin taşıyıcısı olarak kapitalist rasyonaliteye dâhil edildiğini ve bu durumun özgürleşme tartışmalarının insan merkezli sınırlarını ciddi biçimde zorladığını aktarmaya çalıştım.
Özgürleşme siyasetini ciddiye alan her perspektif, insanın diğer canlılarla kurduğu ilişkiyi merkeze almak zorundadır. Hayvan özgürleşmesi tali bir mesele değil, özgürleşmenin sınırlarını yeniden çizen, siyasal tahayyülün ufkunu genişleten temel bir politik çağrıdır. İnsan-hayvan ilişkisinin çözülmeden diğer sömürü biçimlerinin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Irkçılık karşıtı, kadın özgürleşmesi ve cinsel yönelim temelli hak mücadelelerin örneklediği gibi, etik talepler toplumsal hareketler ve yapısal dönüşümlerle güçlendiğinde etkili olur. Aynı mantık, türler arası tahakküm karşıtı mücadele için de geçerlidir: etik duyarlılık, örgütlenme ve teorik geliştirmeyle toplumsal dönüşüme evrilir.
İnsan türünün diğer türleri mutlak kullanım nesneleri olarak görmesi, sadece ekonomik düzenin değil, tahakkümün kültürel, düşünsel ve sembolik temellerinin yeniden üretilmesine de hizmet eder. Türler arası tahakküm, çoğu zaman insanlar arasındaki tahakküm ilişkilerinin düşünsel zeminini hazırlayan bir paradigma işlevi görür. Bu nedenle türcülük karşıtı düşünce, basit bir etik çağrıdan öte, insanın dünyadaki konumunu radikal biçimde sorgulayan bir düşünsel müdahale olarak ortaya çıkar. İnsan merkezli anlayış eleştirilir, insanın doğanın mutlak merkezi sayılması problematize edilir ve böylece yalnızca hayvanların değil, insanın da ontolojik konumu yeniden değerlendirilir. Bu durumda veganlık gibi bireysel pratikler, nihai bir çözümden ziyade toplumsal dönüşüm için somut bir başlangıç noktasıdır. Bireyin gündelik yaşamında türler arası tahakkümü reddetmeye başlamasıyla oluşan bu eşik, kültürel normları, ekonomik ilişkileri ve düşünsel paradigmayı sorgulama yolunda atılmış ilk adımdır. Örgütlendiğinde ve teorik olarak geliştirildiğinde, hayvan özgürleşmesi kapitalist üretim ilişkilerinin görünmez ama belirleyici boyutlarını açığa çıkarır ve sosyal hareketlerin sınırlarını genişletir.
Sonuç olarak, hayvan özgürleşmesini politik gündemin merkezine taşımak, özgürleşmenin kapsamını yeniden tanımlamak ve tahakküm ilişkilerinin tüm boyutlarını birlikte düşünmek açısından zorunludur. Özgürleşme siyaseti, başka canlıların yaşamını da kapsayacak şekilde yeniden kurgulanmalıdır. Hayvan özgürleşmesi, devrimci stratejinin tali bir konusu değil, tahakküm ilişkilerinin bütününü görünür kılan ve özgürleşme perspektifini genişleten temel bir alandır. İnsan ve insan-olmayan canlılar arasındaki ilişki çözülmeden, diğer toplumsal tahakküm biçimlerinin tam anlamıyla ortadan kalkması mümkün değildir. Bu nedenle türcülük karşıtı bir siyasal perspektif hem düşünsel hem de pratik düzeyde özgürleşmenin sınırlarını genişletir ve insanın dünyadaki konumunu radikal biçimde sorgulayan bir müdahale niteliği taşır. Bu çağrı yalnızca hayvanların özgürlüğü için değil, daha adil, bütünlüklü ve etik olarak tutarlı bir toplumsal dönüşüm için de bir davettir.
KAYNAKÇA
Çelik, Emin, 2025, “Hayvanlar İşçi mi?”, Ayrım, https://www.ayrim.org/guncel/hayvanlar-da-isci-mi/.
Hribal, Jason, 2010, Fear of the Animal Planet: The Hidden History of Animal Resistance, CounterPunch ve AK Press, Oakland.
Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Birliği, 2021, Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Üzerine 18 Tez, çev. Doğukan Dere, Gizem Haspolat, https://mutb.org/media/publication-thesenpapier-türkisch.pdf.
Regan, Tom, 2010, Kafesler Boşalsın: Hayvan Haklarıyla Yüzleşmek, çev. Serpil Çağlayan, İletişim Yayınları, İstanbul.
Singer, Peter, 2018, Hayvan Özgürleşmesi”, çev. Hayrullah Doğan, Ayrıntı, İstanbul.
Uluç, M. Ali, 2020, “Karl Marx ve Yabancılaşma: Sosyolojik Bir Analiz”, Hafıza Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi,30-32.
* Bağımsız araştırmacı, müzikolog, [email protected] ORCİD: 0000-0002-4689-0454
Dipnotlar:
- Doğal varlıklarla ima edilen şey yaşam değeri olan, yaşama hakkı gözetilen, sömürüsüz bir yaşamı hak eden insan-olmayan hayvanlardır.
- Dere, 2021.
- Hribal, 2010.
- Regan, 2007, Singer, 2024.
