Trump Döneminde Sınıf Mücadelesi ve Kimlik Politikaları

Judy Cox

Trump’ın ikinci seçim zaferi, insanların siyaseti kimlik merceğinden gördüğü fikrine ağır bir darbe vurdu.1 Kamala Harris, zaferi garantilemek için kadınlardan veya siyah erkeklerden yeterli oy alamadı. Yorumcular ve aktivistler, kimlik siyasetinin muhalefeti sağa karşı birleştirmekten ziyade, sağın yükselişinde ne ölçüde rol oynadığını değerlendiriyorlar. Belki de politik sol, işçi sınıfına hitap etmek için fazla woke, ayrıcalıklarını kontrol etmekle fazla meşguldü. Politik sağ, kimlik siyaseti ile itibarını yitirmiş ‘aşırı merkez’ siyaset arasındaki uzun ve yakın ilişkiyi, elitlere ve onların Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık (DEI) politikalarına karşı halkı savunan isyancı popülistler gibi davranarak kendi lehine kullandı.

Bir zamanların liberali, sörf yapan Silikon Vadisi’nin teknoloji biraderleri, DEI taahhütlerini parçalıyor ve Kral Donald Trump’ın ayaklarına diz çöküyor. Bu politikalar her zaman sembolik olmuştur, ancak bunların hızla ortadan kaldırılması, baskıyla mücadele taahhütlerine karşı daha geniş bir değişimin sembolüdür. Yalnızca yönetim kurulunda çeşitliliği artırmaya odaklanan neoliberal kimlik politikaları, her zaman CEO’ların kaprislerine karşı savunmasız olmuştur. Ocak 2025’te Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Trump’ın kıdemli bir danışmanına, Facebook, Instagram ve Threads’in ana şirketi Meta’daki DEI programlarını ortadan kaldırdığını söyledi. Zuckerberg şirketin benimsediği tüm kısıtlayıcı DEI politikalarından Sheryl Sandberg’i sorumlu tuttu. Sandberg, neoliberal feministlerin en önde gelen isimlerinden biri ve kadınlara sertleşmelerini ve kurumsal ile siyasi liderlik rollerine girmeleri için baskı yapmalarını tavsiye eden Lean In: Women, Work, and the Will to Lead (Sınırlarını Zorla: Kadınlar, İş ve Liderlik İsteği) kitabının yazarıdır. Zuckerberg, neoliberal feministlerin yüzüne yönetim kurulu odasının kapısını kapatıyor.

Önceden, ana akım politikacılar ve CEO’lar çeşitlilik ve kapsayıcılığı savunurken aynı zamanda işçi sınıfına ve yoksullara yönelik neoliberal saldırılara öncülük ediyorlardı. Bu ilişki, baskıya karşı mücadele etmek isteyenleri etkileyebilir. Radikal isyandan uzaklaşıp Demokratlara oy verme stratejisine geçişi hızlandırabilir. Bu seçeneği reddedip Trump’a oy verenler, Demokratlar tarafından umutsuz kadın düşmanları ve ırkçılar olarak, kendi çıkarlarını anlayamayacak kadar aptal olarak kınanmaktadır. Seçim kampanyası sırasında eski başkan Joe Biden, Trump seçmenlerini ‘çöp’ olarak nitelendirdi. Lorraine Ali, Los Angeles Times’ta seçim yenilgisini ‘Karen’ adını verdiği, hak iddia eden beyaz kadınlara yüklediğini yazdı: “Bu kadınlar, Trump’ı seven kocalarından Harris’e verdikleri oyu saklamıyorlardı. Haklarını anlayan bir denetçi tutuyorlardı.”2 Demokratların saldırısının bir başka yönü de seçmenleri Trump’ın demokrasiye yönelik varoluşsal tehdidini anlamadıkları için suçlamaktır. Bu da faşizme karşı tek kalkan olan Demokratların etrafında birleşmeyi gerektirir.

Sosyal eşitsizliğe karşı hiçbir şey yapmadan CEO’ların değiştirilmesine odaklanan yukarıdan aşağıya kimlik siyasetine ilişkin duyulan hayal kırıklığı, Trump ve aşırı sağın kimlik siyasetine saldırarak ezilenlerin tüm haklarına çok daha ciddi bir saldırı başlatmasını gölgelememelidir. Göç, trans hakları, kürtaj… Bunlar, hepimizin sivil, siyasi ve ekonomik haklarının daha geniş çapta geri alınmasına yol açacak köprü başlarıdır.

İlerici düşünürler ve aktivistler arasında kimlik siyasetinin kaderindeki bu dramatik tersine dönüşe iki yanlış tepki var. İlk tepki, Demokratları ve daha genel olarak siyasi merkezi savunmak, Trump destekçilerini bağnazlar olarak kınamak ve normal hayatın yeniden başlamasını beklemek. İkincisi ise cinsiyetçilik, ırkçılık, homofobi ve transfobinin sorgulanamayacağını kabul etmek, göçmenleri, mültecileri ve trans haklarını savunmayı hafifletmek ve iş, konut, sağlık gibi konulara odaklanmaktır. Bu makale, gelişen duruma verilen bu tepkileri değerlendirecek ve ardından ikinci eğilime teorik bir ifade kazandıran Marc J. Leger’in katkısını ayrıntılı olarak inceleyecektir.

Demokratların sorumluluğunu başkasına yüklemek

Neredeyse kırk yıllık neoliberalizm, ABD’yi derin bir travma ve bölünmeyle baş başa bıraktı. İşçi sınıfı yoksulluk, işsizlik, enflasyon ve sağlık kriziyle karşı karşıya. ABD intihar oranları, hapis cezaları, silahla ölümler ve aşırı dozda uyuşturucu kullanımında dünya birincisi. Çaresizlik ve umutsuzluk, insanları Trump’ı bir şeyleri değiştireceğine söz veren biri olarak görmeye teşvik ediyor. Trump’ın bir sapma olduğunu ve bir kenara itileceğini düşünen Demokratlar, şimdi günah keçisi aramakla meşgul. Seçim sonrası analizlerinin bir unsuru, seçmenlerin içsel ırkçılık ve cinsiyetçiliğini, yani ‘kadın düşmanlığını’ vurguluyor. Liberal New York Times gazetesi geçen kasım ayında, “Siyah kadınlar için ‘Amerika bize gerçek yüzünü gösterdi’” diye yazdı. Times ülkelerinin Beyaz Saray’a siyahi bir kadın göndermek yerine, 34 ağır suçtan mahkûm edilmiş bir yalancıyı seçmeyi tercih ettiğini yazdı.3 Yani seçim yenilgisinin Biden’ın ekonomik başarısızlıkları veya soykırıma verdiği destekle ilgisi yoktu; suçlu, affedilemez ırkçı ve cinsiyetçi seçmenlerdi. Bu analizden çıkan sonuç, Demokratların göçmenlere karşı düşmanlıklarını yoğunlaştırmaları ve baskıya karşı mücadeleyle ilgili tüm hedeflerinden vazgeçmeleri gerektiğidir.

Bazı Demokratlar, kimlik siyasetini beyaz işçi sınıfına hitap etmenin önünde potansiyel bir engel olarak görmektedir. Demokrat liderlik, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020’deki iki Demokrat adaylık kampanyası sırasında kimlik siyasetini Bernie Sanders’a karşı bir silah olarak kullanmaktan memnuniyet duydu; bu saldırı ‘Awokening’ olarak tanımlandı.4 Sanders’ın ‘sınıf önce gelir’ kampanyası, parti yönetimi ve medya uzmanlarının Sanders ve ekibini ‘Bernie Biraderler’ olarak adlandırarak alay eden bitmek bilmeyen saldırılarının hedefi oldu. Sanders büyük bankaların bölünmesini talep ettiğinde, Hillary Clinton böyle bir hareketin ırkçılığı veya cinsiyetçiliği sona erdirmeyeceğini ısrarla savundu. Clinton’ın 2016’daki yenilgisinden sonra Sanders, Demokratların kimlik siyasetine odaklanmasını eleştirdi. Bu onun Alt-Right’ın (alternatif sağ) beyaz üstünlükçüleriyle ortak bir zemin arayan Alt-Left’i (alternatif sol) yarattığının kanıtı olarak gösterildi.

Şimdi Sanders’ı tartışanların bazıları, onun politikasının Trump’ın popülaritesini aşındırmak için Demokratların ihtiyaç duydukları şey olduğunu öne sürüyor. New York Times’ta yayınlanan ‘Seçmenlerden Elitlere: Beni Artık Görüyor Musunuz?’ başlıklı bir makalede David Brooks, Amerika’nın derin sosyal bölünmelerinin nasıl inanç kaybına, güven kaybına ve ihanet duygusuna yol açtığını anlatıyor. Çünkü Demokratlar, gözlerinin önündeki büyük eşitsizlik uçurumunun farkında değillerdi. “Sol kimlik temelli performans sanatına yönelirken, Donald Trump sınıf savaşına iki ayağıyla atladı” diyor.5 Sanders’ın kimlik siyasetine yönelik eleştirilerini yerden yere vuran aynı Demokratlar, şimdi transları ve kayıt dışı göçmenleri kaderlerine terk ediyor. Önde gelen Demokratların yakın zamanda yaptıkları bir toplantının raporu, senatör Adam Schiff’in ifadesiyle, stratejilerinin ekonomik konulara odaklanmak ve “her çılgın sincapın peşinden koşmamak” olacağını gösteriyor.6 Bu stratejinin boş bir retorikten öteye geçmemesi çok muhtemel.

Demokratların tepkisinin bir başka unsuru da Trump’ın demokrasiye yönelik tehdidine ve destekçilerinin otoriterliği benimseme istekliliğine odaklanmaktır. Bu görüş, Princeton Üniversitesi siyaset tarihi profesörü Jan-Werner Müller tarafından London Review of Books dergisinde yayınlanan birkaç makalede dile getirilmiştir. Müller, uzmanların Trump seçmenlerini anlamaya çalışmak, onların saygısını kazanmak ve küçümsememek için yaptığı bitmek bilmeyen öğütlerden sıkıldığını anlatıyor. Müller bu öğütlerin gereksiz olduğunu, çünkü liberal elitlerin kibirinin büyük ölçüde sağcı medyanın uydurması olduğunu savunuyor.7 Müller seçmenlerin, demokrasiye tehdit oluştursa bile ‘ekonomik hayal kırıklıklarını’ ifade etmek için oy veren kişiler tarafından ihanete uğradıklarını hissetmekte haklı olduklarını öne sürüyor. Müller “Demokraside insanların birbirlerine duydukları güveni yeniden tesis etmek Trump seçmenlerinin görevidir” diyor.8 Böylece siyasi liderler, demokrasiye olan inancın aşınmasında herhangi bir sorumluluktan muaf tutuluyor.

Kimlik politikalarının ekonomist eleştirisi

Trump’ın 2016’daki ilk seçim zaferi, sınıf siyaseti ile kimlik siyaseti arasındaki gerilimin ana akım siyasi tartışmalara girmesine yol açtı. ‘Konuşan kafalar’, İngiltere’deki Brexit oylamasının ve ABD başkanlık seçimlerinin sonucunu tahmin edememelerini, ‘politik doğruculuğun ezici hegemonyasına’ karşı artan muhalefete bağladılar.9 Bu seçimler, beyaz işçi sınıfı erkeklerinin intikamı olarak çerçevelendi. Trump ‘küreselleşmeye’, küresel elitler tarafından dış kaynaklara aktarılan Amerikan işlerine ve siyasi amaçlı federal bankacılık sistemi tarafından körüklenen enflasyona karşı halkın düşmanlığını harekete geçirdi. Buna kaynakların, göçmenlere aktarılmasını ve DEI girişimleri veya Eleştirel Irk Teorisi eğitimine harcanmasını durdurma vaatleri de eklendi. Trump federal acil durum ajansının parasını göçmenlere harcadığını iddia ederek iklim felaketlerinden bile yararlandı.

Buna verilebilecek bir yanıt, merkez solun sağın politikalarını benimsemesini, baskıdan bahsetmeyi bırakıp sözde sosyal açıdan muhafazakâr işçi sınıfına hitap etmeye odaklanmasını savunmaktır. İşçi Partisi’ne vatanseverlik ve geleneksel aile değerlerini geri kazanması, işçi sınıfının yaşam standartlarını savunması ve özellikle göç konusunda woke tavırlarını bırakması tavsiye edildi. Keir Starmer’ın hükümeti siyasi olarak bu yönde büyük bir çaba sarf ediyor, göçmenlere saldırıyor, yeşil politikaları terk ediyor ve ‘woke’ her şeyden korkarak kaçıyor, aynı zamanda işçi sınıfının yaşam standartlarına yönelik saldırıları yoğunlaştırıyor. İlerici siyaseti terk etmek ve işçi sınıfının yaşam standartlarını daha da aşındırmak, Starmer hükümetine ilişkin zaten zayıf olan halk desteğinin daha da düşmesine yol açtı.

Ekonomist siyasi akım, Starmer hükümetinden önce ortaya çıkmıştır. Yeni İşçi Partisi döneminde ortaya çıkan bu akım, 2010 yılından itibaren Blue Labour (Mavi İşçi) adlı bir grup etrafında birleşmiştir. Jeremy Corbyn’in liderliği altında, onun liderliğine yönelik temelde sağcı saldırılara katılmak için solcu bir gerekçe olarak güçlenmiştir. Ekonomizm artık İşçi Partisi’nin genelinde yaygınlaşmıştır. Londra Meclisi üyesi Unmesh Desai, Left Foot Forward’ta şöyle yazmıştır:

Yasal olanlar ve suistimaller de dahil göçmenlikle ilişkili meseleleri biz konuşmazsak, başkaları konuşacaktır. Kamu hizmetlerimiz, vatanseverlik, güvenlik ve savunma üzerindeki baskıları kamuoyunda tartışmazsak, bu tartışma zaten bunu yürütmekte olanlar tarafından şekillendirilecektir.10

İşçi Partisi milletvekillerinden oluşan The Red Wall (Kırmızı Duvar) grubu, partinin göç konusunda daha sert bir tutum sergilemesini talep ediyor. Şubat 2025’te İşçi Partisi, Reform UK partisinin renklerini taşıyan ve üzerinde İşçi Partisi logosu bulunmayan afişler hazırlayarak, partinin sınır dışı edilen insanlara ilişkin sicilini övünerek sergiledi.11

Bu ekonomist akımın oluşturduğu tehlike, 2024 genel seçimlerinde George Galloway’in İşçi Partisi’nin ve Almanya’da Sahra Wagenknecht’in partisinin seçim kampanyalarında daha keskin bir şekilde ortaya çıktı. Galloway’in İşçi Partisi, sınıf meselelerini gündeme getirerek Gazze’deki soykırıma karşı çıkarken, aynı zamanda trans haklarına ve göçmenlere saldırdı. Galloway “woke’lar için değil, işçiler için” politika yaptığını iddia etti. Kısa süre önce Andrew Tate’le röportaj yapmak üzere Romanya’ya gitti. Wagenknecht ‘tuhaf azınlıkları’ ve iklim aktivistlerini destekleyerek işçi sınıfı tabanını kendinden uzaklaştırdığını söylediği solcu Die Linke’den (Sol Parti) ayrıldı. Galloway ve Wagenknecht, aşırı sağı zayıflatmanın yolunun göçmenlere saldırmak olduğu inancını paylaşıyor. Galloway’in partisi uzun vadede pek bir etki yaratamıyor gibi görünürken, Wagenknecht’in partisi mütevazı bir destek kazandı.

Kimlik siyasetine yönelik sahte sol eleştirisi, Marc James Leger’in çalışmalarında teorik bir ifade bulmaktadır.12 Leger’in yaklaşımı, ezilmeyi önemsizleştirir ve Marksizmin indirgemeci bir versiyonunu savunur. Leger’in kimlik siyasetine yönelik eleştirisinin bazı unsurları makul gelebilir. Ancak bu, eleştiriyi tehlikeli kılar; zira gerçekte bu eleştiri ciddi kusurlar barındırır, sağcı siyasete karşı çıkamaz ve son derece gerici sonuçlara yol açar. Leger kimlik siyasetinin solu tarihsel görevinden saptırdığını savunur. Olası bir nükleer savaş ve iklim felaketi karşısında, kimlik siyasetine boyun eğmesi solu ‘aşağılık bir aldatmaca’ya indirgemiştir.13 İddiası şudur: Kimlik siyaseti sadece aşırı sağla mücadelede etkisiz olmakla kalmaz, aynı zamanda aşırı sağın yeniden dirilişine de katkıda bulunmuştur. Kimlik siyaseti istemeden de olsa, Aydınlanma evrenselciliğini ve sınıf mücadelesini reddeden faşist yaklaşımı güçlendirmiş, kültürel ve sosyal göreceliliği ve sınıfsız iktidar ve güçlendirme retoriğini desteklemiştir.14 Trump’ın ‘Amerika’yı Yeniden Büyük Yap’ kültür savaşçılarının kimlik siyasetine bu kadar sık saldırdığı ve Trump’ın zaferinin yaygın olarak kimlik siyasetinin sonu olarak yorumlandığı bir ortamda, bu iddiayı kanıtlamak zordur.15

Leger hem liberallerin hem de postmodernistlerin eşitsizlikleri ve farklılıkları, bunların kaynağı olan ekonomik koşullardan nasıl soyutladıklarını inceliyor.16 Bu durumun dikkatleri, ezilmenin ekonomik temellerinden uzaklaştırarak neoliberal bireycilik ve sembolik temsilciliği besleyebileceğini savunuyor. Bu doğru olmakla birlikte, pek de çığır açıcı bir görüş sayılmaz. Otuz yıl önce, Sharon Smith bu dergide post-Marksist kimlik siyasetine yönelik etkili bir sosyalist eleştiri yazmıştı.17 On yıl önce, Esme Choonara ve Yuri Prasad ‘İmtiyaz Teorisinin Sorunu Nedir?’ başlıklı, imtiyaz teorisi ve kesişimselliğe yönelik Marksist bir eleştiri yazmışlardı.18 2018’de Historical Materialism dergisinin özel bir sayısının yazarları “Marksistler uzun zamandır, demateryalize edilmiş belirli bir tür kimlik siyasetinin yükselişi ile neoliberal hegemonya arasında analitik bağlantı olduğunu açıklıyorlar” diye ifade etmişlerdi.19 Kimlik siyasetine yönelik bir eleştiri yeni ve ilgi çekici şekillerde geliştirilebilir, ancak Leger kimlik siyasetini benzersiz bir şekilde gerici bir gelişme olarak tanımlamakta ve bu da onun tüm analizini çarpıtmaktadır.

Bu kaçırılan fırsatın bir örneği, kimlik siyaseti ve emperyalizm meselesidir. Leger’e göre, neoliberal politikacıların elinde kimlik siyaseti dış politikada alaycı bir rol oynamakta ve solu, insan hakları ve kadınlar adına yapılan sömürgeci işgallere ve savaşlara karşı ‘özellikle savunmasız’ hale getirmektedir. Solun büyük bir kısmı geçen yılı Filistin için yürüyüşler yaparak geçirdi, bu da ‘sömürgeci işgallere’ karşı belirli bir direniş olduğunu gösteriyor. Hillary Clinton ve Sheryl Sandberg gibi burjuva feministlerin, emperyalist işgalleri ve Gazze’deki soykırımı meşrulaştırmak için kadın hakları retoriğini kullandıkları doğrudur. Ancak ilerici fikirlerin bu şekilde sahiplenilmesi, çağdaş kimlik siyasetine özgü bir durum değildir. 19. yüzyıl boyunca bazı İngiliz kadınlar, oy hakkı taleplerini İmparatorluğun iyi hizmetkârları olma kapasitelerine dayandırarak emperyalizmle ittifak kurdu. Bazı ABD’li kadınlar, beyaz toplumu siyah erkeklerden korumaya yardımcı olabilecekleri vaadiyle oy hakkı için çağrıda bulundu. Emmeline Pankhurst, 1917’de savaşın sona ermesine karşı kampanya yürütmek üzere Rusya’yı ziyaret ederek, İngiliz savaş çabalarına destek toplamasıyla ünlüdür. Ezilenler her zaman, egemen sınıfın önceliklerine uyum sağlamaya çalışanlar ile bunlara karşı çıkmaya çalışanlar arasında bölünmüştür. Açık emperyalizm bayrağı altında yürütülen modern savaşlar çok azdır. Genellikle bu savaşlar, tiranlığa, adaletsizliğe ve faşizme karşı savaşlar olarak meşrulaştırılır.

Leger gereksiz yere anlaşılması zor bir dille, 1950’ler ile 1980’ler arasında “karamsar entelektüellerden oluşan bir dalganın, devrimci solun mirasının ortadan kaldırılmasını meşrulaştırdığını” savunur.20 Leger post-Marksizm ile kimlik temelli siyaset biçimlerinin, Marksizme keskin bir alternatif sunan şekillerde bir araya geldiği konusunda haklıdır. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un fikirleri yeni hareketleri sarmış ve Karl Marx’ı hiç okumamış olanları bile etkilemiştir. Laclau ve Mouffe Marksizmi, ekonomiyi insan eyleminden bağımsız gören son derece indirgemeci bir yaklaşım olarak, absürt bir karikatür gibi göstermiştir. Onlara göre Marksizmin temel kusuru “işçi sınıfının, toplumsal değişimin temel itici gücünün bulunduğu ayrıcalıklı aktör olduğu” fikridir.21

Bu görüşe itiraz etmek tamamen doğru olsa da Marksizmin belirlenimci olmadığını ifade etmenin ötesine geçmek gerekir. Marksistler, insanların ihtiyaçlarını karşılama biçimlerinin toplumun temelini oluşturduğunu savunurlar. İhtiyaçlarımızı karşılamak için kullandığımız makineler ve teknoloji, üretimin nasıl örgütlendiği, ihtiyaçlarımızın kime ait olduğu ve kim tarafından kontrol edildiğiyle etkileşim halindedir. Bu temelle etkileşim içinde, devlet, siyasi sistem, eğitim sistemi ve medya gibi son derece güçlü kurumlar gelişir. Gelişen üretim güçleri ile bunların yeni şekillerde büyümesini engelleyen toplumsal ilişkiler arasında büyük gerilimler ortaya çıkabilir. Üretken ekonomide büyük krizler olduğunda, yoğun siyasi krizler ve ideolojik tartışmalar da yaşanır. Nesnel sınıf çıkarları, insanların dünyayı nasıl gördüklerini şekillendirebilir, ancak insanların fikirlerini belirlemez; bu fikirler, çok sayıda kurum ve çelişkili deneyimler tarafından şekillenir. İş ve konut talepleriyle kampanya yürütmenin birlik yönünde bir eğilim yaratacağını umarak ırkçılığı gerileteceğini düşünmek yeterli değildir. Fransa son 30 yılda arka arkaya gelen endüstriyel ve toplumsal mücadele dalgalarına tanık oldu, ancak aşırı sağcı Rassemblement National (Ulusal Birlik) partisinin popülaritesi artmaya devam etti. İşçi sınıfı birliğini inşa etmenin bir parçası olarak ırkçılıkla yüzleşmek, onu ifşa etmek ve ona karşı çıkmak gerekir.

Bu Leger için öncelikli değildir. Onun savunduğu “sosyalist siyasetin özünün ayrımcılığa karşı çıkmak değil, kapitalizmi eleştirmek ve büyük sermaye ile kamu hizmetlerini metalaşmadan kurtarmak” olduğudur.22 Lenin buna katılmazdı. Lenin ayrımcılığa karşı çıkmanın sosyalist siyaseti işçi sınıfıyla bütünleştirmenin merkezinde olduğunu savunmuştur: “İşçi sınıfı bilinci, işçiler hangi sınıftan etkilenirse etkilenilsin, tüm zulüm, baskı, şiddet ve istismar vakalarına tepki verecek şekilde eğitilmedikçe gerçek bir siyasi bilinç olamaz”23. Lenin işçi sınıfının birliğini güçlendirmek ve işçilerin egemen sınıfın yaydığı gerici fikirlerden kopmasına yardımcı olmak için bu tutumu benimsemiştir. İşçi sınıfının baskıya karşı çıkması, ezilen grupların kendi kurtuluşlarını işçi sınıfı mücadelesi ve devrimle özdeşleştirmelerine olanak tanıyacaktır. Aşırı sağın yükselişine ve bununla bağlantılı ırkçılık ve İslamofobiye karşı cevap, büyük sermayenin metalaşmasının ortadan kaldırılmasını savunmak değildir. Cevap, ırkçılıkla mücadeleyi kapitalizmle mücadeleyle birleştiren devrimci bir akım geliştirirken, ırkçılığa karşı en büyük hareketi inşa etmektir.

Aydınlanma ve Batı medeniyeti

Leger Aydınlanmayı, evrenselciliği tesis eden tarihsel bir dönüm noktası olarak ele almaktadır; bu sosyalistlerin korumayı ve üzerine inşa etmeyi hedeflemesi gereken bir şeydir. Leger Aydınlanmanın başarısını, insanlığa ortak olan şeylerin seküler ve akılcı anlayışına resmi ve kurumsal bir ifade kazandırmak olarak tanımlamaktadır.24 “Sözde seküler solun köktenci dini” olan postmodernizmin, “liberal evrenselciliğe nasıl saldırdığı ve sosyalizmi nasıl çarpıttığı”nı vurgulamaktadır.25 Leger, liberal evrenselcilik ile sosyalist evrenselcilik arasındaki hayati farkı muğlaklaştırmaktadır.26

Birçok ırkçılık karşıtı ve Marksist akademisyen, Marx’ın kölelik ve sömürgeciliğe yönelik keskin eleştirilerini, burjuva devrimlerine dair değerlendirmelerin kölelik ve sömürgeciliğin beraberinde getirdiği barbarlığı dışlamadığını öne sürerek geliştirmişlerdir.27 Bu yazarlar, sömürgeciliğin mirasıyla yüzleşilmeden evrenselciliğin mümkün olamayacağını savunmaktadır. Asad Haider’in belirttiği gibi “İsyancı evrensellik projesi, Aydınlanmayı eleştirel olmayan ve tarihsel bağlamdan kopuk bir şekilde yücelten, eski ve yorgun bir pozisyonu benimseyen sözde Marksistler tarafından ilerletilemez”.28 Bu yorum Leger’e yönelik olabilir.

Leger “görünüşte beyaz feminizme ve görünüşte sınıfsal indirgemeciliğe dayanan Marksizme yönelik kesişimsel eleştirileri ilk başta destekleyen müreffeh akademisyen ve kurumları”, “bunlar artık Aydınlanmadan kaynaklanan evrenselci kitle siyasetini beyaz, Hıristiyan ve Avrupalı sömürgeciliğin bir ürünü olarak hedef almaktadır” diye eleştiriyor.29 Leger’e göre imtiyaz teorisi, eleştirel ırk teorisi, kesişimsellik ve dekolonizasyon çalışmaları artık Batı kanonunu yıkmanın ötesine geçerek kendilerini liberal kurumlara karşı konumlandırmaya çalışıyor.30 Leger’in hedefleri arasında, geleneksel olarak ABD ve Fransa’daki burjuva devrimlerine odaklanan tartışmalarda, köleleştirilmiş insanların İngiliz ve Fransız İmparatorluklarını mağlup ettiği Haiti Devrimi’ne daha fazla önem verilmesi gerektiğini savunan sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı akademisyenler de yer alıyor.31 Köleleştirilmiş insanların kendi kurtuluşlarının aktörleri olarak rolünü ortaya çıkarmak, Leger’in iddia ettiği gibi “evrenselliğin postmodern bir sorunlaştırılması” değildir. Daha önce kısmi olan evrenselliğin tamamlanmasıdır.

Yükselen burjuvazinin, akılcılık ve bilimsel araştırmanın önünü açmakla ve bir ölçüde bireysel hak ve özgürlükleri savunmakla ilgisi vardı. Ortaya çıkan bu sınıf, baldırıçıplakarı (sans culottes) ve kent yoksullarını eski düzene karşı ayaklanmaya teşvik etmek için bir değişim vaadinde bulunmak zorundaydı. Ancak burjuvazi, her şeyden önce yeni bir egemen sınıf olarak kendi iktidarını kurmayı amaçlıyordu. Dolayısıyla mirası son derece çelişkiliydi. Burjuva hakları, hem siyasi ve ekonomik iktidarın keyfi suistimallerine karşı bir kalkan olarak hem de egemen toplumsal güçleri doğal ve meşru göstermenin bir yolu olarak ortaya çıktı.32 Aydınlanmanın ‘evrensel’ değerleri, kadınları, yoksulları ve tüm köleleştirilmiş insanları demokratik süreçlerin dışında bıraktı. Burjuva devrimleri, servet açısından son derece eşitsiz toplumlar kurdu. Bu devrimler hem ekonomik hem de siyasi dönüşümün gerekliliğini ortaya koydu. Yine de marjinalleştirilmiş gruplar, burjuva devrimlerinin özgürleştirici dürtüsüyle özdeşleşebiliyordu.

Alex Callinicos, Aydınlanmaya karşı üç farklı tepkiyi özetler: bu projeyi benimseme, terk etme ve devrimci bir dönüşüme uğratma.33 Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik vaadinin tam anlamıyla eksik kalması, burjuva topluma yönelik sosyalist ve daha sonra Marksist eleştirilerin gelişmesi için bir alan yaratmıştır. 1789 Fransız Devrimi’nin anlatımlarına Siyah Jakobenleri ilk kez dahil eden, Marksist akademisyen CLR James’ti. Komünist akademisyen Claudia Jones ise siyah kadın işçileri etkileyen üçlü baskı kavramını geliştirdi. Aydınlanmayı dekolonize etmek, onun kazanımlarını çöpe atmak anlamına gelmez; bu kazanımların daha eksiksiz bir resmini ortaya koymak anlamına gelir.

Leger’in ekonomist Marksizm yorumu, onu günümüz hareketlerine karşı gerici tutumlar benimsemeye itiyor. “Woke solun histerisini” hedef alarak sağın söylemini yineliyor ve sağcı kültür savaşçıları tarafından formüle edilen klişeleri tekrarlıyor.34 Irkçılıkla mücadele kimlik meselesi ise ve sınıf sorunlarını gölgeliyorsa, devlet ırkçılığına karşı hareketleri neden destekleyelim? Bu nedenle Leger, Black Lives Matter (Siyah Hayatlar Önemlidir-BLM) hareketini, yozlaşmış bir liderliğe sahip neoliberal elitler tarafından desteklenen “klientelist ırk simsarlığı”nın bir örneği olarak kınamaktadır.35 Dahası yolsuzluğu birçok kampanyada yaşanan bir olgu ya da ABD işçi hareketinin liderliğinde yaygın bir sorun olarak değil, BLM’ye özgü bir şey olarak görmektedir. Ezilenlerle dayanışmadan uzaklaşan her türlü teori acilen gözden geçirilmelidir.36

Leger’e göre, değişimi hedefleyen sosyalist stratejiler, işçi hakları, sendikalaşma, istihdam, sosyal hizmetler, sağlık hizmetleri, barınma, eğitim ile çocuk ve yaşlı bakımı gibi, kendisinin “evrensel meseleler” olarak adlandırdığı konulara odaklanmalıdır.37 Bu strateji, Leger’in şiddetle karşı çıktığı kimlik siyasetini kabul eder; zira bu strateji yalnızca ezilenlerin kendi ezilmelerine karşı çıkmakta çıkarları olduğu fikrine dayanır. Oysa ezilmeye dayalı bölünmeler işçi sınıfının tamamına zarar verir; işte bu yüzden tüm işçi sınıfı mensuplarının ırkçılık, cinsiyetçilik ve homofobiye karşı mücadele etmekte maddi çıkarları vardır, bunlar da ‘evrensel meseleler’dir. Eşitsizliğe karşı çıkmayı başaramayan hiçbir işçi sınıfı hareketi kendi taleplerini gerçekleştiremeyecek ve sosyalist politikayı benimsemeyecektir.

Kimliğin içine politikayı yeniden koymak

Kimlik politikası, gerçek ya da algılanan ırksal, dini, etnik, sosyal ve kültürel kimlikler etrafında örgütlenen ve gerçek ya da algılanan ayrımcılık ve eşitsizliğe karşı çıkan hareketleri ifade eder. Baskı deneyimi, insanları ayrımcılık, eşitsizlik ve şiddete karşı kimlikleri üzerinden kendilerini tanımlamaya teşvik edebilir. Ortak bir kimlik, kitlesel bir siyasi hareketin temeli olabilir. 1970’lerden önce hiçbir Marksist ‘kimlik politikası’ terimini kullanmamıştı. Bunun nedeni, onların yalnızca toplumun nasıl örgütlendiğini belirleyen kişisel olmayan güçleri incelemekle ilgilenmeleri değildi. Aksine birçok Marksist teorisyen, bugün kimlikle ilgili olduğunu kabul ettiğimiz meseleleri tartışmıştı. Marx ‘Yahudi Sorunu’nu, ABD’nin güney eyaletlerindeki kölecilikle mücadeleyi ve Hindistan’daki İngiliz emperyalizmini ele almıştı. Clara Zetkin ve Alexandra Kollontai, cinsiyet baskısını Marksist bir perspektiften inceleyen birçok kadın arasındaydı. Lenin, sosyalistlerin ulusal kurtuluş mücadeleleriyle özdeşleşmesinin önemi üzerine kapsamlı yazılar yazmıştı. Fakat ‘kimlik’, ancak 1960’ların sonlarında bağımsız bir analiz çerçevesi haline gelmiştir.

‘Kimlik politikası’ kısa sürede 1960’ların sonu ve 1970’lerin yeni protesto hareketleriyle özdeşleşti. Kimlik, aktivistlerin baskıların sadece kurum ve şirketlerdeki ayrımcılıkla sınırlı olmadığını, aynı zamanda hayatlarını şekillendiren psikolojik boyutları da olduğunu keşfetmelerini sağladı.38 Black Power (Siyah Gücü) hareketinin, kadın ve eşcinsel özgürlük hareketlerinin yükselişi, sömürgeci, ırksal ve cinsiyetçi baskıya yönelik yeni yaklaşımları tetikledi. Stokely Carmichael ve Charles V Hamilton, Black Power adlı kitaplarında şöyle yazıyor:

Temel ihtiyacımız, ‘kültürel terör’ olarak adlandırılması gereken olguya, kendini haklı çıkaran beyaz suçluluk duygusunun yol açtığı yıkıma karşı tarihimizi ve kimliğimizi yeniden kazanmaktır. Kendimizi ve toplumla olan ilişkimizi tanımlayabileceğimiz öz terimlerimizi yaratmak ve bu terimlerin kabul görmesini sağlamak için mücadele etmek zorundayız.39

Birçok genç radikal için, kimliğe dayalı deneyimler, baskıyı anlamaya ve buna karşı çıkmak için kolektif stratejiler geliştirmeye yönelik ilk adımdır. Büyük çalkantı dönemleri, insanları daha önce doğal kabul ettikleri bir dizi baskıyı sorgulamaya yöneltir.40 Baskıya karşı hareketler sistemi sarsabilir, ancak ona ölümcül bir darbe indiremez. 1968’in hayallerini gerçekleştirmek için, ABD işçi sınıfının mücadelenin içine atılması ve sistemi temellerinden sarsması gerekirdi. Büyük grevler ve taban isyanları yaşandı, ancak ABD egemen sınıfı Vietnam’dan çekildi ve sendika patronlarıyla işbirliği yaparak alttan gelen isyanı bastırdı. Bu, kitlesel kampanyaların baskı yapılarını yıkamayacağı anlamına geliyordu. 1980’lerde egemen sınıfın şiddetli saldırısı ile işçi ve öğrenci direnişinin yenilgisi, kimlik arayışının artık toplumsal değişim için bir sıçrama tahtası olmaktan çıkıp, daha çok kendi başına bir amaç haline geldiği anlamına geliyordu. Bu kendi başına amaç, sivil haklar hareketi, anti-emperyalist mücadele ve işçi sınıfı mücadelelerinin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu doldurmaya başlayan tutarlı bir dizi fikir geliştirdi.

Kimlik politikası, “belirli kimlik gruplarını ahlaki ve politik üstünlüğe yükseltirken, diğerlerini örtük ya da açık bir şekilde ikincil konuma itmeyi” içerir.41 Bu yaklaşım, kimlikleri, değişmez özellikleri ve çıkarları olan, toplumsal ilerlemeye giden ortak bir yolu paylaşan kalıcı topluluklar olarak aşırı basitleştirir. Ayrıca kimliğin, bir kimlik grubunun üyeleri arasındaki siyasi ve ekonomik bölünmeleri aşacak kadar güçlü olduğunu ima eder. Bu siyasi yaklaşım, yaşanmış deneyimin sosyal içgörü ve otantikliğin anahtarı olduğu, duygunun strateji konusunda çalışma, araştırma ve tartışmadan daha iyi bir rehber olduğu fikrine yol açar. Deneyimler, insanlara baskı mekanizmalarının nasıl işlediğine dair içgörü sağlayabilir, ancak deneyimlerin altında yatan daha belirsiz yapıları zorunlu olarak açıklığa kavuşturmaz.

Kimlik politikasının önemli bir unsuru, kesişimsellik teorisidir. Kesişimsellik, farklı ezilen gruplar arasında dayanışma kurma arzusunu ifade etmenin bir yolu olarak gündelik dile girmiştir. Başkalarının özlemlerine düşmanca yaklaşan ve gerici sonuçlara yol açan, muhafazakâr, tek konuya odaklanan kimlik politikası türlerine bir alternatiftir. Tek konuya odaklanan yaklaşımın bir örneği, transfobik feministlerin, trans kadınların kadın sporlarına katılımını yasaklayan bir başkanlık kararnamesi imzaladığı için Trump’ı ‘feminist kahraman’ ve ‘feminist ikon’ ilan etmeleridir.42 Kesişimsellik, bu zararlı bağnazlığa karşı büyük bir ilerlemedir.

Grace Campbell, Louise Thompson ve Claudia Jones gibi siyah kadınların, baskı olgusunun çok boyutlu yönlerini teorileştirme çabaları en az bir asır öncesine dayanmaktadır. 1970’ler ve 1980’lerde Kimberle Crenshaw, Angela Davis ve bell hooks tarafından geliştirilen kesişimsellik modeli, günümüzde baskıya karşı mücadeleyle ilgili tartışmaların çoğuna yön vermektedir. Kesişimsellik teorisyenleri, ırk, cinsiyet ve sınıf arasındaki etkileşimleri araştırdıkları zengin bir eserler bütünü oluşturmuşlardır. Crenshaw’ın kavramı, bir kavşaktaki trafik gibi etkileşime giren ve her yöne giden çoklu baskı biçimlerinden biriydi. Patricia Hill Collins, birbirine kenetlenen sistemleri ve bir egemenlik matrisini tanımlayarak kesişimselliği daha da geliştirdi.

Kesişimsel yazarlar, Marksist akademisyenlerle sık sık verimli bir diyalog kurmuşlardır. Marksizmi indirgemeci bulup reddeden kesişimselciler olduğu gibi, sınıf kavramını açıklamak için Marksizme başvuranlar da vardır; ayrıca kesişimselciliğin Marksizmin ezilme kavrayışını düzeltmek için gerekli bir unsur olduğunu düşünen Marksistler de mevcuttur. Sosyalist Sharon Smith, kesişimselliğin Marksist teori ve pratiği hem tamamladığını hem de güçlendirdiğini savunur. Smith kesişimselliğin sömürüyü değil, ezilmeyi anlamak için bir kavram olduğunu ve Marksizmin devreye girdiği noktanın da bu olduğunu yazar.43

Bununla birlikte, kesişimsel modelde bazı sorunlar bulunmaktadır. Kesişimsellik teorisyenleri, bir ezilme hiyerarşisi fikrini reddederler; ancak bu durum sınıfın birincilliğini savunan Marksistlerin, diğer ezilme biçimlerine göre sınıfa öncelik verdikleri ya da her şeyi sınıfa indirgedikleri yönünde suçlanmalarına yol açmaktadır.44 Kesişimsellik teorisi, farklı ezilme biçimlerinin farklı nedenleri olduğunu ve bunların daha sonra bir yapbozun parçaları gibi birbirleriyle kesiştiğini ve birbirine kenetlendiğini varsayar. Marksistler için tahakküm patriyarka, beyaz ayrıcalığı, heteronormativite gibi bir dizi farklı alanda değil fakat emeğin yeniden üretiminin özelleştirilmesinden kölelik ve emperyalizme, kapitalist sistemde derinlemesine köklenir.45 Baskı ile sömürüyü, sanki farklı nedenleri ve dolayısıyla farklı çözümleri varmış gibi birbirinden ayırmak bir hatadır.46

‘Kesişimsel nefret’, bu argümanlara yeni bir aciliyet kazandırmıştır. Küresel aşırı sağ, ‘cinsiyet’ kavramını LGBT+ hakları, üreme hakları, kadına yönelik şiddete karşı mücadele, trans hakları, cinsel özgürlük ve aile gibi konuları da kapsayan her şeyi içine alan bir terim olarak belirleyen koalisyonlar kurmuştur. Toplumsal cinsiyet ideolojisine karşı çıkmak, dindar muhafazakârlar, neo-faşistler, ırkçılar, İslamofobikler ve iklim değişikliğini inkâr edenlerden oluşan bu koalisyonları bir arada tutan “sembolik yapıştırıcı”dır.47 Bu analiz, 2024 tarihli Who’s Afraid of Gender (Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?) kitabında siyasi sağın toplumsal cinsiyet ideolojisini nasıl “yıkıcı güçlere sahip bir hayalet” olarak resmettiğini inceleyen Judith Butler tarafından geliştirilmiştir.48 İnsanları korkutarak itaat ettirmek ve korku ile nefreti savunmasız topluluklara yöneltmek için uydurulmuştur. Her şeyi kapsayan ‘cinsiyet’ hayaletinin yanı sıra, ‘kültürel Marksistler’ ve ‘köksüz küreselciler’ gibi farklı grupları temsil edebilecek başka hedefler de vardır. Bu ‘nefretin kesişimselliği’, cinsiyetçiliği, ırkçılığı, antisemitizmi, homofobiyi ve milliyetçiliği bir araya getirir.49 Trump ve aşırı sağ, sadece siyahlara, kadınlara, göçmenlere, Müslümanlara, Yahudilere ve eşcinsellere nefret etmekle kalmaz. Irkçıları homofobik olmaya, iklim inkârcılarını cinsiyetçi olmaya, transfobikleri göçmenlerden nefret etmeye teşvik eder.50 Nefretin kesişimselliğini, kimliğin kesişimselliğiyle aşamayız.

Trump, Amerika’nın siyaset ve iş dünyasında o kadar kök salmış olan neoliberal bireycilik anlayışlarından kopmuştur.51 Bireylerin başarıya ulaşması için engellerin kaldırılmasından söz etmez. Kesişimsel nefret ve milliyetçilik ile beyaz üstünlüğü gibi kolektif kimliklerin yaratılmasına dayalı olarak, birbirinden farklı gruplar arasında ittifaklar kurar. Trump, gerçeklerden kopuk liberal düzen karşıtı birleşmiş bir ‘halk’ fikrini ortaya çıkaran popülist bir retorik kullanır. Bir zamanlar sınıf mücadelesine alternatif olarak popülizmi savunan post-Marksistler, sağ kanadın kendi popülizmini nasıl yaratabileceğini öngörememiştir. Trump’ın sahte popülizminin, şirketler lehine olan gündemi tam olarak devreye girdiğinde bu deneyimden sağ çıkıp çıkamayacağı henüz belli değildir.

Marksistler ezilmeyi nasıl sona erdirebilir?

Ekonomist sosyalistler, genellikle sağın daha basit bir dünyaya duyduğu özlemi paylaşırlar; ‘erkeklerin erkek, kadınların kadın’ olduğu, işçi sınıfının erkeksi bira içtiği, sendikalara katıldığı ve işçi partisine oy verdiği bir dünya. Marc Leger, Marksizmin egemen olduğu ve herkesin kırmızı bayrağın altında özgürlükleri için mücadele ettiği, hayal edilen günah öncesi bir dünyaya duyduğu özlemi dile getirir. Oysa küresel ölçekte Marksizm, uluslararası işçi hareketi içinde her zaman azınlık bir akım olmuştur. 19. yüzyıl, 1842 genel grevi veya 1880’lerin Yeni Sendikacılık hareketi gibi devasa işçi sınıfı mücadeleleriyle şekillendi. Köleliğe karşı, oy hakkı için, İrlanda, İtalya, Polonya ve Hindistan gibi ülkelerdeki ulusal kurtuluş için yürütülen sosyal hareketler de 19. yüzyıl siyasetini şekillendirdi. Kadınlara oy hakkı için yürütülen inanılmaz derecede uzun soluklu ve militan kampanya, sosyalist kadınlar ile hanımların hizmetçileriyle aynı çıkarları paylaştığını savunan, bugünün feministlerinin öncüsü olan kadınlar arasında derin bir bölünmeye yol açtı. Marksizm, uluslararası işçi hareketinde etkiliydi, ancak Marksistler her zaman daha geniş hareketler içinde kendi siyasi perspektifleri için mücadele etmek zorunda kaldılar. 19. yüzyıl Marksizminin özgürlükçü bakış açısını ortadan kaldıran Stalinizmdi, ancak Leger bu konuda pek bir şey söylemiyor.

Şiddet ve istismar deneyimlerinin kadınları cinsiyetçilikten erkekleri sorumlu tutmaya, benzer deneyimlerin ise siyahları beyazları, eşcinselleri heteroseksüelleri suçlamaya itmesi tamamen anlaşılabilir bir durumdur. Ancak bu deneyimler, dostluk, topluluk ve işyeri ortamlarındaki diğer deneyimler ve kapitalizm ile onun kurumlarına yerleşik eşitsizliklere dair daha derin bir kavrayış tarafından sorgulanacaktır. Sosyalistler, baskıya karşı mücadele etmek ve kampanyalar arasında onları ayıran duvarlar değil, köprüler kurmak isteyenlerin yanındadır. Sosyalistler, işçi sınıfının merkezi rolünü ve sosyalizmin gerekliliğini savunurlar, çünkü en üst düzeyde birliğin en güçlü hareketler anlamına geldiğini biliriz. Sosyalistler, hareketin iyiliği için ezilenlere karşı isteksiz bir hoşgörüden çok daha fazlasını isterler.

Sınıf meselelerine odaklanmakla ezilme meselelerini önemsememek ya da ezilmeye karşı mücadeleye odaklanmakla sınıf meselelerini görmezden gelmek arasındaki sahte ikilem reddedilmelidir. Bu ikisi birbiriyle iç içe geçmiştir. Ezilme, tüm işçi sınıfını zayıflatır ve isyancı kılığına girip umutsuzluktan beslenen milyarderlere karşı direnme gücünü zayıflatır. Sosyalistler, baskının tüm tezahürlerine karşı durmalı ve işçi sınıfının kolektif gücünü fark etmesini sağlayacak özgüvenini inşa etmelidir. Her türlü baskı ve sömürüyü ortadan kaldırmak, yalnızca işçi sınıfının menfaatinedir. Kendi kendini özgürleştirmek, devletin devrilmesi ve tüm sınıf sisteminin ortadan kaldırılmasına bağlıdır.

Rusya’daki 1905 devrimine tanık olduktan sonra Lenin şöyle yazmıştı: “Devrimler, ezilenlerin ve sömürülenlerin festivalidir. Halk kitleleri, hiçbir başka dönemde yeni bir toplumsal düzenin yaratıcıları olarak bu kadar aktif bir şekilde öne çıkma imkânına sahip değildir.”52 Her gerçek devrimin merkezinde, toplumdaki ekonomik ilişkilerin dönüşümü, üretim araçlarının işçi sınıfı tarafından toplumsallaştırılması ve gerçek insani ihtiyaçlara cevap verecek şekilde üretimin yeniden şekillendirilmesi yer alır. Bu dönüşüm, toplumun her alanında –insanların giyinme, konuşma, sevme, çocuk yetiştirme ve kendilerini yaratıcı bir şekilde ifade etme biçimlerinde– değişimi mümkün kılar ve teşvik eder. Devrimler, insanlığın en iyi yanlarını, her türlü baskı biçiminin ortaya çıkarılıp sorgulanarak çöplüğe atıldığı kolektif dayanışma ruhunu ortaya çıkarır. 1923’te Troçki “devrimin her şeyden önce, kişiliğe sahip olmadığı varsayılan kitlelerde insan kişiliğinin uyanışı” olduğunu belirtmiştir.53 Kapitalizm sona erdiğinde, gerçek insan özgürlüğü başlayabilir.

International Socialism Journal’ın 186. sayısındaki İngilizce orijinalinden çeviren Can Irmak Özinanır

KAYNAKÇA
Ali, Lorraine, 2024, “Commentary: Democrats Keep Expecting White Women to Save Them, and They Keep Getting Burned”, Los Angeles Times (7 Kasım).
Azoulay, Ariella Aïsha, 2019, Potential History: Unlearning Imperialism, Verso.
Bohrer, Ashely, 2018, “Intersectionality and Marxism: A Critical Historiography”, Historical Materialism, vol. 26, no. 2.
Brown, Rembert, 2016, “How Trump Made Hate Intersectional”, New York Intelligencer (9 Kasım).
Butler, Judith, 2024, Who’s Afraid of Gender?, Penguin.
Callinicos, Alex, 1990, Postmodernism: A Marxist Critique, Polity.
Callinicos, Alex, 1999, Social Theory: A Historical Introduction, New York University Press.
Cliff, Tony, 1984, Class Struggle and Women’s Liberation, Bookmarks.
Desai, Unmesh, 2024, “This Is How Labour Can Build a More Cohesive Society and Take on the Far Right”, Left Foot Forward (24 Eylül).
Dupuis-Deri, Frances, 2024, “Intersectionality of Hate”, The Conversation (28 Mayıs), https://theconversation.com/the-intersectionality-of-hate-helps-make-sense-of-the-ideology-of-donald-trump-and-the-far-right-230268.
Eagleton, Terry, 1992, The Illusions of Postmodernism, Wiley-Blackwell.
Gimenez, Martha E, 2018, Marx, Women, and Capitalist Social Reproduction: Marxist Feminist Essays, Brill.
Garnham, Sharon, 2021, “The Failure of Identity Politics: A Marxist Analysis”, Marxist Left Review, no. 22 (Kış).
Graff, Agnieszka ve Korolczuk, Elżbieta, 2021, Anti-Gender Politics in the Populist Moment, Routledge.
Green, Erica L ve Maya King, 2024, “For Black Women, ‘America Has Revealed to us Her True Self’”, New York Times (7 Kasım).
Haider, Asad, 2019, Mistaken Identity: Race and Class in the Age of Trump, Verso.
Hardy, Jane, 2021, “The Myth of the Neoliberal Self”, International Socialism, Sayı 171 (Yaz), https://isj.org.uk/neoliberal-self.
Harman, Chris, 2018, The Fire Last Time: 1968 and After, Bookmarks.
Hewett, Jennifer, 2024, “Trump Turns the Tables on Identity Politics”, Financial Review (8 Kasım).
Kapur, Sahil, “Democrats’ Playbook for Trump 2.0: Tune Out the Noise and Focus on Economic Issues”, NBC News (28 Ocak).
Kumar, Ashok, Adam Elliot, Shruti Iyer Cooper ve Gebrial Dalia, 2018, “Introduction”, Historical Materialism, vol. 26, no. 2.
Laclau, Ernesto ve Chantal Mouffe, 1985, Hegemony and Socialist Strategy: Towards a Radical Democratic Politics, Verso.
Lavietes, Matt, 2024, “Some Democrats Blame Party’s Position on Transgender Rights for Harris Loss”, NBC News (8 Kasım).
Leger, Marc J, 2024, Class Struggle and Identity Politics: A Guide, Routledge.
Marcetic, Branko, 2024, “Democratic Elites Embraced the Identity Politics They Decry”, Jacobin (25 Kasım).
McNally, David, 2017, “Intersections and Dialectics: Critical Reconstruction in Social Reproduction Theory”, Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentring Oppression, der. Tithi Bhattacharya, Pluto Press.
Muller, Jan-Werner, 2024, “How to Trust a Trump Voter”, London Review of Books (3 Aralık).
Mohandesi, Salar, 2017, “Identity Crisis”, Viewpoint Magazine, https://viewpointmag.com/2017/03/16/identity-crisis.
Penna, Dominic, 2025, “Labour Uses Reform UK-Style Graphics in Adverts About Deporting Illegal Immigrants”, Telegraph (6 Şubat).
Smith, Sharon, 1994, “Mistaken Identity—or Can Identity Politics Liberate the Oppressed?” International Socialism (Bahar).
Smith, Sharon, 2013, “Black Feminism and Marxism”, International Socialist Review.
Sayed, Nadia, 2022, “More Than a Moment: What Did Black Lives Matter Achieve?”, International Socialism, Sayı 175 (Yaz).
Tiedmann, Jennifer, 2024, “The 2024 Election Deals a Big Blow to Identity Politics”, Discourse, (8 Aralık), https://www.discoursemagazine.com/p/the-2024-election-deals-a-big-blow.
Trotsky, Leon, 1973, “The Struggle for Cultured Speech”, The Problems of Everyday Life, and other writings on culture and science, Monad Press.
Turner, Janice, 2025, “Sports Edict Makes Trump a Feminist Hero”, Times (7 Şubat)
Yglesias, Matthew, 2022, “How Hillary Clinton Unleashed the Great Awokening”, Slowboring (14 Temmuz), https://www.slowboring.com/p/how-hillary-clinton-unleashed-the.
Williams, Joanna, 2025, “How Trump became a Feminist Icon”, Spectator (21 Ocak).

Dipnotlar:

  1. Joseph Choonara, Iain Ferguson, Donny Gluckstein, Rob Hoveman ve Camilla Royle’a yorumları ve önerileri için teşekkür ederim.
  2. Ali, 2024.
  3. Green ve King, 2024.
  4. Yglesias, 2022.
  5. Marcetic, 2024; Lavietes, 2024.
  6. Kapur, 2025.
  7. Muller, 2024.
  8. a.g.e.
  9. Ashely, 2018.
  10. Desai, 2024.
  11. Penna, 2025.
  12. Leger, birçok kitabın yazarıdır. Son blog yazılarında, Luigi Mangione’yi bir halk kahramanı haline getiren solcuların yanı sıra sağın yükselişinden işçileri sorumlu tutan orta sınıf liberalleri de hedef almaktadır.
  13. Leger, 2024, s. 4.
  14. a.g.e., s. 2.
  15. Hewett, 2024; Tiedmann, 2024.
  16. Leger, 2024, s. 5.
  17. Smith, 1994.
  18. Choonara ve Prasad, 2014.
  19. Kumar vd., 2018, s. 6.
  20. Leger, 2024, s. 3.
  21. Laclau ve Mouffe, 1985, s. 178.
  22. Leger, 2024, s. 42.
  23. Cliff, 1984, s. 238.
  24. Leger, 2024, s. 190.
  25. a.g.e., s. 118.
  26. a.g.e., s. 119.
  27. Haider, 2019, s. 93.
  28. a.g.e.
  29. Leger, 2024, s. 192.
  30. a.g.e., s. 63-64.
  31. Azouley, 2019.
  32. Haider, 2019, s. 88.
  33. Callinicos, 1999.
  34. Leger, 2024, s. 208.
  35. a.g.e., s. 145.
  36. Sayed, 2022.
  37. Leger, 2024, s. 149.
  38. Salar, 2017.
  39. a.g.e.
  40. Harman, 2018, s. 1.
  41. Garnham, 2021.
  42. Turner, 2025; Williams, 2025.
  43. Smith, 2013.
  44. Bohrer, 2018, s. 49-52.
  45. McNally, 2017.
  46. Bkz: Gimenez, 2018.
  47. Graff ve Korolczuk, 2021.
  48. Butler, 2024, s. 4
  49. Dupuis-Deri, 2024.
  50. Rembert, 2016.
  51. Hardy, 2021.
  52. Cliff, 1984, s. 139.
  53. Trotsky, 1923.

sosyalizm