Sokakta Yaşayan Hayvanlar Üzerine Oynanan Oyunların Bin Bir Hâli

Tuğan Mecal

Sokakta yaşayan hayvanların katledilmesini tasarlayan yasa çıkmadan yıllar önce, yönetimlerin (hem devletin hem de belediyelerin) bu konuda yürüttükleri politikalar ve uygulamalar hem insanları hem de hayvanları mağdur ediyordu. Devlet, belediyelere kısırlaştırıp, aşılayıp yerinde yaşatacak yeterli bütçeyi sağlamıyor, belediyelerse kendilerine sağlanan bütçeyi hayvanlara harcamıyordu. Kimse verdiği sözü tutmuyor ve üzerine düşen vazifeyi yapmıyordu. Fakat halktan bunun vergileri hep alınıyor, haraç hep kesiliyordu. Dolayısıyla devlet ‘köpekleri toplayacağız’ diyene kadar ve belediyeler bunu uygulayarak hayvanları barınaklara sıkıştırıp işkence edene kadar; aktivistler, hak savunucuları ve veteriner hekimler popülasyon ve uygulanmayan kısırlaştırma bağlamında devleti ve belediyeleri defalarca ikaz etmişti. Yani ‘popülasyon problemi’ diye dillendirdikleri durum ne halkın sorunuydu ne de hayvanların suçuydu. Suçlu olan, canlıları metalaştıran sistemin kendisi ve de bunun bir sonucu olan yönetimlerin politikaları ve işgüzarlıklarıydı.

Oysa dünyada sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili verdikleri sözleri tutan yönetimler vardı. Kısırlaştırıyorlar, aşılatıyorlar, bakımını yapıyorlar; vesayetle ya da aldıkları yere bırakarak yaşatıyorlardı. Örneğin Hollanda, sokakta yaşayan hayvanları katletmeye ve hatta toplamaya yeltenmeden, yalnızca yaygın ve sürekli kısırlaştırma, aşılama, kayıt ve ‘etik vesayetle yaşatma’ politikalarıyla birlikte yaşama dahil edilebileceğini açıkça göstermişti.1 Bu yaklaşım sayesinde sokakta yaşayan köpek nüfusu dengelenmiş ve ‘sorun’ olarak tanımlanan durum, Türkiye örneğindeki gibi katliam ve toplama kampları gibi ‘gerçek bir toplumsal soruna’ dönüşmemişti.

Romanya’da ise uzun yıllar boyunca sokakta yaşayan köpeklerin toplanması ve öldürülmesi temel politika olarak uygulanmış ancak bu yöntem hem yaşam hakkı ihlallerine yol açmış hem de popülasyon artışını durdurmamıştı, çünkü katliamla yaratılan boşluklar kısa sürede yeni doğumlar ve kırsaldan gelen hayvanlarla dolmuştu. Bu yapısal başarısızlık sonrası kısırlaştırma, aşılama ve yerinde yaşatma temelli programlara yönelindiğinde doğum oranlarının düştüğü ve nüfusun dengelendiği görülmüş; böylece şiddetin değil yaşamı koruyan politikaların etkili olduğu bir kez daha ispatlanmıştı.2 Bhutan’da ise uzun soluklu ulusal kısırlaştırma ve aşılama programlarıyla sokakta yaşayan köpeklerin tümü kapsama alınmış ve popülasyon artışı durdurulmuştu. Yürütülen 14 yıllık proje sonucunda, sokak köpeklerinin yüzde 100 oranında kısırlaştırılması ve aşılanmasını sağlayan dünyadaki ilk ülke olmuştu.3

Hindistan’ın Uttarakhand eyaletinde HSI tarafından yürütülen programlarla on binlerce köpek kısırlaştırılmış, doğum oranları belirgin biçimde azalmıştı.4 Bu deneyimlerin ortaklaştığı temel gerçek şudur: öldürmeye dayalı politikalar nüfusu yönetemez, aksine geçici boşluklar ve öngörülemez ‘problemler’ (maddi, ekolojik, toplumsal ve psikolojik) yaratır oysa kısırlaştırma ve yerinde yaşam, hayvanların varlığını hedef almadan popülasyonu kalıcı biçimde dengeler.

Şiddetin psikolojisi

Katliam yasasıyla, besleme yasaklarıyla, zorla toplamalarla ve toplu öldürmelerle şiddetin siyasal bir program olarak kültürel düzeyde normalleştirildiği toplumlarda saldırganlık, meşrulaşarak savunmasız gruplara daha da yönelme eğilimindedir. İşte Türkiye de tam olarak bu eğilimin canlı bir laboratuvarıdır. Sosyal öğrenme kuramı şiddetin yalnızca seyredilmesinin veya kabul edilmesinin dahi nasıl bir bulaşıcılığa sahip olduğunu gösterirken,5 Johan Galtung’un kültürel şiddet kuramı, şiddetin kültürel düzeyde meşrulaştırılmasının onu nasıl yaygınlaştırdığını açıklar.6 Bu kuramsal perspektiften bakıldığında, Türkiye’de hayvanlara yönelen yapısal ve doğrudan şiddeti ‘normal’ ve ‘haklı’ gösteren sistematik bir kültürel altyapı inşa edildiği görülmektedir. Bu süreçte şiddete uğrayan hayvanlar gerçek mağdurlar olmalarına rağmen ‘saldırgan canavarlar’ olarak kriminalize edildi, hayvanlara şiddet uygulayan failler ise (barınak örneklerinde görüldüğü üzere) adeta kahramanlaştırıldı. Tam da bu noktada, şiddetin asıl doğasını gizleyen bir ‘görünmez kılma’ mekaniği işletilmektedir. Öte yandan ‘doğallaştırma’ mekanizmasıyla katliam, sanki tek ve kaçınılmaz çözümmüş gibi bir anlatıya dönüştürülmüş, bu anlatı egemen kılınarak yapısal şiddet bir tür ‘kadere’ bağlanmıştır. Hayvana yönelik şiddet ile kişilerarası şiddet arasında saptanan güçlü korelasyon ise bu şiddet sürekliliğini destekleyen en somut verilerden biridir.7 Tüm bu birbirini destekleyen araştırmalar, Türkiye’deki şiddet sarmalını anlamayı kolaylaştırır: yönetimlerden hayvanlara, hayvanlardan kişilerarasına ve oradan tekrar hayvanlara yönelen, birbirini sürekli üreten ve meşrulaştıran sistematik bir şiddet döngüsü.

Halbuki hem yapısal hem de kişisel şiddetin nesnesi haline getirilen köpekler yalnızca fiziksel değil, duygusal ve nörobiyolojik açıdan da oldukça yüksek hassasiyete sahip bir türdür. Köpeklerin insan yüzündeki duygusal ifadeleri ve sosyal işaretleri diğer türlere kıyasla en iyi biçimde ayırt edebildiği,8 ayrıca karşılıklı göz teması sırasında her iki türde de oksitosin (bağlılık hormonu) düzeylerinin arttığı deneysel olarak gösterilmiştir.9 Bu biyokimyasal bağlanma döngüsü, insan-köpek ilişkisinin basit bir ‘evcil hayvan bakımı’ ilişkisi değil, on binlerce yıllık bir evrimsel yakınsamanın ürünü olduğunu gösterir.10

Bu nedenle belediye görevlilerinin yakalama aparatlarıyla bir köpeği zorla araca sürüklemesi yalnızca fiziksel bir müdahale değil, güven üzerine inşa edilmiş evrimsel bir bağın ani ve travmatik kopuşudur. Benzer şekilde, yaz aylarında geçici bir şefkatle sahiplenilip sonbaharda terk edilen bir köpek için bu durum, bağlanma sisteminin yıkıcı bir biçimde kesintiye uğraması anlamına gelir. Köpekler duygusal acı deneyimlerini insana eşsiz bir benzerlikte yaşarlar, zira insan ve köpek beynindeki bağlanma, korku ve panik devreleri büyük ölçüde ortak bir hassasiyete sahiptir.11 Ayrılık, kronik stres ve öngörülemez tehdit koşullarının hipotalamo-hipofiz-adrenal (HPA) eksenini sürekli aktive etmesi, canlıda uzun süreli davranışsal ve fizyolojik izler bırakan bir ‘psikolojik yıkım’ yaratır.12

Sonuç olarak, köpeklerin ve insanların birlikte evrimleştirdiği bu duygusal adaptasyon, sokaktaki müdahalelerin basit birer ‘toplama’ veya ‘şiddet’ vakası olarak değil, ‘kronik güvensizlik’ ve ‘psikolojik travma’ olarak değerlendirilmesini zorunlu kılar. Bu perspektif romantik bir antropomorfizm (insanbiçimcilik) değil, ‘insan kadar’ sosyal bağlara muhtaç bir canlının maddi gerçekliğidir. İnsanla kurdukları güven ilişkisi kitlesel biçimde ihlal edildiğinde yalnızca köpekler değil, insanın kendi şefkat ve güven kapasitesinin maddi ve toplumsal temelleri de zarar görür.

Hayvanların ve aktivistlerin Türkiye’de neler yaşadıklarına dair bu konuyu ‘zenginleştimek’ için kendi yaşamımdan örnekler vermek istiyorum (zaten konu hiç zengin değilmiş gibi!). Çocukluğumdan bu yana hayvanlarla iç içe büyümüş biriyim. Politik bilincim geliştikçe, hayvanların içinde bulunduğu vahim durumun onları ‘sadece severek’ veya bakım sağlayarak çözülmeyeceğini anladım. Çünkü bu meselenin temelde ekonomik, politik ve toplumsal boyutlarla var olduğunu fark ettim. Dolayısıyla hayvanları köleleştirip bu hale getiren üretim ilişkilerine karşı ve bu sistemi sürdürebilmek için toplumsal paniği, türcülüğü ve hayvan düşmanlığını yeniden üreten hegemonyaya karşı mücadele vermem gerektiğini anladım. O yüzden sistemi topyekûn karşısına alan, bunu yaparken de tüm ezilenlerin mücadelelerini bir bütün olarak gören bir aktivist olmak zorundaydım. Bu süreçte pek çok gönüllüyle ve aktivistle tanışıp birlikte mücadele ettim. Gönüllülerin kısırlaştırma yapmak için şehir şehir gezdiğini, hayvanları beslemek için bütçe oluşturduklarını, ceplerinden -olmayanı dahi- harcadıklarını gördüm. Barınaklara giden gönüllülerden ve uzmanlardan neredeyse hiçbir zaman iyi bir şey duymadım.

Hayvanların refahını gözetmesi gereken barınakların liyakatten uzak, bakım vermeyi umursamayan ve yalnızca bürokratik sadakatle atanmış kişilerin elinde birer ‘imha kampına’ dönüştüğüne defalarca şahit olduk. Konya’daki bir barınakta personelin, bir köpeğin kafasını kürekle ezerek katletmesi, bu yönetim anlayışının ve politikalarının korkunç bir belgesi olarak kayıtlara geçmişti. Ankara’da metro girişlerine sığınan ve kent sakinlerinin sevgilisi olan Matmazel ’in ölümünün, her ne kadar resmi makamlarca doğal nedenlere bağlanmaya çalışılsa da fiziksel şiddet bulgularıyla bu sistematik zulmün bir başka kanıtı olduğuna bizzat şahitlik etmiştim. İzmir’in kavurucu sıcağında serinlemek için denize giren Ares’ in apar topar barınağa kapatılması ve yaygınlığı konusunda gönüllülerin koparmadığı ‘yaygara’ kalmayan ‘gençlik hastalığına’ kurban gitmesi, ‘koruma’ adı altındaki hapsedilmenin ölümcül sonuçlarını göstermişti. Kocaeli Gebze’de onlarca köpeğin çöp torbaları içinde zehirlenmiş halde bulunması ise barınakların birer bakım merkezi değil, birer soykırım aparatı olarak kullanıldığının en sarsıcı ispatıydı.

Katliamın ekonomi-politiği

Benzer bir vicdan yitimine kendi memleketim olan Ayvalık’ta bizzat şahit oldum. Gönüllülerin tüm uyarılarına rağmen ‘ben bilirimci’ bir barınak yöneticisinin dayatmasıyla, dondurucu havada yavru köpeklerin önüne devasa leğenlerle su koyuldu. Su içmeye çalışırken o leğenlerin içine düşen yavrular, ıslanarak buz gibi havada donarak can verdiler. Tüm bu örnekler birer istisna değil, aksine mevcut kapitalist sistemin insanı hayvana, doğaya ve nihayetinde kendi duygularına karşı nasıl yabancılaştırdığının en görünür yüzüdür. Bu yabancılaşma, canlıyı yalnızca bir ‘maliyet kalemi’ veya ‘bertaraf edilmesi gereken bir atık’ olarak gören mekanik bir anlayışı doğurmaktadır.

Fakat bu yaşananlar yalnızca yönetsel ihmaller değildir; aynı zamanda açık bir ekonomi-politiğin parçasıdır. Sokakta yaşayan hayvanların öldürülmesi üzerinden kurulan, giderek kurumsallaşan bir piyasa var ve bu piyasa ilaç tedariği, toplama hizmetleri, barınak işletmeleri, taşıma ve ‘geçici bakım’ ihaleleriyle birbirine eklemleniyor. Özellikle belediyelerin bütçelerinden barınak inşası ve bakımı için pay ayırma zorunluluğu getirilmesi, bu alanda garanti edilmiş bir pazarın kapılarını açmıştır.13 Hayvan hakları örgütleri ve gönüllü ağlar, son yıllarda bazı belediyelerde hayvanları öldürmede kullanılan anestezik ve biyosidal ilaçlar için olağandışı alımlar yapıldığını, bu alımların sınırlı sayıda firmaya verildiğini ve denetimin fiilen işlemediğini raporluyor, nitekim Sayıştay denetimleri de ihalelerdeki bu şeffaflık sorunlarını ve usulsüzlükleri sık sık belgeliyor.14 Bu alanda iktidara yakın eski belediye yöneticileri ve siyaset çevrelerinin şirketleştiğine dair iddialar mevcut. Geçmişte belediyelerde veya meclis çatısı altında görev almış bazı isimlerin, görev süreleri devam ederken veya bittikten sonra veteriner tıbbi ürünleri, kuduz aşıları ve biyosidal maddeler satan şirketlerle doğrudan ilişkilendiği görülüyor. Bu şirketler belediyelere ‘acil çözüm’, ‘halk güvenliği’ ve ‘salgın riski’ gerekçeleriyle ürün pazarlayarak siyaset ile sermaye arasındaki kirli katletme döngüsünü beslemektedir.15 Tüm bunlar kısırlaştırma ve yerinde yaşatma gibi uzun vadeli çözümler yerine, sırf ekonomik çıkar için hızlı ölüm odaklı yöntemlerin teşvik edildiği bir piyasaya işaret ediyor. Gebze’de çöp torbaları içinde bulunan onlarca hayvanın ölümü, kullanılan ilaçların içeriğine dair şeffaf bilgi verilmemesi ve çelişkili açıklamalarla birlikte yalnızca bir katliamı değil, bu ilaçların hangi ihale süreçleriyle ve kimlerden alındığını da gündeme taşımıştı.16

Aynı zamanda hayvanlar için ayrılması gereken kısırlaştırma ve bakım bütçeleri ya hiç ayrılmıyor ya da başka kalemlere aktarılıyor. Faaliyet raporlarında ‘hayvanlar için harcama’ olarak görünen bütçelerin fiilen hayvanları toplama araçlarına, barınak tadilatlarına ve ilaç alımlarına gittiği, sahada ise kısırlaştırma kapasitesinin yok denecek kadar düşük olduğu da gönüllüler tarafından biliniyor. Bu tabloya bakınca neoliberal belediyeciliğin tipik bir örneği tezahür ediyor. Sorunu çözmek yerine sürekli ‘kriz’ üreten, bu krizi yönetme iddiasıyla yeni ihaleler açan ve kamusal sorumluluğu piyasaya devrederek bir yandan egemenleri beslerken bir yandan da hayvanı ve emekçiyi sömüren ve katleden yönetim kendisini ifşa ediyor. Sokakta yaşayan hayvanların kısırlaştırılmayıp kasıtlı olarak açlığa, şiddete ve güvencesizliğe mahkûm bırakıldığı bu güç durumlar yaratılarak ‘saldırganlık’ algısı üretiliyor. Bu algı, medya aracılığıyla yaygınlaştırılıyor, ardından oluşan bu ‘kriz’ pornografisi daha fazla toplama, daha fazla barınak ve daha fazla ilaç alımı için gerekçe haline getiriliyor. Böylece sorun bilinçli biçimde derinleştiriliyor, üretilen her ‘kriz’ yeni bir bütçe kalemi ve yeni bir rant alanı yaratıyor. Barınaklar bu döngüde yaşam alanı olmaktan çıkıp ‘ölüm depolarına’ dönüşürken inşaat, bakım-onarım, mama ve ilaç alımlarıyla şiddetin kendisi sürekli finanse ediliyor. Bu nedenle gerçek sorun üretilen algıda olduğu gibi ‘hayvan sorunu’ değil, aksine kamu kaynaklarının yağmalanması ve neoliberal ‘kriz yönetimiyle’ egemenleri daha çok zenginleştirmek uğruna hayvanları yaşatmak yerine öldürmenin ekonomisinin planlanmasıdır.

Katliamcı zihniyetin ve pratiklerin ürettiği bir diğer mesele ise ekolojiktir. İnsanlar, evrimleşmiş tabiatla oynamaya her zaman çok hevesli olmuştur. Bu hevesin tarihi, aynı zamanda bir ‘öngörüsüzlükler’ tarihi yaratmış ve bizlere her seferinde ağır bedeller ödetmiştir. Engels’in doğa üzerindeki tahakküme dair uyarısı hâlâ geçerlidir:

Doğa üzerindeki her ‘zafer’ için kendimizi fazla övmeyelim. Çünkü doğa, her zaferimizin öcünü bizden alır. Her zafer, ilk anda beklediğimiz sonuçları doğuruyor gibi görünebilir; ama ikinci ve üçüncü aşamalarda bambaşka, öngörülmemiş etkiler ortaya çıkar ve çoğu zaman ilk sonuçları ortadan kaldırır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde ormanları yok ederek tarım alanı açan insanlar, bugün bu ülkelerin çoraklaşmasının ve susuz kalmasının temelini attıklarını hiç düşünmemişlerdi. Alplerin güney yamaçlarındaki ormanları kesen İtalyanlar, bu ormanların dağ yamaçlarında biriken suyu tuttuğunu ve yazın bile akarsuları beslediğini bilmiyorlardı; ormanlar yok olunca bu akarsuların kuruyacağını ve sellerin artacağını da öngöremediler.17

Eğer ki Engels bugün benim yerimde olsaydı belki de sözlerine şu şekilde devam ederdi: Fransa’da insanlar, sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasıyla kemirgen popülasyonunun patlayabileceğini ve bu yüzden de leptospiroz gibi zoonotik hastalıkların tehdidiyle diken üstünde yaşayacaklarını düşünmedi. Benzer şekilde 13. ve 14. yüzyılları Avrupası’nda kediler şeytan, cadılık ve sapkınlıkla ilişkilendirilerek katledildiğinde toplumun vebadan kırılacağını öngöremedikleri gibi. Avrupa’da insanlar, sokakta yaşayan hayvanların kendilerini pek çok görünmez ‘problemden’ koruyan bir bariyer olduğunu hem öngöremedi hem de tarihsel olarak yok saydı. Türkiye’deki insanlar da köpeklerin yoğun biçimde toplandığı bölgelerde kene vakalarının artacağını bilmiyorlardı ve toplamaya etkili biçimde karşı çıkmadılar. Sokakta yaşayan köpeklerin, kenelerin ve diğer vektörlerin doğal baskılayıcısı olduğunu, onları ortadan kaldırdıklarında bedelini insanların ve diğer canlıların ödeyeceğini acı biçimde öğrendiler.18 Sivas’ta insanlar, köpeklerin toplanması ile kurt, ayı ve tilki gibi yaban hayvanlarının şehrin merkezine inebileceğini ve hem yaban hayatının hem de kendi hayatlarının tehlikeye girebileceğini öngöremedi. Köpeklerin yaban hayatı ve kent hayatı arasındaki bir bariyer olduğu tarihsel gerçeği tekrar acı bir biçimde vuku buldu. Fakat dediğim gibi: İnsanın öngörüsüzlüklerinin bir sınırı yok, şimdi de köpeklerin yerini dolduran yaban hayvanlarının kuduz vakalarını perçinleyebileceğini öngöremiyorlar ki köpekleri ‘yerinde yaşatma’ söylemini büyütemiyorlar. Onun yerine yaban hayvanlarını da aynı köpeklere yaptıkları gibi bir tehdit olarak görüyorlar ve öldürüyorlar. Yok etmekle getirdikleri ‘problemleri’ de yok ederek daha fazla probleme sebebiyet verdikleri bir döngüyü ateşlediklerini anlayamıyorlar. Tarih, sokakta yaşayan hayvanların toplatılması sonucu oluşan boşluğun asla boş kalmayacağını, her zaman bir ‘problemle’ geri döneceğini göstermesine rağmen Türkiye bu gerçeği yok saydı, yeterli direnişi göstermedi ve tarihin kafiyesine yenik düştü. Fakat bu gerçeği göz önünde bulundurmak, sokakta yaşayan hayvanların toplatılması sonucu ortaya çıkacak ‘problemleri’ öngörmeye çalışarak itlafa doğru gitmeyi değil, aksine yok edici olan bu sisteme karşı mücadeleye girişmeyi gerektirir. Çünkü toplama ve katletme zihniyeti, bu meselenin etik, ekonomik, toplumsal ve psikolojik etkilerini göz ardı etsek dahi, yalnızca ‘ekolojik risk’ açısından bile vazgeçilmesi gereken bir zihniyettir. Maddi ve toplumsal koşullar değişir ve tarih asla tekerrür etmez, bu yüzden sokakta yaşamış olan hayvanlardan geriye kalan boşluğun yerine neyin geçeceğini öngörebileceğinden emin olan bir ‘akıl’, ancak ve ancak kibri tarafından kör edilmiş bir akıldır.

Katliam Yasası’nın farklı boyutları

Bu katliamcı projenin saf bir politik boyutu da var. Bu boyutta karşımıza açık biçimde, iktidarın içinde boğulduğu krizler zinciri çıkıyor. Burada kritik soru şudur: Neden sokakta yaşayan hayvanlar hedef tahtasına şimdi kondu? Neden daha önce değil de şimdi? Neden LGBTİ+’lar şimdi hedef tahtasında? Daha önce de sokakta köpekler vardı, daha önce de lubunyalar görünürdü, daha önce de kadın mücadelesi güçlüydü. O halde neden şimdi ahlâki panikler üretiliyor? İktidarın keyfinin yeni gelmesinden değil elbette; bu durum, iktidarın üstesinden gelemediği belli krizlere işaret ediyor.19

TRT’nin dijital platformunda yayımlanan Gökkuşağı Faşizmi belgeselinde LGBTİ+ hareketi, tıpkı hayvan hareketinde olduğu gibi aile değerlerini bozmaya çalışan ‘düşman’ olarak sunuldu. Bu belgeselde bir fil ile gökkuşağı ‘birleştirilerek’ saldırgan bir ‘faşist’ olarak gösterildi. Böylece hayvan ve LGBTİ+ düşmanlığını en somut haliyle birleştirerek hedef tahtasına koyduklarını gördük. Aynı zamanda TRT, belgeselin fragmanında tuz buz olan tüm sembollerle ‘kutsal ailelerinin’ ne kadar kırılgan olduğunu kendi elleriyle ortaya çıkardı. TRT Genel Müdürü Zahid Sobacı, bu programı “evlatlarımızı hedef tahtasına oturtan bir ideolojik kuşatmayı ifşa ediyoruz” sözleriyle tanıtarak LGBTİ+ ve hayvan düşmanlığı ile ailenin korunmasını ilmikledi. Hatırlarsak ‘çocukların ve ailenin korunması’ üzerinden kurulan aynı bağ, ‘aile on yıllarıyla’ kadınların güvenliğine ve özgürleşme mücadelesine karşı da savaş açmıştı. Aile danışmanlıklarıyla sözde ‘arabulucu’ kurumlarla kadınlar, tehlikede oldukları ve şiddete maruz bırakıldıkları evliliklere mahkûm edilmeye çalışıyor. Ve tabii köpekleri de yine ‘çocukları koruma’ bahanesiyle ‘sokak terörü’ ilan edecek kadar ileri gittiler. Aynı TRT, sözde ısırılma vakalarını öne çıkararak ‘koruma’ bahanesiyle hayvanları ‘başıboş’ ve ‘saldırgan’ olarak kriminalize eden kampanyalar başlatmıştı. Sosyal medyada türeyen troller hayvan aktivistlerini hedef gösterirken GÜSODER gibi nefret ve tehditler saçan ‘dernekler’, sokak köpeklerini doğrudan hedef aldığı gibi aktivistleri de ısrarla takip ve taciz ediyor. Yetmezmiş gibi TV’de yayınlanan yetişkin dizilerinde yine çocuklar üzerinden sahneler kurgulanarak ‘köpeklerin olduğu sokaklar tehlikeli’ mesajı veriliyor, korku ve panik dizi sahnelerinde de dramatize edilerek üretiliyor. O halde önemli olan bu soruyu biraz değiştirerek tekrar soruyorum: İktidar bu ahlâki ve toplumsal paniği yaratmak için neden bu kadar uğraşıyor ve neden şimdi? Çünkü iktidar çoklu bir kriz içinde. Ekonomik kriz, yönetim krizi ve geleneksel aile krizinin tam ortasında. Geleneksel aile, iktidar için insan kaynağıdır; itaati, hiyerarşiyi ve emek sömürüsünü yeniden üretir. Kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği en temel mikrokosmosdur. Bu yapı sarsıldığında iktidar ve egemenler kendini tehdit altında hisseder. Bu yüzden hem sorumluluğu başkasına atmak hem de kendi varlığını garanti altına almak için düşman yaratırlar. Hayvanlar burada mükemmel bir sahte düşmandır. Haklarını arayamazlar, kendilerini savunamazlar ve iftiraya cevap veremezler. Onları açlığa, bakımsızlığa ve şiddete maruz bıraktıktan sonra ‘saldırgan’ ilan etmek son derece kolaydır ve de bunu yapma gücü de tam olarak iktidarın elindedir.

Bu meselenin bir de psiko-politik boyutu vardır. İnsanlarla sosyal bağı en dinamik olan canlıları, insanların gözü önünde toplayıp esir etmek ve katletmeye alıştırmak, bir sonraki hedefin ‘zayıf halka’ görülen kimi insan grupları olmasının bir ön çalışmasıdır. Toplumsal kabul ile toplumsal şiddet arasındaki çizgi tam da burada incelir. Tarihsel ve psikolojik araştırmalar, şiddetin aşamalı olarak normalleştirildiğini ve önce ‘ses çıkaramayan’ gruplar üzerinden denendiğini gösterir. Hayvanlara yönelik kitlesel şiddetin meşrulaştırılması, insanlara yönelik yapılacakların psikolojik eşiğini düşürür. Ve toplumu faşizme hazırlar. Nitekim Henry Ford, montaj hattı sistemini Chicago’daki bir mezbahadan esinlenerek kurmuş ve bu verimlilik odaklı sistem, daha sonra hem sömürünün en kristalize olduğu endüstriyel hayvancılıkta hem de Nazi ölüm kamplarında kullanılmıştır.20

Peki ya tüm bu ‘köpeklerin saldırganlığı’ tantanasının gerçeklik payı var mıdır? ‘Köpekler saldırgan’ algısının bir anda ve özellikle medya araçlarıyla üretildiğinden bahsetmiştim. Köpekler gerçekten bu kadar saldırgan olsaydı, insanlar bu ‘saldırganlıktan’ çok daha önceleri çok daha yaygın biçimde yakınmaz mıydı? Ve iktidarın bu meseleyi medya araçlarıyla köpürtmesine, algı operasyonları için özel bütçeler ayırmasına, sürekli ‘tehlike’ ve ‘kriz’ dili üretmesine gerek kalır mıydı? Bu yüzden bu yapay görünürlük sorunun kendisinden çok, sorunun nasıl inşa edildiğini ele veriyor. Tam da meselenin bu boyutuyla ilgili anlatabileceğim bazı kişisel deneyimleri aktarmak istiyorum. Ben bir kasabada büyüdüm; girdiğim her mahalle kedi ve köpek besleyen insanlarla doluydu. Köpeklerle içe içe bir yaşamın ortasından gelen biri olarak, kışkırtılmayan veya travmatik deneyimleri olmayan köpeklerin hiçbir zaman saldırgan olduğunu görmedim. Yaşadığım yerde köpekler mahalle hayatının doğal bir parçasıydı, kimse onları bir tehdit olarak görmezdi. Şahsen hâlâ memlekete gittiğimde havlayarak üstüme gelen köpeklere sakince yaklaşır ve onları severim. Birbirlerine havlayanları da severek onları yakınlaştırırım, kısa süre sonra etrafımda sürüleşirler. Ve en önemlisi de şimdiye kadar hiç ısırılmadım. Tabii buradan köpeklerin havlamasının bir tehdit belirtisi olarak ele alınmasının da hatalı bir varsayım olduğunu düşünebiliriz. Ne de olsa havlamak da konuşmak gibi bir iletişim dili olabilir. Tüm bu yaşantılarım, köpeklerin davranışlarının bağlamla, ilişkiyle ve maruz kaldıkları muameleyle doğrudan bağlantılı olduğunu çok net biçimde anlamama vesile oldu. Yakın zamanda ‘ısırılan’ bir aktivist arkadaşımın deneyimi, yapılan gözlemler sonucunda köpeğin şiddet ve travma geçmişi olduğunun anlaşıldığı yönünde. Yani ortada ‘doğuştan veya doğası öyle olduğu için saldırgan’ bir hayvan değil, insan eliyle yaratılmış bir korku, stres ve savunma hali vardı. Bu örnek, medyada çizilen ‘saldırgan köpek’ anlatısının ne kadar indirgemeci ve yanıltıcı olduğunu gösteriyor. Gerçeklik çarpıtılıp, abartılıp, bağlamından koparıldığında politik olarak kullanılabilir bir malzemeye dönüşüyor. Oysa gerçeklik ihmalin, şiddetin ve sistematik olarak yaratılan güvensizliğin ve dolayısıyla bunların hepsinin kökeninde yatan maddi ve toplumsal üretimin, hayvan davranışı üzerindeki etkisini görmeden anlaşılamaz. Bu yüzden saldırganlık anlatısı, hayvanların doğasına dair bir hakikat olmanın aksine yönetimlerin kendi sorumluluklarını üzerinden atmak için başvurduğu bir algı operasyonu işlevi görüyor.

Köpeklerin duygusal zekâsı üzerine yapılan araştırmalar, insanların yüz ifadelerini okuyabildiklerini, duygusal durumlara ‘uygun’ tepki verebildiklerini ve insanlarla karşılıklı bağ kurduklarını göstermektedir.21 Bazı araştırmalar köpeklerin insanla birlikte evrimleşme sürecinde stres tepkilerinin baskılandığını, sosyal işaretleri okuma ve işbirliği kurma becerilerinin seçilim avantajı hâline geldiğini gösteriyor.22 Nagasawa ve arkadaşlarının çalışması ise köpeklerle insanlar arasında karşılıklı bakış yoluyla kurulan oksitosin döngüsünün, bağlanma ve karşılıklı sakinleşme yarattığını ortaya koyarak bu sosyal yakınlığın maddi ve evrimsel düzeyini doğrular.23 Yani köpekler, evrimsel olarak bizimle yaşamaya uyum sağlamış canlılardır. Bu bağlamda kimi sözde bilimcilerin ‘sokakta yaşayan köpek olmaz, sokakta yaşamaya uygun değiller, bu bilimsel olarak yanlıştır’ gibi savlar uydurması, nesnellikten uzak ideolojik yanlılıklardır (Evrim Ağacı sayfası da bu konuda sınıfta kalmıştır). Aynı şekilde köpeklerin saldırganlığının ‘alanını korumak için saldırıyor’ gibi mitlere ve biyolojik bir kadere indirgemeyeceğini, meselenin şiddet, açlık, tecrit ve güvencesizlik gibi maddi ve insan eliyle üretilmiş koşullarla birlikte ele alınması gerektiğini, bilimsel bulgular sonucu söylemek mümkün. Dolayısıyla ‘sokakta yaşayan köpek doğası gereği saldırgandır, alanını koruma güdüsüyle saldırgandır veya ırkından dolayı saldırgandır’ gibi iddialar bilimsel değil ideolojiktir, barınaklara kapatma ve katliam politikalarını meşrulaştırmak için üretilmiş spekülasyonlardır. Bilimsel veriler, köpeklerin insanlarla birlikte, yerinde ve süreklilik içinde yaşadıklarında saldırganlaşmadığını, tam tersine sosyal bağ kurma ve ‘uysallaşma’ eğilimlerinin güçlendiğini açıkça göstermektedir. Bu bağlamda köpeklerin ‘yerinde yaşatılması’ yerine evlere tıkılmasının tek bir gerekçesi olabilir: o da köpekleri sokaklarda yaratılan bu kıyımcı politikalardan ve pratiklerinden koruyabilmektir. Köpekleri barınaklara kapatmak, aç bırakmak ve öldürmekse ne etik olarak ne de bilimsel olarak savunulabilir.

Sonuç olarak hem iktidarın işgüzarlık politikalarına karşı hem egemenlerin katliamdan rant elde etme çabasına karşı, hem yaratılan ahlâki paniklerin bir sonraki hedefi olmaya karşı hem bizim gibi acı çekebilen en yakın yoldaşlarımızın işkencesine ve katledilmesine karşı, hem ekolojik ‘dengeyle’ oynanmasına hem de medya ve algı araçlarıyla yaratılan dezenformasyona karşı katliam ve barınak işkencesini durdurmalıyız. Kısırlaştırıp, aşılatıp, yerinde yaşatmayı savunmak tek çaremiz.

KAYNAKÇA
Arı, İsmail, Havva Gümüşkaya ve Mustafa Bildircin, 2025, “Ölçülü raporlar bile usulsüzlüğü gizleyemedi”, Birgün Gazetesi, https://www.birgun.net/haber/olculu-raporlar-bile-usulsuzlugu-gizleyemedi-666692 (Erişim tarihi: 24.04.2026).
Ascione, Frank R., 1998, “Battered Women’s Reports of Their Partners’ and Their Children’s Cruelty to Animals”, Journal of Emotional Abuse, Sayı: 1 (1), s. 119–133.
Bandura, Albert, 1977, Social Learning Theory, Prentice Hall, New Jersey.
Bianet, 2024a, “Avrupa’da sokakta yaşayan hayvanlar”, https://bianet.org/yazi/avrupada-sokakta-yasayan-hayvanlar-295820 (Erişim tarihi: 23.04.2026).
Bianet, 2024b, “Gebze’deki hayvan katliamının sorumluları açığa alındı”, https://bianet.org/haber/gebze-deki-hayvan-katliaminin-sorumlulari-aciga-alindi-300631 (Erişim Tarihi: 24.04.2026).
Brill, George vd., 2022, “Seasonal Patterns of Oestrus and Reproduction in Street Dogs of Indian Cities”, Frontiers in Veterinary Science, Sayı: 9, s. 1-15.
Dog, Doctor, 2012, “Straydogs in the Netherlands”.
Dugatkin, Lee Alan, 2018, “The silver fox domestication experiment”, Evolution: Education and Outreach, 11(16).https://link.springer.com/article/10.1186/s12052-018-0090-x.
Engels, Friedrich, 2006, Doğanın Diyalektiği, çev. Arif Gelen, Sol Yayınları, Ankara.
Euronews, 2024a, “İstanbul milletvekili Özdemir: Hayvanseverler çocuk düşmanı gibi gösteriliyor”, https://tr.euronews.com/2024/07/27/istanbul-milletvekili-ozdemir-hayvanseverler-cocuk-dusmani-gibi-gosteriliyo.
Euronews, 2024b, “Sokak hayvanları için çözüm ‘kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat’ metodu: Hayvan hakları örgütü HAKİM”, https://tr.euronews.com/2024/07/16/sokak-hayvanlari-icin-cozum-kisirlastir-asilat-yerinde-yasat-metodu-hayvan-haklari-orgutu-.
Foucault, Michel, 2003, Society Must Be Defended, çev. David Macey, Picador, New York.
Galtung, Johan, 1990, “Cultural Violence”, Journal of Peace Research, Sayı: 27 (3), s. 291-305.
Halktv, 2024, “AKP’li Alagöz’e ihale yağdı: İlaç şirketi sahibi isim, bakanlığa 159 milyonluk kuduz aşısı sattı!”, [Video], 30 Temmuz, https://www.youtube.com/watch?v=bNYwh3Jfv4w (Erişim Tarihi: 24.04.2026).
Hare, Brian ve Tomasello, Michael, 2005, “Human-like social skills in dogs?”, Trends in Cognitive Sciences, 9(9), 439–444.
Humane Society International, 2023, “Kingdom of Bhutan is first country in the world to achieve 100% street dog sterilization and vaccination after 14-year project with Humane Society International”, https://www.humaneworld.org/en/news/kingdom-bhutan-first-country-world.
Miklósi, Ádám vd., 1998, “Use of experimenter-given cues in dogs”, Journal of Comparative Psychology, Sayı: 112 (4), s. 447–460.
Miklósi, Ádám, 2015, Dog Behaviour, Evolution, and Cognition, Oxford University Press, Oxford.
Nagasawa, Miho vd., 2015, “Oxytocin-gaze positive loop and the coevolution of human–dog bonds”, Science, Sayı: 348 (6232), s. 333–336.
Overall, Karen L., 2013, Manual of Clinical Behavioral Medicine for Dogs and Cats, Elsevier Health Sciences, St. Louis.
Özinanır, Can Irmak, 2024, “Özgürlük sokakta: Hayvanlar hariç değil!”, Enternasyonal Sosyalizm, https://www.enternasyonalsosyalizm.org/ozgurluk-sokakta-hayvanlar-haric-degil.html.
Panksepp, Jaak, 1998, Affective Neuroscience: The Foundations of Human and Animal Emotions, Oxford University Press, New York.
Patterson, Charles, 2002, Eternal Treblinka: Our Treatment of Animals and the Holocaust, Lantern Books, New York.
soL Haber, 2024, “Ne etik ne bilimsel: Sokak hayvanları popülasyonu öldürerek azaltılamaz”, https://haber.sol.org.tr/haber/ne-etik-ne-bilimsel-sokak-hayvanlari-populasyonu-oldurerek-azaltilamaz-388114.
Soproni, Katalin, Miklósi, Ádám, Topál, József ve Csányi, Vilmos. 2002. “Dogs’ Responsiveness to Human Pointing Gestures”. Journal of Comparative Psychology, 116(1), 27–34.
T.C. Resmi Gazete, 2024, “Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, Kanun No: 7527, Sayı: 32620, 2 Ağustos.
Trut, Lyudmila N., 2009, “Animal evolution during domestication: The domesticated fox as a model”, BioEssays, 31(3), 349–360.
Van der Leij, vd., 2023, “Quantification of a shelter cat population: trends in intake, length of stay and outcome data of cats in seven Dutch shelters between 2006 and 2021”, PLOS ONE, Sayı: 18 (5), s. 1-15.
Vıer Pfoten (Four Paws), 2017, “2017 Annual Report: International Help for Stray Animals”, s. 6-10.

Dipnotlar:

  1. Van der Leij vd., 2023, s. 1-3., Dog, 2012., Bianet, 2024.
  2. Vier Pfoten, 2017, s. 6-7.
  3. Humane Society International, 2023.
  4. Brill vd., 2022.
  5. Bandura, 1977, s. 12-14.
  6. Galtung, 1990, s. 291-295.
  7. Ascione, 1998, s. 120.
  8. Miklósi vd., 1998, s.
  9. Nagasawa vd., 2015, s. 334.
  10. Miklósi, 2015, s. 120.
  11. Panksepp, 1998, s. 249.
  12. Overall, 2013, s. 62.
  13. T.C. Resmi Gazete, 2024.
  14. Arı vd., 2025; Halktv, 2024.
  15. Arı vd., 2025; Halktv, 2024
  16. Bianet, 2024.
  17. Engels, 2006, s. 185-186.
  18. soL Haber, 2024.
  19. Özinanır, 2024.
  20. Patterson, 2002; Foucault, 2003.
  21. Nagasawa vd., 2015, s. 333–336.
  22. Hare ve Tomasello, 2005, s. 439–444.
  23. Nagasawa vd., 2015, s. 333–336.

sosyalizm