Martin Empson*
Bildiğiniz gibi, Birleşmiş Milletler’in yıllık etkinliği olan ve iklim değişikliği ile çevre krizini tartışmayı amaçlayan COP31 zirvesi, bu yılın Kasım ayı başında Türkiye’de düzenlenecek. Otuz yılı aşkın bir süredir devam eden COP sürecinin, kapitalizmin iklim kriziyle nasıl başa çıkmaya çalıştığını ve anlamlı bir değişim sağlamakta bütünüyle nasıl yetersiz kaldığını anlamamız açısından taşıdığı önemi, bugün bir aktivist, sosyalist ve devrimci olarak ele alacağım. COP sürecinin kendi içinde barındırdığı ciddi eksikliklere ve nasıl işlediğine daha sonra değineceğim. Ancak öncelikle bu COP toplantılarının gerçekleştiği genel bağlamdan başlamak istiyorum.
Barbarlığın hüküm sürdüğü; iklim krizinin yaşandığı ve bu krizin dünya genelinde milyonlarca insan üzerindeki yıkıcı etkisinin, emperyalist savaşlar ve ekonomik durgunlukla birleştiği korkunç bir dünyada yaşıyoruz. Savaşın, iklim krizinin ve ekonomik çöküşün geçim kaynakları üzerindeki etkileri yüzünden milyarlarca olmasa da kelimenin tam anlamıyla milyonlarca insan ölümle karşı karşıya kalıyor. Bu bağlamda, geçmiş COP toplantılarında tartışılan ve Türkiye’de düzenlenecek COP31’de de sergilenecek olan sözde çözümler, çevre krizinin sıradan insanlar üzerindeki etkisini hafifletmede tamamen başarısız olmaya mahkûmdur. Hatta COP zirvelerinin, giderek politikacıların gösteriş amaçlı açıklamalar yaptığı bir sirke dönüştüğünü rahatlıkla iddia edebiliriz. Gezegeni kurtarmaktan ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifletme planlarından bahsediyorlar, ancak dürüstçe söylemeliyiz ki COP’un başarısızlığını gözler önüne seren ilk gerçek, düzenlenen otuz toplantının ardından iklim konusunda neredeyse hiçbir küresel değişikliğin yaşanmamış olmasıdır.
Tüm bu süreç boyunca fosil yakıt kullanımı ve küresel emisyonlar artmaya devam etmiş; iklim değişikliğinin tetiklediği sel, orman yangınları ve küresel ısınma gibi yıkıcı etkiler giderek şiddetlenmiştir. COP gezegeni kurtarmaktan ziyade burjuva çıkarlarını temsil eden kişilerin bir araya toplandığı bir platform hâline gelmiştir. Bu toplantıları organize edenlerin, iklim değişikliği konusunda ciddi adımlar atmak amacıyla kapitalizmin temel problemlerine yönelmek gibi ne gerçek bir ilgileri ne de arzuları bulunmaktadır. Öyleyse, son zamanlarda düzenlenen COP zirvelerinin nasıl geçtiğine kısaca bir göz atalım.
En son düzenlenen COP30 etkinliği, son on yıllarda kendine sol görüşlü bir itibar kazanan Başkan Lula’nın ev sahipliğinde Brezilya’nın Belém kentinde gerçekleştirildi. COP30’a giden süreçte bu etkinliğin ne kadar farklı olacağı, iklim krizi sorunlarını ciddiyetle ele alacak kişileri bir araya getireceği ve krizin özellikle yoksul ülkeler ile yerli topluluklar üzerindeki etkilerinin konuşulacağı iddia ediliyordu. Ancak Belém’deki zirve bunun tam tersi bir tablo ortaya koydu. Brezilya’daki COP30’a 56 bin resmi delege katıldı, ancak ‘delege’ kelimesi burada son derece yanıltıcıdır. Katılımcılar arasında seçilmiş siyasetçiler, iklim bilimciler veya uzmanlar yok denecek kadar azdı; yoksul ülkelerin, yerli toplulukların veya iklim krizinden en çok etkilenen bölgelerin temsilcileri ise neredeyse hiç yoktu. Gelenlerin büyük çoğunluğu doğrudan şirket çıkarlarını temsil eden lobi elçileriydi. Özellikle dünyanın petrol üreten ülkelerinde düzenlenen önceki zirvelerde olduğu gibi Belém’de de petrol, gaz ve kömür şirketlerinin temsilcileri devasa sayılarla yer aldı. Tahminlere göre COP30’a fosil yakıt endüstrisinden yaklaşık 1.600 lobici katıldı, bu rakam tüm delegelerin yaklaşık 25’te 1’ine denk geliyor. Bu durum, bir önceki COP29’a kıyasla fosil yakıt lobicilerinin sayısında yüzde 12’lik bir artış yaşandığını gösteriyor. Dolayısıyla sözde, ülkeleri ve siyasetçileri bir araya getirerek iklim değişikliği sorununu ele almayı hedefleyen bu uluslararası süreç, bizzat zirvede kendi çıkarları için lobi faaliyetleri yürüten fosil yakıt şirketleri tarafından içeriden çürütülmektedir.
Fosil yakıt lobiciliği sürecin sorunlarından biriyse de dikkatli olmalıyız zira COP’un en büyük sorunu sadece bu değildir. Asıl sorun, tüm COP sürecinin bütünüyle neoliberal serbest piyasa fikirlerine bağımlı olmasıdır. ‘Yeşil kapitalizm’ yanılsamaları, Birleşmiş Milletler’in bu iklim sürecinin temellerine daha baştan sızmıştır. Nitekim çevreyle ilgili düzenlenen tüm uluslararası konferanslar, serbest piyasanın iklim krizine çözümler sunabileceği yönündeki son derece kusurlu bir varsayımla başlamaktadır. COP’ta sağ ve sol siyasetçiler tarafından sunulan çözüm önerilerine baktığımızda, tamamının serbest piyasa temelli fikirlere dayandığını görüyoruz. Sıklıkla duyduğumuz ‘net sıfır’, ‘karbon ticareti’, ‘karbon kredileri’ veya ‘karbon dengeleme’ gibi stratejilerin neredeyse tümü, fosil yakıtların yakılmasını ve karbon emisyonlarını kâğıt üzerinde azaltmayı amaçlayan muhasebe hilelerinden ibarettir. Bu sistemler ulus devletlerin serbest piyasayı teşvik edecek yasalar çıkararak yerel, bölgesel veya küresel emisyon ticareti yoluyla karbon salımını azaltacağı beklentisine dayanır. Ancak tarihte dünyanın hiçbir yerinde emisyonları gerçekten azaltmayı başarmış bir karbon ticareti programı var olmamıştır. Bu tür programlar uygulanamaz, son derece pahalı ve asıl sorundan dikkati dağıtan oyalama taktikleridir; tek işlevleri birkaç şirketi ve şahsı inanılmaz derecede zenginleştirmek olmuştur. Atmosfere salınan karbondioksit ve diğer sera gazlarının miktarını gerçekten düşürmek istiyorsak yapmamız gereken şey bellidir; katı kurallar koyarak şirketleri ve devletleri yer altından fosil yakıt çıkarmayı ve özellikle petrol, gaz ile kömür yakımını acilen durdurmaya zorlamaktır. Dolayısıyla COP sürecinin temel açmazı, emisyonların serbest piyasa mekanizmalarıyla azalacağına dair duyduğu körü körüne inançtır. Tüm bunlar COP’a yönelik radikal eleştirilerdir ve ana akım çevrecilik de dahil olmak üzere çevre hareketi içindeki pek çok aktivist ve sivil toplum kuruluşu, bu kâr odaklı piyasa politikalarına haklı olarak şiddetle karşı çıkmaktadır.
Sürecin nasıl baltalandığına dair bir diğer hayati nokta ise sistemin geniş jeopolitik dengeler ve küresel siyaset tarafından zayıflatılmasıdır. Siyasetçilerin farklı ulus devletleri temsil ettiği bu süreç, müzakere salonlarında emperyalist bloklar ve sermaye temsilcileri arasında yaşanan rekabet nedeniyle mahvolmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, gönderdiği yüzlerce lobici ve temsilciyle COP müzakerelerinde her zaman başrolü oynamış, konferans salonlarında diğer ülkelere baskı kurarak kendi ulusal ve kapitalist çıkarlarına uygun gündemleri masaya dayatmıştır. Geçmiş zirvelerde, iklim değişikliğinin en ciddi tehditlerini hisseden küçük ulus devletlerin sunduğu daha radikal çözüm önerilerinin ABD başta olmak üzere Çin, Brezilya, Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık gibi güçlü aktörler tarafından nasıl sistematik olarak engellendiğini defalarca okumuşsunuzdur. Müzakere masasındaki çeşitli güçlerin küresel çıkarları, COP salonlarında amansız bir çarpışmaya sahne olmaktadır ve bu yılın sonunda Türkiye’de düzenlenecek zirvede de şüphesiz aynısı yaşanacaktır. Delege gönderen ülkeler, masada ortak bir iyilik için değil, kendi ulusal çıkarları için mücadele edeceklerdir. Farklı ülkelerin ulusal çıkarları, emisyonları azaltma ve gezegenin ortak geleceğini koruma hedefleriyle asla örtüşmediği için tüm süreç bir kez daha baltalanacaktır. Özetle COP süreci, küresel kapitalist sistem tarafından çok yönlü olarak sakatlanmıştır. Bir yanda kendi jeopolitik çıkarlarını dayatan güçlü ülkeler diğer yanda kâr amacıyla fosil yakıt yakmaya devam etmek isteyen şirketlerin alçakça manipülasyonları, en temelde ise krizin serbest piyasa ve karbon kredileri yoluyla çözülebileceğine dair asılsız inanç yatmaktadır.
Şimdi biraz daha geniş bir tarihsel perspektiften bakarak bu sistemin kökenlerine inmek istiyorum. Süreç 30 yılı aşkın bir süre önce politikacıların iklim değişikliğinin ve çevre krizinin gerçekliğini nihayet kabul etmesiyle başladığında, bunu bilimi görmezden gelen yaklaşımlara karşı olumlu bir adım olarak değerlendirmiştik. Ancak süreç en başından beri kapitalist sınıfın ve ulus devletlerin tahakkümü altındaydı. Bugün bu durum, uluslararası alanda sağ siyasetin yükselişiyle çok daha vahim bir hâl almıştır. Donald Trump’ın Belém’deki zirveye katılmayı reddetmesi ve Doğu Avrupa ile dünyanın diğer bölgelerindeki sağcı liderlerin COP’u sadece ‘dikkat dağıtıcı bir unsur’ veya ‘yalan’ olarak nitelendirmesi, fosil yakıt endüstrisinin bu politikacılarla kurduğu derin bağları açıkça göstermektedir. Ancak sorunun temeli, bizzat kapitalist sistemin doğası gereği en başından fosil yakıtlara bağımlı bir şekilde ortaya çıkmış olmasıdır.
18. ve 19. yüzyıllardaki endüstriyel gelişime baktığımızda, sanayi üretiminin başlangıçta insan emeği, rüzgâr ve su gücü gibi yerel enerji kaynaklarına dayandığını görürüz. Ne var ki 19. yüzyılın başlarında Britanya’da büyük bir dönüşüm yaşanmış, sanayi kentsel alanlarda yoğunlaşarak buhar makineleri ve demiryolları aracılığıyla tamamen kömür kullanımına yönelmiştir. Marksist yazar Andreas Malm, Fosil Sermaye adlı kitabında bu süreci parlak bir biçimde analiz eder. Avrupa’daki ve özellikle Britanya’daki sanayi kapitalistleri, üretim tesislerini ve pamuk fabrikalarını kırsaldan şehirlere taşıyarak zaten disipline edilmiş ucuz işgücüne daha kolay erişmeyi hedeflemişlerdir. Manchester, Stockport, Bury, Rochdale ve Bolton gibi şehir merkezlerinde devasa fabrikalar inşa edilmiş, anlık üretim için doğal su kaynaklarına olan bağımlılık kırılarak kasten kömüre geçilmiştir. Kapitalizmin tarihin o kırılma noktasında fosil yakıtlara yönelmesinin asıl nedeni sadece yüksek enerji sağlaması değil, devasa işçi sınıfı üzerinde mutlak bir kontrol ve sömürü ağı kurma zorunluluğuydu. Britanya’daki bu başlangıcın ardından, küresel ölçekteki kapitalizm sırasıyla doğalgaz ve petrole dayanan ölümcül bir enerji modelini benimsemiştir. Tarih boyunca tüm sisteme milyarlarca, trilyonlarca dolar fosil yakıt altyapı yatırımı yapılmış ve dünyayı saran bir sömürü ağı inşa edilmiştir.
Bu bağlamda kapitalizm, doğası gereği fosil yakıtlara tam bir bağımlılık içindedir ve kendi kâr mantığından asla kurtulamayacaktır. Çevre açısından bunun ilk ve en yıkıcı sonucu, kapitalist üretimin gündelik bir yan etkisi olarak atmosfere salınan devasa miktardaki sera gazlarının dünyayı hızla ısıtmasıdır. Ancak şu anda en az bunun kadar önemli bir diğer gerçek, kapitalizmin fosil yakıt bağımlılığının dünyayı emperyalist savaşlara sürüklüyor olmasıdır. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden İran’a ABD ve İsrail öncülüğünde gerçekleştirilen saldırılar ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimler, enerji kaynaklarına yönelik ihtiyacın jeopolitiği ve emperyalist çatışmaları nasıl şekillendirdiğini hepimize açıkça gösteriyor. Daha güçlü ülkeler, tarih boyunca sömürgecilik ve emperyalizm aracılığıyla petrol gibi doğal kaynaklar üzerindeki kontrollerini maksimuma çıkarmak için durmaksızın savaşmışlardır. Fosil yakıtlara dayanan kapitalist üretim modeli, doğrudan kaynakların kontrolü için verilen acımasız bir emperyalist rekabete dönüşmüştür. İşte bu yüzden zirveler, gezegeni kurtarma amacından sapıp emperyalist çıkarların kıyasıya çarpıştığı bir savaş alanına evriliyor.
Geçen yıl Brezilya’da düzenlenen COP30’da bunun en net örneğini yaşadık, neredeyse tamamı Küresel Güney’den olan 80’den fazla ülke, fosil yakıtlardan tamamen uzaklaşmayı hedefleyen bir ‘yol haritası’ önerdi. Beklenen bir hedef olsa da daha önce saydığım tüm nedenlerden ötürü bu haritanın hayata geçirilmesi pek olası değildi. Çünkü böylesi bir adım, petrol zengini ülkelerin ve büyük şirketlerin çıkarları için tam bir felaket anlamına geliyordu. Nitekim emperyalist güçler süreci manipüle ederek, bu taslağı Türkiye’de düzenlenecek zirvede sadece rapor edilmesi beklenen ‘gönüllü’ ve etkisiz bir plana dönüştürdüler. Emisyon azaltımlarını geciktirmek ve fosil yakıtlardan uzaklaşmayı durdurmak isteyen şirketler için bu sonuç büyük bir zaferdi. Açıkça gördüğümüz üzere, fosil yakıtlardan uzaklaşmak isteyen ülkelerin çabaları, süreci baltalamak isteyen kapitalist çıkarların kurduğu ortak cepheye çarparak dağılmaktadır.
Kapitalizmin sadece fosil yakıt bağımlılığının değil, doğal çevreyle kurduğu çarpık ilişkinin temellerini anlamak için Marx ve Engels’in sunduğu devrimci analizlere başvurmalıyız. Marx ve Engels, tarih boyunca tüm insan toplumlarının temiz su, gıda ve diğer ihtiyaçları için doğal dünyaya bağımlı olduğunu ve varlığını sürdürmek amacıyla doğayla bir üretim ilişkisi kurduğunu belirtmişlerdir. Avcı-toplayıcı toplumlardan feodalizme kadar geçmişteki tüm ekonomik yapılar insanların acil ihtiyaçlarını karşılamak üzere organize edilirken, kapitalizm üretimi insani ihtiyaçlar için değil, sadece kâr elde etmek için organize etmiştir. Sermaye birikimi uğruna bitmek bilmeyen bu rekabet ve kârı maksimuma çıkarma güdüsü, Marx’ın ‘metabolik kopuş’ olarak tanımladığı bir süreci tetiklemiş ve insan ile doğa arasındaki tarihsel ilişkiyi tamamen parçalamıştır. Kapitalizm bizi doğadan yabancılaştıran, doğayı korunması gereken bir yaşam alanı olarak değil, yalnızca kâr amacıyla sömürülüp üretime dahil edilecek cansız bir meta olarak gören doğa karşıtı bir sistemdir. Engels’in de haklı olarak vurguladığı gibi, kapitalist sistem kısa vadeli kârlarını artırmak uğruna doğal çevreyi acımasızca tahrip ederken, bu yıkımın uzun vadede aslında kendi varlığının ve kârlılığının temellerini de yok edeceğini göremeyecek kadar rasyonellikten uzaktır.
Devrimci sosyalistlerin COP sürecine ve çevre krizine getirdiği benzersiz bakış açısının temeli tam olarak buradadır. Çevre tahribatına karşı çözüm üretmesi beklenen bu yapıların, doğası gereği çevre krizini yaratan kapitalist sistemin mantığına nasıl hapsolduğunu kitlelere anlatmalıyız. Sol çevrelerden ve iklim aktivistlerinden pek çok kişi, böylesine büyük bir tehdit karşısında kapitalizmin neden irrasyonelce davrandığını anlayamayıp büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. Bu noktada devrimci sosyalistler olarak önümüzde iki hayati görev bulunuyor.
Birincisi, bu süreçlerde gezegenin yok oluşunu, iklim krizinin tetiklediği mülteci hareketlerini ve yerli topluluklarla dayanışma ihtiyacını, kapitalizmin sömürüsü ve emperyalist savaşlarla ilişkilendiren geniş çaplı radikal hareketler inşa etmektir. Bunu başarmak şüphesiz çok büyük bir iş, ancak gerçekleri açıkça ortaya koyduğu için radikal çevre hareketleri içinde büyük yankı bulacaktır. İkincisi ve en önemlisi ise, insanlığa doğanın sömürülecek bir meta olarak görülmediği, üretimin şirketlerin kâr hırsıyla değil herkesin ortak yararına uygun olarak demokratik bir şekilde planlandığı bambaşka bir sosyalist gelecek vizyonu sunmaktır. Bu vizyon; doğayı varlığımızın bir parçası olarak görür ve onu çevresel çöküşten kesinlikle korunması gereken ortak bir değer olarak kabul eder. Kasım ayında Türkiye’de bir araya gelecek olan ve farklı sorunlar için mücadele eden herkesle yan yana durarak, böylesi çekici bir sosyalist vizyonu çevre hareketlerine aşılamalıyız.
Son olarak, COP sürecinde sermayeyi ve fosil yakıt şirketlerini savunmaya geçmeye zorlayacak geniş çaplı, anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı radikal bir çevre hareketinin inşasında oynadığınız rol için minnettarım. Bu tür bir devrimci hareket, 21. yüzyılın en acil ihtiyacıdır.
* Bu yazı, İngiltere’deki Socialist Workers Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) üyesi Martin Empson’un DSİP tarafından düzenlenen Sosyalist Tartışma programına gönderdiği konuşmasının bir dökümüdür.
