Sayı 7

Enternasyonal Sosyalizm sayı 7, Kasım 2020.

Demirtaş’a bir öneri: Güçlendirilmiş işçi demokrasisi – Şenol Karakaş
ABD’yi bölen seçimler ve yeni siyasi dinamikler – F. Levent Şensever
ABD’de ırkçılık, sınıf ve direniş – Ozan Tekin
Krizler derinleşiyor – Joseph Choonara
Covid-19’un kapitalizm teşhiri – Melike Işık
Göçmenler ve işçi sınıfı – Faruk Sevim
Marx ve ekoloji – Sinan Özbek
Metabolik yarılmanın yeniden keşfi ve gecikmeli takdiri – Ian Angus
Türkiye’de iklim politikası – Erkin Erdoğan
200. doğum gününde Engels’in mirası
Karl Marx ve ideoloji: Çatışmayı sonuna kadar götürmek – Can Irmak Özinanır
“En büyük derdimiz TC’nin kendisidir” – AKP ve CHP karşısında sol – Roni Margulies
Askeri darbeler ve darbelere karşı mücadele – Çağla Oflas
İkinci Hayat üzerine bir deneme – Figen Dayıcık Fırat
İklim-çevre krizine devrimci bir yanıt – Nuran Yüce

 

…savaşlar kapitalizmin doğasına içkindir; sadece kapitalist ekonominin ilga edildiği, ya da savaş tekniklerinin gelişmesinin zorunlu kıldığı insan ve para fedasının yol açtığı büyük kayıp ve halkın silahlanmaya karşı nefretinin bu sistemin ilgasıyla sonuçlandığı bir çağda ortadan kalkabilirler. Bunun için, öncelikli asker kaynağı olan ve en büyük maddi fedakârlıkları yapan işçi sınıfları, amaçları olan ulusların dayanışmasına gerçeklik kazandıracak sosyalist temellere dayalı bir ekonomik sistemin yaratılmasına aykırı düşen savaşın doğal düşmanlarıdır.[1]

Savaşlar gerçekten de kapitalizmin doğasına içkin. Geçtiğimiz aylarda Türkiye, askeri olarak Libya’da, Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la ve Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında aktif rol aldı. Suriye’de ise uzun süredir askeri hareketlilik içinde bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, Mavi Vatan teziyle desteklenerek Türkiye’nin bölgesel güç olma girişimlerinin yoğunlaşmasıyla tanımlanmaya başladı. Fakat gelişmelerin her bir evresinde Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücüyle bölgesel güç olma arzusu arasında kapanması pek de mümkün olmayan bir mesafe olduğu açığa çıkıyor.

Türkiye sadece bölgesel askeri güç olma yönündeki hamlelerinde değil, iç politikada da derin bir kriz yaşıyor. Bu kriz tıpkı küresel düzeyde olduğu gibi üç alanda kendisini gösteriyor. Ekonomik krizin büyüklüğü ve siyasi iktidarın bir dediği bir dediğini tutmayan yaklaşımı, faiz artırdığı için kovulan Merkez Bankası başkanlarının yerine gelen yeni başkanın da faizi artırarak işe başlaması ve doları baskılamak için Merkez Bankası rezervlerinin eksiye düşürülmesi gibi sorunlar, enflasyon, işsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi gibi sorunlarla el ele ilerliyor.

Covid-19 salgınında ise iktidar bütünüyle sınıfta kaldı. “Evde kal” kampanyası yapıp işçilerin evde kalmasının koşullarını sağlamayarak, tüm kaynakları sermaye sınıfına aktararak, hasta sayılarını gizleyip insanların hastalığın yayılma hızını görmesini engelleyerek, hastalığa karşı en önde mücadele eden sağlık çalışanlarını tehdit ederek, sağlık çalışanlarının haklarını kısıtlayarak, yaz aylarında salgın sona ermiş gibi tutum alıp, ardından hemen hiçbir tedbir almadan okulları açarak hastalığın yayılma hızını artırarak, yoksul, emekçi ve engelli olanların koşullarını düşünmeden çelişkili kısıtlamalar önererek salgınla mücadeleyi tek tek vatandaşların sırtına yükleyerek başarısız oldu. Şimdilerde kriz derinleşiyor.

İktidar “çevrecinin daniskası” olduğunu iddia etmesine rağmen, tüm canlı yaşamını zora sokan karbon salım hızını yavaşlatma konusunda frene basamadığı gibi, ekosistemin çıkarları yerine inşaat sermayesinin, müteahhitlerin ve çimentocu-betoncuların çıkarlarını koruyarak kelimenin en geniş anlamında bir çevre felaketine neden oluyor.

Bu alanlardaki her gelişme, iktidarın seçmen temelinde tahminlerin ötesinde bir erimeye neden oldu. Siyasal gücün tek bir kişinin elinde bu derece yoğunlaşmasının yarattığı ekonomik-pandemik ve ekolojik krize, giderek büyüyen bir siyasal kriz eşlik ediyor. Türkiye’de son günlerde bir mafya liderinin ana muhalefet partisi liderine ettiği küfürler konuşuluyor. Organize suç işlemekten ceza yemiş bir adam siyasal alana müdahale ediyor. İktidarın küçük ortağı MHP’nin liderliği, organize suçtan hapis yatmış ve MHP affı sayesinde salıverilmiş adamı savunuyor. Cumhurbaşkanına yakın isimler bu gelişmeden rahatsızlık duyulduğunu ifade ediyor. MHP siyasal alanı domine etmeye çalıştıkça siyasal krizin şiddeti artıyor.

Bu gelişmeleri, ABD’de tarihi katılımla gerçekleşen seçimleri Trump’ın kaybetmesinin yarattığı koşullarda yaşıyoruz. Trump’ın başına gelenler tüm otoriter liderlerin kâbusu oldu çoktan. Türkiye’de derinleşen krizler, ABD’deki başkanlık değişimiyle şiddetlenecek gibi görünüyor. Üstelik yenilen sadece Trump değil. Bir başka otoriter lider olan Bolsonaro da zor durumda. 15 Kasım günü yapılan seçimlerde Brezilya’nın önemli şehirlerinde Bolsonaro’nun adayları yenildi. Merkez sağ ve sol adaylar ise yükselişe geçti. Altı eyaletin başkentinde Bolsonaro’nun destek verdiği sağcı adayların dördü yenildi.

Çanlar gerçekten de otoriter liderler için çalıyor.

Kapitalizm, kâr için ölümcül rekabetle gezegeni ve yoksulları zaten yaşanmaz ve yaşayamaz hale getirirken, otoriter liderler kapitalizmi biraz olsun dizginleme şansı olan tüm kurum ve kazanımları yıkıma uğratıp, kapıyı daha sağlarında olan faşist örgütlenmelere aralıyorlar. Özellikle pandemi döneminde hem tek tek tüm kapitalist devletlerin, hayatı değil şirketlerin kârını savunan uygulamaları hem de otoriter liderlerin tıpkı iklim inkarcılığında olduğu gibi salgını da inkar eden yaklaşımları… Covid-19’u küçümsemeleri nedeniyle yüz binlerce insan yaşamını yitirdi, 50 milyonu aşkın insan hastalığa yakalandı. Kapitalizm tüm boyutlarıyla küresel düzeyde teşhir oluyor. 2019 yılında tüm dünyada esen intifada rüzgarı sağlam bir direniş hafızası yarattı.

Salgınla kesintiye uğrayan hafıza, George Floyd’un öldürülmesiyle kendisine yeni kanallar açtı. Polonya’da kadınların mücadelesi, Tayland’da monarşiye ve cuntaya karşı mücadele, birçok yerde sağlık emekçilerinin pandemi ekseninde şekillenen grevleri ve mücadeleleri, Kolombiya’da yerli halklar, Macaristan’da özelleştirmeye direnen öğrenciler, Belarus’ta hileli seçimleri kabul etmeyen kitleler, başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umudumuzu tazeliyor.

Henüz sokakta, işyerlerinde, mahallelerde ve kampüslerde merkezi bir şekilde ifadesini bulamamış olsa da benzer bir öfke Türkiye’de de mayalanıyor. 2019 Mart’ında yapılan yerel seçimlerden beri, AKP-MHP iktidarının oyları düzenli olarak geriliyor. Koalisyonun liderleri dahil, toplumun çoğunluğu, bu iki partinin yüzde 50’yi geçebileceğine dair inancını kaybetti.

Enternasyonal Sosyalizm önümüzdeki günlerin, haftaların ve ayların mücadelesinin örgütlenmesine ve mücadele edenlerin güçlü tartışmalar yapmalarına yardımcı olmak için kaleme alınan makalelerle dolu
7. sayısıyla karşınızda.

Derginin ilk yazısı “Demirtaş’ın önerisi üzerine: ‘Güçlendirilmiş işçi demokrasisi’ başlığını taşıyor ve yazıda Şenol Karakaş, demokrasinin kırıntısına dahi göz diken yerli-milli yönetimden kurtulmak yönünde bir çalışma programı öneren Selahattin Demirtaş’ın “Güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisini tartışıyor.

Levent Şensever, “ABD’yi bölen seçimler ve yeni siyasi dinamikler” başlıklı yazısında 4 Kasım’da yaşanan ve Trump’ın kaybettiği seçimleri ayrıntılı bir şekilde ele alıyor, önümüzdeki dönemde mücadelenin hangi hedeflere odaklanabileceğini tartışıyor.

“ABD’de ırkçılık, sınıf ve direniş” başlıklı makalesinde Ozan Tekin, 2020 yılında George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan sosyal patlamayı ayrıntılı bir şekilde incelerken bir yandan da, hem ABD’de kurumsallaşmış ırkçılığın arka planlarını hem de Trump’ın kaybettiği seçimleri ırkçılık karşıtı hareketin nasıl etkilediğini mercek altına alıyor.

“Krizler derinleşiyor” başlıklı makalesinde Joseph Choonara, ABD ve İngiltere gibi ülkelerden yola çıkarak küresek kapitalizmin çok yönlü krizlerinin daha daha da büyüdüğünü ve özellikle başta ABD olmak üzere, yöneticilerin Covid-19 salgınına yaklaşımının bir dizi ülkeyi nasıl cehenneme çevirdiğini anlatıyor.

“Covid-19’un kapitalizm teşhiri” başlıklı makalesinde Melike Işık salgının gelişmesine yakından ve bir dizi ayrıntıyı gözeterek bakıyor, salgının sınıfsal eşitsizlikleri nasıl açığa çıkarttığını ve derinleştirdiğini anlatıyor.

Faruk Sevim, “Göçmenler ve işçi sınıfı” başlıklı makalesinde göç olgusunun tarihsel seyrinin yanı sıra göçmen işçilerin sermayenin ilk birikim dönemlerinde oynadığı rolü ele alıyor. Göçmenlerin sınıfsal hareketliliği ve göçmenlerin göç edilen ülkelerdeki işçi sınıfıyla ilişkisi de yazının önemle değindiği başlıklar arasında.

Sinan Özbek, “Marx ve ekoloji” başlıklı makalesinde Karl Marx’ın eserlerinde kapitalizmin doğayı yıkıma uğrattığını ele aldığı çok sayıda bölüm olmasına rağmen, Marx ve Marksizm’in ekolojik mücadeleyi geri plana attığı, önemsizleştirdiği iddiasına sahip eleştiriler ile, bunların arka planına dikkat çekerek tartışıyor ve Marksizm’i savunuyor.

“Metabolik yarılmanın yeniden keşfi ve gecikmeli takdiri” başlıklı kapsamlı makalesinde Ian Angus ise Marx’ın en başından beri gösterdiği gibi kapitalizmin, tabiatı gereği karşı koyamadığı kâr ve varlık birikimi dürtüsünü, insani temel ihtiyaçların karşılanmasından daha önemli saydığını savunuyor ve Marx’ın ekoloji tartışmalarını kavramayı kolaylaştıracak bir dizi açıklayıcı kavramının altını çiziyor.

“Türkiye’de iklim politikası” başlıklı ayrıntılı yazısında Erkin Erdoğan “iklim politikalarının üzerindeki sır perdesini aralamak” için sermaye birikim sürecinin dinamiklerine bakmak gerektiğini savunuyor ve iklim hareketinin içine sızan piyasacı yaklaşımlarla tartışıyor.

Friedrich Engels, Karl Marx’ın yoldaşı, arkadaşı ve Marksist teoriden o olmadan söz edemeyeceğimiz müthiş bir araştırmacıdır. Kuşkusuz sadece bir teorisyen değil, Engels aynı zamanda bir işçi sınıfı devrimcisiydi. 28 Kasım 1820’de doğan Engels’in fikirlerinin ve mücadelesinin bugünün genç işçi ve aktivistlerine katkılarının dökümünü yapmaya sayfalar yetmez. 200. doğum gününde Enternasyonal Sosyalizm olarak kısa bir anma yazısının yanı sıra, 1917’de gerçekleşen Rus devriminin liderlerinden Lenin’in Engels’in ölümü üzerine 1895 yılında kaleme aldığı makaleyi de yayınlıyoruz.

Can Irmak Özinanır ise “Karl Marx ve ideoloji: Çatışmayı sonuna kadar götürmek” başlıklı makalesinde ideoloji kavramının tarihini ve Marx ile Engels’in kavramı ele alış tarzlarını inceliyor. Yazı, materyalist tarih anlayışının gelişme sürecinde “ideoloji” kavramının evrimini de tartışıyor.

Roni Margulies, “En büyük derdimiz TC’nin kendisidir: AKP ve CHP karşısında sol” başlıklı yazısında Türkiye’nin darbeler tarihine sol açısından ve CHP’nin yaklaşımına yoğunlaşarak bakıyor. Makalede aynı zamanda son yıllarda yaşanan gelişmelerin bir dökümü ve analizi de yapılıyor.

Çağla Oflas, “Askeri darbeler ve darbelere karşı mücadele” başlıklı yazısında Türkiye, Almanya, Rusya, Şili ve Mısır gibi ülkelerde tarihin çeşitli dönemlerinde yaşanan darbeleri, egemen sınıfların darbelere neden ihtiyaç duyduğunu ve solun darbeler karşısındaki tutumunu inceliyor.

Figen Dayıcık Fırat, Nurdan Gürbilek’in İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler kitabını inceliyor. Kitabın yazarı gibi makalenin yazarı da “göç”, “ev”, “yurt” gibi kavramlara yakından bakıyor. Özellikle Nurdan Gürbilek’in vardığı sonuçların aktarıldığı bölümler İkinci Hayat’ın niçin mutlaka okunması gerektiğini gösteriyor.

“İklim-çevre krizine devrimci bir yanıt” başlıklı yazısında ise Nuran Yüce, Martin Empson editörlüğünde hazırlanan, Z Yayınları’ndan çıkan İklimi Değil Sistemi Değiştir-Çevre Krizine Devrimci Bir Yanıt başlıklı kitabı oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Kitap da tanıtım makalesi de iklim aktvistlerinin tartışması için çok önemli bir kılavuz işlevi görüyor.

Nisan ayında yayınlanacak 8. sayımızda buluşmak dileğiyle.

[1]     1907 yılında Stuttgart’ta gerçekleşen İkinci Enternasyonal Kongresi’nde Rosa Luxemburg ve Lenin’in ısrarıyla alınan savaş karşıtı karar metninden.