Siyasal Kargaşa, Otoriterlik, Direniş ve Yeni Barış Süreci

Türkiye özellikle mart ayından beri, CHP’ye yönelik operasyonlar hız kazanmaya başladıktan sonra çalkantılı bir dönemden geçiyor. 2025’in mart ayından itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı kitlesel sokak protestoları düzenlendi. Ardından, bu kitle eylemlerinden bağımsız olarak PKK silahlarını bırakacağını duyurdu. Dergimiz yazarlarından Şenol Karakaş’la, İngiltere’de yayınlanan International Socialism dergisinden Arthur Townend ve Joseph Choonara bir röportaj yaptı. Bu röportajı biz de yayınlıyoruz. Şenol Karakaş eylül ayında yapılan röportaja bazı güncellemeler yaptı ve son gelişmeleri de dahil etti.

ISJ: Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 20 yılı aşkın bir süredir Türkiye siyasetine hakim. Erdoğan ilk olarak 2003 yılında başbakan oldu. Ancak, 2025 yılının başlarında hükümete karşı büyük bir kitlesel protesto hareketi yaşandı. Erdoğan’ın iktidarına ne ölçüde önemli bir meydan okuma söz konusu oldu?

Şenol: 19 Mart 2025’te başlayan protestolar, AKP’nin karşılaştığı en büyük kitlesel hareketti. Milyonlarca oy ile üç kez İstanbul belediye başkanlığı seçimlerini kazanan Ekrem İmamoğlu ve yüzden fazla belediye yetkilisinin tutuklanması, sadece Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) destekçilerinde değil, nüfusun birçok kesiminde öfke patlamasına yol açtı. İmamoğlu, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın en büyük rakibi ve anketler Erdoğan’ın ona karşı kaybedeceğini gösteriyor. Tutuklamalardan önce İmamoğlu ve CHP seçim kampanyası hazırlıklarına başlamıştı. 23 Mart’ta CHP üyelerinin partinin cumhurbaşkanı adayını belirleyeceği bir ön seçim yapılacaktı. Tutuklama dalgası tam da bu anda geldi.

Polis belediye başkanını tutuklarken, İstanbul Valiliği protestolara yasak getirdi, ancak bu yasaklar anında aşıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası önünde büyük protestolar düzenlendi ve bu protestolar hızla diğer illere de sıçradı. İmamoğlu’nun tutuklanmasına tepki olarak başlayan hareket, genel bir öfke patlamasına dönüştü. Bu protestolar, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl rejiminin yarattığı korku duvarını yıktı.1 Demokrasiyi gasp etmek üzere şekillenen yargı saldırısı, milyonlarca kişinin katıldığı bir sokak hareketiyle karşılandı.

19-29 Mart tarihleri arasındaki eylemleri “Türkiye’yi sarsan on gün” olarak adlandırdık. Bu on gün boyunca, sadece İstanbul’da 1,5 milyondan fazla kişi Saraçhane’deki belediye binası önünde toplanarak protesto gösterileri düzenledi; üniversite öğrencileri, ardından lise öğrencileri on binlerce kişi sokaklara döküldü; okullarda boykotlar düzenlendi. Türkiye genelinde yaklaşık altı milyon kişinin protestolara katıldığı tahmin ediliyor; bu sayı Gezi direnişinde protesto eylemlerine katılanların sayısından daha fazla.2

23 Mart’ta CHP, İmamoğlu’nun ön seçimini kitlesel bir gösteriye dönüştürerek önemli bir gelişme kaydetti. CHP, dayanışma oy pusulalarını açarak sadece CHP üyelerinin değil, isteyen herkesin İmamoğlu’na oy vermesine izin verdi. Partinin 1,5 milyon üyesi olmasına rağmen, İmamoğlu’na 14,85 milyon oy verildi. Ayrıca, İstanbul’da Maltepe’de düzenlenen mitinge 2,2 milyon kişi katıldı.

Son on yılda, özellikle Kürt illerinde, seçilmiş belediye başkanları görevlerinden alınarak tutuklanıyor ve onların yerine devlet memurları atanıyordu. Ancak, 19 Mart’taki kitlesel hareket, devletin yasaklarını aşmakla kalmadı, aynı zamanda hükümetin CHP’nin önde gelen politikacısının yerine İstanbul’a bir “kayyım” belediye başkanı atamasını da engelledi. Her akşam yüzbinlerce kişi belediye binası önünde toplandı. İmamoğlu’nun tutuklanmasına rağmen, protestoların ilk on günü hükümet için bir yenilgi anlamına geliyordu. Milyonlarca insanın kaderini kendi ellerine alması ve bir AKP üyesinin büyükşehir belediyesine atanmasının engellemesi, Erdoğan’ı önümüzdeki aylarda beklediğimiz keskin sınıf mücadelesi açısından kesinlikle endişelendirdi.

ISJ: Protestoların tetikleyicisi, Erdoğan’ın rakibi İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıydı. Ancak, söylediklerinize göre, halkın öfkesinin arkasında çok daha geniş kapsamlı sorunlar var gibi görünüyor.

Şenol: Protestoların arkasındaki ana faktör, 2018’den bu yana farklı aşamalardan geçen ülkenin ekonomik krizi. Türk lirası değer kaybetmiş, enflasyon ve cari açık yüksek seviyelere ulaşmış, Merkez Bankası’nın döviz rezervleri hızla azalmış durumda. Ocak 2018’de 1 sterlin 5 Türk lirasına eşitti, ancak Ağustos 2025’te 1 sterlin 55 Türk lirasına yükseldi. Enflasyon dalgası, yaşam maliyetinde muazzam bir artışa neden oldu. Nüfusun büyük bir kısmının satın alma gücü düştü ve toplam harcamalarda konut ve gıda giderlerinin oranı arttı. Genç işsizliği ve üniversiteye devam ederken çalışmak zorunda kalan öğrenci sayısı arttı. Eğitimli gençlerin Avrupa’ya göçü hızlandı. Türkiye’deki işçilerin yaklaşık yarısı, aylık sadece 22.000 lira (396 sterlin) asgari ücret alıyor.

Ekonomik zorlukların yanı sıra, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, yargının doğrudan bir iktidar aracı haline gelmesi, haksız tutuklamalar ve siyasi tutukluların iddianame olmadan aylarca veya yıllarca hapiste tutulmasına karşı yaygın muhalefet de öfkenin patlamasına neden oldu. Yüksek mahkemeler veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından alınan kararlar, örneğin Kürt siyasi hareketinin lideri Selahattin Demirtaş ile ilgili kararlar, hükümet tarafından uygulanmadı.3

Hükümetin LGBTİ+ bireyleri hedefe koyması, işçi sınıfına nefes aldırmaması, sürekli olarak fakirden alıp zengine veren ekonomi politikalarının uygulanması ve şiddetlenen yoksullaşma, işyerlerinde rekor düzeyde ölümlerin yaşanması, kadın cinayetlerine karşı caydırıcı önlemlerin alınmaması ve faillerin bazen aramızda serbestçe dolaşması gibi konular öfkeyi tekrar tekrar körüklemekte ve sürdürmektedir. On binlerce sokak köpeğini öldürmek için çıkarılan yasa, hayvan hakları aktivistlerini öfkelendirdi. Hükümetin grevleri defalarca yasaklaması, örgütlü işçi sınıfının tepkisini çekti.4

İmamoğlu’nun tutuklanması karşısında demokrasinin gasp edildiğini ve oy kullanma hakkının ortadan kaldırılabileceğini gören milyonlarca insanın eylemleri çok önemliydi. Sosyalistlerin, Kürtlere yönelik baskıya sessiz kalmanın, hatta zaman zaman bu baskı mekanizmasının bir parçası olmanın bumerang etkisi konusunda uyarıda bulunmalarının kıymeti biraz olsun anlaşılabilir oldu bu dönemde.5

ISJ: Dediğiniz gibi, CHP liderliği protestoları destekledi, ancak bu, protestoların daha radikal taleplerini sınırlayan bir faktör gibi görünüyordu. CHP’nin politikası hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?

Şenol: İmamoğlu’nun tutuklanması, CHP liderliğine varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduklarını gösterdi. Sokaklardaki militan ruh hali, CHP lideri Özgür Özel’in miting konuşmalarındaki keskinliğini ve kararlılığını şekillendirdi. Beklentilerin ötesinde bir liderlik sergiledi. Aşağıdan gelen baskı ve yargı saldırıları karşısında diplomatik pazarlık yapma imkânının olmadığı gerçeği, CHP liderliğini sola çekti. Protestoların boyutu, CHP’yi çok aşan bir harekete işaret ediyordu.

Ancak CHP liderliği, bu geniş hareket karşısında üç yanlış adım attı. İlk olarak, hareketi CHP destekçileriyle sınırlandırmaya çalıştı. İkinci olarak, mücadeleyi seçim hedefleriyle ilişkilendirdi ve erken seçim talep eden bir imza kampanyası başlattı. Hedefi 30 milyon imzaya ulaşmaktı, ancak bu hedef henüz gerçekleştirilemedi. Nitekim, CHP mitinglerinin her hafta farklı bir ilde ve her çarşamba İstanbul’un farklı bir ilçesinde yapılacağını duyurarak, CHP, Erdoğan yönetiminin baskıcı politikalarına karşı protesto eden ve çok çeşitli taleplerle özgürlük isteyen kitleleri, CHP’ye oy kazandıracak erken seçim talebine odaklanmaya yönlendirdi. Üçüncüsü, Kemalist ve milliyetçi bir parti olan CHP, aşırı sağcı ve faşist grupları protestolara dahil etmeye çalıştı. Katılımcılara Türk bayrakları dağıtıldı ve Zafer Partisi’nin (ZP) ırkçı lideri Ümit Özdağ’ın hapishaneden yazdığı bir mektup, belediye binası önündeki kalabalığa okundu. 

Protestolar giderek rutin CHP mitinglerine dönüşürken, 19-29 Mart tarihleri arasında “çeşitlilik içinde birlik” fikriyle ve bu hareketin bir parçası olarak kazanabilecekleri hissiyle harekete katılan milyonlarca insan geri çekildi.

CHP’nin sol bir mücadele yürütmediğini ancak kitlesel seferberlik politikası izlemek zorunda olduğunu anlamalıyız. Türkiye’deki sınıf mücadelesi de CHP üzerinde baskı oluşturuyor. Aşırı sağcı ve baskıcı olağanüstü hal rejimi, egemen sınıfın bir kesiminin partisi olan CHP’yi mücadeleye itiyor. Ancak, iktidar partisinin CHP’ye karşı seçimleri kaybetme korkusu, muhalefet partisini ana hedef haline getirdi. İktidar bloğunun yoksulluk sorununu çözemeyeceğinin anlaşılması, milyonlarca insanı bir alternatif aramaya itiyor ve AKP’nin destekleyen tabanındaki yoksullar partiden kopmaya başlıyor. Sınıf mücadelesinin gidişatı, en azından CHP liderliğinin bir kesimini, yoksullarla ve işçilerle bağlantı kurmak için yeni yollar aramaya itiyor. Ancak parti, son 20 yılda Kemalist ve milliyetçi fikirler etrafında kitleleri harekete geçirme konusunda pekiştirdiği alışkanlıklarını aşamadı.

ISJ: Erdoğan’ın sosyal tabanının erozyonu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak faydalı olacaktır. AKP ilk kez iktidara geldiğinde, ılımlı bir İslamcı parti olarak görülüyordu ve sadece dindar yoksul kesimlere değil, daha önce devleti domine eden seküler güçler tarafından marjinalleştirilmiş kapitalist gruplar gibi diğer sosyal tabanlara da hitap ediyordu. AKP’nin destek tabanı iktidara geldiğinden bu yana nasıl değişti?

Şenol: 2018’e kıyasla, AKP 2023 genel seçimlerinde 75 ilde oy kaybetti ve özellikle Orta Anadolu’daki AKP kalelerinde ağır kayıplar yaşadı. AKP, resmi olarak kurulduktan sonra yapılan ilk seçim olan 2002 seçimlerinin sonuçlarına geriledi.6 Yoksul mahallelerde oy almaya devam etse de, bu bölgelerde, özellikle İstanbul’da aldığı oylar da azalıyor. AKP’nin on ayda yaşadığı kayıplar çok şey ifade ediyor. Parti, 2023 seçimlerinde İstanbul’da 24 ilçe kazanırken, CHP 15 ilçe kazanmıştı. Ancak 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde durum tersine döndü ve CHP 26 ilçe kazanırken, AKP 13 ilçe kazandı. İstanbul’un tüm yoksul ilçelerinde AKP’den uzaklaşma eğilimi olduğu çok açık.

Bu değişimin arkasında şöyle bir dönüşüm yatıyor. Geleneksel devlet yapısı tarafından laik devlete bir tehdit olarak görülen AKP, burjuvazinin ekonomi politikalarını savunurken, bu devlet yapısının baskıcı doğasına direnen sosyal kesimlerin sesine en azından kulak vererek rıza politikasının şekillenmesini sağlıyordu. Otoriterlik eğilimi artarken, AKP geleneksel devlet yapısıyla iç içe geçti ve parti tam anlamıyla dönüştü. Ayrıca, her türlü sağcı hükümet politikasının savunucusu olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteğini kazandı ve bu desteğe giderek daha fazla bağımlı hale geldi. Zamanla AKP, kendi tabanındaki en sağcı, arkaik ve yozlaşmış fikirler yönünde geriledi.

Özellikle 2015 yılından bu yana, sizin de belirttiğiniz gibi “dindar yoksullar”dan oy alan ılımlı bir İslamcı parti olan AKP, yavaş yavaş bugün karşı karşıya olduğumuz otoriter rejimi inşa etti. Bu noktada iki önemli gelişme vurgulanmalı. Birincisi, önceki barış sürecinin ardından, Halkların Demokratik Partisi (HDP) oyların yüzde 13’ünü alarak parlamentoda üçüncü parti oldu ve bu, Suriye’nin kuzeyinde Suriye Demokratik Güçleri’nin güçlenmesiyle birleşince, yerleşik düzen için bir ölüm kalım meselesi haline geldi. 2015 seçimlerinde tek başına iktidar olma şansını kaybeden Erdoğan, meseleyi tam da bu şekilde çerçeveledi. Bu gelişmeyle bağlı olan bir önemli gelişme de AKP’nin barış sürecine başından beri şiddetle karşı çıkan MHP ile ittifak kurmasıydı.

İkincisi, AKP’nin tarihini net bir şekilde anlamamız gerekiyor. AKP liderliği başlangıçta özellikle dindar kentli yoksullar ve küçük kapitalist gruplar arasında popülerlik kazandı. AKP’nin tarihi, kadınların, kentli yoksulların ve işçi sınıfının çeşitli kesimlerinin bu parti etrafında birleşip siyasi krizler, darbe girişimleri ve toplumsal mücadeleler yaşadığı bir süreci kapsıyor. Diğer bir deyişle, AKP liderliği, ordu ve bürokrasinin baskısından kaçınırken, işçi sınıfının ve yoksulların çeşitli kesimlerine hitap eden bir tutum benimsedi. Ancak, ana akım sol ve hatta radikal solun önemli kesimleri, AKP’nin laikliğe düşman olduğu gerekçesiyle ona karşı çıktı. Bu, Erdoğan ve partisinin daha temel sınırlamalarını etkili bir şekilde gizledi. Bu sınırlamalardan biri, partinin tüm varlığını egemen sınıfa yaranmaya ve onların çıkarlarını savunmak için en uygun konumda olduğunu kanıtlamaya adaması ve böylece, temelde politikasına uzlaşmaz bir şekilde karşı çıkan kitleleri ikna etmeye çalışmasıydı. Bu, partinin devletle şiddetli gerilimler yaşadığı ilk yıllarında böyleydi ve bugün de öyle.

AKP’nin bir diğer sınırlaması, liderliğinin sağcı yapısıydı. Bugün AKP, aşırı sağcı bir koalisyonun ana bileşeni elbette. Aşağıdaki örnekler, bu partinin ve Erdoğan’ın nasıl değiştiğini gösteriyor: Bir zamanlar AKP, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı ancak daha sonra Kürt partisi HDP’nin kapatılması gerektiğini savundu. İlk yıllarda LGBTİ+ haklarını savunurken artık LGBTİ+ karşıtı nefret yürüyüşlerini destekler durumda. Bir zamanlar Avrupa Birliği (AB) üyeliğinden söz edip liberal demokratlarla işbirliği yapan parti daha sonra aşırı sağcı MHP ile ittifak kurdu. Daha önce darbeler aleyhine söylemlerde bulunan parti, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından olağanüstü hal ilan ederek darbe dönemindeki uygulamaları onayladı.7 Kadın haklarına ilişkin bir anlaşma olan İstanbul Sözleşmesi’ni 2011’de imzalamıştı ancak 2021 yılında Sözleşme’den çekildi. Daha önce Ermeni Soykırımı anma törenlerine izin veriyordu, ancak daha sonra bunları yasakladı. 

Burada iki çok farklı parti olduğu çok açık. Bu nedenle, çeşitli aşamalarda partinin destek tabanının hem yapısında hem de ideolojik şekillenmesinde bir değişiklik olması kaçınılmaz. Bununla birlikte, AKP’nin tamamen küçülüp ortadan kaybolmamasının nedeni, devlet idaresinin tüm kaynaklarını kullanması ve muazzam propaganda fırsatlarına sahip olması. Bununla birlikte henüz AKP karşıtı demokratik ve antikapitalist bir alternatifin şekillenmemiş olması da önemli. Erdoğan’ın İmamoğlu’na olan öfkesinin arkasında AKP’den umudunu yitiren kitlelerin CHP’yi potansiyel bir alternatif olarak görmeye başlaması yatıyor.

ISJ: Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyesi ve Uluslararası Sosyalizm dergisinin yakın dostu olan merhum Roni Margulies, bu dergide Türk solunun büyük bir kısmının Stalinizm ve Kemalizm karışımından ortaya çıktığını savunmuştu. Kemalizmin sosyal tabanını devleti yönetenler ve onlara katılmak isteyen orta sınıf unsurlar oluşturduğu için milliyetçilik ile anti-emperyalizm arasındaki ayrımın bulanıklaştığını söylemiştir. Laiklik, daha spesifik olarak İslam ile bağlantılı siyasi güçlere karşı düşmanlık, ordu tarafından sık sık hoşlanmadıkları hükümetlere karşı halkı harekete geçirmek için kullanılmıştır. Bu fikirler sol için hala geçerli mi?

Şenol: Roni’yi takdir ettiğiniz için teşekkürler. Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi olan Kemalizm ve özellikle tek parti rejimi döneminin politikaları, solun çeşitli kesimleri tarafından bir başarı olarak görülüyor. Kemalizm, laiklik ve anti-emperyalizm ile özdeşleştiriliyor. Bir yandan milliyetçiliği meşrulaştıran, diğer yandan sosyalizmi devlet mülkiyetine indirgeyen Stalinizm, Türkiye’deki solun Kemalizm’in ezilenler ve işçi sınıfı için faydalı olduğu yönündeki tezlerine güç kattı. Özellikle AKP yıllarında, İslamofobinin İslamcı partilere muhalefete kadar uzandığı bir dönemde, kendilerini solcu olarak tanımlayan, ancak sözde “şeriatçı AKP”ye karşı askeri müdahalenin kabul edilebilir olduğunu düşünenler bile vardı. Ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişimi tüm önyargıları yıktı. Ordudaki bir dizi kritik pozisyonun Gülenci darbeci komplocular tarafından ele geçirildiği gerçeği ve darbenin kitlelerin katkısıyla püskürtülmesi, ordunun bu imajını yok etti.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından siyasetin merkezi aşırı sağa kaydı. 2023 yılında, AKP’nin MHP ile koalisyon kurması ve hükümetin Kemalizm’e yönelik her türlü eleştiriden kaçınmaya başlamasının ardından Roni şu satırları yazdı:

“Kışkırtıcı Kemalist milliyetçilik ile dindar milliyetçilik her zaman önemli ortak noktalar sergilemiş olsa da, bu iki kanat arasındaki çatışmanın son 30 yılda Türkiye tarihine damgasını vurduğu da açıktır. Ancak bana göre, “seküler milliyetçilik” teriminin asıl yararı, iki tür milliyetçilik olduğunu belirtmesinden çok, her iki kanadın da milliyetçi olduğunu vurgulamasıdır.”8 

AKP’nin 2016’dan beri faşist MHP ile koalisyon halinde olması seküler milliyetçileri şaşırtmış olsa da Kemalizm siyasi yelpazenin birçok kesiminde görünürlük kazandı. Solun çeşitli kesimleri, ulusal bayramlarda Mustafa Kemal’in anti-emperyalist mücadelesini öven mesajlar paylaşmakta ve tek parti döneminde idam edilen sosyalistleri anmaktalar. Ancak bugün, ordunun harekete geçmesini isteyen bir sol artık söz konusu değil. Bunun nedeni, darbelerin kötü bir şey olarak görülmesi değil, bu ordunun artık “o” ordu olmadığı görüşü. Sol milliyetçiler arasındaki tartışma, çoğunlukla cumhuriyetin kazanımlarını korumak için milliyetçi siyasi kampanyalar düzenleme biçiminde gerçekleşiyor.

Hem Stalinist hem de Kemalist olan Türkiye Komünist Partisi (TKP), son aylarda Mustafa Kemal’in heykelleri önünde diz çökerek cumhuriyeti savunan eylemler düzenledi. Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) halefi olan Sol Parti, artık TKP’nin politikasına çok daha yakın. Ancak, bizim görüşümüze göre ve Roni’nin de sık sık vurguladığı gibi:

“Kemalizm, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Cumhuriyet’in kurulması sırasında yeni bir burjuva devleti yaratma sürecinin ideolojisidir. Bu, onun tek ve temel anlamı ve işlevidir. Bu ideoloji, yerel ve Müslüman ticari burjuvazinin kendisini egemen sınıf olarak kurmak ve sağlamlaştırmak için gerekli gördüğü her şeyi teorileştirdi; ulusal bilinci olmayan bir ulus, sınır olmayan ulusal sınırlar ve yerel bir pazar yarattı. Öte yandan, ülkede yabancı işgal güçlerinin bulunması ve bunların var olduğu bir yerde ulus devletin kurulamayacağı gerçeği göz önüne alındığında, anti-emperyalizmi anımsatan bir dil de benimsemiştir.”9  

Ne yazık ki, solun önemli bir kısmının da aynı dili kullandığını belirtmek zorundayız.

ISJ: Protestolara karşı acımasız şiddet uygulandığını gördük — aktivistlerin, politikacıların ve sendikacıların tutuklanmaları devam ediyor. Erdoğan’ın baskı dışında iç krizi çözmek için bir stratejisi var mı?

Şenol: Hükümetin, baskıcı politikalar dışında krizi çözmek için başka bir seçeneği kalmadı. Baskıya tek alternatif demokrasi olabilir. Ya siyasi demokrasinin sınırları genişleyecek ya da baskıcı politikaların derecesi artacak. Erdoğan için demokrasi şu anda en gereksiz olgu. Protesto, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün genişlemesi anlamına gelen demokrasi, iktidar bloğu için bir tehdit. Baskıcı politikalara son vermek ve bir dizi demokratik adım atmak, birkaç ay önce sokaklara dökülen öfkeli kalabalığın güvenini artıracaktır. Aşırı baskı koşullarında, devletin yasaklarına rağmen sokaklara çıkan, meydanları işgal eden, polisle çatışan, tutuklama ve gözaltılara aldırış etmeyen kalabalıklar, örgütlenme özgürlüğünün kapsamı genişletilirse daha da büyük bir kararlılıkla sokaklara çıkabilirler.

AKP hükümeti kısa süre önce kamu sektörü çalışanlarının grev yapmasını yasakladı. Bununla birlikte, 17 Temmuz’da kısmi bir fiili grev gerçekleşti. Dahası, hükümet yanlısı bürokratlarıyla tanınan sendikalar bile greve katılmak zorunda kaldı. Hükümet yoksullardan alıp zenginlere vermeye devam ediyor ve yoksulluk derinleşiyor. İşçiler, yoksullar ve işsizler arasında öfke neredeyse elle tutulur hale geldi. Öte yandan, İmamoğlu için sokaklara çıkan ancak bir dizi tutuklamayla karşı karşıya kalan öğrenciler, okulların açılmasını bekliyorlar ve okullar açıldığında, kitlesel ve militan eylemlere tanık olabiliriz.

Erdoğan baskı politikasında herhangi bir taviz vermek istemese de, milyonlarca insan demokrasiyi ısrarla talep ediyor ve Kürt sorununda yeni barış sürecinin mantıklı bir devamı olan bir dizi demokratik adım gündemde. Barış sürecinin demokratik açılımlarla el ele gitmesi gerektiği gerçeği hükümeti rahatsız ediyor. Bu nedenle, süreç ilerlerken otoriter adımlar ve tutuklamalar devam ediyor. Şu anda, barış sürecinin umut verici atmosferi, otoriter hamlelerin sağcı atmosferiyle birlikte ilerliyor ve AKP’yi bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Baskı politikaları, kendisine karşı daha kitlesel ve militan bir tepkiyi tetikleyebilir, ancak baskıyı kaldırmak da benzer bir harekete yol açabilir. Bu koşullar altında AKP, barış sürecini silahsızlanmaya indirgemeye, demokratik reformları mümkün olduğunca ertelemeye ve bu arada “terörizmi sona erdiren parti” kartını oynayarak kaybettiği oyları geri kazanmaya çalışabilir.

ISJ: Faşist parti olarak tanımladığınız MHP, Erdoğan’ın iktidar koalisyonunun bir parçası. Ayrıca parlamentoda MHP’den ayrılan ve şu anda muhalefette olan bir grup da var. Faşizm bugün Türkiye’de ciddi bir tehdit oluşturuyor mu?

Senol: Türkiye’deki en büyük faşist güç olan MHP, 1970’lerde anti-komünist bir temelde örgütlendi. 1990’larda MHP, bu kez Kürt meselesinde düşmanlık temelinde yeniden örgütlendi. 2016’daki darbe girişimine kadar parti, CHP ile birlikte AKP’ye karşı hareket etti, ancak 2016’dan sonra AKP ile ittifak kurdu ve devlet bürokrasisinin kapıları MHP’ye ardına kadar açıldı. MHP üyeleri orduda, poliste ve devlet bürokrasisinin üst kademelerinde önemli pozisyonları geri kazandılar. Bu süreçte, MHP’nin savunduğu Türk milliyetçiliği tarzı, özellikle AKP tabanında yayıldı ve faşist fikirler ve semboller giderek daha yaygın hale geldi. MHP, Türkiye’nin aşırı sağındaki en büyük parti olsa da bu alanda daha İslamcı olan Büyük Birlik Partisi (BBP) ve MHP’nin AKP ile ittifakına tepki olarak MHP’den ayrılanlar tarafından kurulan İYİ Parti (İYİP) gibi başka partiler de bulunuyor.

Bu partiler, Türkiye’nin aşırı sağ siyasetinin daha geleneksel partilerini oluşturuyor. MHP’nin eski genel başkan yardımcısı Ümit Özdağ’ın liderliğindeki Zafer Partisi (ZP) ise oldukça yeni bir yönelim benimsemiş durumda. Zafer Partisi, tüm siyasetini Suriyeli mültecilere karşı muhalefete dayandırmakta ve buna elbette Kürtlere karşı düşmanlık gibi fikirler de eşlik ediyor. Özdağ, mültecileri “gerekirse zorla” Türkiye’den göndereceğine söz vermiş ve parti yetkilileri mültecileri hedef alan yalanlar yaymıştı. 19 Mart protestolarına da katılan partinin destekçileri, uluslararası bir aşırı sağcı hareket olan Alt-Right’ı (alternatif sağı) yakından takip ediyor ve ona atıfta bulunuyorlar. Mülteciler, “işgalciler” olarak tanımlanıyor ve amaç Türkiye’yi bir “Anadolu Kalesi” haline getirmek. Arap nüfusunun Türk nüfusunun yerini alacağına dair paranoyadan, mültecilerin ekonomik krizin nedeni olduğu yalanına, “kötü niyetli göçmenlerle mücadele” retoriğine kadar, ZP, Avrupa ve ABD’deki aşırı sağ ile aynı argümanları kullanıyor. Bu konuda uyanık olmalı ve kitlesel bir ırkçılık karşıtı hareket oluşturmalıyız.

ISJ: Şimdi Kürt mücadelesinin son derece önemli bir konusuna geri dönelim. Kürt azınlık için bir vatan kurmak amacıyla onlarca yıldır mücadele eden silahlı örgüt PKK, hapisteki lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine Şubat ayında kendisini feshetme kararı aldı. Temmuz ayında, eski PKK militanlarının silahlarını yaktıkları çarpıcı görüntüler yayınlandı. En son Türkiye’deki tüm güçlerini sınır dışına çektiklerini açıkladılar. PKK’nın bu ani değişiminin nedeni nedir? Kürtler ve diğerleri bu duruma nasıl tepki gösterdi?

Şenol: Silahsızlanma aşamasına geçiş herkesin şaşırdığı bir hızla gerçekleşmiş olsa da, Abdullah Öcalan’ın görüşleri yeni değil. 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Mutabakatı, başbakanlık ofisinde düzenlenen ve devlet yetkilileri, AKP temsilcileri ve Kürt partisi sözcülerinin katıldığı bir toplantıda kamuoyuyla paylaşılmıştı. Bu toplantıda Öcalan’ın PKK’ye önümüzdeki aylarda silah bırakma kongresi düzenleme çağrısı okunmuştu. Ancak bu gelişme Erdoğan’ın barış sürecinin rafa kaldırıldığını açıklamasıyla sona erdi ve yoğun bir baskı dönemi başladı. Yeni barış sürecinde silah bırakma çağrısı, Öcalan’ın kaldığı yerden devam etme kararlılığını gösteriyor.

Öcalan, biri bölgesel değerlendirmeye, diğeri ideolojik evriminin sonucuna dayanan iki temel bakış açısı sundu. Dünya ve bölgeye ilişkin değerlendirmesinde, Kürtlerin özellikle Suriye’de elde ettikleri kazanımların tehlike altında olduğunu vurguladı. Öncelikle, ABD’nin Demokratik Birlik Partisi (Partiya Yekîtiya Demokrat, PYD) ile İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı mücadelede olduğu gibi koruyucu bir rol üstlenemeyeceği gerçeği, Öcalan için açıkça alarm zillerini çaldırdı.10 Ayrıca İsrail’in Kürtleri bir ittifaka çekmeye çalıştığını da gözlemledi. Kürt-İsrail yakınlaşması işbirliğine dönüşürse, bu durum bölgedeki halkların Kürtlere karşı sert tepkilerine yol açabilir. Nitekim Erdoğan, her fırsatta bir şekilde Kürtleri İsrail’in yanında yer almakla suçladı. Kürtlerin, İsrail’in bölgedeki en etkili hegemonik güç haline gelmesinde rol oynama olasılığı karşısında, Kürt özgürlük mücadelesinde yeni bir aşamaya girilmesi gerektiğini öngörenlerin uzlaşması bugünün yaşananların bir yanı. Bu aşamada, Suriye ve Türkiye’deki farklı koşullara göre belirlenen, Kürtlerin demokratik haklarını tanıyan siyasi düzenlemeler yapılması gerekiyordu. Erdoğan, ilk adımın silahların bırakılması olması gerektiğini vurguladı.

Kürt halkı gelişmelere ihtiyatlı bir iyimserlikle yaklaşıyor. İlk barış sürecinin ardından Kürtler ağır baskıya maruz kaldıkları için meşru bir güven sorunu var. Ancak, “Öcalan PKK’yi kurdu, öyleyse Öcalan onu feshedebilir” düşüncesi de Kürtler arasında oldukça yaygın. Kürtlerin gelişmelere büyük bir coşkuyla yaklaşabilmeleri için en temel haklarını elde ettiklerine dair somut kanıtlar görmeleri gerekiyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ve PKK dışındaki Kürt solunda da Öcalan’ın devletle uzlaştığı düşünülmüyor.11 Yurtdışında yaşayan Kürt entelektüeller arasında süreci küçümseme eğilimleri göze çarpıyor, ancak bu kişiler siyasi tartışmayı belirleyecek güce sahip değiller. Öcalan’ın PKK Kongresi’ne canlı veya video kaydı yoluyla doğrudan mesaj gönderme kararı, karar alma sürecini hızlandırmış görünüyor.

Yeni barış süreci, genel olarak Türk solunun geniş kesimleri tarafından şüpheyle karşılandı. Elbette, hükümetin aynı zamanda ana muhalefet partisine otoriter politikaların derecesini tırmandıran bir baskı uygulamaya başlaması, solun yeni sürece karşı şüpheci yaklaşımına katkıda bulunuyor. Ancak bu, “AKP Kürtleri aldatıyor”, “Kürtler Türkiye’deki demokrasi mücadelesini satıyor” ve “DEM Parti AKP ile ittifak halinde” gibi argümanların ortaya çıkmasına kadar ilerletildiği için çok net yanıtlar vermemiz gerekiyor. Bu görüşlerin arkasında, Kürt halkının siyasi düzeyini küçümseyen, AKP’yi ise her şeye kadir gören bir sosyal şovenist anlayış yatmakta. Bu anlayış, sosyalistlerin, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinde somutlaşan “eleştirel ama koşulsuz destek” fikrini göz ardı ederek, AKP’yi Kürt halkını ve Kürt hareketini kontrol edilebilen veya emir verilebilen bir güç olarak görmekte. DSİP ise barış ve demokrasi mücadelelerinin eşzamanlı olarak sürdürülmesi gerektiğini savunuyor. Bu anlamıyla barış sürecini başından beri destekleyen sadece iki sol parti var: Biri DEM Parti, diğeri de DSİP.

ISJ: Bölgedeki emperyalistler arasındaki genel çatışma hali ile PKK’nin silah bırakması arasında nasıl bir ilişki var? Erdoğan, Kürtlere düşmanca tavır sergileyen Suriye’deki yeni rejim Hay’at Tahrir al-Sham’ı (HTŞ) güçlü bir şekilde destekliyor gibi görünüyor. Kürtlerin Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığıyla, barış anlaşması Türk hükümetinin HTS’ye verdiği desteği bölgedeki daha geniş hedefleriyle dengelemek için bir yol mu?

Şenol: Yeni barış sürecinin en ilginç yönü, MHP’nin bu sürecin başarısı için ısrarcı olması. Bu ısrarın arkasında, MHP liderinin İsrail’i bir tehdit olarak algılaması yatıyor. İsrail; suikastları, katliamları, Hamas ve Hizbullah liderlerine yönelik ağır saldırıları, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen ile eşzamanlı savaşları ve Gazze’yi işgaliyle bölgedeki tüm güçler için endişe kaynağı haline gelmiş durumda. Gazze’deki soykırımı yeni savaşlar veya çatışmalarla derinleştirmek, bölgeyi daha da istikrarsız hale getirecektir. Esad rejiminin devrilmesi, Türkiye için kritik bir yeni dönemin kapılarını açtı. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de ifade ettiği gibi, Türk devleti için temel sorun, bu kaotik siyasi ve askeri koşullar altında Suriye’deki Kürt özerkliğinin Türkiye’nin aleyhine genişlemesiydi. Gelişen savaşın, güç dengesindeki değişikliklerin, Gazze’de süren soykırımın ve Orta Doğu’daki yıkımın etkisini hafifletmek için Türkiye, Kürt meselesine ilişkin ılımlı bir ortam yaratmalı ve mümkünse, bu iç düzenlemelerin ardından yeni fırsatları değerlendirmek için sınırlarının ötesinde kendini güçlendirmelidir. Devletin merkezinde olduğu ve MHP’nin aktif parçası olduğu ittifakın temel eğilimi bu yönde. Ekim 2024’ten bu yana devletin odak noktası budur diyebiliriz.

Hiç kimse MHP’nin yeni barış sürecinde bu kadar kritik bir rol oynayacağını beklemiyordu. 2013-2015 yılları arasındaki barış sürecine karşı faşistleri, milliyetçileri ve ırkçıları harekete geçiren bir partinin şimdi yeni barış sürecinin merkezinde yer alması anlaşılması zor bir durum. Türkiye’deki devrimci sosyalistler olarak bu konuyu şöyle açıkladık: Faşist parti, faşist bir dönüşüm gerçekleşene kadar mevcut devletin çıkarlarını sonuna kadar savunacaktır. Faşist parti, burjuvazinin örgütlü proletaryayı ezmekten ve tehdit altındaki kârlarını korumak için teröre başvurmaktan başka seçeneği kalmayana kadar sınırlı bir şiddet dalgasıyla devleti korur. Bu aynı zamanda mevcut devletin kodamanlarının gözüne girmek, onlara kendilerini kanıtlamak için de bir süreçtir. Devletin çıkarlarını savunan bir maske altında egemen sınıfın çıkarlarını korurken, faşist bir örgütün bu “ulusal çıkarları” gerçekten koruyabilecek tek güç olduğunu açıklamaya ve göstermeye çalışırlar. Bahçeli ve MHP şimdi devletin bölgesel gelişmelere dair algısını ve buna bağlı iç politikaya yönelik önerilerini benimsemiş görünüyor ve bu algının şekillenmesine de katkıda bulunuyor. Aynı zamanda, devlet ve tüm aşırı sağ unsurların bakış açısıyla, Kürtlerle diyalog sürecinin ilk aşamadan öteye geçmeyeceğinin garantörü olarak hareket ediyor. Dolayısıyla, tüm devlet bürokratları önce Bahçeli’nin görüşlerini onaylıyor, sonra da aynı sınırları birlikte çiziyorlar.

Daha dün bir Kürt partisini kapatmak için savcılığa dosyalar hazırlayan böyle bir partinin, onu övmeye ve “terörist lider” olarak nitelendirdiği Öcalan’ı PKK’nin kurucusu olarak tanımaya başlaması, ancak devletin hayatta kalma konusunda derin bir endişe duyması nedeniyle mümkün olabilir. Devlet, İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığının anlaşıldığı 2023 yılının Kasım-Aralık aylarından bu yana, İsrail’in kışkırttığı terör ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki Kürt sorununu çözümsüz hale getirmesini önlemek için bu konuyu bir süredir tartışıyor. Sonuç olarak, Öcalan bir yöne giderken, devlet başka bir yöne gidiyordu, ancak belirli bir noktada, Kürt halkının temel haklarını elde edebileceği yeni bir zemin oluşturma fırsatı, devletin varoluşsal kaygısının yarattığı politika değişikliğiyle kesişti.

HTŞ’nin saldırısı ve Esad rejiminin devrilmesiyle, yeni barış sürecinin Türkiye’deki egemen sınıf ve devlet için başka bir fırsata dönüşebileceği ortaya çıktı. Bu gelişmeleri bir varlık meselesi olarak kodlayan ve bu perspektiften radikal bir tepki gösteren devlet, doğal olarak bunları sadece savunma açısından değil, aynı zamanda bölgesel bir güç haline gelme açısından da değerlendirebileceğini düşündü. Esad’ın düşüşü ve HTŞ hükümetiyle kurulan güçlü ilişkiler sonrasında bu, Erdoğan için daha da uygulanabilir görünüyordu.

Yeni barış sürecindeki en önemli konu, Kürtlerin Suriye içindeki askeri meseleler ve Kürtlerin özyönetiminden doğacak siyasi yapı konusunda HTŞ ile bir anlaşmaya varıp varamayacağıdır.

ISJ: PKK’nin silah bırakma açıklamasını yaptığı dönemde büyük sokak protestoları yaşanıyordu. Bu, sokak protestolarıyla Kürt hareketi arasındaki ilişkiyi nasıl etkiledi? Erdoğan muhtemelen kendi iktidarına karşı muhalefeti bölmeye çalışmak için fırsat olarak görecektir.

Şenol: Mevcut durumda, AKP’nin bu hedefe ulaşmasını sağlayabilecek faktörlerle bunu engelleyebilecek faktörler bir arada var olmakla birlikte, ikincisi birincisinden daha ağır basıyor. İlk olarak, CHP ile HDP (DEM Partisi’nin öncülü) arasında, ilkeleri konusunda zaten anlaşmış oldukları açık bir ittifak son seçim dönemi dışında hiçbir zaman kurulmadı. HDP, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve 2024 yerel seçimlerinde batıdaki bazı belediye başkanlığı pozisyonlarında aday göstermedi. Yine belediye seçimlerinde, HDP’ye yakın bazı kişiler CHP listelerinden belediye meclislerine girdi. Bu belirsiz ittifak “Kentsel Uzlaşma” olarak bilindi ve yargı tarafından İmamoğlu’na karşı terör soruşturması başlatmak için kullanıldı. Bu arada, uzun süredir HDP ile açıkça ittifak kurmaktan kaçınan CHP, “Altılı Masa” adı verilen sağ partilerle böyle bir açık ittifak kurmuştu.

19 Mart protestoları sırasında CHP, kendi etrafında mümkün olan en geniş birliği oluşturmaya çalıştı. Burada, CHP liderliği ile CHP tabanı ve protestolara katılan daha milliyetçi kitle arasında bir fark olduğu açıktı. CHP, Türk bayrakları ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganıyla protestolara devam ederken, Kürtleri de kendinden uzaklaştırmamaya çalıştı. Protestolara katılanlardan bazıları, Özgür Özel’e Kürtleri ve DEM Partisini hedef alarak daha milliyetçi bir çizgi izlemesi için baskı yapmaya çalıştı. CHP içindeki bazı belediye başkanları da bunu destekledi. Genel olarak Özel’in bu baskıya boyun eğmediğini söyleyebiliriz. Kürsüden, HDP’nin eski eş sözcüsü ve özellikle Kürtler arasında çok sevilen bir siyasi figür olan ve dokuz yıldır hapiste olan Demirtaş’tan defalarca bahsetti ve “Kürt demokratların” kendi tarafında olduğunu söyledi. Kürt hareketinin sözcüleri, hükümetin baskısıyla karşı karşıya kalan CHP üyelerine desteklerini açıkladı.

CHP’nin yeni barış sürecine açıkça karşı çıkmaması da önemliydi. İktidar partisinin muhalefeti bölme operasyonu bir kez daha başarısız oldu. CHP’nin parlamentoda oluşturulan barış süreci koalisyonuna katılması çok önemliydi. Böylece CHP, iktidar bloğuna daha net bir şekilde meydan okudu ve hem Kürtlere hem de devlete, gelecek dönem iktidar adayı olarak barış sürecini savunacağı mesajını verdi. CHP barış sürecini sonuna kadar desteklediği sürece, muhalefetin bölünmesi olası görünmüyor.

ISJ: Erdoğan, AB’ye Temmuz ayında askıya alınan üyelik müzakerelerini yeniden başlatması çağrısını yineledi, ancak bu, şu anda pek olası görünmüyor. Öte yandan, Donald Trump ile oldukça yakın bir ilişkisi var gibi görünüyor. Türkiye’nin büyük emperyalist güçlerle ilişkileri nasıl gelişiyor?

Şenol: Bölgesel bir güç olarak ve Türk sermayesinin çıkarları doğrultusunda Türkiye, Libya’dan Dağlık Karabağ’a, Suriye’den Somali’ye kadar çevredeki birçok ülkeye müdahale etmeye çalışıyor. Buna silahlanmanın artması da eşlik ediyor. Türkiye, savaş dronları fırlatabilen bir uçak gemisi üretti ve ülkenin silah ihracatının 2025 yılına kadar 8 milyar doları aşması bekleniyor. Bu, Türkiye’yi dünya çapında 11. en büyük silah ihracatçısı yapıyor.

Türkiye, Afrika’da da daha müdahaleci bir tutum sergilemeye başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri, Somali ordusunu eğitiyordu ve Türk şirketleri Mogadişu limanını işletmeye başladı. 2017’de Türkiye, Somali’de bir askeri üs açtı. 2024’te, Türkiye’nin Somali karasularını koruması için bir anlaşma imzalandı. Orta Doğu’ya gelince, Türkiye başından beri Suriye’ye müdahale etti ve orada vekil güçler oluşturmaya çalıştı. Türkiye Suriye’yi kendi arka bahçesi olarak görürken, Türk sermayesi Suriye’yi ucuz işgücü kaynağı ve yatırım fırsatı olarak görüyor. Son olarak, Şam havaalanının yenilenmesi ihalesi Türk şirketlerine verildi.

Ancak Türkiye’nin bölgesel bir güç olma hayalleri, diğer bölgesel veya büyük emperyalist güçlerin planlarıyla her zaman uyumlu değil. Daha önce Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemini satın almasıyla ABD ile bir kriz yaşandığını gördük ve ABD, Türkiye’nin F-35 savaş uçaklarına erişimine karşı çıkmaya devam ediyor. Türkiye’nin ilk nükleer santrali bir Rus şirketi tarafından inşa edilirken, Türkiye aynı zamanda Libya ve Suriye’de Rusya ile karşı karşıya gelmekte. 2020 yılında Türk Hava Kuvvetleri’nin bir Rus uçağını düşürmesinin ardından, Rusya İdlib’de hava saldırısı düzenleyerek 36 askeri öldürmüştü.

Türkiye, büyük emperyalist güçleri birbirine düşürerek bölgesel bir güç olarak ortaya çıkmaya çalışıyor. Ancak bu politika, Türkiye’de yaşayan emekçi sınıflarına kan ve gözyaşı getirmekten başka bir sonuca ulaşmayacaktır. AKP, ülke içinde Türkiye’nin büyük bir güç olduğu fikrini sürekli olarak öne sürüyor. Aynı zamanda, Türk sermayesine daha geniş alanlar açmaya çalışıyor. Türkiye’nin bölgesel bir güç olma girişimlerinin amaçlarını ortaya çıkarmak DSİP’in en önemli görevlerinden biridir.

ISJ: Erdoğan’ın yönetmeye çalıştığı kriz ve karmaşık bölgesel durum göz önüne alındığında, DSİP gibi devrimci sosyalistler bugün Türkiye’de neyi savunuyorlar? Ve gelecekle ilgili beklentileriniz nelerdir?

Şenol: İki yıldır Gazze’deki soykırıma karşı aralıksız mücadele ediyoruz. Gazze için küresel intifadanın bir parçası olmak, hükümetin Filistinlilere yönelik retorik desteği ile Gazze’ye yönelik eylemleri arasındaki büyük uçurumu ortaya çıkarmak anlamına geliyor. Muhalefetin yapması gereken, Türkiye’nin İsrail ile ikili ilişkilerini ortaya çıkarmaktı ancak Hamas’ın Filistin direnişine liderlik etmesi, İslamofobik muhalefetin Gazze için harekete geçmesini engelledi. Ancak, 31 Mart seçimlerinde AKP seçmenlerinin bir kısmının partiye sırt çevirmesinin nedenlerinden biri, AKP’nin bir yandan Gazze için göz yaşı dökerken bir yandan da İsrail’le bir dizi alanda ikili ilişkilerin sürdürdüğünün farkına varılmasıydı.

Bu açıdan, hem hükümetin son aylarda CHP’ye karşı yoğunlaştırdığı otoriterlik dalgasını geri püskürtmek, hem de Kürt sorunu konusunda devreye giren yeni barış sürecinin başarıya ulaşması için mücadele ediyoruz. Kürtler devletle müzakere masasında tek başlarına kaldıkları sürece, bu süreçten kalıcı kazanımlarla çıkmaları zor olacaktır. Kürt sorununun Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı bağlamında çözülebilmesi ve Kürtlerin bu dinamik ve kaotik süreçten kalıcı kazanımlarla çıkabilmesi için Batı’da kitlesel bir barış hareketi inşa etmeye çalışıyoruz. İşçi sınıfının barış sürecine sahip çıkmasını sağlamak, aynı zamanda Kürt halkı ile işçi sınıfı arasında bir mücadele ittifakının şekillenmesi anlamına da gelecektir.

Barışa verilen önem, otoriterliğe karşı mücadeleye verilen önemle birlikte olmak durumunda. Barış sürecine güvenilmemesinin en önemli nedeni, seçilmiş belediye başkanlarını tutuklayan otoriter bir iktidarın, Kürt sorununun çözümünde nasıl bir rol oynayabileceği sorusunun zihinlerde dolanıp durmasıdır. Kürt halkına siyasi ve hukuki kazanımlar sağlayacak bir barış süreci hem Türk milliyetçiliğinin zayıflamasına hem de iktidar krizinin derinleşmesine yol açabilir. AKP’nin tek başına iktidar partisi statüsünü kaybettiği ilk seçim, 2013’te başlayan barış sürecinin ardından yapılan 7 Haziran 2015 seçimleriydi. Süreci şüpheyle izleyenlere, Kürtlerin bu süreçte elde edeceği her kazancın demokrasiye yarar sağlayacağını açıklarken, otoriter saldırganlığa karşı mücadele, Kürt sorunundan uzak duran CHP seçmenlerinin de Kürtlerin lehine tavır almasını sağlayacaktır. Kürt halkının en temel haklarının tanındığı bir eksen, bildiğimiz şekliyle cumhuriyetin yeniden yapılandırılması anlamına gelecektir. İdeolojik olarak bu, özellikle egemen sınıfın milliyetçi bağlarla kendine bağlamaya çalıştığı işçi sınıfı için kesin bir özgürleştirici etki yaratacaktır. Otoriterlik dalgası tabandan gelen direnişle durdurulduğunda, egemen bloğun krizinin derinleşeceğini söyleyebiliriz. İmamoğlu ve CHP’li belediye başkanlarının siyasi bir hesaplama sonucu tutuklandıkları ortaya çıktığında, tüm bu otoriter hamleler egemen bloğa geri tepecektir.

Gelecekle ilgili beklentilerimizin başında, iktidar bloğuna karşı biriken öfkenin keskin ucu olmayı başarmak geliyor. Bunun için önümüzdeki dönemde, CHP’nin dar görüşlülüğünü, milliyetçiliğini ve kendi sağ kanadına ve genel olarak siyasi sağa taviz verme eğilimini aşan bir alternatife ihtiyacımız var. Erken seçim gündeme gelirse, sokakların sesini seçim arenasına taşımak için elimizden geleni yapacağız. İktidar, sokaklarda öfkeli kitlelerin mücadelesiyle yüzleşmek ve bu mücadelenin erken seçim talebiyle birleşmesini görmek istemiyor. Ancak çözülmesi zor olan ekonomik kriz, işçi sınıfı arasında grev konuşmalarının artmasıyla birleşince alarm zilleri çalıyor. Aşırı sağın toplumsal öfkeyi mobilize etmesini önlemek, kitlesel devrimci bir alternatifin inşasını bir zorunluluk haline getiriyor.

Şenol Karakaş, 1990’ların başından beri Türkiye’deki Uluslararası Sosyalist Eğilim’in bir parçası olan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin üyesidir.

Dipnotlar:

  1.  2016 yılında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir kısmı darbe girişiminde bulundu. Darbeciler büyük bir halk direnişi ile karşılaştı ve kısa sürede yenilgiye uğradı. Darbe girişiminin ardından muhaliflere yönelik baskıların arttığı bir dönem yaşandı.
  2. 2013 yılında Türkiye’de, İstanbul’daki Gezi Parkı’nın yeniden geliştirilmesini engellemek için yapılan protesto gösterileriyle tetiklenen büyük ayaklanmalar yaşanmıştı.
  3. Demirtaş, Kasım 2016’dan beri tutuklu bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Aralık 2020’de verdiği kararla Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi saiklerle yapıldığına hükmetmişti. Yeni çözüm süreciyle bağlantılı olarak son günlerde Demirtaş’ın serbest bırakılacağı yönünde bir umut oluştu. MHP lideri Devlet Bahçeli, 4 Kasım’da mecliste gazetecilerin bir sorusu üzerine Demirtaş’ın serbest kalmasının hayırlı olacağını söyledi.
  4. Türkiye’de yaklaşık dört milyon sokak köpeği, nüfusun büyük bir kesimi tarafından sevilmesine rağmen yaşam savunucularının ‘katliam yasası’ dediği bir yasayla köpeklerin barınak denilen kamplara kapatılması ve öldürülmesi kararı alındı. Yasaya karşı onbinlerce kişi 19 Mart öncesinde sokaklardaydı ve İmamoğlu eylemlerine katıldı.
  5. Örneğin, 2016 yılında CHP milletvekilleri, Demirtaş gibi Kürt milletvekillerinin milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılmasını destekleyerek, bunun anayasaya aykırı olmasına rağmen lehte oy kullanacaklarını belirttiler.
  6. AKP, çeşitli diğer ılımlı İslamcı partilerin halefiydi.
  7. 2016 yılında Türkiye’de iki yıl sürecek olağanüstü hal ilan edildi. Önceki askeri darbelerde muhalefeti bastırmak için sık sık sıkıyönetim uygulanmıştı.
  8. Margulies, 2023
  9. Margulies, 2007, s. 8-9
  10. PYD, Suriye’deki önde gelen Kürt siyasi grubudur.
  11. Böyle bir alternatif kapitalizmle uzlaşmaz bir mücadele içinde olmalıdır. Tüm hücreleriyle antikapitalist bir ısrar içinde ve her düzeyde direnişin kopmaz bir parçası olmalıdır. Bu direniş, barış ve demokrasiyi birbirinden ayırmadan, ikisini aynı anda savunmalıdır. “Kimlik politikası” olarak kodlanıp küçümsenen ve sanki “sınıf mücadelesi”nin dışında sürüyormuş gibi ele alınan alanlarda yaşanan baskılara karşı mücadelenin de aslında sınıf mücadelesinin bir parçası olduğu kabul edilmelidir. Çözüm sürecine yönelik ve özellikle Kürtleri hedef alan en vahim eleştiri demokratik hassasiyeti olmayan AKP-MHP bloğunun yürüttüğü bu “çözüm sürecinin” devletin otoriterleşmesine yol açtığı iddiasıdır. Bu nedenle mesafeli duran çok geniş bir muhalif kesim var. Bu mesafe, sürecin muhalefet saflarından sürdürücüsü olan Dem Parti’nin müzakere masasında yalnız bırakılmasına neden oluyor. Sık sık altını çizdiğimiz gibi çözüm sürecine şüpheyle yaklaşan bir kamuoyunun oluşmasının nedeni geleneksel milliyetçiliğin yanı sıra iktidarın otoriter uygulamalarıdır. Ama Kürtlerin en temel haklarını kazanması ihtimalinden duyulan milliyetçi korkunun inkarcılığın asli motivasyonu olduğunu da görmezden gelemeyiz. Çözüm süreci inkarcılarının, gerçek olmadığını sandıkları süreç tüm gerçekliğiyle başlangıcından bir sene sonra 2025 Kasım’ında çok önemli bir viraja girdi. Cumhurbaşkanı danışmanı Mehmet Uçum, “Komisyon raporunu yazmadan Öcalan’ı dinleyebilir” demişti. İlerleyen dönemlerde önce Meclis Komisyonu Öcalan’la görüşecek, ardından PKK üyelerine yönelik eve dönüşün yasal çerçevesini belirleyecek bir düzenleme yapılacak. Atılması gereken çok basit bir adım var: Müzakere sürecinin, kitlesel mücadelelerle ve Batı’daki diğer demokrasi güçlerinin Kürtlerin yanında koşulsuz bir şekilde yer almasıyla kazanılabileceğini görüp kolları sıvamak. Müzakere, yani yeni çözüm sürecinin içerisinde, bu sürece omuz veren güçlerin sayısının artması, toplumsal desteğinin artması, devletin kendi planlarının yerine ezilenlerin, emekçilerin planlarının hâkim hale gelmesiyle ya da en azından masada ciddi bir şekilde müzakere edilebilecek kadar güçlü bir talep haline ulaşmasıyla mümkün olabilir. Barış, işçi sınıfı ve Kürt halkının ittifakıyla kazanılabilir. Bunun için ise Kürt halkına güven vermek gerekir. Güven vermenin ilk adımı ise güvenmektir.Sadece Kürt hareketine değil, LGBTİ+ hareketine, kadın hareketine, hayvan hakları için sokaklara çıkanlara güvenmeyi öğrenmek zorunda sol muhalefet. New York seçimlerinde kendisine demokrat bir sosyalistim diyen bir Müslüman’ın seçimlerden galip çıkmasının ilk nedeni böylesi bir adımı atmayı başaran bir hareket inşa edebilmesiydi. Türkiye’de irili ufaklı sayısız sol ve sosyalist örgütlenmenin altından kalkmayı başarması gereken şey işçi sınıfının mücadelesine odaklanmaktır. Mücadelenin düzeyi ne olursa olsun, işçilerin en önde duran aktivistlerinin arasında politik bir ağın şekillenmesini sağlamak bir zorunluluk. Bunun ilk adımı milliyetçilikle mücadelede tavizsiz bir tutum alarak Kürt halkının haklarını kazanma süreci de olan çözüm sürecinin başarıya ulaşması için çabalayan Dem Parti’yi asla yalnız bırakmamaktır. Solda ekonomizm daimi bir modadır, çözüm sürecinin bir yanının Suriye’de ranta gözünü diken Türkiyeli ve Kürt burjuvazinin bir planı olarak işlediğini düşünenler her şeyden önce antikapitalist bir yeni muhalefetin şekillenmesine de karşı çıkıyorlar. Tüm gelişmeler, bir seçim sürecinde Kürtlerle kurulacak seçim ittifakına ya da Kürtlerin oylarını nereye işaret edeceği tartışmasına düğümleniyor. Kürtlerle ittifak halinde tüm ezilenlerin özgürlüğünü sokakta savunan bir antikapitalist kitlesel muhalefet işyerlerinde, fabrikalarda, sokaklarda, okullarda süren mücadeleyi seçimlere de bağlayabilecek yeteneğe haiz olabilir. New York’ta aşırı sağcıları ezip geçen Mamdani hareketinin 100 bin gönüllüsünün olmasına ve bu aktivistlerin New York’a yayılan bir sokak ağını inşa etmesine özel önem vermeliyiz.

Kaynaklar

Margulies, Roni, 2023, “Seküler milliyetçilik ve dindar milliyetçilik”, Serbestiyet (7 Ocak), https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/sekuler-milliyetcilik-ve-dindar-milliyetcilik-114776/   

Margulies, Roni, 2007, Larda Yüzen Al Sancak, Kanat Kitap

sosyalizm