Meltem Oral
AKP-MHP rejiminin bir anda neden Katliam Yasasını devreye soktuğunun yanıtlarını bulmaya çalışan çokça söz söylendi, sokakta yasayı püskürtme mücadelesinin yanı sıra tartışmalar ve toplantılar yapıldı. Düne kadar genellikle vegan aktivistlerin, farklı derneklerin ve yerellerde sokak hayvanlarının bakımını üstlenenlerin çabalarıyla sınırlı olan sokaklar hayvanları meselesi, en geniş anlamıyla muhalefetin politik gündemine girdi. Yasa karşıtı mücadelenin parçası olan sosyalistler de otoriter rejimin analizinden piyasa eleştirisine farklı argüman ve perspektiflerle katliam siyasetinin arka planını ve motivasyonunu çözümlemeye çalışan teorik/politik katkılar sundu. Ancak elbette mevcut ‘katliam yasası’na karşı geliştirdiğimiz politik yanıtlar, genel bir hayvan hakları/özgürlüğü meselesini bir bütün olarak ele almak için yeterli değil. Kapitalizmde hayvan sömürüsünün tarihsel kökeni, işlevi ve sömürüyü ortadan kaldırmak için çizilmesi gereken mücadele hattı üzerine bir tartışmanın zenginleştirilmesine ihtiyacımız var.
Mezbahalardan laboratuvarlara, soframızdan doğanın sömürüsüyle yok olan biyoçeşitliliğe uzanan bir kapsamda, hayvanların her gün yaşadığı kesintisiz şiddet ve sömürüyü farklı temellendirmelerle açıklamaya çalışan çok çeşitli bir uluslararası literatür var. Fakat anaakım liberal yorumların da sistem eleştirisinin de yer aldığı bu çeşitliliğin içerisinde sömürünün özüne dair açıklamalar kimi zaman ortaklaşıyor. Hayvan tartışmaları ile mücadele içerisinde karşımıza sıkça çıkan, doğaya ve hayvanlara dair farkındalığımızın olmadığı, binlerce yıllık dini öğretilerin ayrımcılığı yarattığı, kötülüğün ve hatta “insan gezegenin kanseridir” sözüyle özetlenen, insanların yeryüzündeki varlığının sorunun kökeni olduğu gibi görüşler, aslında sömürünün insanların düşüncelerinden, kökleşmiş kabullerinden ya da önyargılarından kaynaklandığına dair ortak bir vurguya sahip. Küresel hayvan hakları/özgürlüğü mücadelesinde en popüler diyebileceğimiz kapsamlı analiz ise “türcülük”.
İlk olarak 1970’te Richard Ryder tarafından, ırkçılık ve cinsiyetçilikten ilhamla kullanılan türcülük kavramı, Peter Singer’ın Hayvan Özgürleşmesi kitabıyla, insanların üstünlük fikriyle diğer canlı türler üzerinde kurduğu hâkimiyetin tanımı olarak yaygınlaşır. Peter Singer, Richard Ryder’dan biyolojik farklılıkların ahlaki üstünlük olarak kullanılması bağlamında ırkçılık ve cinsiyetçilik analojilerinin yanı sıra “acı” vurgusunu da ödünç alır. Jeremy Bentham’a referansla hayvanların bilişsel kapasitelerinin gelişkinliğinin değil acı ve haz duyma kapasitelerinin önemli olduğuna dikkat çekerek bir eşitlik ve hak perspektifi geliştirir.1 Özellikle Batı ülkelerinde siyahların hareketinin radikalleştiği, feminist mücadelenin yükseldiği, çevre aktivizminin geliştiği bir dönemde Singer’ın kitabı, o zamana dek hâkim olan hayvan refahı söylemini aşarak politik sahaya referans ve hareket için itici güç olacak bir katkı sunar. 1975’te kitabın yayımlanmasının hemen ardından İngiltere’de oluşan Animal Liberation Front’un (Hayvan Kurtuluş Cephesi- ALF) kurucu lideri Ronnie Lee, entelektüel ve politik olarak etkilendiği iki kaynaktan birinin, görüşlerinin tamamına katılmasa da Singer’ın kitabı olduğunu söyler.2 Gerek ALF’in gerekse daha sonra kurulan farklı popüler kurumların çizgileri ve yöntemleri farklı olsa da kitap, “hareketin İncil’i” olarak anılacak kadar saygınlık kazanır.
Peter Singer’ın hayvanların ezilmesini farklı sömürü biçimleriyle bağ kurarak kavramsallaştırması, insan üstünlükçülüğünü teşhiri ve hayvan acısını teorik/politik bir başlık olarak ortaya koyuşu önemlidir. Fakat Singer’ın analizi de girişte bahsedilen, hayvanların sömürüsünün insanların düşünce biçimlerinden kaynaklandığını öne süren görüşler gibidir. Özetle sömürünün nedenini insanların bilinçsizlikleri veya hayvanlara karşı önyargıları neticesinde kendilerini üstün, hayvanları ise aşağı görmesiyle açıklar. Oysa genel olarak herhangi bir ezme-ezilme ilişkisinin temel nedeni bazı insanların sahip olduğu kötü fikirler, inanç sistemleri veya ahlaki eksiklik değildir. Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’ndeki ifadeleriyle “yaşamı belirleyen bilinç değildir, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.”3 Dolayısıyla hegemonik söylemlere karşı alternatif söylemler üretmek ne kadar radikal içerikte olursa olsun mevcut dünyadaki eşitsizlikleri değiştirmek için yeterli değildir.
İnsan-insan olmayan hayvan ilişkisi de tarihe, coğrafyaya, kültüre, toplumsal üretim biçimine, kısaca koşullara göre farklı şekilde işler. Tarih boyu tek ve mutlak bir türler arası ilişki olduğunu iddia etmek güç. Hayvanların sömürülmesini salt insanların üstünlük varsayımıyla yani ayrımcılıkla, bilinçle, öğretilerle veya hayvanların mülk olarak görülmesiyle vb açıklamak sirete bakmak yerine suretle ilgilenir. Bu ilişkinin neden, hangi süreçlerin sonucunda ve kimin çıkarına hayvanların sömürüldüğü bir eşitsizlik içinde oluştuğunu, hayvanların sömürülmesinin hangi tarihsel ve toplumsal mekanizmaların ürünü olduğunu, ayrımcılığın nasıl toplumsallaştığını açıklamaz. Aslında türcülük, hayvanların sömürülmesinin nedeni değil sonuçlarından biridir. Çünkü hayvanlar fikirler veya önyargılar değil, maddi/somut tahakküm sistemi nedeniyle sömürülür. “Başka bir deyişle, hayvanları aşağı gördüğümüz için sömürmüyoruz, aksine onları sömürdüğümüz için aşağı görüyoruz.”4
1990’da yayımlanan kitabı Etin Cinsel Politikası’nda, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği kapitalizmde insan dışı hayvan sömürüsünü olağanlaştıran, iç içe geçmiş mekanizmalar olarak tarifleyen Carol J. Adams, feminist bir perspektifle meseleyi incelerken hem patriyarkayla kadınların bakım, üreme ve ev içi emeğinin hem de türcülükle insan dışı hayvanların varoluşlarının kapitalizmde sınırsız bir doğal kaynak gibi sömürüldüğünü anlatır. Kadınlar ve insan olmayan hayvanlar üzerindeki tahakküm sisteminin özünü açıklamak için “kayıp gönderge” kavramını öne sürer. Buna göre kayıp gönderge, nesneleştirme, parçalama ve tüketme döngüsünden oluşan sistemin merkezidir. Söz konusu “kayıp”, soluk alan canlıların ölü nesnelere dönüştürülmesiyle gerçek, mecazi ve pirzola, hamburger, fileto gibi adlandırmalarda görüleceği üzere tanımsal anlamda gerçekleşir. Carol J. Adams bu metninde Marx’la veya genel olarak marksizmle herhangi bir doğrudan teorik bağ kurmazken kapitalist üretim ilişkileri içerisinde işçilerin emeği ile insan olmayan hayvanların sömürüsünü birarada okur, metalaşma ve yabancılaşma kavramları üzerinden bir paralellik analiz eder. Henry Ford’un mucidi olduğu ve “Fordizm” olarak hafızalara kazınacak üretim bandı sisteminin Chicago’daki mezbahalardan esinle ortaya çıktığını hatırlatan Adams, insan dışı hayvanların canlı varoluşlarından soyutlanarak nesneleştirilmesi ile işçilerin üretim sürecindeki yabancılaşması arasındaki ilişkiyi şu sözlerle tarifler: “Mezbahanın demontaj hattında vuku bulması şart olan en temel şeylerden biri, hayvana yaşayan, soluk alan bir varlık gibi değil atıl bir nesneymiş gibi davranılması gerekliliğidir. Benzer olarak montaj hattında çalışan işçiye de atıl, düşünmeyen bir nesne gibi davranılır ve işçinin yaratıcı, bedensel, duygusal ihtiyaçları görmezden gelinir.”5
Erken Dönem Marksist Okumaların Eleştirisi
Hayvanların sömürülmesinin kökeni olan tahakküm sistemini, sömürünün hangi tarihsel ve toplumsal ilişkilerin ürünü olduğunu kavrayabilmek için marksizmin sunduğu birtakım araçlar bize yardımcı olabilir. Hayvan özgürleşmesi meselesini bu bağlamda ele alan ilk isimlerden biri Ted Benton’dır. Benton 1990’larda marksizm ve ekoloji mücadelesi arasında teorik bağlar geliştirmeye çabalayan erken dönem ekososyalistlerden biri olarak kabul edilir. Marx’ın doğa/hayvan anlayışını tartışmaya açarak, marksizme hayvan özgürlüğü perspektifinden etik bir katkı yapmak gerektiğini savunur. Görüşlerinin sonraki dönemlerde çeşitlenecek hayvan çalışmalarına önemli etkisi olur ve hayvan hakları/özgürlüğü hakkında marksist perspektiften eleştirilerin temel dayanağıdır. Ancak günümüzde Benton’ın, marksizmi adeta dekoratif bir öğe olarak kullanmakla eleştirildiği söylenebilir. Ted Benton’a günümüz marksistleri tarafından yöneltilen eleştiriler, aynı zamanda marksizmin hayvancı okumaları için ve dahası hayvan sömürüsüne karşı antikapitalist mücadele hattı örmek için iyi argümanlar sunar. Marx’ın metinlerini hayvan özgürlüğü prizmasından okuduğumuzda nasıl sonuçlar çıkarırız, bizzat Marx ve Engels insan ile hayvan ilişkisini nasıl ele almıştı, yabancılaşmadan metabolizmaya Marx’ın kullandığı kavramlar hayvan özgürlüğü bağlamında nasıl bir anlam ifade eder gibi soruların peşine düşenler için, Ted Benton’ın yaklaşımıyla yapılan güncel polemikler tartışmayı zenginleştiren kaynaklardır.
Ted Benton’a yöneltilen temel eleştirilerden biri Karl Marx’ın eserlerini hayvan özgürlüğü filtresiyle ele alırken marksizme yönelik sorgulamalarının aslında temelden yanlış bir okumaya dayanmasıdır. Marx’ın 1844 El Yazmaları’nı insan-hayvan ilişkisi bağlamında analiz etmeye çalıştığı Humanism = Speciesism: Marx on Humans and Animals başlıklı makalesi, literatür için öncü olarak görülse de Benton, Marx’ı hatalı bir şekilde yorumlamakla, hayvan özgürlüğü ile marksizm arasında köprü kurmaya çalışırken sömürünün yapısal analizini ıskalamakla eleştirilir.
Söz konusu makalede, 1844 El Yazmaları’nda Marx’ın emeğin yabancılaşmasını eleştirirken mutlak bir insan-hayvan ikiliği kurduğunu ve insanın özgürleşmesi için “doğanın insanileştirilmesi” ifadesiyle billurlaştığı üzere hümanizm anlayışının esasen diğer türler ile doğayı araçsallaştırdığını iddia eden Benton, temelde bu iki unsurun kendisini rahatsız ettiğini belirtir.6 Bu iki unsurdan yola çıkarak Marx’ın anlayışının insan merkezcilik ve türcülük barındırdığı sonucuna varır. Çünkü Benton’a göre Marx’ın söylemi, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde emeğine yabancılaşarak hayvan koşullarına “indirgenen” insanın bu koşulları doğaya ve hayvanlara hâkimiyetle aşarak özgürleşebileceğini ifade eder.
1844 El Yazmaları’nın Marx’ın birçok konuya dair anlayışının bütünsel biçimde kavranmasına imkân tanımayacak bir metin olması bir yana, Benton’ın varsaydığı gibi ontolojik bir ayrım yaratmaktan ziyade insanın ve doğanın tarihsel bağlamda ele alınmaya çalışıldığını söyleyen Christian Stache, El Yazmaları’ndaki insan hayvan ayrımını bu gözle okumak gerektiğine dikkat çeker.7 Dolayısıyla Marx’ın yazdıklarından insan ve diğer hayvanlar ilişkisine dair yorum çıkarabilmek için daha geniş bir perspektifle değerlendirmek gerekir. Marx’ın analiz etmeye çalıştığı şey Stache’ye göre;
“Kapitalist üretimde insan emekçilerinin -yani diğer bir deyişle işçilerin- kendi emeklerini veya üretim sürecini belirlemedikleridir. Bunun yerine sadece hayvanlarla paylaştıkları (yeme, içme ve benzeri) ve doğrudan kapitalist meta üretim sürecine dahil olmayan ürün ve üretim süreçlerini kontrol edebilirler. Emekçilerin dahil edildiği bu yaşam alanı, özellikle insani sosyoekonomik ilişkilerden dışlanarak tüketim alanına ve dolayısıyla da görece ekonomik refaha sahip toplum alanına yasaklanır. Sonuç olarak, Marx insanları ne genel anlamda hayvanlaştırır ne de hayvanları aşağılar. Hatta onun amacı hayvanları ve insanları değerlendirmek değildir. Benton’un ima ettiği gibi eğer insan emekçisinin hayvanlara benzetilerek hayvanların indirgenmesinden veya insan emeği sürecinin hayvana benzer bir hale gelmesinden bahsediliyorsa, bu durum Marx’ın varsayımlarının değil, kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucudur. Aksine Marx, insanların kapasitelerine ve fırsatlarına göre üretemedikleri için farklı insan üretim süreçlerinin sürekliliği içindeki ayrımın ana hatlarını çiziyor.”8
Marx’ın emeğin yabancılaşmasının mutlak olmadığını, yani özgül üretim ilişkileri ve toplumsal koşullar içerisinde inşa edildiğini göstermeye çalıştığına işaret eden Stache, bu kapsamda insanların türsel varlıklarına yabancılaşmasının yani diğer hayvanlarla ve genel olarak doğanın bütünüyle ayrışmanın nasıl işlediğinin açıklandığını belirtir. Dolayısıyla Marx’ın emeğin yabancılaşmasını analiz ederken yaptığı hayvan analojisi, diğer hayvanların aşağı görüldüğü bir ikilik yaratmaktan ziyade yabancılaşmanın kapitalizmin bir ürünü olduğunu ortaya koyar. İnsanın emeğine, başkalarına, kendisine, diğer hayvanlara ve bir bütün olarak doğaya yabancılaşmasını onu diğer hayvanlardan ayıran süreçlere değinerek analiz etmesinin nedeni bizzat insanın yabancılaşmasını açıklama amacının gereğidir. Bu durumun diğer hayvanların aşağı görüldüğü sabit bir ikilik yarattığını iddia etmek, kapitalizmin diğer hayvanları ve doğayı da kapsayan sömürü mantığı kavrayışını gözden kaçırmaktır. Nihayetinde Marx, koşulları (ve bu bağlamda insan-hayvan ilişkisini) mutlak, etik, varoluşsal yapılar olarak değil “değişebilir” tarihsel ve toplumsal süreçlerin ürünü olarak ele alır.
John Bellamy Foster ve Brett Clark, daha sonra çeşitlenen eleştirel hayvan çalışmalarındaki argümanların Benton’ın 1844 El Yazmaları analizindeki aksı devam ettirdiğini gözlerken, türcülük kavramının kullanımının diğer hayvanları aşağılama maksadı olmayan ifadeleri de kapsayacak denli genişletilmesini eleştirir. Diğer bir deyişle Marx’ın yaptığı gibi niteliksel farklılıklardan bahsetmek türcülük olarak adlandırılmamalıdır. Foster ve Clark da Marx’ın, insan-hayvan ilişkisini sabit kategoriler yerine tarihsel/toplumsal süreçler olarak ele aldığını açıklar ve argümanlarının etkilendiği dönemin düşünsel-bilimsel ortamının çerçevesini sunar. Benton’ın marksizme bireysel etik temelinde dışsal bir ek yapma çabasını eleştirirken, “yabancılaşmış türcülük” ve “metabolik yarılma” gibi kavramlarla Marx’ın yapısal sömürü analizinin hayvanların sömürüsünün de kökenini tespit etmek için esaslı imkânlar taşıdığını savunurlar: “Marx’ın tarihsel-maddeci bakışı evrimsel ve bilimsel içgörüleri aktif olarak birleştiren bir yaklaşımdı, bu sebeple Marx kapitalizmin gelişiminin hayvan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü, nasıl yabancılaşmış bir türcülük yarattığını ve bunun yaygın hayvan ıstırabını nasıl körüklediğini değerlendirebildi.”1
Hayvancı Marksizm
Marksizm içerisinden yapılan Benton sonrası okumalar, onun analizinin hatalı olduğunu ispatlama polemiğinin ötesine geçer. Meseleyi ahlâki eksikliğe, önyargılara, inançlara, ideolojilere dayalı bir sorun olarak tespit etmek yerine ekonomik ve toplumsal yapının örgütleniş biçimi bağlamında çözümleyen bu görüşler, hayvan sömürüsünün topyekûn ortadan kaldırılması için gerekli mücadele hattını belirlerken, metalaşma, metabolik yarılma, yabancılaşma gibi marksizmin kavram setlerinin sömürünün kökeninin kavranması ve yıkımının inşası için nasıl olanaklar yarattığını ortaya koyar. Marx’ın hayvan acısının, varoluşunun metaya ve makineye indirgendiğinin, yaşam alanlarının yok edildiğinin farkında olduğunu savunan bu yaklaşımlar hayvancı marksizm (animalist marxism) olarak adlandırılabilecek bütünsel bir perspektifin inşası için faydalı katkılar yapar.10
Sınırsız teknolojik gelişme ile insanın doğaya hâkimiyetini, üretici güçlerin ilerlemesini savunan, adeta Prometheusvari bir insan merkezci Marx portresi çizen yaklaşımların etkisi, son yıllarda özellikle ekoloji/çevre/iklim krizi konularında yapılan tartışmalar ve marksist katkılarla geriledi. Bu alanda Doğa Defterleri ve Kapital gibi kaynakları inceleyerek, sanılanın aksine Marx’ın doğa meselesine dağınık bir şekilde değinmeyip sistematik bir analizle ele aldığını iddia eden Kohei Saito’nun çalışmaları, Marx’ın doğa analizini hayvan sömürüsü perspektifiyle de okumak için üzerine eğilinebilecek “malzemeler” sunar. “Ekoloji” tanımlamasından evvel kullanılan “metabolizma” kavramının Marx’ın döneminde hangi bağlamda ele alındığını inceleyerek kavramın serüvenini aktaran Saito, bu kavramdan şekillenen metabolik yarılma tespitinin insan olmayan hayvanları da içerdiğini, Marx’ın endüstriyel hayvancılığa karşı eleştirileriyle gösterir.11
Marx bu konuda yaptığı tartışmada İngiltere’deki hayvan endüstrisinin henüz ilk adımlarında üretim sürecinin hızlandırılması için geliştirdiği dönemin inovatif yöntemlerini, daha kısa sürede daha çok verim için seçici yetiştirme yöntemiyle koyunlarda yeni ırklar yaratılmasını, oluşan hastalıkları eleştirir, koyun ve sığırların bedenlerinin daha fazla et üretimi için maruz bırakıldığı yapay müdahaleleri belgeler, tüm bu süreci “mide bulandırıcı” diyerek özetler.12 Kâr uğruna çektirilen eziyetlerden biri olarak hayvanların kapalı alanlarda hareketsiz tutulmasını da gözden kaçırmaz, “hücre hapishane sistemi” olarak tanımladığı bu uygulamayı şöyle tarifler: “Hayvanlar bu hapishanelerde doğar ve öldürülene dek orada kalırlar. Soru, daha evvel (1848 öncesinde) hayvanlar açık havada mümkün mertebe daha çok kaldıkları için aktif olurken, sadece bir et ve yağ kitlesine dönüştürmek için onlardaki kemik gelişimini engelleyip onları anormal bir şekilde büyüten bu yetiştirme sisteminin onların yaşam gücünde ciddi bir gerilemeye yol açıp açmayacağıdır.”13 İnsan ve diğer hayvanların sömürüsü arasında paralellikler kuran Marx, zorunlu emeği anlatmak için hayvanlara yapılan zulümlerden örnekler verir. Üretim sürecinin işçileri baskı altında tutarak “hilkat garibesine” çevirişini “tıpkı La Plata devletlerinde kürk veya yağını almak için koca bir hayvanın boğazlanması gibi” sözleriyle betimler.14 Ayrıca artı değeri önceleyen sermaye için emeğin sömürülmesinde insan veya diğer hayvanların bir ayrımının olmadığını belirtir. Buna örnek olarak dönemin İngiltere’sinde nehirler ve kanallardaki mavnaların çekilmesi için atların yerine kadınların çalıştırılmasının sırf daha kârlı olduğu için tercih edildiğini yazar.15 Marx’ın metinlerinden çeşitlendirilebilecek bu örnekler salt bir sermaye teşhiri veya hayvanların ıstırabına dair farkındalık işlevi görmez. Daha geniş bir doğa anlayışı içerisinde hayvanların sömürüsünün de kapitalist üretim biçimine içkin olduğunu gösterir.
Marx’ın metinleri ışığında “metabolik yarılma” kavramını katmanlandıran John Bellamy Foster ve Paul Burkett’in çerçevelendirdiği şekliyle, hayatın temelini oluşturan insan ve doğa arasındaki karşılıklı metabolik etkileşimin işleyişinde, kapitalist üretim biçimiyle birlikte kaçınılmaz bir yarık oluşur ve insan ile diğer hayvanları (ve bir bütün olarak tüm doğayı) tehdit eder.16 Kapitalizmin kaçınılmaz kâr ve sermaye birikimi dürtüsü, insan ve yerküre arasındaki metabolik etkileşimi altüst eder. Kâr için hayvanların canlı makineler gibi sömürülmesi, metaya indirgenmesi, metabolik krizi derinleştiren bir mekanizmadır. Kohei Saito’nun ifadesiyle, “Değer, sermaye halinde toplumsal üretimin başat aktörü haline geldiğinde, sadece bu metabolizmanın bozulmalarını ve aksaklıklarını daha da artırır; böylece hem insanlık hem de doğa çeşitli uyumsuzlukların ceremesini çeker.”17
Gören, duyan, hisseden, neşelenen, yas tutan, oyun oynayan, hatırlayan, arzulayan, “anlamlı bir yaşamın özneleri” olarak insan dışı hayvanlar kapitalist üretim ilişkileri içerisinde tüm varoluşlarından soyutlanarak yani doğayla metabolik bütünlüklerinden kopartılarak paketlenmiş buta, kürk paltoya, kutu süte, çantaya, küp bulyonlara, deney nesnesine indirgenir. Kimi zaman piyasadaki rekabet gereğince stok fazlası olarak kimi zaman sermayenin doğayı sınırsız bir kaynakmışçasına tüketmesinden çıkan virüslerin bedeli olarak kimi zaman da sokakların temizlenmesi gerekçesiyle milyonlarcası itlaf edilebilir “şeylere” dönüştürülür. Kapital’deki ifadeyle “insanın canlı emeğine hükmederek ve onu yutarak karşısına ölü emek olarak çıkan” sermaye, insan dışı hayvanlar söz konusu olduğunda bizzat canlı varoluşunu ölü bir metaya çevirir. “Bir şeyleştirme sistemi olarak kapitalizm, dokunduğu her şeyi – bir nehir, bir yağmur ormanı, topraksız köylülerin emeği, bir domuz ya da bir deniz kaplumbağası- hem mecazi anlamda hem de çoğu durumda gerçek anlamda cansız bir şeye dönüştürür.”18
Meta kavramı, hayvan sömürüsünün kapitalizmin yapısal bir sonucu olduğunu savunan John Sanbonmatsu’nun analizinde merkezi bir rol oynar. Ona göre “kapitalizmde insan olmayan hayvanların gerçek nitelikleri ve onları oldukları kişi (bilinçli bireyler) yapan varoluş yönleri yalnızca değersizleştirilmekle kalmaz, aynı zamanda yok edilir. Metalaşmış insan olmayanların değişim sistemi içinde artık ticari değer sahip olmadığı kabul edildiğinde, tıpkı bir ayakkabı üreticisinin geçen sezondan kalma ayakkabıları çöplüğe göndererek elden çıkarması gibi tasfiye edilirler.”19 Yani insan dışı hayvanlar sadece sömürülmez, metanın kendisidir. Başka bir ifadeyle “tüm metalar gibi, insan dışı varlıklar da aslında yenmek ya da giyilmek için değil, satılmak için dünyaya getirilmektedir.”20 Sanbonmatsu’ya göre kapitalizmde işçilerin emeğinin yanı sıra tüm ekonomik ve toplumsal yaşamın sermaye sınıfının mülkiyetine tabi kılınması ile malların kullanım değil değişim amacıyla üretilmesi türcü sistemin temelini oluşturur. Bu iki ana faktör, insan dışı hayvanların sömürüsünü kapitalizm öncesi toplumlardan farklılaştırır ve günümüzde artık toplu katliam rejimi olarak zirvesine ulaştırır.
İnsan dışı hayvanların bedenlerine kâr için yapılan yapay müdahaleleri iğrenç bulan Marx’ın döneminden bu yana hem denetim ve cezalandırma amaçlı zulüm teknolojileri hem de varoluşlarına sermayenin ihtiyaçları için yapılan müdahaleler çeşitlendi. Orduların ve özel şirketlerin işbirliğiyle milyonlarca doların akıtıldığı araştırmaların sonucunda artık askeri amaçlar için güvercinler, köpekbalıkları, böcekler, kaplumbağalar, sıçanlar bedenlerine yerleştirilen elektrot implantı vb. aracılığıyla kablosuz sinyallerle uzaktan yönlendiriliyor veya insan dışı hayvanların genleri manipüle edilerek transgenik varlıklar üretiliyor.21 Küre dokuyucu örümceklerden dragline ipeğini kodlayan genin alınıp keçilerin memelerindeki süt üreten DNA’lara eklenmesiyle üretilen sütlerdeki ipeksi liflerden, havacılık ve mühendislik sektörlerinin yanı sıra kurşun geçirmez yeleklerde de kullanılan biyoçeliğin yapımı için çalışılıyor. Alerjen içermeyen transgenik kedilerin veya mekânlara “parlak renkler ve heyecan” katması için genleri manipüle edilerek florasan renklerde parlayan balıkların üretimi kapitalizmde insan dışı hayvanların metalaştırılmasının en çarpıcı örneklerinden.22
İnsan olmayan hayvanların metaya dönüştürülerek hem kaynak hem de tüketim nesnesi olarak kullanılması, doğayla oluşturduğumuz metabolik bütünsellikten koparılmamız veya yabancılaşma gibi argümanlar birbirinden farklı tonlar taşır. Diğer bir ifadeyle sömürünün özünü açıklamak için farklı kavramları merkeze alır. Karl Marx ve Friedrich Engels’in dışında Georg Lukács’tan Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse gibi erken dönem Frankfurt Okulu düşünürlerine farklı yazarların analizlerinden beslenirler. Fakat ton farklarına rağmen, bu yazıda ancak bir özet mahiyetinde aktarılmaya çalışılanlar ışığında insan dışı hayvan sömürüsünün kapitalizmin genel tahakküm sisteminin bir parçası olduğu, dahası üretim modeline içkin bir mekanizma olduğu açıktır. Türcülük genel tahakküm sisteminin bir sonucu olarak, insan olmayan hayvanların sömürüsünün üzerine perde çekerek onu meşrulaştıran bir işlev görür.
Türcülük
Türcülüğü etik veya düşünce biçimine dair bir mesele olarak ortaya koymak endüstriyel ölçekte süren sömürüyü sona erdirmek için yeterli değildir. Peter Singer’la başlayan eleştirel çizgi her ne kadar sistemin insan merkezciliğini kapsamlı bir şekilde teşhir ederken hayvanların nesne olarak görülmesine, metaya dönüştürülmesine dikkat çekse de bunu, “kapitalist üretimin [temel] bir özelliği olarak değil, ahlaki açıdan uygunsuz tutum ve davranışlar olarak görme eğilimindedir.”23
Türcülüğü maddi bir toplumsal tahakküm yapısından çok ahlâki önyargılara ya da felsefi önkabullere dayalı bir ayrımcılık biçimi olarak ele alan hâkim yaklaşımları “metafizik türcülük karşıtlığı” olarak adlandıran Marco Maurizi, toplumdaki fikirleri üreten maddi yapı yerine bireylerin kafasındaki fikirlerle uğraşmayı yeğleyen analizlerin aksine, “hayvanları sömürdüğümüz için aşağı gördüğümüz” bağlamını kavrarsak bireysel sorumlulukları, yaşam tarzı değişikliklerini, ahlâki seçimlerde tutarlılığı vurgulayan veya “insan doğası kötüdür” gibi yokoluşcu bir nihilizme varan bir bakış açısından kurtulabileceğimizin altını çizer.24 Sömürüyü ortadan kaldırmak için mücadele vizyonunun nasıl olması gerektiğine dair tartışmada Ted Benton’ın da aralarında olduğu etik pozisyonlara dayalı teorik yönün vardığı durak esasen duyarlılık ve bireysel sorumluluktur. Hayvan hakları/özgürlüğü hareketlerine hâkim olan çizgi “bir kişiyi daha” dönüştürmekten “bir hayvanı daha” kurtarmaya veya etik tüketime çok çeşitli eylem araçları önerse de özünde genellikle bireysel eylem çözümleriyle sınırlı kalır.25 Tek tek bireyler olarak etik tüketim tercihlerimiz ne yazık ki bir üretim biçimi olan hayvan sömürüsü karşısında alternatif olmaya yeterli değildir. Maurizi’nin öne sürdüğü gibi üretim/dolaşım/tüketim ağının kapitalizmde birbirine bağımlılığını yok sayarak yapılan izole bir etik tüketim önerisi, “temiz” olduğu varsayılarak tüketilen bir ürünün aslında sofraya gelene kadar geçirdiği “kirli” süreçleri gözden kaçırır.26
Marksizm ve Hayvan Özgürlüğü Birliği’nin yayımladığı Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Üzerine 18 Tez’de türcülüğe karşı mücadele içerisindeki farklı çizgiler üç temel başlıkta kategorize edilir. Bunlar burjuva ahlâk felsefesi, liberal yasal eleştiricilik ve sosyal liberal post-yapısalcı anti-otoriteryanizm’dir.27 Hareket içindeki anarşist topyekun özgürleşmeci gelenek bağlamında dördüncü bir kategori ekleyen Doğukan Dere, farklı eğilimlerin manifestoda nasıl çerçevelendirildiğini şöyle özetler:
Aynı metinde ortaya konduğu üzere: Türcülük karşıtı burjuva ahlak felsefesi türcü ideolojinin tutarsız insan-merkezci iddialarını (hayvanlar düşünemez, hissedemez, konuşamaz vs.) çürütmekte, hayvanlara yönelik aşağılamayı ve sömürüyü eleştirmekte ve bunlara dair ideolojik olumlamaları boşa düşürmekte oldukça yetkin olsa da hayvanların neden sömürülüyor olduğu sorusuna cevap vermez. Liberal hayvan hakları teorisi ise hayvanların yasalar nezdinde mülk olarak tanınmalarını temele koyduğu eleştirel yaklaşımıyla insanlar ile diğer hayvanlar arasındaki mevcut yasal farkın keyfiliğini hedef alır; hayvanların da tıpkı insanlar gibi hakları olan yasal özneler olarak tanınmaları yönünde mücadele eder. Öte yandan, bu keyfi gözüken farkın maddi ve tarihsel kökenini odağına almaktan imtina eder. Sosyal Liberal Post-Yapısalcı Anti-Otoriteryanizm ise “burjuva ahlak felsefesinin yolunu izler anca insan-hayvan ilişkilerinin etik değerlendirmesini radikalleştirir”. Türcülüğün dilde, söylemde, kültürde, günlük pratiklerdeki foyasını radikal bir şekilde ortaya çıkarsa da türcülüğün varlığını türcülüğün kendisi ile açıklayan totolojik bir konumda kalır (türcülüğü ortaya çıkartan ve sürdürülen toplumsal ilişkilere ve üretim ilişkilerine yeterince eğilmez). Manifestoda sunulan üçlüye topyekûn özgürleşme (total liberation) hattını da kapsayan anarşist hayvan özgürlüğünü de dördüncü yaygın hat olarak ekleyebiliriz. Bu hat içerisinde türcülüğün ve hayvan sömürüsünün tarihsel ve maddi koşullarının eleştirisine teoride ve pratikte bir yöneliş vardır. Endüstriyel hayvancılığı ve deney laboratuvarlarını hedef alan doğrudan eylemler pratikteki bu yönelişi gözler önüne serer. Ne var ki bu yönelişinde, türcülüğün ortaya çıkışını ve varlığının devamını mümkün kılan üretim ilişkilerinin esaslı bir analizini sunmakta ve üretim ilişkilerinin, toplumsal ilişkilerin mevcut haliyle hedeflenen hali arasında tarihsel, maddi, bilimsel bir izlek inşa etmekte sınırlı kalır.28
Dere’nin dördüncü yaygın hat olarak eklediği eğilime Maurizi de dikkat çeker ve kafesleri açan, tutsakları serbest bırakan hatta çoğu zaman insan dışı hayvanların sömürülmesinin ve öldürülmesinin faillerinin özel mülklerini yok eden bu yöntemlerin her ne kadar baskının maddi yapısına radikal biçimde saldırsa da kapitalizmden etkin bir çıkış yolu sunmadığını söyleyerek ekler; “Sermaye, küresel, evrensel bir baskı yapısıdır: yerel tezahürleriyle savaşmak gerekli olsa da, özüne dokunmaz”29
Hayvan hakları/özgürlüğü mücadelesi içerisindeki hâkim stratejilere yapılan bu eleştiriler meseleyi bir çıkmaz sokağa hapsetmez, türcülüğü yahut insan olmayan hayvanların sömürüsünü ortadan kaldırmak elbette mümkündür. Mesele endüstriyel ölçekte süren sömürüyü sona erdirmek için bireysel sorumluluklara dayanan veya farklı bir yaşam tarzı benimsemeyi (başka bir ifadeyle ölüm tarzını reddetmeyi) aşan bir mücadele vizyonu geliştirmektir. Yani mesele, sosyalizm ve hayvan kurtuluşunu aynı mücadelenin parçası olarak düşünmek ve dolayısıyla da Sanbonmatsu’nun ifadesiyle hayvan kurtuluşu mücadelesi olmadan sosyalizmin tek taraflı ve yanlış kalacağı kabulünden hareket etmektir:
“Kısacası, liberal anlatımda cevapsız kalan soru, patriyarka ve erkek şiddeti, ırksallaştırma ve hayvanlaştırma arasındaki bağlantılar veya kapitalist devlet gibi, hayvan sömürü endüstrisinin yapısal dayanağı ve hukuki garantörü olan unsurlar hakkında keskin bir eleştiri olmadan, hayvan soykırımına karşı nasıl etkili bir mücadele öngörebileceğimizdir. Kapitalist dünya sisteminin daha derin çelişkileri ve eğilimlerine dikkat etmeden hayvan hakları kampanyaları geliştirmek, hareketi belirli hayvan köleliği biçimlerini ortadan kaldırmak yerine sadece yer değiştirmekle karşı karşıya bırakır. Örneğin, ilaç ve biyoteknoloji şirketleri, hayvan deneylerini “bilim insanlarının ucuz ve bol olduğu ve hayvan hakları aktivistlerinin otoriter bir devlet tarafından susturulduğu” ülkelere taşıyorlar — tıpkı Başkan Bush yönetimindeki ABD devletinin işkenceyi ve ABD ile Avrupa şirketlerinin artık rutin olarak işleri zayıf işgücü ve çevre standartlarına sahip Üçüncü Dünya ülkelerine taşıması gibi… Bu nedenle hayvan özgürlükçülüğü, sosyalizmden ve Marx’ın sermayenin eleştirel fenomenolojisinden ayrı düşünülemez. Ancak aynı şekilde, hayvan hakları sosyalizme ihtiyaç duyuyorsa, hayvan özgürlükçülüğü olmadan sosyalizm de yanlış ve tek taraflıdır.”30
Dipnotlar:
- Singer, 2018, s. 46-74.
- Sorenson, 2011, s. 185.
- Marx, Engels, 2013, s. 35.
- Maurizi, 2021, s. 32.
- Adams, 2013, s. 119.
- Benton, 1988, s. 4.
- Stache, 2025.
- a.g.e.
- Foster, Clark, 2023.
- Bu konuda benzer bir analiz için bkz. Benlisoy, 2022
- Saito, 2017, s. 66-104, 221-223.
- Aktaran Saito, 2017, s. 209.
- a.y.
- Marx, 2011, s. 348.
- a.g.e., s. 378.
- Saito, 2023, s. 47.
- Saito, 2017, s. 274.
- Sanbonmatsu, 2017, s. 18.
- a.g.e., s. 9.
- a.g.e., s. 5.
- Hatch, 2005; Anthes, 2013; Highfield 2007; Harder, 2002.
- Weisberg, 2013, s. 63, 78.
- Dennis Soron’dan aktaran Sanbonmatsu, 2011, s. 30.
- Maurizi, 2021, s. 37.
- a.g.e., s. 69.
- a.g.e., s. 71-82.
- Bündnis Marxismus&Tierbefreiung, 2020.
- Dere, 2021.
- Maurizi, a.g.e., s. 58.
- Sanbonmatsu, 2011, s. 30.
Kaynakça
Adams, Carol J., 2010, Etin Cinsel Politikası: Feminist Vejetaryen Eleştirel Kuram, çev. Güray Tezcan, Mehmet Emin Boyacıoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Anthens, Emily, 2013, “The Race to Create ‘insect cyborgs’”, The Guardian, https://www.theguardian.com/science/2013/feb/17/race-to-create-insect-cyborgs, (Erişim tarihi: 31.10.2025)
Benton, Ted, 1988, “Humanism=Speciesism: Marx on Humans and Animals”, Radical Philosophy, vol. 50.
Benlisoy, Foti, 2022, “Hayvanlar, Türcülük ve Sosyalizm: Hayvan Özgürleşmesi İnsanın da Özgürleşmesidir”, 1+1 Express, https://birartibir.org/hayvan-ozgurlesmesi-insanin-da-ozgurlesmesidir/#_edn27 (Erişim tarihi, 01.11.2025).
Bündnis Marxismus&Tierbefreiung, 2020, Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Üzerine 18 Tez, https://mutb.org/publications/marksizm-ve-hayvan-özgürleşmesi-üzerine-18-tez (Erişim tarihi: 03.11.2025)
Dere, Doğukan, 2021, “Hayvan Özgürleşmesi ve Marksizm”, Yenie, https://yenie.net/hayvan-ozgurlesmesi-ve-marksizm (Erişim tarihi: 01.11.2025).
Foster, John Bellamy ve Clark, Brett, 2023, “Marx ve Yabancılaşmış Türcülük”, çev. Gencer Çakır, Polen Ekoloji, https://www.polenekoloji.org/marx-ve-yabancilasmis-turculuk/#_ftnref6 (Erişim tarihi: 31.10.2025).
Harder, Ben, 2002, “Scientists ‘Drive’ Rats By Remote Control”, National Geographic, https://web.archive.org/web/20020609184541/http://news.nationalgeographic.com/news/2002/05/0501_020501_roborats.html (Erişim tarihi: 31.10.2025).
Hatch, Cory, 2005, “Sharks: Ocean Spies of the Future?”, Boston University Science Magazine, https://www.bu.edu/sjmag/scimag2005/features/spysharks.htm (Erişim tarihi: 31.10.2025).
Highfield, Roger, “Scientists Develop Remote-Controlled Pigeon”, The Telegraph, https://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/1544015/Scientists-develop-remote-controlled-pigeon.html, (Erişim tarihi: 31.10.2025).
Marx, Karl, 2011, Kapital I. Cilt, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul.
Marx, Karl ve Engels, Friedrich, 2013, Alman İdeolojisi, çev. Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, İstanbul.
Maurizi, Marco, 2021, Beyond Nature: Animal Liberation, Marxism, and Critical Theory, Brill, Leiden/Boston.
Saito, Kohei, 2017, Karl Marx’s Ecosocialism: Capitalism, Nature, and the Unfinished Critique of Political Economy, Monthly Review Press, New York.
Saito, Kohei, 2020, “Marx’s Theory of Metabolism in the Age of Global Ecological Crisis”, Historical Materialism, Vol. 28 (2).
Saito, Kohei, 2023, Antroposen’de Marx: Büyümeme Komünizmi Fikrine Doğru, çev. Onur Orhangazi, Ütopya Yayınları, Ankara.
Sanbonmatsu, John, 2011, “Introduction”, Critical Theory and Animal Liberation, der. John Sanbonmatsu, Rowman & Littlefield Publishers, Londra.
Sanbonmatsu, John, 2017, “Capitalism and Speciesism”, Animal Oppression and Capitalism Vol. I, der. David Nibert, Praeger, Santa Barbara.
Singer, Peter, 2018, Hayvan Özgürleşmesi, çev. Hayrullah Doğan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Sorenson, John, 2011, “Interview with Ronnie Lee”, The Brock Review, Vol. 12 (1).
Stache, Christian, 2025, “Hayvan Merkezli Marksizmin Kökenleri Üzerine,” çev. Erhan Korkmaz, Toplum ve Ütopya, https://toplumveutopya.com/hayvan-merkezli-marksizmin-kokenleri-uzerine-christian-stache-cev-erhan-korkmaz/#_ftnref7 (Erişim tarihi: 31.10.2025)
Weisberg, Zipporah, 2013, Animal Dialectics: Towards a Critical Theory of Animals and Society, York Üniversitesi Toplumsal ve Siyasal Düşünce Programı Yayımlanmamış Doktora Tezi, Toronto/Ontario.
