Nefreti Yasalaştırmak: 11. Yargı Paketi Üzerine Bir Söyleşi

 

İktidarın çok uzun zamandır LGBTİ+’lara karşı başlattığı topyekun saldırı kapsamında birtakım yasal değişiklikler de sıklıkla gündeme geliyor. Şubat 2025’te KaosGL, Medeni Kanun ve Ceza Kanununda düzenlemelerin yer aldığı bir kanun teklifi taslağına ulaşarak yapılması planlanan LGBTİ+ karşıtı değişiklikleri ortaya çıkarmıştı. Ardından nisan ayında, “hayasızca hareketler” başlığı altında ceza arttırımları ve derneklerin hedef alınması gibi eklemelerin önerildiği kanun teklifi taslağı HüdaPar tarafından meclise sunulmuştu. Haziran ayında Meclis’te kabul edilen 10. Yargı Paketi’nde ise tepkiler nedeniyle yer almamıştı. Benzer doğrultuda yasal değişikliklerin bu kez de Adalet Bakanlığının hazırladığı 11. Yargı Paketi kapsamında meclise getirilmesi beklenirken LGBTİ+ örgütleri tüm kamuoyunu yasa teklifine karşı çıkmaya çağırdı. Türkiye’nin farklı illerinde LGBTİ+ hareketinin, feminist/kadın örgütlenmelerinin girişimiyle eylemler yapıldı, yasayı püskürtecek bir mücadelenin inşası için çalışmalar farklı zeminlerde sürüyor. En son 10. Yargı Paketi döneminde olduğu gibi 11. Yargı Paketi’nde de büyük tepki çeken bu düzenlemelerin taslaktan çıkarıldığı iddiaları yer aldı basında ancak geri çekilmiş olsa dahi bunun geçici olduğu görülebiliyor.

Bu kapsamda 23 Ekim’de İzmir’de Karakedi Kültür Merkezi’nde bir toplantı gerçekleşti. Çevrimiçi bağlantı aracılığıyla farklı şehirlerden katılımcıların da yer aldığı toplantıda İzmir Barosu LGBTİ+ Hakları Komisyonu’ndan İrem Revşen Yıldız, Kaosgl.org genel yayın yönetmeni Yıldız Tar ve DSİP ve Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği (Galader) üyesi Atilla Dirim yasa taslağının hukuki çerçevesine, tarihsel arka planına ve politik anlamlarına dair derinlikli değerlendirmeler yaptı. Toplantıdaki sunumların özetini Enternasyonal Sosyalizm sayfalarına taşıyoruz…

 

İnsan hakları ve LGBTİ+ hakları alanında çalışan avukat İrem Revşen Yıldız, öncelikle mevcut düzenlemelerden, ardından önerilen düzenlemelerden bahsederek yasa tasarısının gerekçelerini analiz ettiği sunumunda yargı paketinin ortaya çıkışı hakkında “Yargısal Reform Eylem Planı dediğimiz bir plan var; bu aslında hukuki güvenilirliğin artması, yargıya olan güvenin artırılması, mevcut teknolojik imkânlardan yararlanılması gibi temel saiklerle güdülen bir plan. Ama tabii ki şu an devlet politikaları tamamen bizim aleyhimize olduğu için nefreti yasalaştıran bir araç haline getirilmiş olarak görüyoruz” dedi. 

 

  1. Yargı Paketi genel başlığıyla adlandırılan taslağın özellikle 7., 8. ve 9. maddelerinin lubunyaların temel haklarını sınırlayan maddeler olduğunu söyleyen İrem Revşen Yıldız, söz konusu maddeleri “beden uyum süreçlerinin hukuki boyutu, beden uyum süreçlerinin cezai boyutu (yani aslında var olmayan bir suçun yasaya getirilmiş olması) ve hayasızca hareketler olarak duyduğumuz varolan bir yasanın içeriğinin değiştirilmesi, genişletilmesi ve alt sınırının yükseltilmesi” olarak üç eksene ayırarak değerlendirdi

 

Aslında 11. Yargı Paketi’nde getirilmek istenen, yeni bir düzenleme değil mevcut düzenlemenin değiştirilmesi. Beden uyum süreçlerinin hukuki boyutunu gösteren bir madde bu. Mevcut TMK40 düzenlemesine bakarsak, bunun aslında beden uyum süreçlerinin nasıl işleyeceğine dair bizim uygulamada zaten çok kullandığımız bir kanun maddesi olduğunu görürüz. Hem ameliyat izin davası hem cinsiyet değişikliği davası olan iki aşamayı da kapsayan bir kanun var. Buna göre zaten, kanun tabirleriyle ifade edersem, cinsiyetini değiştirmek isteyen kimse şahsen mahkemeden cinsiyet değişikliğine izin verilmesini talep edebiliyordu. Ancak bu iznin verilmesi için “18 yaşını doldurmuş olma, evli olmama ve transseksüel yapıda olup cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunlu olduğunun bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak resmi sağlık kurulu raporuyla belgelenmesi” şart olarak aranıyordu. Bu, birinci dava için geçerli olan zaten mevcut bir şarttı aslında. İkinci olarak da ameliyat izni alındıktan sonra, tıbbi yöntemlere uygun bir cinsiyet değişikliği ameliyatının gerçekleştirilmesi ve gerçekleştirildikten sonra da resmi sağlık kurulu raporuyla doğrulanması halinde nüfus sicilinde gerekli değişiklikler yapılıyordu. Yani cinsiyet hanesi değiştiriliyordu.

 

Bedenimiz üzerindeki tasarruf hürriyetimiz sınırlandırılma tehlikesi altında

 

Şimdi kanunda önerilen düzenlemeye baktığımızda çok ciddi farklılıklar, çıkarmalar, eklemeler olduğunu görüyoruz. Aslında komple yeni bir paragraf eklenmiş. Buna göre, cinsiyet değişikliği için yine kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olarak şahsen başvurabilir gibi bir düzenleme tutulmuş ancak izin verilebilmesi için ilk olarak istem sahibinin 18 yaş sınırı 25 yaşa çıkarılmış. Bunun dışında evli olmama ve ruh hali gibi şartların yanında “üreme yeteneğinden sürekli bir biçimde yoksun bulunma” da yeniden şart olarak eklenmiş. Ayrıca alınacak sağlık kurulu raporunun eğitim araştırma hastanesi yerine Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen tam teşekküllü bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınması ve kararın en az üçer aylık aralıklarla yapılacak dört değerlendirme sonucu verilmesi şart olarak görülmüş.

 

Ayrıca yeni eklenen bir cümle olarak, bu fıkra uyarınca izin alınmadan cinsiyet değişikliğine yönelik hiçbir tıbbi müdahale yapılamaz diyor. Bu cümle aslında Medeni Kanuna eklenen bir cümle olduğu için burada bir “suçtan” bahsetmiyoruz. Sadece yapılamaz şeklinde bir dayanak oluşturur. Yani aslında bu bir suç dayanağı değil ama Medeni Kanuna aykırılık oluşturur. Bunun tam tersi gibi bir anlam içeriyor. Bunun aynı zamanda bir suç olarak öngörüldüğünü de ileride inceleyeceğiz. Bunun dışında, verilen izne bağlı olarak amaç ve tıbbi yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra mevcutta varolan “resmi sağlık kurulu raporuyla doğrulanması” önerilen düzenlemede “birinci fıkra uyarınca belirlenen hastane tarafından verilen bir resmi sağlık kurulu raporu” ifadesiyle değiştiriliyor. Ancak bu şekilde sicilinde gerekli düzenlemeler yapılacak.

 

Üçüncü olarak getirilen bir ekstra paragraf var buraya. Diyor ki “Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen bu tam teşekküllü eğitim araştırma hastanesince düzenlenen resmi sağlık kurulu raporuyla genetik ve/veya hormonal hastalıklar nedeniyle genital organlarında gelişme bozukluğu olduğu tespit edilen kişilerde bu maddedeki şartlar aranmaz.” Yani aslında biraz intersekslere yapılan zorunlu tıbbi müdahalelere de girmiş deniyor. Tıbbi müdahaleler sonucunda kişinin sicilinde zorunluysa cinsiyet değişikliği yapılabileceği de yeni getirilen bir düzenleme. Bununla ilgili de yine interseks hakları bağlamında konuşmak, ayrıca değerlendirmek bence doğru olur.

Bireysel hakların kısıtlanmasının ailenin ve topluluğun korunması çerçevesinde değerlendirilmesi bile ne kadar geri planda kaldığımızı ve ne büyük hak ihlallerine maruz bırakılabileceğimizi çerçeve olarak bence gösteriyor.

 

Açıkçası kanunun düzenleme maddesindense gerekçeleri benim daha çok dikkatimi çekti. Bu getirilen düzenlemenin özellikle 18 yaştan 25 yaşa çıkarılması konusunda gerekçede: “Cinsiyet değişikliğine yönelmiş kişilerin ileride yaşayabilecekleri fizyolojik ve ruhsal olumsuzlukların önlenmesi suretiyle öncelikle bu kişilerin ancak genel anlamda ise aile kurumunun ve toplumun korunması gerekmektedir” denilmiş. Anayasanın 41. ve 58. maddelerine göre ailenin ve gençliğin korunmasına yönelik gerekli tüm tedbirleri almak devletin yükümlülüğü altındadır. Yani aslında kendi bedenimiz üzerindeki tasarruf hürriyetimiz, “aile kurumunu korumak veya toplumun düzenini korumak” amacıyla sınırlandırılma tehlikesi altında ve beden özerkliğine yönelik müdahaleler de kişinin kendi bedeni üzerindeki söz hakkından çıkarılarak ailenin ve gençliğin korunmasına yönelik genel tedbirler olarak ele alınıyor. Yani aile yılı ilanından sonra bunu sürekli olarak konuşuyoruz ama bize yapılan müdahalelerin dahi bireysel hakların kısıtlanması içerisinde değil, ailenin ve topluluğun korunması çerçevesinde değerlendirilmesi bile ne kadar geri planda kaldığımızı ve ne büyük hak ihlallerine maruz bırakılabileceğimizi çerçeve olarak bence gösteriyor.

 

Gerekçede şöyle devam ediyor: “Düzenlemeyle cinsiyet değişikliğinin yaş sınırı 18’den 25’e yükseltilmektedir. Böylelikle kişilerin yaşamının sonraki bölümünü ciddi şekilde etkileyecek nitelikte olan bu kararın belirli bir yaş olgunluğuna ulaşıldıktan sonra alınması sağlanmaktadır.” Normalde maddenin mevcut düzenlemesi zaten 18 yaş sınırı getirir. Çok uzun bir süredir trans çocuk kavramını dahi ağzımıza alamazken mevcuttaki bu 18 yaş sınırı tartışmasını geçiyorum. 18’in 25’e çıkarılması aslında bu reşitliğin getirdiği irade hakkıyla da çok ciddi bir çatışma sağlıyor. “Belirli bir yaş olgunluğuna ulaşmak” gibi muğlak bir kavramı getiriyor kanun. Bu olgunluğa ulaşma kavramı da zaten yeterince öznelken, somut olarak bireylerin olgunluğa ulaşmasına nasıl karar verileceği ortada değilken, üstüne bir de bu belirlemeyi kimin yapacağı konusunda da hiçbir açıklama yok. Yani aslında kanun diyor ki yasa koyucu bu belirlemeyi yapsın sizin yerinize, hepiniz 25 yaşından sonra artık daha olgun bireyler olarak bu kararı verebilin. Bu aslında mümkün değil. Kâğıt üzerinde, kanun üzerinde, yasa koyucu buna noktayı kendi kendine koymuş. Bu durum da zaten kişinin özel hayatını, kimlik hakkını, beden özerkliğini, bir sürü farklı temel hak ve hürriyeti sınırlandırma anlamına geliyor.

 

Düzenlemedeki “kişinin cinsiyet değişikliğine ilişkin izin talebinde bulunabilmesi için üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunun sağlık kurulu raporuyla tespit edilmesi gerektiği düzenlenmektedir” ibaresi hukuki anlamda çok büyük bir tartışma konusu. Beden uyum süreçleri için kanunda önceden “üreme yeteneğinden yoksun bırakılma” aranıyordu. Ama bu temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı nitelikte olması sebebiyle Anayasa Mahkemesi’nin norm denetim kararıyla zamanında iptal edilmiş ve mevcut düzenlemeden çıkarılmış bir şart zaten. Bu düzenlemeyle aslında daha önce AYM tarafından iptal edilen hükmü tekrar getirmek istiyorlar. Şunu diyebilirsiniz: Türkiye’de zaten AYM kararlarına uyulmasıyla bir sorun vardı. Maalesef gerçekten öyle. Mevcut siyasi durumdan bu kararlar etkilendiği için AYM kararlarına uymamayı zaten politik bir duruş gibi görüyorum ben maalesef. Ve bu iptal edilen yasal hükmün geri getirilmesi de doğrudan aslında Anayasa Mahkemesi kararını hiçe saymak olacak ve yine başta sağlık hakkı olmak üzere bedensel özgürlük ve diğer birçok temel hakkı da ihlal edecek. Bu yasal düzenlemenin geçmesi ihtimalinde, daha önce iptal edilen kanunun şu anda tekrar gelmiş olmasının üzerine, sanmıyorum ki herhangi bir hâkim tekrar bunu norm denetimine soksun ve tekrar iptal ettirsin. Yine mahkeme kararlarında Anayasa Mahkemesi kararına uyulmaması şeklinde gerekçeli kararlar görmemiz maalesef çok olası.

 

Beden uyum süreçlerinin yürütüldüğü kurumlar azalacak, süreçler uzayacak, maliyetler artacak, randevu bulmak daha zor olacak

 

Sağlık Bakanlığı’nın yetkilendirilmesine dair şöyle bir gerekçelendirme getirilmiş: “Böylelikle cinsiyet değiştirmek isteyen kişilerin hem belirli bir zaman diliminde gözlemlenebilmesi hem de raporu verecek eğitim ve araştırma hastanelerinde bu konuda uzmanlaşmanın sağlanması suretiyle geri dönüşü olmayan ve sağlık açısından ciddi riskler taşıyan cinsiyet değiştirme müdahalelerine ilişkin sürecin daha sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi amaçlanmaktadır.” Zaten burada bir gözetim olduğu ilk bakışta çok göze çarpıyor. Bu sene içerisinde, şimdiye kadar kaç kişinin beden uyum süreçlerine girdiğinin bildirilmesine dair bir yazı gönderilmişti. Aslında fişlendiğimizi ve gözlendiğimizi zaten biliyorduk. Ama bunun dışında bu alınan raporun süresinin uzatılması ve sayısının arttırılması, zaten uygulamada rapor alma süreçlerinin mahkemeler eliyle uzatıldığını da gördüğümüz bir yerde, sürecin bu kadar daha yoğunlaştırılması birçok farklı şekilde sıkıntılar yaratacak. Sadece hukuki de değil, belirli hastanelere bu yetkinin verilmesinin ulaşılabilirlik anlamında da çok büyük bir sıkıntı yaratacağını söylemek yanlış olmaz. Beden uyum süreçlerinin yürütüldüğü kurumlar azalacak, süreçler uzayacak, maliyetler artacak, randevu bulmak daha zor olacak. Özellikle bu ulaşılabilirlik sorununun artması eşitlik ilkesine de aykırı bir durum. Çünkü buradaki bir lubunyayla, ulaşımın daha zor olduğu bir yerde yaşayan lubunya arasında da aslında eşitsizlik yaratıyor. 

 

Bunun üstüne şöyle bir ekleme var: “Verilen izne bağlı olarak amaç ve tıbbi yöntemlere uygun bir cinsiyet değiştirme ameliyatı gerçekleştirildiğinin bu hastane tarafından verilen resmi sağlık kurulu raporuyla tespiti”. Yani belirli hastanelerde bu rapor veriliyor olabilecek. İlk okunduğunda çok bir anlam ifade etmiyor düzenleme aslında ama somut işleyişe baktığımızda şöyle bir sıkıntı var. Örneğin İzmir özelinde beden uyum süreçleri sadece Ege Üniversitesi Hastanesi’nde yürütülürken biz cinsiyet hanesi değişikliği dosyalarını açarken Ege Sağlık Kurulu raporunu 9 Eylül Hastanesi’nden de alabiliyorduk. Şu anda en azından hâlâ böyle işliyor. Ama bu düzenlemenin geçmesi halinde zaten sayısı azalan Sağlık Bakanlığınca belirlenecek hastanelere yeni bir iş yükü de bindirilmiş oluyor ve burayı da daha kolay kontrol altına almış oluyor. Aslında bu da yine hukuki sürelerin uzaması, ulaşılabilirlik, zaman ve maliyet sorunları ihtimallerini arttırıyor.

 

“Sağlık kurulu raporu düzenlenirken başvuranın tıbbi zorunluluk olmamasına rağmen maddede yer alan diğer koşulları sağlamak amacıyla hormon veya ilaç alımı yapmadığı dikkate alınacaktır” şeklinde bir gerekçe var, bu kısım çok önemli çünkü madde içeriğinde doğrudan belirtilmeyen bir ihlal aslında gerekçede dile getirilmiş. Yani diyor ki, biz sizin doktor takibi olmadan hormon kullanıp kullanmadığınızı denetleyeceğiz, sağlık raporlarını da buna göre düzenleyeceğiz. Yine o kadar muğlak, o kadar belirsiz bir yerde ki ilk okumada ne kastettiği dahi tam anlaşılmıyor ama yine geçtiğimiz yıldan beri gündemimizde olan hormon yasakları ve hormon yaşının yükseltilmesiyle doğrudan bağlantılı. Zaten gerekçede cinsiyet değişikliği müdahalelerinin daha sağlıklı bir şekilde yürütmesinin amaçlandığı da maalesef dile getirilmiş.

 

Beden uyum süreçlerinin cezai boyutu ve “hayasızca hareketlerin” genişletilmesi cezai düzenlemeler. O yüzden burada bir suç ve ceza ilişkisinden bahsediyorum. Öncelikle bu beden uyum süreçlerinin cezai boyutuna bakalım. Mevcut yasada zaten böyle bir suç yok. TCK 93A olarak getirilmeye çalışılıyor. Bu da aslında Türk Ceza Kanunundaki “vücut dokunulmazlığına karşı suçlar” içerisinde yer alacağı anlamına geliyor. Önerilen düzenlemede herhangi bir tıbbi müdahalede bulunan faile ve tıbbi müdahalede bulunduran kişiye yeni cezalar öngörülmüş ve aynı zamanda müdahalenin çocuğa karşı ve yetkili olmayan bir kişi tarafından yapılması da nitelikli hâl kabul edilmiş. Gerekçede yine bedensel özerklik ve toplumun ahlâki yapısının korunması olarak açıklanmış. 

 

Alt sınır 3 yılda tutulmuş ve suçun yatarının olması ve kişinin kapalı ceza infaz kurumlarında süre geçirmesi amaçlanmış

 

Doktora da bir cezalandırma öngörülüyor ve bunun çok önemli sıkıntıları var. Üstüne bir de doktora getirilen cezalandırmayı 3 yıldan 7 yıla ve 1000 günden 10.000 güne para cezası şeklinde getirmiş. Bu aslında uzmanların geri durması anlamına da gelebilecek bir durum. Çünkü cezalandırılma riski var. Bu da aynı zamanda uzman sayısında düşüşle birlikte, uygulamada ne kadar ücretli sağlık hizmeti olarak belirtilse de, bizim “bıçak ücreti” olarak duyduğumuz ücretlerin de yükselmesine yol açacak maalesef. Çünkü operasyonları gerçekleştirecek doktorlar da cezai bir risk altına girmiş olacaklar. 

 

3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası öngörülmüş. Bu ne demek? Burayı özellikle altını çizmek istiyorum. Çünkü muhtemelen yürürlükteki infaz yasaları düşünülerek getirilmiş bir alt sınır, üst sınır bu. Amiyane tabirle, “3 yıl altı suçların yatarı yoktur” olarak bilinen bir düzenlemede alt sınır özellikle 3 yılda tutulmuş ve suçun yatarının olması ve kişinin kapalı ceza infaz kurumlarında süre geçirmesi amaçlanmış. Ayrıca hapis cezasının yanında, bir alternatif olarak değil ek olarak, yani ikisi birlikte olacak şekilde adli para cezası da getirilmiş. Bunlar yapılırken müdahaleyi yapan kişi de es geçilmemiş. Onun için de bir yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülmüş. Burada da yine temel bir ihlal söz konusu. Ancak yine 1 yıl ve 3 yıl da özellikle seçilmiş. “3 yılın altının yatarı yok” gibi dedim ama bu sene kabul edilen yeni infaz yasasındaki değişiklikle aslında her suçun yatarı var artık. Birkaç gün dahi olsa hepimizi hapishaneye atmak istiyorlar diye yorumluyorum. Ayrıca maddede olmayan “hormon alımının izinsiz kullanımı” gerekçede parantez içerisinde neredeyse ayrı suç olarak gösterilmiş.

 

Son olarak “hayasızca hareketler”den bahsedeceğim. Bu da zaten mevcut 225’te yer alan bir düzenlemenin genişletilmesi ve alt sınır ile üst sınırın arttırılması. Diğer cezai düzenlemeden farklı olarak burada yeni bir suç eklenmemiş en azından ilk kısmı için. Ama “6 aydan 1 yıla” olan kısım “1 yıldan 3 yıla” olarak düzenlenmiş. Ceza Muhakemesi Kanununun 100. maddesi, tutuklama nedenlerini düzenleyen bir maddedir. Buna göre üst sınırı 2 yıldan fazla olmayan suçlara tutuklama yasağı getiriliyor. Bu ne demek? Üst sınır 3 yıl olduğu için biz bu suçtan dolayı tutuklanabiliriz demek. Bence zaten alt ve üst sınırın yukarı çekilmesinin temel sebebi de bu. Çünkü alt sınırdan ya da üst sınırdan dahi bir ceza alsak yatmayacağımız kadar bir süreyi, yargılama aşamasında bizi tutuklayarak yatırmayı deneyebilirler. Tutuklama yasağı meselesi çok önemli. 

 

Şubat ayında sızdırılan düzenlemeden farklı olarak “cinsiyetsizleştirmeyi teşvik etmekle birlikte doğrudan bunu performe etmek” de bir suç olarak düzenlenmiş ve bu gerçekten çok muğlak. Aslında zaten polis tarafından takip edildiğimizde, özellikle göz önünde olan kişilerin teknik takip altında olduğu ve fişlenmek için aslında bir eylemlerinin arandığı biliniyorken, şu an biz hiçbir eylem içerisinde bulunmadan da tutuklanabiliyor ve hapsedilebiliyor olacağız. Ekstra olarak bir de neden getirildiğini gerçekten oturtamadığım, evlenme ve nişan törenlerine getirilen bir kısıtlama var. 

 

Bu senenin başlarında, Anayasanın “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları” başlıklı 41. maddesi tartışmaya açılmıştı. Erdoğan bir talimat verip “burada bir düzenleme yapılsın” demişti. Bir kadın ve bir erkeğin aileyi oluşturduğu ve evliliğin kadın ve erkek arasında olduğunun eklenmesini istemişti. Bu yasanın gerekçesinde de evlenmeyi “bir kadın ve bir erkeğin yetkili memur önünde aile kurmak amacıyla yapmış oldukları medeni bir hukuk sözleşmesi” olarak tanımlanmış. 

 

Özetle, her üç düzenleme de hukuki belirlilik ilkesine oldukça aykırı. Anayasa Madde 90, usulüne uygun bir şekilde yürürlüğe sokulmuş temel hak ve özgürlükler alanında yapılan insan hakları sözleşmelerinin, uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu düzenliyor aslında. Ve bu kanunlar geçse dahi normlar hiyerarşisi açısından bir geçerlilik kazanmayacak diye kabul etmemize rağmen, varolan hukuki düzeni bildiğimiz için tabii ki endişelerimiz büyüyor.

 

Kaosgl.org genel yayın yönetmeni Yıldız Tar, tartışılan 11. Yargı Paketi taslağının hukuki bir düzenleme olmasının ötesinde toplumsal mühendislik planının ve derin bir meşruiyet krizinin ilanı olduğunu vurgulayarak başladığı konuşmasında LGBTİ+’lara yönelik düşmanlığın tarihsel arka planını değerlendirdi: 

 

Karşımızda duran 11. Yargı Paketi taslağı, yalnızca teknik bir hukuki düzenleme değil, aynı zamanda toplumsal bir mühendislik planının ve derin bir meşruiyet krizinin de ilanı. Bu paketin en kaygı verici iki ayağı –çocuklara yönelik ceza artırımı ve LGBTİ+’ları doğrudan hedef alarak hapse atma planı– birbirinden bağımsız, rastlantısal adımlar değil. Bu iki cepheli saldırı, kapitalizmin ve patriyarkanın tarihteki kriz anlarında başvurduğu temel kontrol mekanizmalarının güncel bir yansıması.

Geçmişe, erken kapitalizmin 1780’lerden 1900’lere uzanan dönemine baktığımızda, bugünü anlamamızı sağlayacak iki temel olgu görürüz. Birincisi, çocuk işçiliğidir. Kapitalizm, patriyarkayla önce çatışıp sonra uzlaşarak aileyi bir “toplumsal üretim merkezi” olmaktan çıkarıp bir “yeniden üretim merkezi”ne dönüştürdü. Bu dönüşümde, işçi sınıfı ailelerinin çocukları, acımasız bir sömürü çarkının dişlileri haline geldi. Bir dönem İngiltere’deki fabrikaların %80-90’ını oluşturan bu çocuklar, “ufak tefek” bedenleri, daha kolay kontrol edilebilmeleri ve sendikalaşma ihtimallerinin düşüklüğü nedeniyle günde 20 saate varan çalışma rejimlerine mahkûm edildiler.

Tam da bu sömürü düzeni işlerken, burjuva aileleri için “saf” ve “arınık” bir çocukluk nosyonu icat ediliyordu. Bugün “çocuk hakları” dediğimiz kavram, bize liberal bir aydınlanma hümanizminin armağanı değildir. Bu haklar, işçi sınıfı ailelerinin, kendi çocuklarının da burjuva çocuklarının sahip olduğu haklara sahip olabilmesi için verdiği çetin sendikal mücadelelerin, büyük eylemlerin ve örgütlenmelerin sonucunda, kanla kazanılmıştır. 100 yılı bile bulmayan bu kazanım, şu anki tasarıyla dinamitleniyor. Hukukta bir çocuk için cezanın önünü açtığınızda, aslında “çocuk nosyonu”nun kendisini ortadan kaldırmış olursunuz. Bu, “müsait” çocukların daha fazla öldürülebilmesinin, çocuk işçiliğinin ve çocuk yaşta evliliğin önünü açacak tehlikeli bir eşiktir.

Tarihsel paralelliğin ikinci ayağı ise bedenlerin denetimidir. Kapitalizm ve patriyarka, çekirdek aileyi inşa ederken bir “üretim fetişizmi” de başlattı. Bu fetişizmde çocuk bir “ürün”, kadının bedeni o ürünü üreten “fabrika”, erkek ise o fabrikaya “hammadde” sağlayan kişidir. Bu arkaik nosyonda çocuk ölümlerinin ya da kadınların doğumda ölmesinin bir önemi yoktu, çünkü kârı sübvanse edecek kadar “hammadde” mevcuttu.

Hatırlayalım, bir buçuk yıl önce hayvanları katletme yasasını konuşuyorduk. Kendi türün dışındaki bir şeye zulmü meşrulaştırdıktan sonra, sıra kendi türün içindeki belli grupları “insan dışı” ilan etmeye gelir

Ancak, nüfusun kritikleştiği anlarda devletin müdahalesi sertleşir. Tıpkı 1500’lerde Kara Veba sonrası Floransa’da gördüğümüz gibi… O dönem, nüfusu kontrol altına almak ve yeniden üretimi güvenceye almak için “sodomi” karşıtı yasalar çıkarıldı. Kilise hukukuna karşı seküler devlet hukukunun ilk nüvelerini gördüğümüz bu yasaklar, başlangıçta sadece erkekler arası anal seksi hedeflerken, zamanla erkekler arasındaki her türlü “ahlâksızlığı” kapsayacak şekilde genişletildi. Kadınlar arası ilişkilerde ise düzenlemeye gerek duyulmadı; çünkü kadın zaten özel alana hapsedilmişti ve devlet, denetim rolünü oradaki erkeğe devretmişti.

Şimdi 2025’e geldik ve bu iki yasanın (çocukların ve LGBTİ+’ların hedeflenmesi) eş zamanlı geçirilmek istenmesinde tesadüf yok. Tıpkı tarihteki örnekleri gibi, bugünkü siyasal iktidar da yaşadığı siyasi ve ekonomik meşruiyet krizini aşmak için benzer bir denetim mekanizmasına ihtiyaç duyuyor. Bu taslak, sadece teşvik veya propagandayı değil, doğrudan “davranışı” da cezalandırmaya yönelmiş durumda. Bu yanıyla, Rusya’dakinden çok daha ağır bir saldırıyla karşı karşıyayız.

Şu anda lubunyalar ve çocuklar, devletin gücünü artırması için bir “laboratuvar” işlevi görüyor. Bu laboratuvarda denenen ve başarılı olan kontrol mekanizmaları, yarın toplumun geri kalanını hizaya sokmak için kullanılacak. Bu bir “korku pedagojisi”dir. Bu pedagojinin ilk adımı, belli grupları “insan dışı” alana itmektir. Hatırlayalım, bir buçuk yıl önce hayvanları katletme yasasını konuşuyorduk. Kendi türün dışındaki bir şeye zulmü meşrulaştırdıktan sonra, sıra kendi türün içindeki belli grupları “insan dışı” ilan etmeye gelir. Şu anda LGBTİ+’lara yapılmak istenen budur. Bu başarıldığı an, başka herhangi bir grubu “insan dışı” ilan edebilme gücünü de elde etmiş olacaklar.

Farklı alanlarda kurduğumuz ittifakların tam da bu kritik anda harekete geçmeye başladığını görüyoruz. Bu, sadece bir dayanışma meselesi değil; bu, önümüzdeki dönemde nasıl bir dünyada yaşayacağımızı belirleyecek bir varoluş mücadelesidir

Tüm bunların temelinde, heteropatriyarka ile kapitalizm arasında yeni bir sözleşme ihtiyacı yatıyor. Özellikle toplumsal cinsiyet alanında kadınların ve LGBTİ+’ların mücadelesi, patriyarkanın eski sözleşmesini ciddi şekilde aşındırdı. Şimdi patriyarka, bu aşınmayı durdurmak ve kazanımları geri almak için kapitalizmi desteğe çağırıyor. Türkiye’den Macaristan’a, Rusya’dan Amerika’ya kadar gördüğümüz “LGBT’siz bölgeler” veya “biyolojik cinsiyet” atıfları, bu yeni ve tehlikeli ittifakın hazırlıklarıdır.

Önümüzdeki dönemde vereceğimiz mücadele, bu kirli ittifakı zayıflatıp zayıflatamayacağımızı belirleyecek. Bu yasanın pratik karşılıkları korkunç olacak. Yasa geçtiğinde, LGBTİ+ olmanıza gerek kalmayacak; “öyle sayılmanız” yeterli olacak. Uzun saçlı bir erkeği “benziyor” diye alıp götürebilecekler. Nefret suçu tam da böyle işler.

Ancak, yapılmaya çalışılan tam da bu: Bizi bir panik atak haline sürüklemek. Korku çok insani bir duygu. Korkuyoruz ve bunda bir sıkıntı yok. Ama korkuya teslim olmamanın, o panik halinden çıkabilmenin tek bir yolu var: Çok ezbere bir cümle olacak ama, örgütlenmekten geçiyor.

Bu yasanın komisyona dahi gelmemesi için mücadele ediyoruz ve sevindirici olan şu ki, farklı alanlarda kurduğumuz ittifakların tam da bu kritik anda harekete geçmeye başladığını görüyoruz. Bu, sadece bir dayanışma meselesi değil; bu, önümüzdeki dönemde nasıl bir dünyada yaşayacağımızı belirleyecek bir varoluş mücadelesidir.

 

“LGBTİ+ varoluşu ezelden beri var” ifadesiyle söze başlayan DSİP ve Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği (Galader) üyesi Atilla Dirim, LGBTİ+’ların özgürlük mücadelesinin tarihsel duraklarına değinerek, tartışılan yasanın nasıl bir politik atmosferde önümüze getirildiğini kapitalizmin krizi bağlamında değerlendirdi. Sosyalist hareketin LGBTİ+ mücadelesini yükseltmesinin aynı zamanda işçi sınıfının birliğini sağlama mücadelesi olduğunu şu sözlerle vurguladı:

 

LGBTİ+ varoluşu ezelden beri var. Bütün toplumlarda, bütün kültürlerde, bütün coğrafyalarda her zaman var olmuş olan bir durum. Özellikle sınıflı toplumların ortaya çıkmasından sonra, bazen daha fazla baskı gören bazen daha az baskı gören ama her zaman baskı gören; bazı toplumlarda görece daha kolay bir yaşantı süren bazılarında görece daha zor bir yaşantı süren bir varoluş LGBTİ+ olmak.

 

Bir hareket olarak LGBTİ+ mücadelesi 19. yüzyılda, ulusal devletlerin ortaya çıkmasından sonra başlıyor. Özellikle Almanya’da 19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılın ilk yarısında yükselen hareket, 1918-1920 yıllarında yaşanan devrim süreçlerinde, Sovyet Rusya’da kazanımlar elde ediyor. Ama esas olarak Stonewall 1968, dünyayı saran büyük devrimci rüzgârdan sonra mücadele gerçekten bir hak kazanan bir hareket olarak sahneye çıktı. Türkiye’de 1990’lı yıllarda büyük, çok büyük bir mücadele var ve aslında kanla yazılan bir tarihi var LGBTİ+ mücadelesinin. Transların sokaklarda kan dökerek verdiği, çok büyük baskılar, çok büyük işkenceler, çok büyük zulümler görerek ve bunlara karşı her şeylerini ortaya koyarak verdikleri bir mücadele var. 2000’li yıllarda derneklerin kurulması, LGBTİ+ mücadelesinin yükselmesine tanık olduk.

 

2008 yılında aslında bir dönüm noktasıyla karşı karşıya kaldık. 2008 yılında ne oldu? Türkiye’yi teğet geçtiği iddia edilen o ekonomik kriz, elbette bütün dünyayı etkisi altına aldı. Bütün dünyada kapitalizm giderek derinleşen, giderek ağırlaşan bir krize girdi. Ve bunun da sonuçları oldu. Bu sonuçlar yoksullaşma, hak ve özgürlüklerin gerilemesi, maaşların düşmesi, işçi sınıfının yaşam standardının giderek gerilemesi vs. Ezilenlerin topyekûn olarak hak kaybettikleri bir döneme girdik. 2015’te de bunu somut olarak yaşamaya başladık. Otoriterleşme dediğimiz dalga tüm dünyayı etkisi altına aldı. Rusya’da, yine hep sözünü ettiğimiz Polonya’da, Macaristan’da, Almanya’da AfD, Amerika’da Trump, Türkiye’de Erdoğan’ın MHP’yle yaptığı ittifak ve hepimizin hayatını zehreden bir sürece girdiğimizi bir kez daha tekrarlamaya gerek yok. Ve bunun son dalgası olarak da bugün bu 11. Yargı Paketi dediğimiz hadiseyle karşı karşıyayız.

 

Her şey kötüye giderken “Çocuğumu okula nasıl göndereceğim?”, “Ben bu okul parasını nasıl ödeyeceğim?”, okul parasını geçtik, “Okulda beslenme çantasına ne koyacağım?” diye düşünen işçi kitlelerinin öfkesini bir yere kanalize etmek gerekirdi, yoksa aksi takdirde maazallah bu işçilerin öfkesi sisteme, hükümete, devlete yönelebilir. Öfkeye odak kaydırmak için kullanılan çok çeşitli yöntemleri var egemen sınıfların. Karşımıza bir düşman çıkarma, bir düşman gösterme yöntemi her zaman kullanıldı. Ben gençken Yunanistan vardı, çok güzel bir düşmandı. Herhangi bir durum olduğu zaman “Bu Yunanlar yüzünden”di. Sovyetler Birliği, “yine bu komünistler”, “bu kış mutlaka komünizm gelecek” lafı ben küçükken bile kullanılırdı. Kürtler zaten her zaman iyi bir düşmandı. İç düşmanlarımız zaten her zaman mevcuttu: Rumlar, Ermeniler, aslında bütün azınlıklar. Biz her zaman bir hedef gösterme, bir düşmanlaştırma, bir ötekileştirmeyle sistemi aklama politikalarıyla muhatap oluyorduk.

 

Yeniden geleneksel ailenin varlığını sürdürecek tedbirlerin korku üreterek alınması çabasıyla karşı karşıyayız

 

Bu defa ibre LGBTİ+’lara doğru dönüyor. Bu, bütün dünyada yaşanan bir süreç. Çünkü bütün dünyada bir aile krizi de yaşanıyor. Aile krizi güçlü bir şekilde yaşanıyor. Bütün dünyada boşanmaların arttığını, evlenmelerin azaldığını, çocuk sayısının azaldığını görüyoruz. Bu sistem açısından büyük bir problem. Çünkü kapitalizmin kendisini yeniden üretmesi büyük ölçüde aile, bu en merkezi, çekirdek ve güçlü kurumda gerçekleşiyor. Bu anlamda bildiğimiz geleneksel, heteroseksüel patriyarkal ailenin varlığını sürdürmesi sistem açısından çok önemli. Ve hem kapitalizmin kendi işleyişi hem kadın hareketinin büyük mücadelesi hem LGBTİ+’ların yürüttüğü büyük mücadele sebebiyle aile kurumu bütün dünyada bir gerileme, bir çökme içinde. Dünyanın neresine bakarsanız bakın insanlar artık öyle evlenmeye çok da hevesli değil. Ve bu tamamıyla antidemokratik bir kurum olan ailenin artık daha demokratik bir yapı tarafından “tehdit edilmesi”, evli olmadan yapılan birlikteliklerin daha demokratik bir niteliğe sahip olması veyahut da baba otoritesi olmadan çocuk yetiştirilmesi, bütün bunlar sistem için bir tehdit. Bu tehdide karşı da yeniden geleneksel ailenin varlığını sürdürecek tedbirlerin korku üreterek alınması çabasıyla karşı karşıyayız. Korku pedagojisinden söz etmişken buna “moral panik” kavramıyla katkıda bulunmak isterim, iki kavramın aynı bağlama sahip olduğunu düşünüyorum. Bir ahlâki panik yaşatmak istiyorlar. “Bunlar hepimizi, çocuklarımızı, oğlunuzu ibne yapacak, kızlarınızı orospu yapacak”, “bunlar ahlâksız, bunlar namussuz. Bunlar bizi mahvediyor” ve “aile yok olursa toplumumuz yok olacak ve hepimiz sefil hallerde sürüneceğiz” korkusu derinleştirilmeye çalışılıyor. Böylece toplumun yine bu geleneksel aile yapısına bir kurtuluş olarak sarılmasını sağlamaya çalışıyorlar. Tarihi geriye döndürmek çok zor. Bunu başarma ihtimalleri çok zayıf. Ama sonuçta böyle bir çaba var.

 

  1. Yargı Paketi karşımıza işte bu nedenlerden ötürü çıkıyor. Elbette sadece bu nedenlerden ötürü değil, çok katmanlı bir durumla karşı karşıyayız ama aile yılı ilan edilmesi, LGBTİ+’lara bu şekilde saldırılmasının sebebi aslında ailenin içine girdiği kriz. 

 

Çünkü egemen sınıfın fikirleri egemen fikirlerdir. Ama egemen fikirlerin kırıldığı anlar da kriz anlarıdır. Derin kriz anlarıdır. Ve şu anda egemen fikirlerin kırılması için uygun bir ortam ve politik atmosferin içindeyiz

 

Solun 11. Yargı Paketine gösterdiği tepki yetersiz. Yani kendisine sol, “devrimci” diyen grupların, kişilerin gösterdiği tepki yetersiz. Yine de solun içinde bir değişim olduğunu teslim etmek gerekir. Bundan 30-35 yıl önce ben üniversitedeyken, ben de öğrenci gençlik hareketlerinin içindeydim ve bizim LGBTİ diye bir sorunumuz yoktu. LGBTİ diye bir varoluş olduğunu bilirdik ama bu, “batının, burjuvazinin ihraç ettiği bir ahlâksızlıktı”. Bugün bütün bu homofobik, transfobik sağcı gruplar ne anlatıyorsa biz de onu anlatırdık ve bizi yozlaştırmak için varolan bir batı ahlâksızlığı, bir burjuva ahlâksızlığı olarak değerlendirirdik. Ama artık günümüzde bunu böyle gören sol, sosyalistlerin sayısı azaldı. Çünkü LGBTİ+ hareketi gerçekten çok güçlü bir mücadele içinde, kadın hareketi de çok güçlü bir mücadele içerisinde. Durum epey değişti. Ama elbette mücadelenin katlanarak büyümesi bir zorunluluk.

 

Biz çokça, “siz bu işi çok fazla irdeliyorsunuz ama işçi sınıfı homofobik. Bu şekilde siz işçi sınıfını örgütlemek konusunda çok başarısız kalırsınız” gibi tırnak içerisinde uyarılar alıyoruz. Tabii ki toplumun genelinde homofobik fikirler, transfobik fikirler yaygın. Çünkü egemen sınıfın fikirleri egemen fikirlerdir. Ama egemen fikirlerin kırıldığı anlar da kriz anlarıdır. Derin kriz anlarıdır. Ve şu anda egemen fikirlerin kırılması için uygun bir ortam ve politik atmosferin içindeyiz. Egemen fikirlerin kırıldığı yerlerin başında da mücadele anları gelir. Pride filmini hatırlarız. Hepimiz çok severek izlemiştik. İngiltere’de madencilerle lubunyaların biraraya gelip ortak mücadele etmesini anlatan bir film. Başta iki taraf da birbirine biraz temkinli ve tedbirli yaklaşıyordu ama ondan sonra bu mücadelenin aslında aynı düşmana, aynı sorumlulara karşı verildiği anlaşılınca birleşik mücadelenin şekillenmesini çok sevmiştik. Çok güzeldi. Bu filme imrenirdik. Ama biraz abartarak söylemem gerekirse biz bu filmin gerçeğini, bizzat yerli versiyonunu kanlı ve canlı olarak 2009 yılında Ankara’da yaşadık. Bunu sık sık anlatma ihtiyacı hissediyorum çünkü hakikaten etkileyiciydi.

 

Pembe Hayat üyeleri, Tekel işçileri direnişine destek ziyaretinde bulundular. Ellerinde çayla, yiyeceklerle gelmişlerdi. Birkaç ziyaret sonrası, başlarda yaşanan şaşkınlık yok olmuş, yerini dayanışmaya bırakmıştı

 

Tekel işçilerinin direnişi vardı Ankara’da ve burada şehrin meydanına kamp kurmuşlardı. Ne kadar solcu, sosyalist varsa hepimiz Tekel işçilerinin yanındaydık. Her şekilde yardımcı olmaya çalışıyorduk. Ve günün birinde Pembe Hayat Derneği gelmişti Tekel’in direnişine. Pembe Hayat o zaman 2-3 yıllık bir dernekti. Esat-Eryaman olayları denilen, trans seks işçilerine yönelik saldırılar düzenleyen çetelere karşı kurulmuş bir dernekti. Ve Pembe Hayat, Tekel işçilerinin yanına geldiği zaman, önce bir tuhaf bir durum yaşanmıştı. Tekel işçilerinin arasında homofobik, transfobik fikirler elbette yaygındı. Zaten kimde yoktu ki? Bizde de vardı. Herkeste vardı aslında. Ama orada, o büyük mücadele anında o kırılmanın orada yaşandığını gözümüzle gördük. Pembe Hayat üyeleri, Tekel işçileri direnişine destek ziyaretinde bulundular. Ellerinde çayla, yiyeceklerle gelmişlerdi. Birkaç ziyaret sonrası, başlarda yaşanan şaşkınlık yok olmuş, yerini dayanışmaya bırakmıştı. Sonra Türk-İş binasının önünde yapılan bir gösteriye Pembe Hayat gelmiş, Tekel işçilerini temsil eden arkadaşımız bir konuşma yapmıştı. “Pembe Hayat Yönetim Kurulu ve üyeleri aramızda. Bizimle aşlarını, ekmeklerini paylaştılar, hoş geldiniz dostlar” diyerek mikrofonu Pembe Hayat temsilcisi arkadaşımıza vermişti ve bu arkadaşımız da “devletin, polisin, hükümetin bize sokaklarda, evimizde, işyerlerimizde yaşattığı şiddet ile fabrika patronlarının, hükümetin size yaşattığı şiddet ortak. Dertlerimiz aynı. Bu onurlu mücadelenizi travesti ve transseksüeller olarak destekliyoruz. Yaşasın ezilenlerin dayanışması! Yaşasın işçilerin birliği!” diye tarihi bir konuşma yapmıştı.  İşçi sınıfı mücadelesiyle LGBTİ+ mücadelesinin ortak bir mücadele olduğu net bir şekilde ortaya çıkmıştı.

 

Kaldı ki bunun yanı sıra, işçi sınıfı dediğimiz zaman, örgütlü işçi sınıfı dediğimiz zaman heteroseksüel erkeklerden mi oluşuyor? Tabii ki hayır. Tabii ki kadınlar, lubunyalar, göçmenler, azınlıklar, Aleviler, Kürtler var, çok katmanlı bir sınıftır işçi sınıfı. Ve en basit bir fabrikada, 100 kişinin çalıştığı en küçük bir fabrikada patrona karşı etkili bir mücadele vermek için, birliği sağlamak için LGBTİ+ sorunu çözülmezse, yani oradaki 100 işçinin içindeki 5 lubunya bu mücadeleye aktif bir şekilde ayrımcılıktan ötürü katılamazsa, kadınlar katılamazsa, göçmen işçiler katılamazsa, bu en küçük bir fabrikada bile patrona karşı etkili bir mücadele verilmesi söz konusu bile olamaz. Bu yüzden devrimcilerin, sosyalistlerin, solcuların LGBTİ+ mücadelesini yükseltmesi aynı zamanda işçi sınıfının birliğini sağlama mücadelesidir. Bu yüzden herkesin bu mücadeleyi kendi mücadelesi olarak sahiplenmesi gerekir.

 

Biz bu filmi 2009 yılında Ankara’da görmüştük. Bu filmi yeniden yaşamanın önünde hiçbir engel yok. Ama bunun için mücadeleyi büyütmek, mücadeleyi yükseltmek, bütün ezilenlerin mücadelenin içinde yer almak, işçi sınıfının içinde yer almak, işçi sınıfının içinde bu ötekileştirmeye karşı mücadele etmek en temel görevlerimizin başında geliyor olmalı.

sosyalizm