Aşırı Sağ ve Faşizm: Bir İsimlendirme Tartışması mı?

Ozan Tekin

 

Faşizm, hiç kuşku yok ki tüm dünyada solun tarihinde, etrafında en yoğun tartışmaların yaşandığı olgulardan biridir. Hem bir devlet biçimi hem bir ideoloji, hem de bir siyasi hareket olarak faşizmin nasıl tanımlanacağına, belirli tarihsel dönemlerdeki hareketlerin klasik faşizm teorileriyle nasıl ilişkilendirilebileceğine dair çok geniş bir külliyat var. Öyle ki, kavramın kullanılışına ilişkin bir “enflasyon” yaşandığı düşüncesi de solda ortak bir kanıdır.

Türkiye’de sol içerisinde bu tartışmaların tarihinde “açık faşizm”, “askeri faşizm”, “sivil faşizm”, “sömürge tipi faşizm”, “yarı faşizm”, “İslamofaşizm” gibi, faşizmin analizini zorlaştıran, sulandıran birçok yersiz kavram yer alıyor. Kimilerine göre devlet her koşulda faşist. Kimilerine göre Kemalizm, faşizmin bir türü; başka iddialara göre ise Kemalizm faşistlere karşı ittifak yapılabilecek bir güç.

Son birkaç yılda küresel ölçekte yaşanan gelişmeler ise bu tartışmaların hararetini daha da artırdı. 2000’lerin ilk on yılının sonuna doğru özellikle Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerde tırmanışa geçen aşırı sağ/faşist hareketler, 2016 yılının sonundan itibaren, ABD’yi Trump’ın yönettiği bir dünyada hem Batı Avrupa’da hem de dünyanın farklı yerlerinde önemli ölçüde güç kazandılar. Dünyada bir otoriterleşme dalgasının berrak bir şekilde görüldüğü bir dönemde, farklı yerlerde farklı tezahürler bulan bu eğilimi ve bu dalgayı temsil eden siyasi hareketleri ve rejimleri nasıl adlandırmak gerektiğine ilişkin çeşitli fikirler öne sürülüyor.

Birikim dergisinin Şubat-Mart 2021 tarihli 382. ve 383. sayılarında yer alan birçok yazı, bu küresel fenomeni anlamaya ve ona karşı mücadeleleri inşa etmek için doğru adlandırmaları saptama arayışına ayrılmış. Söylemeye gerek yok ki, Enternasyonal Sosyalizm dergisi ve arkasındaki siyasi gelenek de siyasetin pusulasını sağa çeken küresel ve yerel gelişmeleri son derece önemsiyor, bunların üzerine yapılan teorik analizleri, bu eğilime karşı işçilerin ve tüm ezilenlerin mücadelesini başarıya ulaştırmak adına acil siyasal görevlerden birisi olarak görüyor.

Yukarıda sözünü ettiğim yanlış analizlerin Türkiye solunun tarihindeki çokluğu nedeniyle, faşizmin ne olduğunu ve ne olmadığını saptamak, hem faşiste faşist demek hem de herkese faşist demeyerek kavramı yerli yerine oturtmak, bu gerçek tehdide karşı yapacaklarımızı belirlemek adına elzemdir. Son birkaç yılda merkez sağın daha sağındaki siyasi güçlerin ve çeşitli ülkelerdeki otoriter pratiklerin artışı göz önüne alındığında, Birikim’inkine benzer çabaları Enternasyonal Sosyalizm’in her sayısında ele aldığımızı düzenli takipçilerimiz zaten anımsayacaklardır. Dolayısıyla, bu yöndeki her entelektüel ve pratik çabayı değerli bulduğumuzu ve memnuniyet verici bir gelişme olarak gördüğümüzü hatırlatmış olalım.

Bununla birlikte, derginin dosya kapsamında yayımladığı yazıların bazılarının, faşizme ilişkin kavram karmaşasını ve özensiz analizleri tekrarlayan bir rol oynadığını belirtmek zorundayız. Örneğin, Necmi Erdoğan’a göre:

 

Televizyonda yayımlanan bir yemek yarışmasında diğer yarışmacılardan yüksek oy alabilmek için hepsini öven ve fakat tamamına düşük oylar veren, bu yüzüne vurulduğunda hiç oralı olmayan, ‘güzel bir insan olduğum için…’ diye başlayan bir cümlenin sonunu umursamaz ve alaycı bir gülüşle getiren, başkalarının hakkını yediği için elinin sıkılmamasını zerrece dert etmeyen insan, günümüz faşizminde kendi ‘yüzünü’ bulur.1

 

Veya faşizmi anlaşılması güç mistik bir imgeye çeviren yaklaşımlara da rastlıyoruz: “Faşizmin tanımlanmasında zamansal ve mekânsal güçlükler var çünkü faşizm, artık bir mekâna ya da zamana sığmayabiliyor, dolaşıyor, mekânsal sınırları aşıyor ve zihinsel olarak yer ederek gücünü tahkim ediyor.”2

Benzer şekilde, başka siyasi akımları alelacele faşizmle ilişkilendiren veya “faşizan” bulan analizler de dosyada kendisine yer bulmuş:

 

(…) Bu uzun erimli zaman diliminden yola çıktığımızda, Umberto Eco’nun ‘Ur-Fascismus’ ya da Adorno’nun ‘aşırı sağ’ olarak tanımladıkları ve zaman-mekân/iktidar ilişkilerine bağlı olarak değişik biçimler alan ve faşizmin 1945’te çökmesinden sonra da varlıklarını devam ettirebilen ‘faşizan’ ya da ‘nasyonal-sosyalist’ akımlardan bahsedebiliriz. Latin Amerika’daki Peronizm ve Vargsizm, radikal sağdan beslenen 60’ların ve 70’lerin cuntaları, Çan Kay Şek’in Kuomintang’ı, iki dünya savaşı arasındaki Japon militarist eliti, Rusya’da bugün de önemli bir rol oynayan Nasyonal-Bolşevizm akımı, günümüzdeki değişik sağ radikalizmler, Türkiye’deki ulusalcılar, Türkçü-Turancı çevreler ve AKP basınının en azından bir kısmı… faşizan temalardan yoğun bir şekilde beslenen hareketler arasında yer almakta.3

 

Gerçekten bu kadar geniş bir siyasi yelpazenin tamamı faşizmden veya faşizan temalardan “yoğun” bir şekilde beslenmiş olsaydı, işimiz hayli zor olurdu! Ancak faşizm, birtakım siyasi rejimlere veya siyasi hareketlere, onlar kendilerini gerçekleştirirken veya bundan yıllar sonra uygulayabileceğimiz bir kontrol listesi sonrası saptanabilecek bir olgu değil. Şu veya bu sağcı pratiğin, çeşitli dozlarda milliyetçi temaların ve bir tür devlet baskısının birleşimini gördüğümüz her manzaraya takabileceğimiz bir isim de değil.

 

Faşizmin ortaya çıkışı

Zira 20. yüzyılın ilk çeyreğinde faşist hareketler boy vermeye başladığında da burjuvazi egemenliğini farklı ülkelerde farklı rejimler altında, sayısız sosyal mücadelenin ve devrimlerin gölgesinde ve her yerde baskıcı pratiklerle idame ettiriyordu. Bu dönemlerde, işçiler çetin ceviz kavgalarla egemenlerden önemli haklar koparmalarına rağmen, liberal demokrasi bugün bildiğimiz anlamıyla herhangi bir yerleşikliğe sahip değildi. Dolayısıyla, bırakalım Çarlık Rusyası gibi Avrupa’nın en “geri” görünen ülkelerini, Kıta Avrupası’nın birçok yerinde zaten devletler alabildiğince otoriterdi. Bugünün sosyal medya analistlerinin ellerindeki kontrol listeleri doğru ve geçerli olsa, faşizm tanımı o dönem zaten var olan bütün rejimleri nitelemek için kullanılabilirdi. Fakat hayatın akışı böyle ilerlemedi; o günün dünyasında farklı yerlerde benzer özellikler taşıyan siyasi hareketler ortaya çıktı, iki dünya savaşı arası ekonomik krizin de etkisiyle Almanya, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde iktidarı ele geçirdiler. Ve en azından o dönemin solunun bir bölümü, bu hareketlerin, önceki burjuva partilerinden ve rejimlerinden farklı olarak tanımlanması gerektiğini keşfettiler.

Örneğin Rus Devrimi’nin önderlerinden Leon Troçki’ye göre, faşizmin “kapitalist gericilik” olduğunu söyleyen komünist partiler büyük birer hata yapıyorlardı. Bu analiz, faşizmin “proletaryaya karşı küçük burjuvazinin seferber edilmesinden doğan özel çizgilerini” ıskalıyordu. Ocak 1932’ye gelindiğinde, varoluşu için savaşan Alman burjuva rejimi için bürokratik kararnamelere dayalı durum dengesiz, güvenilmez ve geçiciydi. Kapitalizmin başka, daha kararlı bir politikaya ihtiyacı vardı:

 

Kendi işçilerini kuşkuyla gözleyen Sosyal Demokrasinin desteği bunun için sadece yetersiz değil aynı zamanda rahatsız edicidir de. Yarım ağızlı, yetersiz tedbirler dönemi geçmiştir. Burjuvazi, bir çıkış yolu bulmak için işçi örgütlerinin yarattığı baskıdan mutlaka kurtulmalıdır; bu örgütler yok edilmeli, imha edilmeli, iyice ezilmelidir.

İşte o zaman, faşizmin tarihsel rolü başlar. Proletaryanın hemen üstünde yer alan ve onun saflarına itilmenin korkusu içinde yaşayan sınıfları ayağa kaldırır faşizm; resmi hükümetin arkasına saklanarak onları örgütler, askerileştirir ve faturayı finans kapitale gönderir. Ve proleter örgütlerinin, en devrimcisinden en tutucusuna kadar bütün proleter örgütlerinin, kökünün kazınmasına yöneltir onları.4

 

Ona göre, faşizm sadece zorbalığın bir derecesi veya baskıcı bir polis rejimi demek değildi. İşçi sınıfının ondan önceki üç çeyrek yüzyılda elde ettiği tüm kazanımları, mevzileri ve örgütlenmeleri dağıtmayı; proletaryanın öncüsünü yok etmektense sınıfın bütününü atomize etmeyi hedefleyen bir hükümet biçimiydi. Bu anlamıyla, geri kalan baskıcı burjuva rejimleri veya partileriyle hiçbir şekilde karıştırılmamalıydı. Nasyonal Sosyalizm, Alex Callinicos’un elinizdeki derginin bu sayısında yayımlanan bir makalesinde belirtildiği gibi, “aşağıdan karşı devrim” hareketiydi.5

Elbette ki faşizm üzerine solda yürütülen tartışmalar, 1920’ler ve 1930’ların faşist hareketlerinin analizleriyle sınırlı kalamaz. Çünkü 1970’lerden itibaren, en önemli örneğini Fransa’da Le Pen’in Ulusal Cephe’sinde göreceğimiz gibi, çeşitli yerlerde tekrar etkinlik göstermeye başlayan ve büyüyen faşist hareketler, Mussolini ve Hitler’in birebir kopyası değildi. Bunu büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin yenilgisinin niteliğine borçluyuz. Birinci Dünya Savaşı’nın meşhur “Ülkenin sana ihtiyacı var!” sloganına karşı, Bolşevikler “Resmi yurtseverlik, sömürü çıkarlarının ardına gizlendiği bir maskedir” diyordu. Emperyalist savaş, paralelinde bir “halkın savaşı” olgusu yaratmamış; aksine, Birinci Dünya Savaşı hükümetlerle halk arasındaki keskin bir ayrımın sonucunda Rusya ve Almanya’daki işçi ayaklanmalarıyla son bulmuştu. Benzer şekilde, galip devletlerde de kitle grevleri, orduda huzursuzluklar ve fabrika işgalleri yaygındı.

İkinci Dünya Savaşı’nda ise, her ne kadar Müttefik Devletler’in niyetleri daha az emperyalist değildiyse de bunlarla paralel olarak aynı düşmana karşı savaşan ancak Müttefikler’le de karşıtlık içinde olan, sıradan insanların yürüttüğü aşağıdan bir antifaşist mücadele vardı.6 Bu noktada gerçekten de paralel yürüyen iki ayrı savaştan bahsedilebilir. Örneğin, Hollanda’daki Nazi işgalini anlatan 2006 yapımı Zwartboek (Kara Kitap) adlı filmde, bir yandan yerel direniş grupları faşizme karşı mücadele ediyor, diğer yandan da sürekli olarak “Tommylerin (y.n. – İngiliz askerleri) gelerek Hollanda’yı özgürleştireceği” konuşuluyor. Egemen sınıfların iddia ettiği gibi yalnızca Müttefik Devletler’in askeri zaferiyle değil, önemli ölçüde bu aşağıdan dinamiklerin sonucunda, faşizm insanlık tarihinde itibarsız bir yere itildi; en azından bir süreliğine tarihin çöp kutusuna gönderildi.

Ancak yine de daha sonraki faşist hareketlerin, iki dünya savaşı arası nasyonal sosyalizminin tamamen aynısı olmaması, faşizm kavramının spektrumunu tüm sağı kapsayacak şekilde genişletmemize veya tüm bu hareketleri kapsayacak ortak kavramsallaştırmaların ileri sürülmesine dayanak yapılamaz. Zira 1920-1940 arası süreçte de aşırı sağ yekpare bir şekilde faşistlerden oluşmuyordu. Callinicos, tarihçi Mark Mazower’den alıntılıyor:

 

1930’ların ortasında Avrupa’nın – kuzeydeki kenarı dışındaki – çoğunluğunda liberalizm yorgun gözüküyordu ve örgütlü sol imha edilmişti. İdeoloji ve hükmetme üzerine tüm mücadeleler yalnızca sağın içerisinde gerçekleşiyordu: Otoriterler, geleneksel muhafazakârlar, teknokratlar ve radikal aşırı sağcılar arasında. Yalnızca Fransa’da 1930’larda sol ile sağ arasındaki iç savaş devam etti; Vichy rejimi tarafından sona erdirilene kadar. Ancak iç savaş zaten Avusturya’da kısa bir süreliğine (1934’te) ve daha uzun süreli olarak İspanya’da ortaya çıkmış ve sağın zaferiyle sonuçlanmıştı. İtalya’da, Orta Avrupa’da ve Balkanlar’da sağ egemendi. Romanya’da Kral Carol’un kraliyet diktatörlüğünden İspanya, Yunanistan ve Macaristan’ı yöneten askerlere ve İtalya ile Almanya’daki tek parti devletlerine, rejimler çeşitlilik gösteriyordu. Bunların hepsi faşist değillerdi; hakikaten de bazıları faşistlerde en tehditkâr düşmanlarını görüyordu.”7

 

Bugün de neo-liberal merkezin dışında sağın benzer bir yelpazeye sahip olduğunu söylemek mümkün. Ortaya çıkan aşırı sağ hareketlerin ve otoriter liderlerin farklı özellikleri bulunuyor. Bolsonaro veya Trump’ın merkezi sağın daha sağında oldukları açık, fakat demokrasinin tüm kurumlarını yok etmek isteyen, orta sınıflardan oluşan bir kitle hareketi inşa etmiş değiller. Ancak böylesi liderlerin – faşistler de dahil olmak üzere – tüm aşırı sağ hareketlere büyük bir moral ve güç verdikleri, onlara örgütlenmek için fırsat sundukları da doğrudur. ABD’deki Kongre Baskınında birtakım Trump taraftarlarıyla açık faşistlerin ve aşırı sağcı komplo teorisyenlerinin ortak hareket etmesi, bunun ne kadar tehlikeli bir geçişkenliği içerisinde barındırdığını da ortaya koyuyor. Bunun yanında, örneğin Macaristan’daki Jobbik’in veya Yunanistan’daki Altın Şafak’ın açıkça faşist hareketler olduğuna ise hiç şüphe yok.

 

Post-faşizm

Birikim’in dosyasındaki en ciddi tartışmayı yürüten yazıda, Ahmet İnsel, popülizm kavramının günümüzün tüm aşırı sağını açıklamaya yetmediğini ifade ettikten sonra, iki tür tanımlamaya gidiyor. İlk olarak, yazarın deyimiyle “faşizm matrisinden kaynaklanan” siyasi güçlerin, faşist bazı tema veya örgütlenmelerini terk ederek sağ yelpazede merkez tarafından görece meşru bulunan bir konuma yerleşme çabaları var. İnsel bunlara İtalyan düşünür Enzo Traverso’ya referansla “post-faşist” diyor. Bunun yanında “faşizm matrisinden kaynaklanmayan yeni otoriter hareketler” olduğundan da bahsediyor, ancak yazıda bunun fazlaca detayına girmiyor ve İtalya’daki Birlik hareketini örnek olarak gösteriyor.8

Traverso, aşırı sağın faşizmle ilişkisini, sosyal demokrasinin sosyalizmle ilişkisine benzetiyor. Nasıl ki, neo-liberalizmi benimsemek adına, sosyal demokrasi aslında sosyalizme ilişkin her şeyi tamamen terk ettiyse; postfaşistler için de ideolojinin “bulanıklaştığını” iddia ediyor. İnsel’e göre, böyle yaparak, postfaşist hareketler merkez sağ seçmeni kendisine çekiyor:

 

Yunanistan’daki Altın Şafak gibi neo-faşist hareketler hemen her yerde siyasal olarak marjinal kalmaya mahkûmlarken, post-faşist hareketlerin merkez sağa doğru yürüyüşü, yakın zamana kadar sola oy vermiş, hatta sol partilere üye olmuş kişilerin bir kısmını cezbetse de, post-faşizm esas olarak geleneksel sağın otoriter-muhafazakâr kanadını kendine çekiyor. Bu çekim kapasitesini hemen bütün Batı toplumlarında son yirmi yılda tespit etmek mümkün.9

 

İnsel’e göre, “post-faşizme” evrilen bu siyasi hareketlerin “neo-faşist kulvara” geri dönmeleri mümkün; ancak yine ona göre, “bugün post-faşizm, seçmenlerin muhafazakâr ve içe kapanmacı reflekslerine hitap edip, liberal demokrasilerin yorgunluğunu ve demokratik kurumların neo-liberal politikalar tarafından meşruiyetlerinin örselenmesini siyasal alana tahvil ederken, biçimsel olarak demokrasiye en fazla sahip çıkan hareket olarak kendini konumlandırıyor”.10 Yazar, post-faşist hareketlerin bu özelliğiyle 1920’ler ve 1930’lar faşizminin demokrasi düşmanlığından radikal bir biçimde ayrıştığını düşünüyor. Burada, post-faşizm kavramının liberal demokrasinin egemen olduğu Batı toplumları havzası içerisinde anlamlı olduğunu dile getirerek, bunu şöyle gerekçelendiriyor: “Bunda liberal demokrasinin denge ve denetleme kurumlarının, kısmen güç kaybetmiş olsalar da, hâlâ demokrasiyi lağvetme girişimlerine karşı etkili bir baraj oluşturuyor olmalarının payı büyük.”11

Bu sonuncu iddia dergideki tüm yazılarda görülen ortak bir tema ve buna daha sonra döneceğiz. İnsel’in post-faşizm tartışmasını bitirirken, 21. yüzyılda böylesi hareketlerin asli niteliklerini ifade eden yeni bir isimlendirmeye ihtiyaç olduğunu, bunun yerleşmesinde belirleyici olacak olanın ise gelecek 10 yılda bu hareketlerin iktidardan seçimler yoluyla indirilmeye verecekleri tepki olacağını ifade ediyor. Şimdiye kadar bu tip hareketlerin seçimler yoluyla iktidar dışına itilmeyi kabullenmeleri, “demokrasi içinde” konumlanışlarının ve dolayısıyla hak ettikleri yeni isimlendirmenin dayanağı olarak gösteriliyor.

Ahmet İnsel aslında, makalesinin başında “popülizm” kavramının bütün bu karmaşık oluşumları açıklamak için fazla indirgemeci olduğu eleştirisini getirdikten sonra, “post-faşizm” ismi altında kendisi de bütün bu hareketleri ortak bir grup altında toplamayı deniyor. Yükselen tehdidi anlamlandırmaktansa aceleyle isim koyma çabasının fazlaca bir yararı olmadığını düşünmekle birlikte, bu hareketlere atfedilen ortak özelliklerin de oldukça tartışmalı olduğunu belirtmeliyim.

Örneğin, Yunanistan’daki Altın Şafak gibi neo-faşist hareketler maalesef her yerde marjinal olarak kalmadılar. Bizzat Altın Şafak, 2012 seçimlerinde yüzde 7 oy oranına ulaştı. 2015 genel seçimlerinde yüzde 6,28’le bu oy oranını büyük ölçüde korudu. Sadece oy gücü açısından değil, ülkenin büyük bir bölümünde örgütlenmesi, göçmenlere ve sola karşı saldırılar düzenlemesi, hatta cinayetler işlemesi bakımından da marjinal diye nitelendirilmekten çok daha büyük bir güce eriştiler. Altın Şafak’ın bugün gerilemiş olması, Yunan mahkemeleri tarafından “suç örgütü” olarak adlandırılması, birçok yerde bürolarını kapatmak zorunda kalması ve oy tabanını önemli ölçüde kaybetmesi “liberal demokrasinin kurumları” sayesinde değil, Panos Garganos’un Enternasyonal Sosyalizm’in beşinci sayısında “Yükselen Faşist Tehdide Direnmek” makalesinde açıkladığı üzere, aşağıdan örgütlenen geniş bir antifaşist birliğin yıllar süren sabırlı ve kararlı mücadelesi sonucunda gerçekleşti.12 Altın Şafak tek örnek de değil; Avusturya’da Özgürlük Partisi, İsveç Demokratları, İtalya’nın Kardeşleri son 10 yılda artık “marjinal” olarak tanımlanamayacak önemlice güçler hâline geldiler.

Dahası, bu “post-faşist” diye gruplandırılan hareketlerin, klasik faşist reflekslerini ve ideolojilerini yumuşatarak merkez sağ tarafından da meşru görülen demokrasi içi bir unsur olarak konumlandıklarına dair yorum, bu hareketlerin kendileriyle ilgili temel bir iddiayı sorgusuz kabul etmek anlamına geliyor. Hem radikal solda hem radikal sağdaki siyasetlerin, kitle tabanı olarak kendileriyle merkez arasında kalan yelpazeyi hedef seçmeleri gerektiği siyaset felsefesi açısından yeni bir bulgu değil. Burada mesele, bir tür “kuyrukçuluk” yapılarak daha merkez oldukları iddialarının mı kabul edileceği, yoksa bu geniş tabanın daha radikal görüşlere ikna edilmek için mi hamleler yapılacağı. Burada “post-faşist” diye nitelenen hareketler için ilkinin ağır basmakta olduğu iddiası oldukça şüpheli.

Faşistlerin Nazizme açık referans vermemeleri veya demokrasinin tüm kurumlarını yok etmeye dair keskin söylemlerde bulunmamaları, son 20 yılın “post-faşist” denilen hareketleriyle gündeme gelen bir durum değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada – yukarıda saydığımız gerekçelerle – faşizmin itibarsızlaştırılmış olmasının doğrudan bir sonucu. Fransa’daki Ulusal Cephe’nin benzer tartışmaların içinden 1970’lerde geçtiği biliniyor. Bu dönemden itibaren bu faşist örgüt, bir yandan kendisini siyasal düzenin meşru bir parçası olarak gösteren resmi bir söylemin yanında, ezilenleri ve işçi sınıfını sürekli tehdit eden bir örtük söylemi de bunun yanında tutuyordu. Buna paralel olarak, örneğin biyolojik ırkçılığa dair açık referanslar da terk edilerek “kültürel farklılıklar” üzerinden nefret yayma çabası başat hâle geliyordu. Ulusal Cephe, 1990’ların sonunda, kendisine karşı gelişen kitlesel gösterilerin sonunda, aşırılıkçılarla merkeze açılmak isteyenlerin tartışması sonucu bir bölünmeye de tanıklık etti.

Bir diğer benzer süreç ise 1990’ların başında İtalyan Sosyal Hareketi’nde (MSI) yaşandı. Parti başka sağ güçlerle ittifak yapmak için ismini değiştirdi, kendisini “post-faşist muhafazakâr bir parti” ilan etti. Fakat bunun büyük ölçüde bir taktik olduğu sonradan anlaşıldı, hatta yine bu partinin dağılma sürecinde çekirdek kadro kendisini yeni bir faşist hareketle var etti. Benzer şekilde, son birkaç yılda Almanya’da yükselmekte olan AfD’nin (Almanya için Alternatif) içerisinde de otoriter muhafazakârlarla faşist kadrolar arasında benzer tartışmalar yaşanıyor.13

Ahmet İnsel, bana göre bir konuda daha yanılıyor. “Post-faşist” hareketlerin sağ seçmeni kazanma konusunda yürüttükleri “esnekleşme” politikaları, aslında çok da büyük bir esneklik içermiyor. Siyasi arenanın en sağındaki öneriler yine bu güçlerden geliyor. Ekonomik ve sosyal krizin yükünün İnsel’in de kabul ettiği gibi “Büyük İkame” teorisinden esinlenerek göçmenlere aksettirilmesinin pratikte ırkçılığı körükleyen korkunç sonuçları bulunuyor. Göçmenlere yönelik saldırı ve cinayetlerin yanı sıra, iklim krizinden koronavirüs salgınına kadar birçok gelişmeyi komplolarla ele alan aşırı sağ, bunun faturasını da “kültürel Marksizme” çıkararak sola ciddi bir düşmanlık beslemeye devam ediyor. Bunun sonucu, sosyalist bir kitapçının saldırıya uğramasına kadar varabiliyor.14

Post-faşistlerin “demokratik seçimlere” bağlılıkları da doğruluğu ispatlanmaya muhtaç bir iddiadır. Burada birincisi, bugünün aşırı sağı ve içerisindeki faşistler, geçmişte olduğu kadar militan bir sokak seferberliğine sahip değil. Ancak bundan vazgeçtiklerine dair yeterince kanıt yok, hem salgın günlerindeki “maske karşıtı” eylemlerde, hem ABD’deki Kongre Baskınında hem de örneğin İngiltere’deki futbol taraftarlarını aşırı sağ temalar etrafında sokağa dökme girişimlerinde, bunu tekrar tesis etmeye yönelik girişimleri olduğunu görebiliyoruz. İkinci olarak ise, Avrupa’da faşistler 1970’lerde daha “uysal” ve “demokratik sistemin bir parçası” olarak görünmeyi taktik olarak belirlediklerinde, liberal demokrasi daha itibarlı bir siyasal sistemdi ve faşizm geriliyordu. Bugün Trump’ın bir “liberal demokrasi” beşiğinin kürsüsünden aşırı sağa selamlar yollamış olması ve Orban’dan Putin’e pek de liberal demokrasi kavramıyla uyuşmayacak otoriter liderlerin yönetimi altındaki rejimler, kuşkusuz aşırı sağın ve faşistlerin demokratik kurumlara meydan okuma iştahını cesaretlendirecektir.

 

Burjuva demokrasisi çözüm mü?

İnsel’in daha önce değindiğim, liberal demokrasinin kurumlarının her şeye rağmen demokrasiyi yok etme girişimlerine karşı etkili olduğu iddiası, Birikim’in dosyasındaki başka yazılarda da tekrarlanan bir görüş. Bu söylemin arkasında, bazen açık bazen örtük, yükselen aşırı sağa karşı merkez siyasi güçlerle ittifak yapma önerisi de yatıyor.

Burada, bizzat bu demokrasilerin en etkili olduğu kimi Avrupa ülkelerinde meydana gelen gelişmeler, bunun niçin yanlış olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Fransa’da, aralarında rütbeli subaylar ve başka muvazzaf askerlerin yanı sıra emekli generallerin de bulunduğu yüzlerce asker, aşırı sağcı Valeurs Actuelles dergisinde “darbe” çağrışımı yapan bir bildiri yayımladı.15 Metindeki temalar “anavatanın dağılması endişesi”, “İslamcı banliyöler” ve “ırkçılıkla, sömürgecilikle mücadele adı altında ayrımcılık ve topluluklar arasında nefret yaratılmaya çalışıldığı” gibi iddialar. Faşist Le Pen hemen bildiriye desteğini açıkladı. Türkiye’de yaşadığımız tartışmaların bir benzeri, aşırı sağ ile temas hâlinde olduğu açık olan bu bildiriyle Batı’ya taşındı.

Yetmedi, bir benzeri Almanya’da oldu. Önemli bir bölümü emekli askerlerden oluşan 13 bin kişilik bir Telegram grubunda, koronavirüs önlemlerine karşı aşırı sağın başını çektiği gösterilere katılarak provoke etme, polisleri yanına çekerek hükümeti devirme planları yaptıkları ortaya çıktı.16 Almanya’daki emekli askerlerin de yalnız olmadığı ve planları için Hollanda’daki benzer bir oluşumu örnek aldıkları iddia edildi. Aşırı sağcılarla devletin güvenlik aygıtındaki personelleri arasındaki ilişkiler benzeri başka yerlerde de sır değil. Örneğin Yunanistan’da polislerin yüzde 50’sinden fazlasının Altın Şafak’a oy verdiği iddia ediliyordu.17

Burjuvazinin yönetim aracı olan devletin “kurumları” açısından, elbette işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadele ederek kazandıkları haklardan bahsedilebilir. Fakat bu kurumların son tahlilde egemen sınıfa hizmet ettiğini, aşağıdan gelen baskı azaldığında veya burjuvazinin iktidarıyla ilgili tehlikeli bir durum oluştuğunda onlara hizmet edeceğini hatırlamak her zaman faydalı olur.

Kaldı ki, bugün örneğin Batı dünyasında aşırı sağın beslendiği ana kaynaklar olan ırkçılık (ve özelde İslamofobi), yıllar boyu bizzat bu kurumları elinde tutan neo-liberal merkez tarafından öne çıkarıldı. Kapitalizmin krizine karşı bir yandan işçi sınıfına kemer sıkmayı dayatırlarken, bir yandan da göçmenlere karşı vahşi bir kampanya yürüttüler. Aşırı sağ tam da merkezin ve bu kurumların açtığı zeminde serpilme fırsatı buldu.

Merkezi veya burjuva demokrasisini “ehven-i şer” olarak desteklemek veya onla ittifak kurmak gerektiğine dair anlatıya tarihsel bir karşı çıkış da Nazi Almanyası’ndan verilebilir. Burada Sosyal Demokratlar, Hitler’e karşı mücadele adına komünistlerle birleşik bir işçi cephesini inşa etmek yerine muhafazakâr Paul von Hindenburg’u desteklemişlerdi. Hindenburg başkan olduktan 6 ay sonra, Hitler’i başbakan olarak atadı. Daniel Guerin, İtalya ve Almanya’da faşizmin yükselişini incelerken, ağır sanayi patronlarının (metalurji, maden vb) bunlara açıkça destek verdiğini, hafif endüstri ya da transformasyon sanayii diye bilinen başkaca kapitalist grupların ise daha mesafeli durduğunu anlatır. Ancak buna rağmen, mesafe koyan sermaye gruplarının da faşizmi “yerli”, dolayısıyla mülk sahiplerinin hizmetinde bir hareket olarak gördüklerini ve dolayısıyla bu şekilde onlara veya onların “liberal” politikalarına da güvenilemeyeceğini belirtir:

 

Hafif sanayi çevreleriyle sıkı fıkı olan ‘liberal’ politikacılar, faşizme güleryüz gösterirler. Bunlar, geleneksel ‘sosyal barış’ taktikleri doğrultusunda şunu hayal ederler: Faşizm bir kere parlamenterleştirilip evcilleştirildi mi, artık bundan böyle de, proleter güçlere karşı bir denge hizmeti görür.

Faşizm, hafif sanayicilerin ve ‘liberal’ politikacıların şaşkın bakışları arasında kendi yolundan ilerleyerek önemli bir siyasi kuvvet, silahlı bir güçten başka hiçbir şeyin durduramayacağı bir kitle hareketi hâline gelince de, bu baylar çıkar çelişkilerini filan unutup, sınıf dayanışmasına, can simidine sarılır gibi sarıldılar. ‘Yurtsever’ kanı dökmekten hoşlanmadıklarını söyleyip faşizmin zaferi önünde baş eğdiler. Böylece, kapitalizmin bütün kesimleri faşizmi iktidara getirmek için birleşti.18

 

Ve son olarak, faşizme veya aşırı sağa karşı merkezle ittifak önerisi, aşırı sağın yükselişini sağlayan temel dinamiği gözden kaçırıyor. Kapitalizmin içine düştüğü çok boyutlu kriz, sıradan insanları sisteme ve onun temsilcilerine yabancılaştırıyor. Bu yabancılaşma, bazı yerlerde aşırı solun, bazı yerlerde aşırı sağın, bazı yerlerde ise her ikisinin birden yükselişe geçtiği durumlarda ifadesini buluyor. Sola düşen, insanların nefret ettiği düzenin temsilcileriyle ittifak aramak yerine, bu öfkenin eşitlikçi, özgürlükçü, sol bir kanala akmasını sağlamak olmalı. Biden’ın Trump’a karşı seçim zaferi, bu iddiaya aykırılık taşımıyor. Zira Trump’ın seçim kaybetmesine giden süreçte, yıllar boyunca kadınların başını çektiği mücadeleler, pandemi döneminde ortaya çıkan fiili işçi grevleri ve en önemlisi George Floyd’un ardından 26 ila 34 milyon kişiyi sokağa döken kitle gösterileri başat rol oynadı.

 

Sonuç: Türkiye’de ne yapmalı?

Aşırı sağın ve faşizmin yükselişiyle ilgili tartışmaları Türkiye’ye tahvil ettiğimizde, Birikim’deki pek çok yazıda AKP-MHP ittifakının analizi yapılıyor, Erdoğan’ın kontrol ettiği güçlerle diğer otoriter rejimlere ve hatta “postfaşist” hareketlere benzediği kıyaslaması yapılıyor.

Burada da dünyaya ilişkin analizlerin ve mücadele önerilerinin izlerini sürmek mümkün. Elbette Türkiye, son birkaç yıldır öncesine kıyasla çok daha farklı bir yönetim altında. Başkanlık sistemi güçlerin merkezileşmesinin yolunu açtı, demokrasinin mücadeleyle elde edilen birçok kazanımının kaybına yol açtı. Burada özellikle hiç de “post” falan olmayan, Ülkü Ocakları ile bizzat sokağı kontrol etmeyi amaçlayan bir paramiliter gücü koruyan, hatta gazetecilere veya çeşitli sağ siyasetçilere saldırılarla bunu gerektiğinde sahaya sürebileceğini gösteren, açıkça faşist bir partinin iktidarın ortağı olmasının yarattığı tehlike büyük.

Bizim “mecburlar koalisyonu” olarak tanımladığımız; yani hem oy oranları gittikçe düşen AKP’nin MHP’ye daha fazla mecbur olduğu, ancak öte yandan da MHP’nin yıllardır sahip olmadığı güce erişmesini sağlayan, dolayısıyla onu da kendisine mecbur kılan bir ittifak söz konusu. MHP’nin etkinliğinin bu şekilde arttığı bir iktidar koalisyonunun tehlikeleri açık. Şenol Karakaş bu derginin 2019 yılında çıkan bir sayısında şöyle diyordu:

 

Bu dönemi karakterize eden bir başka önemli gelişme de, sadece otoriter bir rejim baskıcılığının her düzeyde inşa edilmesinin yanı sıra, dünyanın en kitlesel ve en eski faşist partilerinden MHP’nin, siyasi tarihinin hiçbir aşamasında yakalayamadığı ‘oyun kurucu’ işlevini edinmesi oldu. 12 Eylül’de tutuklanan faşistlerin, Kenan Evren rejimi için ‘fikirlerimiz iktidarda’ demesinden çok daha farklı bir durumla karşı karşıyayız. İktidar, MHP’nin bir dediğini iki etmeyecek kadar bu partiye bağımlı hale gelmiş vaziyette. İktidarın zirvelerinden, sözcülerinden yaşanan ağır baskıcı gelişmelere karşı sesler yükseldiğinde, bu seslere en sert yanıtı MHP liderliği veriyor.

MHP, iktidar ortaklığının tüm nimetlerinden faydalanırken, hatta seçimlerde AKP’nin aşırı sağa meyilli seçmenlerini kendi saflarına çekerken, iktidarda olmanın hiçbir zararını da görmüyor. Hemen her konuda dile getirdiği antidemokratik uygulama hayata geçirilen ama bu devlet uygulamalarının yıpratan etkisinden de sonuçta iktidardaki parti olmadığı için muaf kalan MHP, OHAL koşullarının en önemli destekçisi değil sadece, aynı zamanda bu koşulların kurucusu ve fırsatçısı olarak ‘partili cumhurbaşkanlığı sisteminin’ en önemli kazananı durumunda.

Kısa süre önce bölünen, daha da küçüleceği açık olan bir parti için, OHAL koşulları bulunmaz bir fırsat sundu.19

 

Fakat burada da ona karşı mücadelede güvenmemiz gereken, İyi Parti gibi göçmen düşmanlığının başını çeken, aşırı sağın bir dizi enstrümanını siyasi cephaneliğinde barındıran güçler olmamalı. Benzer şekilde, İyi Parti ile olan ittifakı kapsamında Maltepe’de bir parka Türk nazisi Nihal Atsız’ın ismini veren CHP’ye de güvenemeyiz.

AKP’nin – dünyadaki rüzgarın bir parçası olarak – merkez sağın sağına kaymaya başlayan hamlelerine ve faşist MHP’nin koalisyondaki etkinliğine karşı, bunları geriletmek için yapabileceğimiz en iyi şey, işçi sınıfının yeni türden birleşik cephelerinin oluşmasını sağlamak. Toplumdaki tüm öfkeli kesimleri; İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına direnen kadınları, kayyumlarla boğuşan Kürt halkını, çoklu baro yasasına karşı yürüyen avukatları, pandemiye karşı en önde savaşan, ama sürekli güvencesiz koşullara mahkûm edilen işçi sınıfını, Boğaziçi’nde dayatmalara pabuç bırakmayan öğrencileri, her yıl onurları için görünürlüklerini artıran LGBTİ+ aktivistlerini bir araya getiren bir cephe, Türkiye’deki sağcı ve otoriter uygulamalara karşı en büyük barikatımız olacaktır.

Böylesi bir cepheye öncülük edecek güçler işçi sınıfının içindedir. Sendikalara, tüm haksızlıklara karşı bir araya gelerek Emek Platformu benzeri bir yapı ile bu öfkeyi örgütleyecek bir kanal açmaları için aşağıdan baskı oluşturulabilir. Bunu da ancak, saydığımız tüm ezilen kesimleri bir araya getiren ve milliyetçiliğe karşı milliyetçilik yarıştıran düzen muhalefetinden farklı bir sesi yükselten antikapitalist bir blok yapabilir.

 

Kaynakça

Ansamed, 2014, “Greece: polls, over 50% of police voted for Golden Dawn”, https://www.ansamed.info/ansamed/en/news/sections/politics/2014/05/27/greece-polls-over-50-of-police-voted-for-nazi-golden-dawn_45b5f742-d251-43eb-a8b7-1192beadc032.html, (Erişim tarihi: 10.05.2021)

Bozarslan, Hamit ve Bora, Tanış, 2021, “Hamit Bozarslan ile söyleşi: Ur-faşizm ve anti-demokrasiler”, Birikim, Sayı: 382/383, s. 16-17.

Callinicos, Alex, 2021, “Neoliberal capitalism implodes: global catastrophe and the far right today”, International Socialism Journal, Sayı: 170, http://isj.org.uk/implodes-catastrophe/, (Erişim tarihi: 06.05.2021)

Çakır, Arzu, 2021, “Fransa›da Generallerin Bildirisi Tartışma Yarattı”, Voice of America,https://www.amerikaninsesi.com/a/fransa-da-generallerin-bildirisi-tartisma-yaratti/5869906.html, (Erişim tarihi: 04.05.2021)

Deutsche Welle, 2020, “Germany’s AfD considers party split amid controversy over radical wing”,https://www.dw.com/en/germanys-afd-considers-party-split-amid-controversy-over-radical-wing/a-52999297, (Erişim tarihi: 05.05.2021)

Erdoğan, Necmi, 2021, “Günümüz faşizmi üzerine bazı notlar”, Birikim, Sayı: 382/383, s. 28.

Garganas, Panos, 2020, “Yükselen Faşist Tehdide Direnmek”, Enternasyonal Sosyalizm, Sayı: 5,https://www.enternasyonalsosyalizm.org/yukselen-fasist-tehdide-direnmek.html, (Erişim tarihi: 08.05.2021)

Guerin, Daniel, 20214, Faşizm ve Büyük Sermaye, çev. Bülent Tanör, Habitus Kitap, İstanbul.

Hürriyet, 2021, “Almanya’da büyük şok! Emekli askerlerin darbe planı ortaya çıktı!”,https://www.hurriyet.com.tr/dunya/almanyada-buyuk-sok-emekli-askerlerin-darbe-plani-ortaya-cikti-41802572, (Erişim tarihi: 07.05.2021)

İnsel, Ahmet, 2021, “Faşizm, popülizm ve post-faşizm”, Birikim, Sayı: 382/383, s. 9.

Karakaş, Şenol, 2019, “AKP Çözülürken…”, Enternasyonal Sosyalizm, Sayı: 5, s.6.

Mazower, Mark, 1998, Karanlık Kıta: Avrupa’nın Yirminci Yüzyılı, Penguin Books.

Socialist Worker, 2018, “Nazi and far right thugs attack socialist bookshop”,https://socialistworker.co.uk/art/46994/Nazi+and+far+right+thugs+attack+socialist+bookshop, (Erişim tarihi: 07.05.2021)

Troçki, Lev, 1998, Faşizme Karşı Mücadele, çev. Orhan Koçak, Orhan Dilber, Yazın Yayıncılık, İstanbul.

Türmen, Rıza ve Kurnaz, Işıl, 2021, “Yerli ve milli rejimden faşizm tartışmalarına”, Birikim, Sayı: 382/383, s. 78.

 

Erdoğan, 2021, s. 28.

Türmen ve Kurnaz, 2021, s. 78.

Bozarslan, 2021, s. 16-17.

Troçki, 1998, s. 160-161.

Callinicos, 2021.

Gluckstein, 2021, s. 210-211.

Mazower, 1998, s. 28.

İnsel, 2021, s. 9.

a.g.e., s. 9.

10 a.g.e., s. 9.

11 a.g.e., s. 10.

12 Garganas, 2020.

13 Deutsche Welle, 2020.

14 Socialist Worker, 2018.

15 Çakır, 2021.

16 Hürriyet, 2021.

17 Ansamed, 2014.

18 Guerin, 2014, s. 26-27.

19 Karakaş, 2019, s. 6.

Enternasyonal Sosyalizm