Ortadoğu’da Emperyalizmin güncel dinamikleri: Bir ön analiz

Anne Alexander

Geçtiğimiz aylar, Alex Callinicos’un Ortadoğu jeopolitiğinin “çok katmanlı satranç oyunu” olarak adlandırdığı oyunun büyük aktörleri arasında giderek derinleşen çatışmanın kaygı verici işaretleri ile doluydu.1 Mart 2018’de, Türkiye ordusu Suriye’ye girdi ve çoğu Kürtlerden oluşan on binlerce kişi Afrin’den kaçmak zorunda kaldı.2 Birkaç hafta sonra İsrail, Suriye’de İran hedefleri olduklarını iddia ettiği yerleri füze yağmuruna tuttu.3 Suriye’deki uzun soluklu çatışma, bu gelişmelerin çoğu için pota oldu. Ancak Suriye’deki ve ayrıca Yemen’deki iç savaşın ve dış askeri müdahalenin yörüngesi, devletler ve sermayeler arasındaki güç dengesinde bölgesel ve küresel düzeyde yaşanan değişimin altında yatan süreçleri yansıtıyor. Donald Trump’ın kargaşaya yol açan politika değişiklikleri – ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşımak ve İran ile olan nükleer anlaşmayı bozmak gibi – genellikle onun dengesiz kişiliği ya da ülke içindeki seçim bölgelerinin basıncı ile açıklanıyor (hem kendisi hem de başkaları tarafından).4 Ancak, bu kararlar, aynı zamanda, hem bölgede hem de küresel düzeyde ABD egemen sınıfının uyum sağlamaya çalıştığı emperyalist rekabetin değişen dinamikleri tarafından şekillendiriliyor.

Bu makale, bu derginin içinde yer aldığı geleneğin yazarlarını – Chris harman ve Alex Callinicos ve Lenin ve Bukharin’in de dahil olduğu daha önceki Marksist düşünürler kuşağı – izleyerek savaş motivasyonun kökünün sermaye birikiminin dinamiklerinde yattığını düşünüyor. Sermayeler ve dolayısıyla bu sermayelerin yapısal olarak bağımlı olduğu devletler arasındaki rekabet, en güçlü kapitalist devletler arasındaki askeri ve ekonomik rekabet sürecinin iç içe geçmesine yol açıyor.5 Bu, sadece bölge dışındaki devletler (asıl olarak ABD, İngiltere ve Fransa gibi Avrupalı güçler ve Rusya) arasındaki etkileşimi değil, aynı zamanda, “kapitalist emperyalizmin ilk başta ortaya çıkmasına yol açan dinamiğin versiyonunu” yeniden üreten alt-emperyalist bir sistem içinde sıkışıp kalmış bölge devletlerini de dikkate almak anlamına gelir.6 Emperyalizm, basitçe, en güçlü devletlerin yağmacı davranışları demek değildir. Ayrıca, sadece ABD ve müttefiklerinin ayrıcalıklı durumda olması da değildir. Sermaye birikiminin mantığı, daha zayıf kapitalist devletlerin egemen sınıflarının, küresel kapitalist güçlerin yağmacılıklarına karşı gösterdikleri direnişin, kaçınılmaz olarak, sistemin daha alt seviyelerinde emperyalizmin dinamiklerini yeniden üretmesi anlamına gelir. Bu, sosyalistlerin bu tür çatışmalarla ilgili olarak bilinemezci bir tutum alacakları anlamına gelmez. Tersine, güçlü olanın saldırılarına karşı zayıf olanı ilkeli bir şekilde savunurken, aynı zamanda, emperyalizme karşı gerçek bir direnişin (bu direniş aşağıdan olmak zorundadır ve nihai olarak, kendilerini ister cumhuriyetçi ister kralcı olarak tanımlasınlar, bölgeyi savaşlara sürüklemeye devam eden tüm generaller ve iş insanları zümresini devirmeyi gerektirir) nasıl inşa edileceğine dair bir strateji geliştirme kapasitesi gerektirir.7

Alt-emperyalist sistemin gelişimi, kapitalist sistemin tarihsel özünün dışındaki sermaye birikimi merkezlerinin ortaya çıkışına dayanır. Bu yeni sermaye birikimi merkezleri, sistemin “çevresinde” yer alan ve onları sadece ham madde üreticisi ve emperyal “anavatanlarda” üretilen ürünlere pazar olma rolü biçen sömürgeci politik ve ekonomik düzenden kopmuş devletlerin egemen sınıflarına bağımlıdır. Bu, tabii ki, bu merkezlerin emperyalizmden bir bütün olarak kaçabilecekleri anlamına gelmez. Callinicos’un belirttiği gibi, 20 ve 21. yüzyıl boyunca ABD egemen sınıfı, dünyada kendi sınırları ötesinde bulunan geniş alanlardaki hegemonyasının, sömürgeleştirmeye ya da kendi doğrudan yönetimine bağlı olmayacağı bir imparatorluk yaratmaya çalıştı. Ancak, ikinci ve üçüncü seviyedeki kapitalist devletleri kendi düşüncelerini paylaşmaya zorlamak için başka yöntemler bulmak zorunda kaldı.8 Yine de, yeni yükselen bu kapitalist birikim merkezlerinin birbirlerine ve büyük emperyalist güçlere karşı daha bağımsız ve daha aktif davranabiliyor olmaları, emperyalizmin 20. yüzyılın başında Lenin ve Buharin tarafından ayrıntılı şekilde açıklanan aşaması ile ondan sonra gelen aşamalar arasındaki farkı gösteren önemli bir işaret.9

Ortadoğu’da alt-emperyalist sistemin gelişimi,10 her şeyden önemlisi, birbiriyle rekabet eden sermayeler ve “onların” devletlerinin objektifinden anlaşılmalı. Bu eşitsizlik, kapitalist sistemin kendi içinde, bir dizi faktör (örneğin, kapitalizmin, kendiliğinden her yerde değil de dünyanın bir yerinde ortaya çıkma biçimi) ve oyundaki çeşitli aktörlerin sürekli değişen pozisyonları tarafından yapılandırılmıştır. Ortadoğu’daki alt-emperyal sistem, hem büyük kapitalist güçler arasındaki rekabetin dinamikleri – “eski” sömürgeci güçlerin, İngiltere ve Fransa’nın 20 yüzyılın başındaki gerileyişi ve ardından ABD ve Rusya’nın “yeni” küresel emperyalist güçler olarak ortaya çıkışı ve 20 yüzyılın sonunda Sovyet gücünün gerileyişi ve çöküşü – ve bölgede ortaya çıkan kapitalist devletler arasındaki benzer dinamikler tarafından şekillendiriliyor. Yükselen güçlerin ekonomik ve politik gelişimi, ve dolayısıyla askeri kapasiteleri, nihai söz sahibinin her zaman büyük emperyalist güçler olduğu bir sistem içinde faaliyet gösteriyor olmaları ile sınırlanıyor. Ancak bu, bu güçlerin sistemin daha alt seviyelerinde her zaman sürekli aynı düzeyde etki sahibi olacakları anlamına gelmiyor. Aslında, mevcut alt-emperyalist sistemin son on buçuk yıldaki belirleyici ve dolayısıyla önemli yapısal özelliği, ABD’nin 2003’de Irak’ta Saddam Hüseyin’e karşı elde ettiği Pirus zaferi ve bunun ardından gücünü kaybetmeye başlaması oldu. ABD’nin Irak politikasının felaketi, alt-emperyalist sistemlerdeki süreçlerin nasıl küresel düzeydeki eğilimleri hızlandırabildiğini gösteriyor. ABD’nin görece gerileyişinden faydalananlardan biri de Rusya oldu. Rusya, ekonomik açıdan önemsiz fakat SSCB’nin askeri ve diplomatik mirasına sahip. Üstelik, ABD ve onun Doğu Avrupa ve Suriye’deki müttefikleri ile jeopolitik rekabette giderek daha saldırganlaşıyor.

Tablo 1: GSYİH açısından Ortadoğu’daki en büyük beş devlet (Kuzey Afrika dahil değil, İran ve Türkiye dahil) (güncel ABD Doları üzerinden), on yıllara göre (Kaynak: Dünya Bankası)

1970 1980 1990 2000 2010 2016
Türkiye Suudi Arabistan Irak Türkiye Türkiye Türkiye
İran İran Türkiye Suudi Arabistan Suudi Arabistan   Suudi Arabistan
Mısır Türkiye İran İsrail İran İran
İsrail Irak Suudi Arabistan İran BAE BAE
Suudi Arabistan BAE İsrail BAE İsrail Mısır

Bu sistemin ikinci yapısal özelliği olan İran ve müttefikleri ile Suudi Arabistan ve müttefikleri arasındaki küresel hegemonya rekabeti, küresel kapitalist sistemin “üst” ve “orta” seviyelerindeki süreçlerin ortaya çıkardığı şartlardan kaynaklanıyor. Suudi Arabistan’ın yükselişi, Körfez’de yükselen yeni bir sermaye birikim merkezinin yansımasıyken İran’ın bölgesel bir güç olarak yeniden yükselişi, İran kapitalizminin 1980’lerde ülkenin Irak ile savaşında yaşadığı korkunç yenilgiden yavaş yavaş (ve sık sık aksayarak) çıkışıyla ilgili. Burada önemli olan iki nokta daha var. Birincisi, ABD’nin askeri olarak Irak’a kadar uzanması çok daha uzun vadeli bir süreç bağlamında görülmeli: Çin’in, sermaye birikiminin Doğu Asya bölgesinin kalbinde yükselişiyle birlikte ABD’nin küresel ekonomik egemenliğinin yavaş yavaş gerilemesi.11 İkincisi, ABD’nin Irak’ta yaşadığı felaket, sadece devletleri ve hatta onların egemen sınıflarını hesaba katmamak gerektiğine dair önemli bir hatırlatıcı: ABD, Saddam’ı ve Baasçı devletin egemen sınıfını yendi ve yok etti, ancak bu süreçte gücünü Irak toplumunun çok daha geniş kesimlerinden alan bir ayaklanmanın başlamasına neden oldu (Muqtada al-Sadr hareketinin temelini oluşturan işçi sınıfı Şii bölgeleri ve İran yanlısı Şii İslamcı politikalar yerine Irak ulusalcılarına daha yakın olan kesimler de dahil).12

Üçüncü yapısal özellik ise, İsrail’in Ortadoğu’nun alt-emperyal mimarisi içinde oynadığı rol. Bu, oldukça askerileşmiş yerleşimci sömürgeci devlet, bir yandan Filistinlilere uyguladığı ibretlik şiddet, diğer yandan ise bölgede askeri teknoloji alanındaki ezici üstünlüğü yoluyla bölge halklarını disipline ediyor. Mısır’ın politik ve askeri olarak etkisiz hale getirilmesi, İsrail’in doğuşunun ilk aşamasıyla ilgilidir. Mısır 1967’de yenildikten sonra önce Washington’un neoliberal ekonomik gündemini kabul etti ve ondan hemen sonra da 1978’de Camp David’de İsrail ile barış anlaşması imzaladı. Mısır egemen sınıfı defalarca endüstriyel gelişmenin daha ileri aşamasına geçme fırsatını kaçırdı ve çok büyük miktardaki askeri yardımlar Mısır Ordusu’nun bölgesel bir egemen değil iç jandarma rolü oynamasını garantileyecek şekilde planlandı. Buna karşın İsrail, Amerikan ve İsrail egemen sınıfları arasındaki karşılıklı faydalı askeri ve ekonomik işbirliğini desteklemek için, “gelişmiş” ülkeler kademesine yerleştirildi.

İran’ın bölgesel bir güç olarak rolü de yine önceki dönemlerden, Pehlevi hanedanının Ortadoğu’daki ABD hegemonyasının “eş sütunu”nu oluşturduğu zamanlardan kalan bir süreklilik unsuru olarak görülebilir. Tabii ki 1979 devrimi İran’ı aniden ABD’nin etki alanından çıkardı. Bu durum, İsrail’in ABD’nin çıkarlarının savunulmasında neden bu kadar önemli bir rol oynadığını açıklamamıza yardımcı oluyor. Nixon Doktrini’ne göre diğer “sütun”, gecikerek de olsa rüştünü kendi çapında ancak ispat eden Suudi Arabistan idi

Suudi Arabistan ve Körfez sermayesinin yükselişi

Suudi Arabistan’ın yumuşak güç kullanmaktan sert güç kullanmaya geçişi çok hızlı oldu. Krallık, 2011’de bölgede gerçekleşen karşı devrimin hizmetinde bulunan enerjik mobilizasyonun ardından yaşanan yoğun Suudi bombardımanı sonucunda 2015’den beri Yemen’i kasıp kavuran insani yıkımda hayati bir role sahip: Mart 2011’de ortaya çıkan kitlesel protesto hareketini dağıtmak için Bahreyn’i işgal etmek, ve Temmuz 2013’te Mısır’da Abdel-Fattah el-Sisi tarafından gerçekleştirilen askeri darbeyi finanse etmek. Ülkenin, yeni sahip olduğu bu alt-emperyalist rol, kaynağını ülke ekonomisinde ve bir bütün olarak Körfez bölgesinde yaşanan uzun dönemli dönüşüm süreçlerinden alıyor. Adam Hanieh de vurguladığı gibi, aslında Körfez İşbirliği Konseyi üyelerini kapsayan Khaleeji (Körfez) kapitalist sınıfının oluşumu, son kırk yılda Körfez’de bağımsız bir sermaye birikim merkezinin gelişmesinde çok önemli bir faktördü. 13 Ancak biz burada, ekonomisinin büyüklüğü, nüfusu ve liderlerinin kapitalist gelişmeyi askeri güce dönüştürme hırsı açısından Körfez sermayesinin en önemli unsuru olan Suudi Arabistan’a odaklanacağız.14

1970’lerin fiyatların hızla yükseldiği “petrol şoku”ndan genellikle, bölgedeki enerji ekonomi politiğinde bir dönüm noktası olarak bahsedilir. Ancak, petrol üretimi üzerinde devlet kontrolünün kurulması, devlet ve uluslararası ve yerel sermaye arasında daha önemli ve sürekli bir değişime işaret ediyor. Suudi Arabistan örneğinde, petrol üretiminin devletin kontrolüne geçmesi 1980’lerde gerçekleşti ve bu geçiş, faaliyetlerini petrolün üretim aşamasından sonra gerçekleşen süreçlere (özellikle petrokimyasallar), alüminyum, çelik ve çimento üretimi, inşaat, ithalat ve yeniden ihracat, hipermarketler ve alışveriş merkezleri şeklindeki devasa perakende satış projeleri ve finansa odaklayan Suudi kapitalist sınıfının gelişiminin zeminini oluşturdu.15

Sermaye birikimi ve sınıf oluşumunun iç içe geçtiği bu süreçler, dünya ekonomisinin neo-liberal ekonomiye dönüşü tarafından şekillendirildi ve aynı zamanda bu dönüşüme yardımcı oldu. ABD, petrol piyasalarının dolar bazında işlemesini sağlayarak hegemonyasını sağlamlaştırdı, aynı petrodolarların, Küresel Güney’de, yeni borç esareti (Ç.N. Borç esareti: bir kişinin bir borca teminat olarak kendi şahsi hizmetini ya da kendi kontrolü altındaki kişilerin hizmetini taahhüt etmesinden doğan durum) biçimlerine çevrilebilmesine izin vererek, bunların ABD ve Avrupa bankaları tarafından yeniden dolaşıma sokulmasını sağladı ve bütün sistemin finansallaşması eğilimini hızlandırdı.16

Körfez sermayesinin oluşumunda ABD ile ilişkilerin rolü, ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık. Suudi sermayesini basitçe ABD sermayesinin uzantısı olarak tanımlamak yanlış olur. Bu ilişkiyi şöyle tarif etmek daha doğru; bu iki sermaye, petrol üretiminde rekabetin kaçınılmazlığı ile ABD’nin, hem Suudi Arabistan’ın askeri garantörü hem de Suudi Arabistan’a göre daha gelişmiş olduğu için bu rekabeti rakibinden önce, kendi lehine kontrol altına alma ve yönetme yeteneği arasındaki çelişki tarafından yapılandırılan bir ilişki içinde sıkışıp kalmış durumda. ABD’nin Suudi Arabistan’a yönelik politikası ilk başta, tabii ki, daha eski bir emperyalizm modeli olan İngiliz emperyalizmi mantığına dayanıyordu. Ancak, 1970’lerden bu yana ABD politikasının yönünü belirleyen, Suudi Arabistan’ı kendisine bağlı bir kapitalist müttefik olarak yetiştirmek oldu. İran devrimi ve İran-Irak savaşının kombinasyonu, bu siyasetin dengesini bozdu ve ABD’nin Körfez’de devasa boyutta doğrudan kendi varlığını oluşturmasına ve hatta 1991’den sonra ilk kez Suudi Arabistan’da ABD üsleri açmasına yol açtı.17 Bu, Suudi Arabistan toplumunun içinden Suudi kraliyet ailesine yönelik ilk büyük karşı çıkışı ve tabii ki on yıl sonra El Kaide’nin ABD’nin kendisine saldırması şeklinde gerçekleşen nihai misillemeyi tetikledi.

Suudi egemen sınıfının, bu değişikliklerle baş etmek için yeni stratejiler geliştirme çabaları, Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın politikalarında ve kişiliğinde ifadesini buldu. “MbS” olarak bilinmekten hoşlanan Muhammed Bin Salman, 2017’de Veliaht Prens olarak atandıktan sonra dünya çapında ün kazandı. Kendisi, rakip akrabaların görevden alındığı ya da rütbelerinin düşürüldüğü “yolsuzluk karşıtı” kampanyayı başlatan ve Suudi ekonomisini petrole bağımlı olmaktan çıkarmak için bir “vizyon” ortaya koyan ve kadınların araba kullanması üzerindeki yasağı kaldıran kişi olarak biliniyor.18 Bin Salman, Savunma Bakanı olarak Suudi Arabistan’ın Yemen’e müdahalesini yönetiyor – bu müdahale, Yemen halkına büyük bir felaket getirdi ve yetersiz beslenme ve kolera nedeniyle mahvolan ülkenin büyük bölümünü insani yardımlara bağımlı kıldı. Bu yıl Mart ayında Suudi ordusunun liderliğinin tasfiyesi Bin Salman’ın, nasıl ekonomide yön değişikliği ile ilgili genel stratejisi ile uyumlu olarak personelde de değişime gittiğini vurguluyor. Genelkurmay Başkanı’nın ve Suudi kara ve hava kuvvetlerinin başındaki komutanların görevden alındığının ilanı ile uluslararası askeri sermaye ortaklığında yerli Suudi silah endüstrisinin gelişimini desteklemek amacıyla tasarlanan politikaların başlatılması aynı zamana denk geldi.19 Bu arada, Bin Salman’ın neo-liberal ekonomik reformları (yasal sistemde değişiklikler, işletme ruhsatı ve regülasyon) heyecanlı ve güçlü bir şekilde desteklemesi, IMF’nin onayını aldı.20

İsrail: Dijital militarizmin Hristiyan Siyonizmi ile kucaklaşması

İsrail, büyük emperyalist güçlerle ilişkisinin karakteri yıllar içinde değişmiş olsa da emperyalizmin Ortadoğu’daki dinamikleri açısından çok önemli bir role sahip. Siyonist proje, İngiliz İmparatorluğu tarafından tasarlandı ancak İsrail devleti 1948’de yaratıldıktan sonra bu devletin emperyalist sponsoru olma rolünü ABD üstlendi. İsrail’in kurulmasının üzerinden geçen 70 yıl içinde ABD’nin İsrail’e yaptığı ekonomik ve askeri yardımların toplamı bugünkü fiyatlar üzerinden 31 milyar doları buluyor.21 İsrail ekonomisini, hiperenflasyon ve 1973’de Mısır ve Suriye’ye yenildikten sonra artan askeri harcamalar karşısında ayakta tutan doğrudan ekonomik yardıma aşamalı olarak son verildi. Bu arada, İsrail’in genel gayri safi yurtiçi hasılası ve kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılası da önemli ölçüde arttı (bkz tablo 1 ve 2) ve risk sermayesi yatırımının 15%’ini siber-güvenliğe çeken yeni bir yüksek teknoloji sektörünün ortaya çıkışı İsrail’in, gelişen küresel “dijital ekonomi”ye terfi eden “start-up ulus” olarak yeniden markalandırılmasına yol açtı.22

Grafik 1: Ürdün ve İsrail’in gayri-safi yurtiçi hasılası (güncel ABD milyar doları üzerinden) Kaynak: Dünya Bankası.

Grafik 2: Kişi başına düşen gayri-safi yurtiçi hasıla (güncel ABD doları üzerinden) Kaynak: Dünya Bankası

Tablo 2: ABD-İsrail Mutabakat Muhtıraları (Kaynak: Sharp, 2018.)

Mutabakat Muhtırası’nın geçerli olduğu tarih Başkanlık imzası Toplam değer
1999-2008 Bill Clinton $26.7 milyar
2009-2018 George W Bush $30 milyar
2019-2028 Barack Obama $38 milyar

Tüm bunlar, ABD-İsrail askeri işbirliğini güçlendirmek bağlamında gerçekleşiyor. ABD askeri yardımının amacı, bölgedeki rakiplerine karşı İsrail’in “Nitelikli Askeri Üstünlüğü”nü (qualitative military edge) korumaktır. 2008’den bu yana, hükümet bu yardımların İsrail’i kötü şekilde etkilemeyeceğini kanıtlamadığı sürece ABD’nin bölgedeki diğer ülkelere silah satışı onaylanmaz.23 Tablo 2’de görüldüğü gibi, birbirini izleyen Mutabakat Muhtıraları (MoU) tarafından temsil edilen devasa ve uzun dönemli hibelerin toplamı, Beyaz Saray’da Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki nöbet değişimleri boyunca sürekli arttı. Bu askeri yardımın önemli bir bölümü, ABD’li üreticilerin ve İsrail askeri sanayisinin, Iron Dome adlı füze savunma sistemini birlikte gerçekleştirmek üzere anlaşmaya vardıkları 2014 anlaşmasında olduğu gibi ortak üretim anlaşmaları şeklinde yapılıyor.

Bu arada, 1987’deki İntifada’nın ardından 1990’ların başından bu yana yürürlükte olan yeni emek göçü politikaları, İşgal Edilmiş Topraklar’dan gelen Filistinli gündelik işçilerin yerini gelişmekte olan ülkelerden tarım, inşaat ve bakıcılık gibi sektörlerden gelen yabancı işçilerin almasını sağladı. 1990’larda Filistinli ve aynı zamanda İsrail vatandaşı olmayan işçilerin sayısı, İsrail’de bugüne kadar çalışmış olan toplam Filistinli işçi sayısını geçti.24 Bu arada, Oslo “barış süreci” ve Yasser Arafat liderliğinde Filistin Otoritesi’nin (Palestinian Authority) yaratılması, İsrail devleti ile doğrudan işbirliği içinde, küçülmüş bir Filistin varlığının ortaya çıkışına göz yuman, hem ekonomik hem de askeri olarak tamamen İsrail tarafından yönetilen yeni bir Filistinli devlet adamları aparatı yarattı.

ABD’nin, İsrail’e askeri yardımı artırma politikası bir süreden beri hızlandı. ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması kararı bile 1995’de Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Kongre’de alınmış, ancak Clinton ve onu izleyen başkanlar, bu kararın uygulanmasının ertelenmesi için sürekli altı aylık feragat belgeleri imzalamışlardı. Trump dönemi, Filistin’in teslim olması için baskıyı artırarak bazı eğilimleri önceki dönemlere göre daha fazla aynı hizaya getirdi. Bunlardan birincisi, ABD’li Evanjelikler ile Siyonist sağın arasındaki kutsal olmayan mantık evliliği. Trump ve Benjamin Netanyahu’nun ortak bir politik hamileri bile var: Gazino kralı Sheldon Adelson.25 Trump ve Ortadoğu politikasını yöneten danışmanları (başkanın damadı Jared Kushner, ABD’nin BM Büyükelçisi Nikki Haley ve avukatı ve şu anda İsrail konusundaki danışmanı olan Jason Greenblatt), İsrail sağının duymak istediği politikaları (örneğin ABD’nin, bölgede bulunan kayıtlı binlerce Filistinli mülteciye eğitim ve sağlık hizmetleri sağlayan BM ajansı olan Birleşmiş Milletler Yakındoğu Filistin Mültecilerine Yardım Ajansı (UNRWA)’na verdiği paranın kesilmesi) kabul ettiriyorlar.

Trump’ın, İsrail-Filistin çatışmasına son verecek “nihai anlaşma”yı güvence altına alabileceği iddiası, bu daha geniş bağlam içinde düşünülmeli. Yeni büyükelçiliğin açılması ve UNRWA bütçesine yönelik saldırı, şu anda ABD egemen sınıfının, Suudi Arabistan ve Körfez’in de onayıyla İsrail lehine olacak şekilde çözmek istediği iki sıkıntılı “nihai statü” meselesi ile başa çıkmak için gerçekleştirdiği önleyici hamleler olarak okunabilir: Kudüs üzerinde egemenlik hakkı meselesi ve Filistinli mültecilerin geri dönme hakkı. Bunu kısa vadede başarmak için kullanılacak mekanizmalar hem havucu hem de sopayı; ya da daha doğrusu silahsız Filistinli göstericilere atılan kurşunları ve diğer yandan da Suriye’deki sözde İran hedeflerine fırlatılan füzeleri ve işbirliği yapmaya hazır Fatah üyeleri için harap haldeki Gazze’nin yeniden inşa edilmesinden elde edilecek kar beklentisini içermeli. 

Bu yılın başında Brüksel’de yapılan toplantılar, Gazze’de yaşayanların kullandığı su ve elektriğin, bu süreçte nasıl pazarlık kozu olarak kullanıldığını gözler önüne serdi. Bu toplantılarda İsrailli temsilciler Gazze’nin yeniden inşası için 1 milyar dolar değerinde olan ve tuzdan arındırma, yeni elektrik altyapısı, gaz boru hattı ve Erez Geçidi’ndeki sanayi bölgesinin daha iyi duruma getirilmesini içeren bir plan sundu.26 Kuşatmanın sona ermesinin ve yeniden inşanın başlamasının koşulu Hamas’ın iktidardan indirilmesi ve Gazze’nin yeniden Filistin Otoritesi’nin kontrolüne geçmesiydi. Bu, Suudi liderliğindeki Katar kuşatmasının (Haziran 2017’de başladı) bu İslamcı hareketin bölgede hiçbir müttefikinin bulunmadığının altını iyice çizmesinden bu yana giderek hızlanan bir süreç.27

İran: Bölgesel bir gücün yeniden uyanması?

İran, uzun zamandan beri bölge ekonomi politiğinde önemli bir oyuncu. Ortadoğu’nun petrol rezervlerinin Avrupalı sömürgeci güçler arasında paylaştırılması yarışını tetikleyen 1908’de İran’da petrolün bulunması olmuştu. İran’a ait petrol sahaları üzerinde ilk hak iddia eden ülke İngiltere idi. Ancak, Körfez’in tersine, pamuk gibi ihraç edilmek üzere üretilen ürünler nedeniyle, tarım da İran’ın küresel kapitalist ekonomiye entegrasyonunda önemli bir rol oynadı. Kapitalizm küresel çapta olgunlaştıkça İran, ekonomisini bir sonraki kalkınma aşamasına taşıyacak pek çok unsura sahip olmuş oldu. Gayri safi yurt içi hasıla ve kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla açısından bakıldığında 1970’de, İran, komşusu Türkiye, ya da benzer büyüklükte nüfusa ve o zamanlar görece aynı ekonomik kalkınma düzeyine sahip Güney Kore’nin küresel sıralamaya gireceğini öngörmek çok zordu (tablo 3).

Grafik 3: Güney Kore, Türkiye ve İran – GSYİH (güncel ABD Doları üzerinden)
Kaynak: Dünya Bankası.

Batılı politikacıların ve ana-akım akademinin anlatılarına göre, İran’ın Kore ile aynı yönde ilerlememesinin nedeni 1979 devriminde monarşinin devrilmesi ve ardından devlet kapitalisti politikalara (neoliberalizm yönündeki küresel eğilime karşı çıkarak) yönelmesiydi.28 Ancak, İslam Cumhuriyeti liderliğini, 1980’lerin görece otarşik devlet kapitalisti kalkınma modelini izlemeye yönelten bu yöndeki ideolojik inanç değil, hayatta kalma mücadelesiydi, çünkü o dönemde ABD 1980 ile 1988 arasında gerçekleşen İran-Irak savaşına Irak lehine müdahale ederek, bir halk devrimi tarafından uğratıldığı yenilgiyi tersine çevirmeye çalışıyordu.29 Tablo 3’deki görece ham veriden de anlaşılacağı gibi, İran’ın ekonomik yörüngesinin fark edilir şekilde yön değiştirdiği an 1986 yılı oldu ve ilk kez 1987’de Kore’nin GSYİH ve kişi başına düşen GSYİH İran’ı geçti.

 İran ekonomisi, 1980’lerin ortalarından itibaren, Irak ile olan savaşın ve ABD’nin düşmanlığının dayattığı görece otarşinin güçlü olduğu dönemde gelişen yeni burjuvazi tarafından yönetilen devlet politikasının farklı aşamaları boyunca yavaş yavaş kendini toparladı. Peyman Jafari’nin söylediği gibi, devrim sonrası dönem, günümüzdeki İran kapitalizminin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadı.30 Bu dönemin devlet kapitalisti savaş ekonomisi, kaynakların ve hizmetlerin şehirlerdeki ve kırsal bölgelerdeki yoksul yerlere dağıtılmasını organize eden, böylece hem yeni rejimin toplumsal tabanının inşa edilmesine yardımcı olan hem de savaş için gerekli ideolojik mobilizasyona katkı sağlayan devasa devlet kuruluşları olan bonyad’ların ortaya çıkmasına yol açtı.

Bunu izleyen neoliberal reform dönemleri, bonyad’ların ne ekonomi ne de devlet açısından önemini azaltmadı. Tersine, bonyad’lar, hem noeliberalizm hem de devlet kapitalizminin özelliklerini birleştiren melez bir biçim olan “gerçekten var olan neoliberalizm”e entegre oldular.31 İran’ın uzun dönemli ekonomik kalkınma yönelimini niteleyen özellik, potansiyel ekonomik güç ile İran egemen sınıfının izole ve kırılgan olduğu jeopolitik gerçeği arasındaki temel çelişkidir. Bu gerçek, son kırk yıl boyunca İran’ın egemenlerine, ekonomiyi geçici olarak yeniden şekillendiren jeopolitik şoklar yoluyla sürekli hatırlatıldı. Bu şokların sonuncusu, 2011-2’de uygulanan yaptırımları izleyen yıllarda gerçekleşen güçlü ekonomik büyümenin hızla tersine dönmesi oldu. İran’ın Avrupa’daki ihracat pazarlarını kaybetmesiyle birlikte GSYİH büyük ölçüde geriledi. Ancak İran egemen sınıfı, aynı zamanda, ABD’nin Irak’ta hem başarılı hem de başarısız olmasının amaçlanmamış faydalanıcısı oldu. Saddam Hüseyin’in 1991’de yenilmesi, ardından gelen yaptırımlar ve nihayet rejimin 2003’de ABD tarafından devrilmesi, İran açısından kavgacı bir düşmandan gelen tehditlerin ortadan kalkmasına yol açtı. İran rejimi ayrıca, Da’wa Partisi, Irak’taki İslam Devrimi Yüksek Şurası gibi Iraklı Şii İslamcı muhalefet grupları ile uzun zamandan beri geliştirdiği ilişkilerin de faydasını gördü. Bu ilişkiler sayesinde İran, ABD tarafından teşvik edilen mezhepçi politik sisteme egemen olmayı başardı. Bu faktörler, 2000’lerin sonunda İran’ın Irak üzerindeki etkisinin giderek artmasına yol açtı.32 ABD’nin savaş meydanındaki yenilgisi ayrıca, İran’ın askeri etkisinin de artmasına olanak sağladı. Göklere çıkarılan 2006-8’deki askeri birlik artışı (ABD’nin ülkeyi yeniden ele geçirmesini sağladı) IŞİD’in, Musul’u ve Irak’ın kuzeybatısını ele geçirmesine yol açtı.33 İran’ın, Irak’taki askeri etkisi, Şii İslamcı politik partilerle ilişkili çeşitli mezhepçi paramiliter güçlerin gelişmesiyle oldu.

ABD egemen sınıfı, İran ile ilişkiler ile ilgili olarak sürekli değişen yaklaşımlar geliştirdi (düşmanlık ve şüphecilik yönündeki genel yaklaşımını her zaman korusa da). 2015’de Barack Obama tarafından tamamlanan İran’ın nükleer programı ile ilgili anlaşma, ABD’nin, İran egemen sınıfı içindeki bazı unsurlarla açıkça ifade edilmeyen bir dava arkadaşlığı yapabileceği varsayımına dayanıyordu. Bunun karşılığında İran, ABD’nin onayıyla (ve tabii ki yine onun belirlediği koşullarla), küresel pazara geri dönebilecekti. Trump’ın aniden anlaşmayı bozması, New York Times’ın ifadesiyle “riskli bahis” fikrine dayanıyor. Buna göre, İran egemen sınıfı nükleer silah geliştirmeyi başarmak için gerekli olan ekonomik güce ve politik iradeye hiçbir zaman sahip olmayacaktı (ve eğer olursa o zaman ABD’nin ve onun bölgedeki müttefikleri olan İsrail ve Suudi Arabistan’ın askeri kapasitesi bu tehdidi ortadan kaldırmaya yeterliydi). 34

Türkiye’nin ekonomik mucizesi ve jeopolitik açmazı

Türkiye’nin ekonomisi son 30 yılda bölgede en çok büyüyen ekonomi oldu. Türkiye, kullandığı petrol ve gazın yüzde 90’ını ithal etmek zorunda olmasına rağmen 2000’den bu yana Suudi Arabistan’dan daha hızlı büyüyor. Bu büyümeyi sağlayan, Ankara ve İstanbul’daki geleneksel “büyük işletmeler”den ziyade başka illerde bulunan küçük sanayi üreticileri ile birlikte imalatın büyümesi oldu. Taşralı ve küçük ve orta ölçekli sanayi sermayesinin büyümesi, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’nin, bu partinin İslamcı politikalarına karşı çıkan ve İslamcı görüşe sahip olanların iktidarın kilit noktalarına erişimini engelleyen Türkiye devletinin çeşitli kesimlerinden ve büyük sermayeden gelen baskıya karşı direnebilmesini sağlayan faktörlerden biri oldu. AKP’nin 2000’lerdeki seçim başarılarının bir nedeni de muhtemelen Türkiye’nin güçlü ekonomik büyümesi oldu. Türkiye’de yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı 2003’de 28.8 iken bu oran 2014’de 1.6’ya düştü.35 Bu tür istatistikler var olmaya devam eden toplumsal eşitsizliği ve imalatın daha “informel” sektörlerindeki düşük üretkenlik sorununu gizliyor. Fakat, İslamcı bir hükümetin nüfusun geniş kesimlerine refah getirmiş olduğu fikri, AKP’nin büyük zıtlıklar barındıran toplumsal tabanının nasıl işçi sınıfı ve yoksulların yaşadığı seçim bölgeleri ile Türk sermayesinin zengin ve kendine çok güvenen ve Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nde (MÜSİAD) örgütlenen kesimlerini bir araya getirebildiğini açıklamaya yardımcı oluyor. 

Türkiye’nin son on buçuk yıldaki “ekonomik mucizesinin” kaderi, ayrılmaz şekilde jeopolitik rekabetin dinamikleri ile ilişkili. Türkiye’nin, Kuzey Irak petrolünün dünyaya açılan kapısı olması, Kerkük ve Musul’u kimin yöneteceğinin ülkenin egemen sınıfını yakından ilgilendiriyor olması anlamına geliyor (ayrıca her iki şehir de Türkiye için önemli ihracat yerleri haline geldi). Türkiye’nin doğu sınırı ayrıca İran ile de bağlantılı. İran, geçen sene Türkiye’ye petrol satma konusunda Irak’ı geçti.36

Sınırın Türkiye tarafındaki Kürt nüfusuna uygulanan baskılar uzun zamandır Türkiye’nin Irak ile ilişkilerinde çetrefilli bir faktör olarak duruyor. 2000’lerde Türkiye egemen sınıfı PKK’nin liderlik ettiği ayaklanmaya son verirken, aynı zamanda, PKK’nin komşu ülkeleri askeri hinterlant ya da diplomatik ve politik destek kaynağı olarak kullanmasını önlemek için uzun dönemli bir barış süreci başlattı. Türkiye hükümetinin Suriye’de Esad ile güçlü bir ilişki kurmasının ve Türkiye ile Erbil’deki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (PKK’nin dostu olmayan KDP tarafından yönetilen) arasındaki yakın ilişkinin nedenlerinden biri de buydu. Suriye açısından diğer neden ise Suriye pazarlarını Türkiye’nin ihracat mallarına açmaktı.

Suriye’nin, Esad rejiminin 2011’deki ayaklanmaları şiddet kullanarak bastırmaya çalışmasından doğan çok taraflı bir çatışmanın içine düşmesi, Türkiye’nin güney ve doğu sınırlarındaki jeopolitik düzeni tamamen değiştirdi. Türkiye’yi, Suriye’yi terk eden mültecilerin yüzde 56’sına ev sahipliği yapmak zorunda bıraktı. Esad rejimi neredeyse bir gecede dosttan düşmana dönüştü, Türkiye ve Suriye arasında bulunan Rojava’da bir Kürt varlığı oluştu, ve Suriye PYD’sinin askeri güçleri (ki bunlar Irak’taki KDP’den farklı olarak PKK ile müttefik), ABD’nin askeri birliklerinin IŞİD’i yoketmek için verdiği mücadelede çok önemli bir rol oynamaya başladı. Türkiye hükümetinin aniden PKK ile barış sürecinden vazgeçmesinin ve Türkiye’nin doğu illerinde savaşın yeniden başlamasının altında bu gelişmeler bulunuyor. Kısa süre önce Türk birlikleri kuzey Suriye’de Afrin’e müdahale etti ve Afrin kantonunun Rojava bölgesini oluşturan diğer yerlerle bağlantı kurmasını önlemeye çalışırken binlerce Kürt bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. 

Suriye: İç savaştan bölgesel savaşa

Küresel ve bölgesel güçlerin şu anda en korkutucu şekilde birbiriyle kesiştiği yer Suriye. Küresel sistemin her bir “aşamasından” gelen birbiriyle çarpışan askeri güçler, şu anda Suriye’de birden fazla çatışmaya aktif şekilde dahil olmuş durumda. Suriye’de 2015’den bu yana 2,000 adet kara birliği bulunan ABD’nin “Suriye’de açık uçlu bir askeri varlık” oluşturmayı planladığı söyleniyor.37 ABD, İngiltere ve Fransa hava ve deniz kuvvetleri, aralıklarla Suriye’deki hedefleri bombalıyor, bu arada Rusya’nın hava gücünün, savaştaki askeri dengeyi Esad rejimi lehine değiştirmiş olduğu genel olarak kabul edilen bir görüş. Rusya, Hmeymim askeri havaalanında yeni bir üs kurdu ve Tartus’taki mevcut denizcilik tesislerinin kullanımı ile ilgili anlaşmayı yeniledi.38 Suriye’deki çeşitli askeri çatışmalarda bölgesel güçler de aktif bir şekilde yer alıyor. İran, Esad’ı destekliyor ve hem askeri varlığını hem de müttefiki Hizbullah’a verdiği desteği artırıyor. Türkiye hükümeti, Afrin’e müdahalenin ardından, NATO müttefiki ABD’nin Kürtlerin liderlik ettiği Suriye Demokratik Güçleri (SDF) tarafından destelenen bir “sınır” gücü oluşturma planına öfkeyle tepki gösterdi.39 Son olarak, birbiriyle rekabet halinde olan ve sürekli değişen cepheler ve koalisyonlar arasında hayatta kalmaya çalışan, “Kürt”, “Sunni cihatçı”, “muhalifler” ya da “hükümet yanlısı” olarak adlandırılabilecek yerel askeri güçler (düzenli askeri birlikler ve paramiliter örgütler dahil) bulunuyor.

Esad’ın, 2001’deki halk ayaklanmalarına karşı başlattığı savaşın, sadece Suriye’yi parçalamakla kalmayıp bölgesel ve küresel emperyal sistemlere şok dalgaları göndermesinin pek çok nedeni var. Burada bu dinamiklerin hepsini gerektiği gibi incelemeye yetecek yerimiz yok, ancak en azından bu karmaşık durumda öne çıkan üç dinamikten kısaca bahsedebiliriz. Bunlardan biri, Irak’ın başına gelen felaketin etkileri. Irak’ın arka arkaya yaşadığı savaş, istila, işgal, ayaklanma ve mezhep çatışması Suriye’yi birkaç şekilde etkiledi. Örneğin, Irak ve Suriye’nin paylaştığı sınır üzerindeki devlet otoritesini yok etti, Irak’tan Suriye’ye büyük bir mülteci akını oldu ve böylece Iraklı paramiliter örgütler Suriye’deki çatışmalara dahil oldu (sadece IŞİD gibi Sunni gruplar değil, ayrıca Esad rejimi tarafından kullanılan mezhepçi Şii milisler). Irak hükümetinin otoritesinin Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kuzey bölgesinde çökmesi ise de facto olarak küçük bir bağımsız Kürt devletinin ortaya çıkmasına ve böylece Suriye’nin Kürt bölgelerindeki bölgesel otonomi talebinin artmasına yol açtı.

Bu faktörler ayrıca Esad rejiminin izlediği karşı devrimci strateji ile iç içe geçti. Başka bir yerde daha detaylı bir şekilde iddia edildiği gibi, Esad’ın kendisine karşı ayaklanan bölgelere “düşman toprağı” olarak davranma kararının, bu bölgeleri sürekli hava bombardımanı ve kuşatmaya maruz bırakmasının çok önemli sonuçları oldu.40 Rejimin hayatta kalma stratejisi ayrıca, mezhepçiliği silah haline getirebilme becerisine – Sünni cihatçılığa karşı azınlıkların koruyucusu olma ve aynı zamanda mezhepçi mezalimliğin ayaklanmanın ilk günlerinde oluşan mezhepler arası birliği kırmasını sağlama – kendi müttefiklerini mezhepçi bir temelde harekete geçirmeye dayandı. Halk ayaklanmasından silahlı ayaklanmaya ve nihayet iç savaşa geçiş kesintisiz şekilde olduğu için Sünni cihatçı güçlerin hükümet karşıtı taraf üzerindeki askeri hegemonyasının, halk ayaklanmasının 2011 yılı boyunca yenilmesine dayandığı neredeyse unutuldu. IŞİD’in ortaya çıkışı ve Rakka ve Musul’u ele geçirmesi daha sonra oldu ve 2014-5’de zirve noktasına ulaştı. IŞİD liderlerinin, kısmen ideolojik sertliklerinin devlet inşasının daha pragmatik yönlerini görmelerini engellediği için askeri kazanımlarını istikrarlı hale getirmeyi başaramamaları, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bu savaş döngüsünde yeni bir sayfa açtı (ancak Patrick Cockburn’un haklı olarak uyardığı gibi, IŞİD’in askeri bir güç olarak tamamen başarısız olduğunu ve ortadan kalktığını söylemek için henüz çok erken).41 Ayrıca, Esad rejiminin kalan muhalif bölgeleri de yavaş fakat acımasızca tasfiye etme süreci devam ederken, bölgede kimin kazanan kimin kaybeden olacağı da ortaya çıkmaya başlıyor.

Bu iddia ve karşı iddia duman perdesinin arkasında, İran’ın Irak ve Suriye’deki askeri ve politik etkisinin büyük ölçüde artmış olduğu çok net. İran’ın müttefiki Hizbullah, Esad’ın muhalif güçlere saldırılarını destekleme konusunda çok önemli bir rol oynadı. İran tarafından desteklenen Iraklı Şii gruplar Esad rejimi adına harekete geçti. İran’ın, hükümet yanlısı kuvvetli paramiliter güçler oluşturan danışmanlar sayesinde Suriye devleti içine de iyice yerleştiği söyleniyor.42 Ayrıca İran sermayesinin, Devrim Muhafızları gibi Irak ve Suriye’ye müdahale politikasına öncülük eden devlet kurumları ile yakın ilişki içinde olan kesimi, savaş sonrası yeniden inşa sürecinden kar etmeyi umuyor.43 Trump’ın nükleer anlaşmayı bozmasının temel nedenlerinden biri, Suriye iç savaşının sonucunda İran’ın bölgesel alt-emperyalizm içindeki pozisyonunun güçlenme olasılığı idi. İsrail’in gerçekleştirdiği koordineli askeri ve diplomatik saldırılar, Suriye içindeki sözde “İran üslerine” arka arkaya yapılan füze saldırılarını İran rejiminin bölgesel hegemonya olmaya çalıştığı ve “terörizme” destek verdiği şeklindeki resmi propaganda ile birleştirdi. Bu suçlamaların liderliğini Netanyahu yaptı: İran’ın nükleer anlaşmanın şartlarını ihlal ettiğini gösteren “gizli” bilgiyi ortaya çıkaran bir basın toplantısı düzenledi ve Trump’ın anlaşmadan çekilmesini büyük bir hevesle destekledi.44 Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman da İran’ı suçlayanlar korosuna katıldı ve o da İran’a aynı suçlamaları yöneltti.

Ancak İran’ın yeniden canlanmasını abartmamak önemli. Savaşın askeri yönünü değiştiren asıl olay Vladimir Putin’in müdahalesi oldu. Çünkü Rusya, hem Esad rejimindeki mevcut müttefikini korumak hem de Rusya’ya yeni bir askeri ve diplomatik müdahale alanı açma fırsatını yakalamak için ABD ile emperyalist rekabet mantığı ile hareket ediyor. Ayrıca, Esad rejiminin varlığını sürdürmeye devam etmesi konusundaki ortak görüşlerine rağmen, Suriye ile ilgili olarak Rusya ve İran’a uygulanan basıncın aynı olduğunu varsaymak hata olur. Kısa süre önce gerçekleşen İsrail füze saldırıları, İran’ın Suriye’deki varlığını kısıtlamak ve yönetmenin karşılığında Rusya’nın, İsrail ve İran’ın dahil olduğu bir bölgesel çatışma tarafından riske atılabilecek “başarılarını” kalıcı hale getirebileceğini ifade etmek için verilmiş bir işaret olabilir.45

İran’ın jeopolitik talihinin, ABD’nin yanlış hesapları sayesinde mütevazi bir şekilde yeniden canlanmasını, İsrail ve Suudi Arabistan’ın geçmişte olduğundan daha yakın müttefikler haline geldikleri daha geniş alt-emperyalist sistem bağlamında düşünmek gerekiyor. Eşit düzeyde önemli olan bir başka nokta ise şu; alt-emperyalist rekabetin, büyük emperyalist güçler arasındaki rekabetten etkilenmesine yol açan dinamikleri göz önünde bulundurmak zorundayız. Burada incelediğimiz gibi, hem İsrail hem de Suudi Arabistan’ın alt-emperyal rolleri, aralarındaki ilişkinin karakteri değişmiş olsa bile, ABD’nin askeri ve ekonomik desteğinin devam etmesine bağlı. Suudi Kraliyet Ailesi’nin 2018’de hayatta kalmasının garantörü, tıpkı 1990’da da olduğu gibi, ABD savaş uçakları ve savaş uçağı gemileri. Ancak Muhammed bin Salman’ın Yemen’deki askeri maceracılığı ve aynı zamanda Suudi egemen sınıfının Mısır’daki karşı devrimde oynadığı rol, Suudi Arabistan yöneticilerinin askeri kararlar almayı sadece diğerlerine bırakmaktan artık memnun olmayacaklarını ve tetik parmaklarının giderek daha fazla kaşınmaya başladığını gösteriyor.

Dolayısıyla, Irak’ın uzun süren ızdırabının ardından ABD’nin kendi isteğiyle görece olarak buradan geri çekilmesi sonucunda emperyalist rekabet yavaşlamadı, tam tersine, bölgesel güçlerin (İran, Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye) ve rakip büyük güçlerin (Rusya) oluşan boşluğu doldurma yönündeki hırsları ile birlikte daha da arttı. Emperyalizm, belirli bir devletle ya da devlet grubuyla ilgili değildir. Kökleri, kapitalist birikim sürecine dayanır ve ancak kapitalizmin ortadan kalkmasıyla son bulacaktır. Suriye ve Irak’ta yaşanan düzeyde bir toplumsal yıkım ya da nükleer silah sahibi devletler arasında yaşanabilecek bir savaş olasılığı ile karşı karşıya kaldığımızda, tarihin manivelası sadece güçlü olanların elindeymiş gibi hissedebiliriz. Ancak İran’da kısa süre önce gerçekleşen grevler, toplu ulaşım fiyatlarını protesto etmek için Mısır’da yapılan kitlesel eylemler, mezheplere göre bölünmüş Irak’ta yolsuzluklara karşı yapılan kitle gösterileri, Ürdün’de IMF tarafından desteklenen kemer sıkma önlemlerine karşı düzenlenen protestolar bize Ortadoğu’nun egemenlerinin kendi mesuliyetleri altındaki sınıf sorunlarını görmezden geldiklerini hatırlatmalı. Ortadoğu’nun kendi içinden ve aşağıdan çıkan anti-emperyalist ve anti-kapitalist direnişlerin, 2011’den bu yana yaşanan yenilgilere ve geri çekilişlere rağmen nasıl birleştirilebileceği devrimci sosyalistlerin önünde önemli bir soru olarak durmaya devam ediyor.

Anne Alexander, Mostafa Bassiouny ile birlikte, Bread, Freedom, Social Justice: Workers and the Egyptian Revolution kitabının (Zed, 2014) yazarlarından biri. Ayrıca MENA Dayanışma Ağı’nın kurucu üyesi ve Üniversite ve Kolej Çalışanları Sendikası üyesi.

Çeviri: Arife Köse

Dipnotlar

1 Callinicos, 2018, syf9. Bu makalenin taslağına yaptıkları yorumlardan dolayı Alex Callinicos, Jad Bouharoun, Phil Marfleet ve John Rose’a teşekkürler

2 Margulies, 2018.

3 Sanchez, 2018a.

4 Smith, 2018.

5 Devlet ve sermayeler arasındaki ilişki hakkında bkz. Harman, 1991. Emperyalizm hakkında bkz. Bukharin, 1967, Callinicos, Rees, Haynes ve Harman, 1994 ve Callinicos, 2009.

6 Callinicos, 2009, syf 185.

7 Bunları burada detaylı olarak incelemek için yeterli yerimiz yok, ancak 1980’lerin İran-Irak savaşı sırasında Ortadoğu’da emperyalizmin dinamiklerini nasıl anlamak gerektiği konusunda sol ile ilgili tartışmalar, günümüzde bölgede alt-emperyalizm konusundaki tartışmalar açısından oldukça işe yarar bir referans noktası oluşturuyor. Bu derginin dahil olduğu geleneğin yazarlarının o zamanlar nasıl bir pozisyon aldığı ile ilgili olarak bkz. Callinicos, 1988. 8 Callinicos, 2009, syf 166. 9 Bu konu hakkında detaylı bir tartışma için bkz. Callinicos, 2009. 10 Bu makalede geliştirilen analiz, Körfez’in, Doğu Akdeniz’in ve Mısır’ın asıl olarak Arapça konuşulan devletlerinde (Doğu Akdeniz’de bulunan devletlerde oldukça önemli sayıda Kürtçe konuşan azınlık gruplarının bulunduğunun farkında olarak) ve ayrıca İran, Türkiye ve İsrail’de emperyalizmin dinamiklerine odaklanıyor. Yer yetersizliği Kuzey Afrika ve Mağrip’in de bu tartışmaya dahil edilmesini engelledi.

11 Callinicos, 2018.

12 Bu sürecin ilk aşamaları hakkında bkz. Alexander ve Assaf, 2005a ve 2005b. Ayrıca bkz. Herring ve Rangwala, 2006.

13 Hanieh, 2011.

14 Bu, Suudi Arabistan’ın yöneticilerinin kendi liderliklerini Körfez’in geri kalanına dayatmalarının her zaman başarılı olduğunu söylemek anlamına gelmiyor. Haziran 2017’de başlayan Katar kuşatması iyi bir örnek. Bir yıldır devam eden ekonomik ve diplomatik ambargonun ardından Katar, boyunduruk altına girmek ve daha büyük komşularının basıncı altında çökmek bir yana, tam tersine, Çin ve İran ile stratejik ilişkilerini daha da geliştirdi – Çin ile ilişkiler hakkında bkz. örneğin Chowdhury, 2018.

15 Hanieh, 2011.

16 Hanieh, 2011, p47.

17 Smith, 1991.

18 Stancati ve Malsin, 2018.

19 Carey, 2018.

20 Al-Baqmi, 2018.

21 Thomas, 2017.

22 Economist, 2017.

23 Thomas, 2017.

24 Population and Immigration Authority, 2016, syf 11.

25 Clifton, 2017.

26 Landau, 2018; Chair of the Ad Hoc Liaison Committee, 2018.

27 Williams, 2018.

28 Maloney, 2015.

29 Callinicos, 1988.

30 Jafari, 2009.

31 Jafari, 2009; Afary, 2017.

32 Nader, 2015.

33 Alexander, 2016.

34 Sanger ve Kirkpatrick, 2018.

35 OECD, 2016, p18.

36 Tiryakioğlu, 2018.

37 BBC News, 2018.

38 Tass, 2017.

39 BBC News, 2018.

40 Alexander ve Bouharoun, 2016.

41 Cockburn, 2018.

42 Bu yöndeki bir analiz örneği için bkz. Sinjab, 2017.

43 Blanche, 2017.

44 Sanger ve Kirkpatrick, 2018.

45 Sanchez, 2018b.   

Referanslar

Afary, Frieda, 2017, “The Particular Features of the Islamic Republic’s Capitalism and the Need for a Humanist Alternative to Capitalism/Militarism”, Alliance of Middle Eastern Socialists (28 Haziran), https://tinyurl.com/ya9yw4ah

Al-Baqmi, Shuja, 2018, “IMF Expects Saudi Growth, Lauds Reforms”, Asharq al-Awsat (24 Mayıs), https://aawsat.com/english/ home/article/1278521/imf-expects-saudi-economic-growth-lauds- reforms

Alexander, Anne, 2016, “ISIS, Imperialism and the War in Syria”, International Socialism 149 (kış), http://isj.org.uk/isis-imperialism- and-the-war-in-syria/

Alexander, Anne, and Simon Assaf, 2005a, “Iraq: Rise of the Resistance”, International Socialism 105 (kış), http://isj.org.uk/ iraq-the-rise-of-the-resistance/

Alexander, Anne, ve Simon Assaf, 2005b, “Elections and the Resistance in Iraq”, International Socialism 106 (bahar), http://isj.org. uk/the-elections-and-the-resistance-in-iraq/

Alexander, Anne, ve Jad Bouharoun, 2016, Syria: Revolution, Counter- revolution and War (Socialist Workers Party). BBC News, 2018, “US Plans Open-ended Military Presence in Syria” (18 Ocak), www.bbc.co.uk/news/world-middle-east- 42731222

Blanche, Ed, 2017, “In Syria, IRGC Banks on Reconstruction Boom”, Arab Weekly (19 Mart), https://thearabweekly.com/syria- irgc-banks-reconstruction-boom

Bukharin, Nikolai, 1967 [1917], Imperialism and World Economy (H Fertig).

Callinicos, Alex, 1988, “An Imperialist Peace?”, Socialist Worker Review, sayı 112, www.marxisme.dk/arkiv/callinic/1988/09/ iraniraq.htm –

Callinicos, Alex, 2009, Imperialism and Global Political Economy (Polity Press).

Callinicos, Alex, 2018, “Trump gets Serious”, International Socialism 158 (bahar), http://isj.org.uk/trump-gets-serious/

Callinicos, Alex, John Rees, Mike Haynes and Chris Harman, 1994, Marxism and the New Imperialism (Bookmarks).

 Carey, Glen, 2018, “Saudi Prince’s Big Military Revamp Means Billions to Business”, Bloomberg (1 Mart), www.bloomberg.com/ news/articles/2018-03-01/saudi-military-gets-the-mbs-treatment Chair of the Ad Hoc Liaison Committee, 2018, “Meeting of the Ad Hoc Liaison Committee

Chair’s Summary”, Norwegian Foreign Ministry (20 Mart), www.regjeringen.no/contentassets/da90bc- 8f385a4394b368a181085dfa06/summary_ahlc1803_ny.pdf

Chowdhury, Debasish Roy, 2018, “China a Pillar of Strength in Qatar’s Fightback Against Arab Blockade”, South China Morning Post (9 Haziran), www.scmp.com/week-asia/geopolitics/article/ 2149915/china-pillar-strength-qatars-fightback-against-arab- blockade

Clifton, Eli, 2017, “Is Sheldon Adelson Behind Trump’s Decision on Jerusalem?” +972mag (5 Aralık), https://972mag.com/is-sheldon- adelson-behind-trumps-decision-on-jerusalem/131218/

Cockburn, Patrick, 2018, “Inside Syria: With its Enemies Diverted or Fighting Each Other, Isis is Making a Swift and Deadly Comeback”, Independent (4 Mart), https://tinyurl.com/ya4bpsw9 Economist, 2017, “Israel’s Economy is a Study in Contrasts” (18 Mayıs), www.economist.com/special-report/2017/05/18/israelseconomy- is-a-study-in-contrasts 

Hanieh, Adam, 2011, Capitalism and Class in the Gulf Arab States (Palgrave Macmillan).

Harman, Chris, 1991, “The State and Capitalism Today”, International Socialism 51 (yaz), www.marxists.org/archive/harman/1991/ xx/statcap.htm

Herring, Eric, ve Glen Rangwala, 2006, Iraq in Fragments: The Occupation and its Legacy (Hurst). Jafari, Peyman, 2009, “Rupture and Revolt in Iran”, International Socialism 124 (sonbahar), http://isj.org.uk/rupture-and-revolt- in-iran/

Landau, Noa, 2018, Israel Presents $1 Billion Rehabilitation Plan for Gaza, but Demands Palestinian Authority Take Over, Haaretz (1 Şubat), www.haaretz.com/israel-news/.premium-israel- offers-1-billion-rehab-plan-for-gaza-at-emergency-confab- 1.5784390

Maloney, Suzanne, 2015, Iran’s Political Economy Since the Revolution (Cambridge University Press). Margulies, Ron, 2018, “Why Turkish Troops are in Syria”, International Socialism 158 (bahar), http://isj.org.uk/why-turkish-troopsare- in-syria/

Nader, Alireza, 2015, “Iran’s Role in Iraq: Room for Cooperation?”, RAND Corporation, www.rand.org/pubs/perspectives/PE151. html

OECD, 2016, “Turkey”, OECD Economic Surveys (Temmuz), https://read.oecd-ilibrary.org/economics/oecd-economic-surveys- turkey-2016_eco_surveys-tur-2016-en#page1

Population and Immigration Authority, 2016, “Labour Migration to Israel”, www.gov.il/BlobFolder/reports/foreign_workers_in_israel_ 2016_report/he/foreign_workers_israel_review_0916.pdf 

Sanchez, Raf, 2018a, “Israel Strikes Back Against Syrian Targets and Threatens ‘Storm’ on Iran after Golan Heights Attack”, Telegraph (11 Mayıs), www.telegraph.co.uk/news/2018/05/10/israel-fires- barrage-missiles-syria-accusing-iranian-forces/

Sanchez, Raf, 2018b, “Israel Sees an Opportunity to Drive Iran out of Syria as Russia Looks to its Own Interests”, Telegraph (29 Mayıs), www.telegraph.co.uk/news/2018/05/28/israel-sees-opportunity- drive-wedge-iran-russia-syria/

Sanger, David and David Kirkpatrick, 2018, “Behind Trump’s Termination of Iran Deal is a Risky Bet”, New York Times (8 Mayıs), www.nytimes.com/2018/05/08/us/politics/trump-iran- nuclear-deal-news-analysis-.html — Sharp, Jeremy, 2018, “US Foreign Aid to Israel”, Congressional Research Service Briefing (10 Nisan), https://fas.org/sgp/crs/ mideast/RL33222.pdf

Sinjab, Lina, 2017, “Iran is Building a New Source of Shia Influence Inside Syria”, Chatham House (Kasım), https://tinyurl.com/ yag59bez

Smith, David, 1991 “The Postwar Gulf: Return to Twin Pillars?”, Defense Technical Information Centre, www.dtic.mil/dtic/tr/ fulltext/u2/a528003.pdf

Smith, David, 2018, “Pastors at Embassy Opening Highlight Evangelicals’ Deal with The Donald”, Guardian (15 Mayıs), https:// tinyurl.com/y8g8ruh9

Stancati, Margherita, and Jared Malsin, 2018, “Saudi Crown Prince Turns from Turmoil at Home to Diplomacy Abroad”, Wall Street Journal (4 Mart), www.wsj.com/articles/saudi-crown-prince-turns- from-turmoil-at-home-to-diplomacy-abroad-1520179615

Tass, 2017, “Moscow Cements Deal with Damascus to keep 49-year Presence at Syrian Naval and Air Bases”, Tass (20 Ocak), http:// tass.com/defense/926348

Thomas, Clayton 2017, “Arms Sales in the Middle East”, Congressional Research Service (11 Ekim), https://fas.org/sgp/crs/mideast/ R44984.pdf

Tiryakioglu, Muhsin, 2018, “Iran Keeps Top Position as Crude Oil Exporter to Turkey”, Anadolu (30 Mayıs), www.aa.com.tr/en/ economy/iran-keeps-top-position-as-crude-oil-exporter-to-turkey/ 1160729 

Williams, Dan, 2018, “Qatar says Gaza aid Spares Israel War, shows Doha does not back Hamas”, Reuters (22 Şubat), www.reuters. com/article/us-qatar-israel-diplomacy/qatar-says-gaza-aid-spares- israel-war-shows-doha-does-not-back-hamas-idUSKCN- 1G62JR   

Enternasyonal Sosyalizm