İşçi sınıfı ve sendikalar

Faruk Sevim

Sendikalar, ilk olarak Avrupa’da 19. yüzyılın başlarında kuruldu. Bu işçi birlikleri her zaman kapitalist sınıf ile mücadele içerisinde var olmaya çalışmışlardır.

Türkiye’de 1940’ların ortalarında ortaya çıkan sendikalar, grev ve toplu sözleşme hakkına 1960’tan sonra kavuşmuştur.

Sendikacılık toplumsal ve ekonomik yapılar ve üretim tekniklerindeki değişimlerle sürekli etkileşim içindedir. 80’li yılların başından itibaren uygulanmakta olan neoliberal ekonomik model, sendikal alanda önemli hak kayıplarına ve gerilemelere yol açmıştır, ancak 2008 krizi sonrası sendikal bilinç ve örgütlenme tekrar güçlenmeye başlamıştır.

2000’li yıllarda yaşanan yapısal değişimler ve teknolojik gelişmeler sendikalaşma oranlarını olumsuz etkilemiş olsa da, sonraki yıllarda, özellikle 2008 krizi sonrasında sendikalaşma oranlarındaki düşüş durmuş, bazı ülkelerde, örneğin Türkiye’de sendikalaşma oranları giderek yükselmiştir.

Sendikaların işçi sınıfı içindeki rolü konusu pek çok defa tartışmalara neden olmuştur. Bu alanda pek çok hatalı eğilim ortaya çıkmış, ama sendikalar her zaman işçi sınıfının en önemli örgütlenme araçları olmaya devam etmiştir.

İşçi sınıfının değişen yapısı, teknolojideki gelişmeler, çeşitli yeni mesleklerin ortaya çıkması, sanayi sektörünün küçülüp, hizmetler sektörünün büyümesi sürekli sendikaların rolünün azaldığı fikrinin yayılmasına yol açmıştır.

Türkiye’de devlet memurlarının sendikalaşması sürecinde, onların işçi olup olmadığı tartışma konusu olmuştur. Sanayi sektöründeki küçülmeden yola çıkılarak işçi sınıfının giderek ortadan kalkmakta olduğu ileri sürülmüştür.

Sendikaların bürokratlaşması öne sürülerek, mevcut sendikal yapıların tümden reddedilmesi, yeni tip sendikalar kurulması önerilmiştir. Bu nedenle işçilerin kitlesel olarak çalıştığı işyerlerinde örgütlenmek yerine işsizlerin örgütlenmesi öne çıkarılabilmiştir.

Bu yazıda, işçi sınıfının ve sendikaların tarihsel ve güncel olarak önemi bir kez daha ortaya konacak, sendika yönetimleri ne kadar sağcı veya bürokrat olursa olsun işçi sınıfının sendikalarda örgütlenmesi gerektiği anlatılacaktır.

Neden işçi sınıfı?

Modern sanayi geliştikçe diğer sınıflar küçülmekte, işçi sınıfı büyümektedir. Sadece emek gücü, karşılığından daha fazla değer üretir ve bu artı değere kapitalistler el koyar. İşçiler her zaman bu haksızlığa karşı çıkabilir, ayaklanabilir. İşçi sınıfı eylemleri hızla devrimcileşebilir. Küçük bir zam mücadelesi büyük bir sınıf çatışmasına evrilebilir. Sendikal mücadele, sokaklarda, fabrikalarda barikatların kurulduğu kitlesel bir ayaklanmaya dönüşebilir.

Yaşamak için emek gücünü satmak zorunda olan herkes işçidir. İşçi sınıfı kapitalizmin gelişmesine paralel olarak sürekli büyüdü. Bugün dünyada 3,9 milyar çalışanın 2 milyarı, Türkiye’de 32 milyon çalışanın 22 milyonu işçidir.

İşçi sınıfı kapitalizmin gelişmesine paralel olarak sürekli büyümektedir. İşçiliği kişinin sermaye ile olan ilişkisi belirler, madenci de, öğretmen de, sağlıkçı da işçidir. Marx’ın öngörüleri doğru çıktı, işçi sınıfı 150 yıldır çok büyüdü. Bugün Çin’de çalışan nüfusun yüzde 50’den fazlası, 500 milyonu işçi, Arjantin’de çalışan nüfusun yüzde 91’i, Brezilya’da yüzde 85’i, Şili’de yüzde 89’u, Türkiye’de yüzde 69’u işçi. Artık bugün tüm dünyada nüfusun büyük bölümü kentlerde yaşıyor ve işçilerden oluşuyor.

İşçi sınıfına mensup olmak bir ideolojik tercihin ötesinde somut maddi bir durumdur. Bizzat günlük yaşamın maddi koşulları işçi sınıfını potansiyel olarak kolektif kararlar veren, kendi içinde rekabet etmeyen, sömürmeyen, eşitlikçi bir sınıf haline getirmektedir. İşçi sınıfı maddi koşulları gereği kapitalizmi yıkabilecek özelliklere sahip tek sınıftır, yeni bir toplumsal düzen de işçi sınıfının eseri olacaktır.

İşçi sınıfının her hangi bir seçimde her hangi bir partiye oy vermesi onun devrimci özelliklerini orta- dan kaldırmaz. İçinde bulunduğumuz dönemde her küçük direnişi büyütmek, direnişleri öne çıkartmak, direnişlerle dayanışmak çok önemlidir. Her direniş, işçi hareketinin bir birikimi olarak görülmelidir.

İşçileri devrimci özne olarak görmeyenler, kurtarma, bilinçlendirme, adına davranma, aydınlatma gibi sonu her zaman karamsarlıkla biten yöntemler önerirler. “Kitleler adına silahlı eylem yaparak o kitleleri kurtarma eğilimi” ile “kitlelerden oy isteyerek, parlamentoda çoğunluk sağla- yarak kitleleri kurtarma eğilimi” arasında esasa dair hiçbir fark yoktur. Bu eğilimler, işçi sınıfını kurtarılması gereken bir kesim olarak görmekten daha farklı bir siyasi mücadele zemini sunmaz. Sosyalizm, kitlelerin devrimci enerjisinin, işçilerin kendi eyleminin ürünü olacaktır. İşçi sınıfının bu mücadeledeki en önemli araçlarından birisi sendikalardır.

Neden sendika?

Sendika, kelime kökeni olarak “hakkını korumak isteyenlerin bir araya geldiği yer” anlamına gelir. Emekçilerin sendikalarda bir araya gelmeleri, daha iyi koşullarda, insanca çalışma ve yaşama taleplerine dayanmıştır. Ancak tarihsel süreç içinde sendikaların eylemleri sadece ekonomik ve sosyal çıkarlar için mücadeleyle sınırlı kalmamış, emekçilerin mesleki, sosyal ve demokratik hakları için mücadele veren örgütler haline gelmişlerdir. İçinde yaşadığımız kapitalist toplumda, işçi ve emekçilerin yaşama ve çalışma koşullarını zorlaştıran tüm nedenlere karşı mücadele, sendikal örgütlenmenin ve mücadelenin temelini, özünü oluşturmaktadır. Sendikalar üyeleri için aynı zamanda bir okuldur. Bu okul, işyerinde en küçük hak arama eyleminden, geniş kitle eylemlerine kadar uzanır. İşçilerin, emekçilerin sınıf bilincini geliştirmesi, mücadele yeteneğini yükseltmesi için en önemli araçların başında sendikalar gelir.

Sendikalarda üye bileşimi açısından homojen bir yapıdan söz edilemez. İnançları, etnik kökenleri ve siyasal eğilimleriyle üyeler, çok geniş bir yelpaze için- de, tüm farklılık ve çeşitlilikleriyle aynı çatı altında bir araya gelirler. Kapitalistler, emekçilerin farklı işkollarında çalışmalarını; farklı şekillerde istihdam edilmelerini (kadrolu, sözleşmeli, geçici vb); eski-yeni ya da genç-yaşlı olmalarını; üretim ya da hizmet sektöründe olmalarını; işçilerin birleşmelerini engellemek için bir ayrıştırma aracı olarak kullanırlar. Çalışma biçimlerindeki farklılıklara rağmen emekçiler, üretim sürecindeki yerlerinden dolayı ortak sınıf çıkarlarına sahiptirler ve bu ortak çıkarlar temelinde örgütlendiklerinde, birlikte mücadele ettiklerinde kazanabilirler.

Sendikaların tarihi

Sanayi Devrimi makinenin ve onunla birlikte buharın büyük fabrikalarda kullanılması ile başlamıştır. Sanayi Devrimi 18. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de doğmuş ve oradan Batı Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Sanayi teknolojisi, 18. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak hızla gelişmiş ve bu gelişme büyük ve derin toplumsal değişimlere yol açmıştır. Böylece geniş bir işçi sınıfı ortaya çıkmıştır. Kentlerin nüfusu hızla artmış, erkek, kadın ve çocuk işçileri zor, ağır ve yıpratıcı çalışma şartlarıyla karşı karşıya bırakmıştır.

İlk işçi eylemleri

18. yüzyılda ilk defa İngiltere’de fabrikalarda buharın kullanılmasına başlanmasıyla birlikte çok sayıda işçi, tarımdan koparak fabrikalarda çalışmaya başladı. Kapitalizmin egemen sınıfı burjuvazi, işgücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan işçileri mümkün olduğu kadar düşük ücretlerle çalıştırmak istiyordu. Fabrikalarda her türlü vasıfsız işçi için iş vardı.

Kapitalistler, daha ucuza çalıştıkları için çocukları ve kadınları tercih ediyorlardı. O dönemde işçiler, hastalık ve kaza sigortası, emeklilik, yıllık ve haftalık izin, işten atılma tazminatı, iş güvenliği ve iş güvencesi gibi haklara sahip değillerdi. Günde 16 saat, bazen daha fazla çalıştırılıyorlardı. Devlet, kapitalistlerin çıkarlarını korumaktan ibaret bir güvenlik örgütü gibi işliyordu. Her şeye rağmen, işçiler yaşadıkları sefalete ve makineyle özdeşleşen kapitalist düzene karşı isyanlarını ortaya koydular. Sınıfsal tepki ve öfkelerini ilk olarak 1800’lü yılların başında makineleri kırarak ve parçalayarak gösterdiler. Adına “Ludizm” denilen ve Makine Kırıcıları anlamına gelen ilk işçi hareketi, işçi sınıfının bilincine ve örgütlülüğüne önemli katkılarda bulundu.

İlk sendikalar

Sendikalar, ilk olarak İngiltere’de ortaya çıktı. Sanayi Devrimi’nin beşiği olan İngiltere, aynı zamanda sendikal hareketin geliştiği coğrafya oldu. İngiltere’de 1700’lü yıllardan itibaren yaklaşık 100 yıl süren çeşitli işçi örgütlenmeleri deneyimleri yaşandı. 1824 yılın- da sendikalar devlet tarafından yasal olarak tanındı. Sendikaların yerel düzeyden çıkarak ulusal düzeyde örgütlenişi de ilk defa İngiltere’de oldu. 1831 yılında kurulan Emeğin Korunması İçin Ulusal Dernek bu yönde atılmış ilk örgütlenme adımlarından biri oldu. 1834 yılında Robert Owen, Büyük Ulusal Sendikalar Birliği’ni kurdu.

Fransa’da da işçi hareketi gelişmekteydi. 1831’de Lion, 1834’de Paris işçileri, ekonomik ve politik amaçlı mücadeleler yürüttüler. 1848 yılında işçi ayaklanmaları önce Fransa’da başladı, ardından tüm Avrupa’ya yayıldı. 1871 yılında işçiler, Paris’te ilk işçi yönetimini kurarak siyasi mücadeledeki yerlerini ortaya koyan bir pratik gerçekleştirdiler. Fakat bu işçi yönetimi egemen sınıflar tarafından büyük bir terörle bastırıldı. Sert sınıf mücadelelerinin yaşandığı Fransa’da işçi sınıfı sendikal örgütlenme hakkını ancak 1884’te elde edebildi.

Önemli sınıf mücadelelerine sahne olan bir diğer ülke de Almanya’ydı. Almanya’da sendikal hareketin ortaya çıkması 19. yüzyılın ortalarında gerçekleşti. 1848 işçi ayaklanması, tüm Avrupa’da olduğu gibi, Alman- ya’da da işçi kitlelerini hareketlendirdi. 1864’te Uluslararası İşçi Derneği, diğer adıyla Birinci Enternasyonal kuruldu. Enternasyonalin 1866 Cenevre Kongresi’nde 8 saatlik işgünü çağrısı yapıldı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk sendikalar 1860’lı yıllarda kurulmaya başlandı. İşçi hareketine önemli katkıları olan, Emeğin Şövalyeleri Örgütü 1884’te kuruldu. 1 Mayıs 1886 tarihinde Amerika’da Chicago’lu işçiler, ücret düşüklüğünü ve iş saatlerinin uzunluğunu protesto etmek amacıyla ve 8 saatlik işgünü talebiyle birçok protesto eylemleri yaptılar. Eylemlerin devlet ve kapitalistler tarafından şiddetle bastırılması sonucu birçok işçi hayatını kaybetti. Daha sonra 1 Mayıs Enternasyonal tarafından, Ulsulararası İşçi Günü olarak ilan edildi.

Amerika’da ilk işçi konfederasyonu AFL-Amerikan İşçi Federasyonu 1881 yılında kuruldu. İlk sendikalar, meslek sendikası olarak örgütlendi. Zamanla AFL içinde görüş ayrılıkları yaşandı; bölünmeler oldu, CIO-Sanayi Örgütleri Kongresi kuruldu. Bu örgüt işkolu esasına göre örgütlenmeyi savunmaktaydı. Bu iki yapı 1955’te tekrar birleşti.

1910 yılında dünyada 3 milyon işçi sendikal örgütlülük içinde yer alıyordu. Bu sayı toplam 100 milyon işçinin yüzde 3’ü kadardı. Bilinçli ve örgütlü işçiler savaşa karşı çıktılar ve barıştan yana oldular. Günümüzde Avrupa’daki birçok işçi partisi ve sosyal demokrat parti, sendikalar tarafından kurulmuştur. Sendikalar 20. yüz- yılda oldukça etkili örgütler haline geldi.

20. yüzyılda dünyada sendikacılık

Rusya’da gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi ile işçi sınıfının iktidara gelmesi, 20. yüzyıla damgasını vuran en önemli siyasal-toplumsal gelişme oldu. Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra, kapitalistler, adına Fordizm denilen bant ve yürüyen zincir sistemlerini fabrikalarda yaygın bir şekilde kullanmaya başladılar. 1920 yılına gelindiğinde, dünyada sendikalara üye işçi sayısı epeyce artmış, 50 milyonu bulmuştu. Bu sayı toplam 200 milyon işçinin yüzde 25’i kadardı.

1919-1920 yıllarında başta Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtalya olmak üzere Avrupa işçi sınıfı ayaktaydı. İngiliz işçi sınıfının 1926 yılında gerçekleştirdiği genel grev, ülkedeki tüm toplumsal dengeleri sarstı. Grev, dünya işçi sınıfının mücadelesine yeni birikimler kazandırdı. 1929 yılında kapitalist ülkelerde büyük bir ekonomik bunalım baş gösterdi. İşsizlerin sayısı olağanüstü büyüdü. Kapitalist üretim yavaşladı, yer yer durdu. Geniş halk toplulukları sefalet içinde kıvranıyordu. 1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı, savaş sırasında Avrupa’daki sendikal yapılar Nazi işgalciler tarafından yasaklandı, sendikal hareket bir duraklama yaşadı. 1945 yılında sendikal yapılar tekrar kurulmaya başlandı. Bu tarihte dünyada toplam işçi sayısı 500 mil- yon, sendikalı işçi sayısı ise 64 milyondu, yani işçilerin yüzde 13’ü sendika üyesiydi. Soğuk savaş döneminde parçalanan sendikal yapılar, Sovyet sisteminin çökmesi sonrası tekrar bir araya geldiler.

Sendikalar, 1968’de patlak veren kapitalizmin krizine karşı, pek çok ülkede gösterilere katıldılar. 1980’li yıllarda devlet kapitalizminin egemen olduğu Sovyetler Birliği ve bağlı ülkelerdeki ayaklanmalarda, işçiler tarafından kurulan bağımsız işçi sendikaları önemli roller üstlendiler.

Yine 1990’lı yıllardaki kapitalist ekonomik krize karşı dünya çapında örgütlenen protesto hareketlerine işçi sendikaları da katıldılar, hareketin yer yer yürütücülüğünü yaptılar. Ancak 2008 krizine işçi hareketi sendikal ve siyasal alanda dağınık ve örgütsüz yakalandı. Krizin büyüklüğü, sendikal bürokrasiyi ürküttü, uluslararası işçi konfederasyonları krizden çıkış için kapitalistlerin akıl hocalığına soyundu. Bu da sendikalara güven konusunu yeniden tartışmaya soktu, sendikalaşma oranlarını olumsuz etkiledi. 90’lı yıllarda yüzde 30’larda olan sendikalaşma oranı, 2008 sonrası yüzde 15’lere kadar geriledi. Bugün bu oran tekrar yönünü yukarı doğru çevirdi.

Bugün Türkiye’den TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK ve KESK’in de üye olduğu Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nda 180 milyon işçi üye olarak bulun- maktadır. Dünya Sendikalar Federasyonu ise 90 milyon civarında işçiyi temsil etmektedir. Bağımsız sendika üyeleri ile birlikte toplam 300 milyon işçinin sendika üyesi olduğu tahmin edilmektedir. Çin’deki sendikalı 250 milyon işçi bu sayıya dâhil değildir, çünkü Çin’de sendikalar devlet kontrolünde örgütlerdir, grev ve toplu sözleşme yetkileri yoktur. Çin hariç dünyada yaklaşık 1,5 milyar işçi bulunmaktadır. Dünyadaki sendikalaşma oranının yüzde 20’lere yakın olduğu söylenebilir. Bu oran Türkiye’de yüzde 16’dır.

Türkiye’de sendikal hareketin gelişimi

Türkiye’de sanayileşme ve sendikalaşma Avrupa’dan daha sonraki tarihlerde gerçekleşmiştir. Avrupa ülkelerinde 18. yüzyıldan itibaren sanayileşme yaşanırken Osmanlı Devleti’nde tarıma dayalı bir ekonomik hayat hüküm sürmekte idi. Türkiye’de fabrikaların yani sanayinin kurulması daha çok 1920’li yıllarda başlamıştır. Osmanlı döneminde de birkaç tane fabrika vardı. İlk fabrika 1835 yılında kurulmuş olup, ilk işçi kuruluşu 1871 yılında çeşitli işkollarında çalışan işçilerin birleşerek kurdukları Ameleperver Cemiyeti’dir.

Osmanlı’da işçi hareketleri

Türkiye işçi sınıfı, doğuşundan itibaren, yaşama ve çalışma koşullarını iyileştirmek için mücadeleye başladı. Mücadele daha filizlenme halindeyken çeşitli resmi engellemelerle karşılaştı. 1845 yılında çıkarılan Polis Nizamnamesi bu baskılardan ilkidir. Bir baskı yasası niteliğinde olan nizamname, işçi derneklerinin kapatılmasını, topluca iş bırakanların cezalandırılmasını içermekteydi. İlk fabrikanın kuruluşundan on yıl sonra çıkan bu düzenleme Kıta Avrupa’sında burjuvazinin kazandığı deneyimlerin Osmanlı topraklarına yansımasıydı. Osmanlı topraklarında sanayinin geliştiği sektörlerde yabancı sermayenin belirleyici rolü vardı. Daha yeni ve sendikacılık konusunda tecrübesiz işçi sınıfının üzerine sert önlemlerle gidildi. Fakat çıkarılan yasalar tarihsel ve toplumsal gelişimi engelleyemedi.

Yasağa rağmen, işçi sınıfı bağımsız çizgisinde yürümeye ve gelişmeye devam etti. Önceleri yardımlaşma derneklerinde bir araya gelen işçiler, giderek kendi sendikal yapılarını oluşturmaya başladılar.

İlk işçi kuruluşu olan Ameleperver Cemiyeti, bir yardım derneğiydi. Bilinen ilk sendika türü örgütlenme ise, 1894 yılında İstanbul’da Tophane fabrikasındaki işçiler tarafından gizli olarak kurulan Amele-i Osmani (Osmanlı Amele) Cemiyeti’dir. Osmanlı topraklarında yapılan ilk grev 1872 yılında gerçekleşti. Kasımpaşa Tersanesi’nde çalışan 600 işçi, ücretlerini alamadıkları için greve başladı. İşçiler grevi başarıyla bitirdi. 1872’den 1908’e II. Meşrutiyet’in ilanına kadar geçen dönemde, 22 grev daha yaşandı. Bu grevler ağırlıkla tersanelerde, demir ve deniz yollarında, mağazalarda, tütün işletmelerinde gerçekleşti. Ücretlerin düşüklüğü, ustabaşı baskıları ve hafta sonu tatil talepleri grevlerin nedenleri arasında idi. 1908 yılı Temmuz’unda II. Meşrutiyet ilan edildi. Kısıtlı da olsa, demokratik bir gelişme söz konusuydu. 1908 yılının Ağustos ve Eylül ayları grevlerle geçti. İki ay içinde 30’a yakın grev oldu. Grevlerin büyük bir kısmı, yabancı sermayeye ait işyerlerindeydi. Grevleri yasaklayan Polis Nizamnamesi yürürlükteydi ama grevler engellenemiyordu. Zamanın iktidarı daha kuvvetli bir mevzuata ihtiyaç duydu. Bu ihtiyaç Tatil-i Eşgal Kanunu ile sağlandı.

Bu kanun, kamuya yönelik hizmetlerde çalışan işçilerin sendikalaşmasını yasakladı. Grevleri yasakla- masa da sınırlamalar getirdi. Greve çıkabilmek bir ön uzlaşma sürecinden geçme şartı getirildi. 1909 yılında 31 Mart olayı üzerine ilan edilen sıkıyönetim, iktidarın işçi sınıfı üzerinde çeşitli kısıtlamalar getirmesine uygun zeminler hazırladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında işçiler için çalışma şartları çok daha ağırlaştı. İşçilerin mücadelesinde gerilemeler görüldü.

Cumhuriyet döneminde sendikalar

1923 yılında İzmir’de yapılan İktisat Kongresinde Türkiye’nin izleyeceği yol kapitalizm olarak belirlendi. Kürt isyanlarının başlamasının hemen ardından, 1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla “sükûnu sağlamak” üzere hükümete her türlü cemiyeti kapatmak yetkisi verildi. İşçi sınıfının tüm siyasal ve sendikal örgütleri yasaklandı. Daha önceki yıllarda işçi bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs 1925 yılında yasaklandı. 1 Mayıs 1935 yılında çıkarılan yeni bir yasayla “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ilan edildi. Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan yasaklar genişletildi. 1933’te yapılan değişiklikle, grevleri teşvik edenler için ağır cezalar getirildi. Sendikalar dâhil, her türlü sınıfsal örgütlenme ve propaganda yasaklandı. 1936’da İş Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla, sendikaların yerine işçi temsilcilikleri getiriliyordu.

Türkiye işçi sınıfının yüz yıllık mücadelesi, dünya işçi sınıfının kazanımları ve İkinci Dünya Savaşı’nda faşist Almanya ve İtalya’nın yenilmesinin uluslararası düzeyde oluşturduğu demokratik atmosfer, egemen sınıfları sendika kurma hakkını tanımak zorunda bıraktı. 1946 yılında kurulan Çalışma Bakanlığı’nın hazırladığı taslağın kabulüyle, 1947 yılında Sendikalar Kanunu çıkarıldı. Sendikalar yasal olarak tanındı. Yasa, sendikaları tanısa da, sendikalara toplusözleşme ve grev hakkı tanımayarak, onları temel işlevlerinden yoksun bırakmaktaydı.

1948’de toplam sendika sayısı 73, sendikalı işçi sayısı ise 52 bindi. 1952 yılına gelindiğinde sendika sayısı 248’e yükselirken, sendikalı işçi sayısı 130 bine ulaştı. Sendikaların üst örgütü olarak, 31 Temmuz 1952’de Türk-İş kuruldu.

1961 yılında, sendikacılıkla ilgili temel haklar, grev ve toplu sözleşme hakkı anayasada yer aldı. Bu anayasa ile memur olarak adlandırılan kesime de sendikalaşma hakkı verildi. Grev ve toplu pazarlık hakkının tanınması ile sendikal faaliyette ciddi bir yoğunlaşma görüldü. 1963 yılından sonra özellikle kamu kesiminde ve ardından özel sektörde toplu iş sözleşmelerinin imzalanması yaygınlaştı. 1961 yılında 511 sendikada örgütlü 298 bin işçi varken 1966’da sendikaların sayısı 704’e, sendikalara üye işçilerin sayısı 374 bine ulaştı.

1967’de Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK). 1976’da Hak- İş (Türkiye Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kuruldu.

12 Mart 1971’de yapılan askeri darbenin ardından Anayasa değişikliği ile memurların sendikalaşma hakkı kaldırıldı, memurların sendika kurmaları ve sendikalara üye olmaları yasaklandı. Bunun üzerine sonraki süreçte memur dernekleri kuruldu.

1925 yılında kutlanması yasaklanan ve “Bahar ve Çiçek Bayramı” ilan edilen 1 Mayıs, 1976’da yüz binlerin katıldığı bir gösteriyle Taksim’de kutlandı. 1976 1 Mayıs’ı DİSK önderliğinde gerçekleşti. 1 Mayıslara Türk-İş ve Hak- İş’in mesafeli yaklaşımları 90’lı yıllara kadar devam etti. Sendikal ve siyasal kültürün zayıf- lığından ve izlenen sendikal politikalardaki önemli hatalardan dolayı, işçi sınıfı ve sendikal hareket bir blok halinde hareket edemedi.

1980’den günümüze sendikalar

24 Ocak kararları Türkiye’nin kapitalist sistemle yeniden bütünleşmesini amaçlayan bir içeriğe sahipti. İstikrar programı, yeni zamlar, baskı ve şiddet demekti. Bu süreçten en çok etkilenecek kesim işçi sınıfıydı. Kuşkusuz işçi sınıfı ve toplumsal muhalefet güçleri kendileri için yokluk, işsizlik, baskı demek olan programa karşı kayıtsız kalamazdı. Tepkilerini gösterdi. 25 Ocak

1980 tarihinde grevdeki işçi sayısı 6 bin iken, Haziran sonunda bu sayı 60 bine yaklaştı. İşçi sınıfının yanında değişik toplumsal muhalefet güçleri de ayaktaydı. Egemen güçlerin “istikrar” programı, suskun ve tepkisiz bir toplum gerektiriyordu. Bunun için ülke hızla şiddet ve kaosa sürüklendi. Bu sürecin sonunda 12 Eylül askeri darbesi yapıldı. Darbe, Türkiye’nin dikensiz bir gül bahçesi olmasını, toplumsal muhalefetin bütünüyle bastırılmasını ve yok edilmesini amaçlamaktaydı. Türkiye koca bir hapishaneye çevrilerek, tüm muhalif güçler şiddet ve baskıyla ezildi. 12 Eylül darbesi, sendikal hareketi de adeta silip geçti, sendikalar kapatıldı, DİSK yöneticileri tutuklandı.

1984 yılından sonra işçi sınıfı yavaş yavaş 12 Eylül’ün korku duvarını aşmaya başladı.1986 Netaş ve 1987 Kazlıçeşme grevleri işçi sınıfının yeni bir döneme girişinin işaretleri oldu. İşçi sınıfı 1989 Bahar Eylemleri’yle tekrar mücadeledeki yerini aldı.

1989 yılı işçi sınıfı ve sendikal hareket açısından bir atılım yılı oldu. İşçi sınıfı Türkiye’nin dört bir yanında yapmış olduğu çeşitli eylemlerle toplumsal ağırlığını hissettirdi. 12 Eylül cenderesinden çıkışı gösteren Bahar Eylemlerine yüz binlerce işçi katıldı. Sokaklar, caddeler, işyerleri miting ve gösteri alanına çevrildi. Meşru ve kitlesel bir dalga şeklinde gelişen eylemler, işçi sınıfının gücünü ortaya koymaktaydı. 1989 Bahar Eylemleri, işçi hareketinde dönüm noktası oldu. 1995 yılında, hükümetin sosyal güvenlik politikalarında işçi sınıfı aleyhine yeni düzenlemelere girme çabaları; işçi sendikaları, memur sendikaları ve meslek örgütlerinin oluşturduğu Demokrasi Platformu tarafından sert biçimde protesto edildi. 1995 yılında yapılan grevlere katılım, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en yüksek düzeyine ulaştı, 200 bin işçi greve çıktı, milyonlarca işçi gösterilere katıldı. İşçi sınıfından yükselen tepki karşısında, hükümet hazırladığı yasa tasarısını geri çekmek zorunda kaldı. Susurluk kazasında ortaya çıkan mafya-devlet ilişkilerini protesto amaçlı olarak 5 Ocak 1997’de Türk-İş tarafından düzenlenen mitinge 300 bin işçi katıldı. 24 Temmuz 1999’da yeni oluşturulan Emek Platformu tarafından Ankara’da düzenlenen Mezarda Emeklilik Yasasını protesto mitingine 200 bin işçi katıldı. 1993 yılında Türk-İş ilk defa 1 Mayıs kutlamalarına katıldı. 90’lı yıllarda kamu çalışanlarının konfederasyon düzeyinde örgütlenme çabaları hızlandı. Önce KESK, daha sonra KAMU-SEN ve MEMUR-SEN kuruldu. TÜRK-İŞ, DİSK, HAK-İŞ, KESK ve diğer konfederasyonların özelleştirmelere, anti-sendikal politikalara, işsizliğe ve yoksulluğa karşı ortak eylemleri gündeme geldi. Sendikal harekette Emek Platformu benzeri ortak örgütlenmeler oluştu. Sendikalar, farklı duruşlara ve politikalara rağmen, ortak davranmaya ve ortak hareket etmeye başladı.

2000 yılındaki en görkemli eylem, IMF reçetelerinin ve DSP, MHP, ANAP koalisyon hükümetinin politikalarının protesto edildiği, tüm konfederasyonların katıldığı 1 Aralık “Genel Uyarı” eylemi oldu. Eyleme 1 milyona yakın işçi ve kamu çalışanı katıldı. İşçi sınıfı üretimden gelen gücüyle, kendileri aleyhindeki politikalara geçit vermeyeceğini ortaya koydu. Sokaklar, alanlar, işyerleri birliğin, beraberliğin ve mücadele gücünün gösterildiği alanlar oldu.

2007’de 44 günlük Telekom grevi işçi sınıfına moral verdi. Tekel işçilerinin direnişi, tersane işçilerinin kararlı duruşu, 14 Mart 2008’de yapılan direnişin önünü açtı. 14 Mart direnişi, işçi sınıfının 28 yıllık neo-liberal politikalara karşı en net tutumu oldu. Bu genel direnişe 2 milyon işçi katıldı.

2008’den sonra küresel finansal krizin etkisi ile dünya ile paralel olarak Türkiye’de de işçi hareketinde geri çekilmeler yaşandı. Sendikalar grev yapamaz hale geldi, yapılmak istenen grevler hükümetler tarafından yasaklandı. 2015’te yaşanan metal işçileri grevi bu sessizliği bozan en güçlü işçi eylemi oldu. Halen de tek tek iş yerlerinde işçi eylemleri, direnişler devam ediyor.

Türkiye’de işçi sınıfının güncel durumu

Bugün Türkiye’de toplam 32 milyon çalışabilir insan içinde, 1 milyon işveren, 22 milyon işçi, 5 milyon köylü, 4 milyon da kendi işini yapan emekçi vardır. Yani Türkiye’de bir milyon patrona karşılık, 31 milyon işçi, köylü, emekçi vardır. İşçilerin yarısı asgari ücrete mahkum. Köylülerin ve kendi işini yapan emekçilerin de gelir durumları işçilerden farklı değil. Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırını aşması için gereken gelir, asgari ücretin dört katıdır. Bu olumsuzlukları bir parça da olsa gidermek için, diğer emekçi sınıflardan farklı olarak işçi sınıfının elinde önemli bir silah vardır: Sendikalaşmak. Sendikalı işçi patronların kendisine karşı yaptığı haksızlıklara karşı daha güçlüdür, daha güvenlidir. Gerektiğinde sendika grev yapar. Patronlar sendikal örgütlenmelerden korkar, iş yerlerinde istemezler, bu da işçiler için sendikaların ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Temmuz 2018’de yayınlanan son istatistiklere göre Türkiye’de kamu çalışanları dahil sendika üye sayısı 3,5 milyondur. Yani toplam 22 milyon işçi içinde sendikalı işçilerin oranı yüzde 16’dır. 3,5 milyon sendikalı işçi; Türk-İş (958 bin), Hak-İş (654 bin), DİSK (161 bin), Memur-Sen (1 milyon 10 bin), KESK (146 bin), Türkiye Kamu-Sen (394 bin), Birleşik Kamu-İş (65 bin) gibi başlıca yedi farklı konfederasyona dağılmış bulunmaktadır. Sendikal alandaki bu bölünme işçi sınıfının gücünü zayıflatan, mücadelenin etkisini azaltan bir işlev görmektedir.

Kamu çalışanları sendikalarının üye durumu

Memur olarak tanımlanan kamu kesimi emekçilerinde sendikalaşma oranı yüzde 70’tir. Bu oran 2010 yılında yüzde 58 idi. Yani memur kesiminde sendikalaşma oranı artmaktadır. Sendika üyesi olma hakkı olan 2,3 milyon memurun 1,67 milyonu sendika üyesidir. 2018 yılı memur sendikaları üye sayısına göre en büyük üçüncü konfederasyon olan KESK’in üye sayısı azalmaya devam etti. 2016 yılında 221 bin olan KESK’in üye sayısı 2017 yılında 167 bine, 2018 yılında ise 146 bine düştü. Memur-Sen 1 milyon üye sayısını aştı. Türkiye Kamu-Sen’in üye sayısı ise 395 binden 394 bine düştü. Diğer taraftan hem toplam memur sayısı, hem de sendikalı üye sayısı 2018 yılında bir miktar düştü.

  2016 Yılı Üye Sayısı 2017 Yılı Üye Sayısı 2018 Yılı Üye Sayısı
Memur-Sen   956.032   997.089   1.010.298
Türkiye Kamu-Sen   420.220   395.250   394.423
Kesk   221.069   167.403   146.287
Birleşik Kamu-İş   63.990   64.248   64.730
Bağımsız   50.473   40.935   39.148
Bask   4.655   4.226   4.160
Hak-Sen   4.276   3.253   2.876
Çalışan-Sen   5.499   4.548   4.601
Tüm Memur-Sen   7.835   6.531   6.102
Anadolu-Sen   781   840   693
Toplam   1.756.934   1.684.323   1.673.318

İşçi sendikalarının üye durumu

Kamu ve özel sektördeki işçilerin sendikalaşma oranı ise yüzde 13’tür. 14,1 milyon kayıtlı işçinin sadece 1,8 milyonu sendika üyesidir. Bu oran işçi sınıfının en örgütsüz bulunduğu yıl olan 2010 yılında yüzde 9 idi. 2010 yılında 9 milyon kayıtlı işçiye karşılık 800 bin sendikalı işçi vardı. Sendika üyeliğinde son yıllarda giderek bir yükselme olmaktadır. Ancak geçmiş işçi hareketlerinin özellikle 1980’lerin sonuna doğru yakalanan yaklaşık yüzde 50’lik sendikalaşma oranının halen çok uzağındayız. 1987 yılında 2,9 milyon kayıtlı işçinin 1,5 milyonu sendika üyesiydi. O zamandan günümüze yapılan özelleştirmeler, taşeronlaştırma uygulamaları sendika üyeliği oranlarını yüzde 9’lara kadar geriletti. Ancak 2010 sonrası kapitalizmin krizine karşı işçi mücadelelerinin artması üyelik oranının tekrar yükselmesini sağladı.

  2013 Ocak Üye Sayısı Sendikalılara Oranı (%) 2017 Temmuz Üye Sayısı Sendikalılara Oranı (%) 2018 Temmuz Üye Sayısı Sendikalılara Oranı (%)
Türk-İş 708,162 70,7 907,328 55,9 958,618 53,2
Hak-İş 166,553 16,6 544,566 33,5 654,722 36,3
DİSK 100,202 10 145,988 9 160,568 8,9
Diğer/Bağımsız 25,754 2,6 25,744 1,5 28,247 1,6
Sendikalı Sayısı 1.001.671 100 1.623.626 100 1.802.155 100
Sigortalı İşçi Sayısı 10.881.618   13.581.554   14.121.664  

Sendikal örgütlenmelere karşı öne sürülen tezler

Sendikaların işçi emekçi örgütlenmesinde rolünü tamamladığını iddia edenleri dört kategoride incelemekte yarar var;

Sendikaların toplumsal rolü devam ediyor

Sendikaların emek örgütlenmesinde rolünün bittiğini iddia edenler; ekonomik, politik ve teknolojik gelişmeler sonucu işçi sınıfının dönüşüm geçirdiğini, işçi sınıfının yok olma sürecine girdiğini söylemektedirler. Dolayısıyla geleneksel örgütlenme araçları olarak sendikaların tarihsel olarak rollerini tamamladığını savunmaktadırlar. Teknolojik gelişmelerin mücadeleyi küreselleştirdiğini, iletişimin gelişmesinin mücadele araçlarını değiştirdiğini, hatta “dijital devrimcilik” çağına girdiğimizi ilan etmektedirler.

Sendikalara ihtiyaç kalmadığını direkt ya da dolaylı yoldan dile getirenlere kısaca şunları hatırlatalım. Üretim araçlarına sahip olmayan ve emeğini satarak geçinmek zorunda olan herkes işçidir. İşçi sınıfının nicel olarak sayısı son 100 yılda en az 20 kat artmış durumdadır. Yüzyılın başında dünyada 100 milyon işçi varken, bugün bu sayı yaklaşık 2 milyarı bulmuştur. Dünya nüfusu 5 kat artmışken, işçi sayısı 20 kat artmıştır. Yüzyılın başında işçilerin toplam çalışan nüfus içindeki payı yüzde 10 iken, bugün bu oran yüzde 50’lere ulaşmış durumdadır. Bu işçilerin 500 milyondan fazlası sendikalara üyedir. Bu süreçte, üretimin emek yoğundan, teknoloji yoğun dönüşümü kafa ve kol emeği ayrımını da silikleştirmektedir. Sorun işçi sınıfının yok olması değil, işçi sendikalarının bürokratik yönetimlerinin sınıftan kopuk davranışlarıdır.

Bunları yapamadılar diye, sendikaların yararsız olduklarını söylemek aklımızın ucundan bile geçmez. Tersine, meziyeti, yaşama standardını da düşürmeyip, yükseltmeye çalışmalarıdır.1

Sendikalara ihtiyacımız var

Sendikalara karşı olan ikinci tutuma göre, sendikaların içinde bulunduğu durum öylesine bürokratik bir hâl almıştır ki, sendikalar işçi sınıfının çıkarlarını korumak yerine engel durumdadır. Var olan yapıları dağıtmadan, yeni bir işçi hareketi örmek adeta imkânsızdır. Bunun yolu da sendikaların dışında işçi sınıfını örgütleyecek yeni yapılar kurmaktan geçmektedir. Lenin bu konuda çok net konuşmaktadır:

Alman Sollarının, komünistlerin gerici sendikalarda çalışmayacakları ve çalışmamaları gerektiği, böyle işleri reddetmek gerektiği, sendikalardan çekilme, yepyeni ve lekesiz bir “İşçi Birliği” kurmak gerektiği, vb. vb. yolundaki çok sevimli (ve muhtemelen de çoğunlukla çok genç) komünistlerin buluşu olan tantanalı, pek bilgiççe ve pek devrimci sözlerini aynı oranda gülünç ve çocukça saçmalıklar olarak görmekten kendimizi alamıyoruz.2

İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğü ile sendika dışı örgütlenmelerini birbirinin karşısına koyan bu anla- yış, sonuçları açısından sendikaları reddeden bir yöne savrulmakta ve sınıf mücadelesini sekteye uğratan, zayıflatan pratiklerin önünü açmaktadırlar. Var olan bürokratik yapıları değiştirmeye çalışmak yerine tümden reddetmek devrimci Marksistlerin tutumu olamaz. Devrimci Marksistler en sarı sendikalarda bile çalışmak zorundadır.

Yeni sendikal arayışlar mücadeleyi zayıflatır

Bazı kesimler ise yeni sendikal arayışları dillendirmektedirler. Üretimin yapısındaki değişimleri bu arayışlarına gerekçe olarak göstermektedirler. Ancak temel çelişki, işçi sınıfı ile kapitalistler arasındaki sınıf mücadelesi değişmemiştir, bu nedenle mevcut

sosyalizm