İnsanlık Önüne Ancak Çözüme Bağlayabileceği Sorunları Koyar: Karanlık Dönemlerde Politik Umut

Özdeş Özbay

Günümüzde umutsuzluk ve karamsarlık çok yaygın. Sorunlar çok büyük, bizlerse çok güçsüzüz. Bu duygu, eyleme geçmeyi ve mücadele etmeyi neredeyse imkânsız kılıyor. Üstelik kapitalistler krizleri yönetme konusunda önemli deneyimlere sahipler ve ezilenleri yoğun bir ideolojik baskı altında tutmak konusunda gelişme kaydetmiş durumdalar. Yani egemenlerin istediklerinin dışında adeta bir şey düşünemez durumdayız. Bu kitlelerin egemen sınıfın hegemonyasına tamamen inandığı anlamına gelmiyor ama itirazlar homurdanmanın, karşı çıkmanın ötesine geçemiyor çoğu zaman. Örneğin Erdoğan’ın enflasyonla mücadelede faizleri düşük tutmak gerektiğini anlatması egemen sınıfın büyük bir kısmı tarafından da eleştirildiği için, toplumun bir kesimi Erdoğan’a inanmıyor ama enflasyona karşı Merkez Bankası’nın bağımsız olması gerektiği ve faizleri artırması gerektiği gibi ortodoks neoliberal uygulamaları adeta tek gerçekçi çözüm olarak benimseyebiliyor. Sanki başka bir yol yokmuş gibi, başka bir alternatifi düşünmekte zorlanıyoruz. 

İstanbul’da büyük ve yıkıcı bir deprem en az 25 yıldır bekleniyor ve oturduğumuz binalara hala güvenmiyoruz. Bilgi çağı denen bir dönemde devlet okullarında da, birer ticarethaneye veya diploma fabrikasına dönen özel okullarda da kötü bir eğitim aldığımızı biliyoruz. Hastaneye gitmek için randevu bile bulamıyoruz. Bunları artırmak mümkün. Oysa tüm bunları düzeltecek bilgi, teknoloji, insan gücü ve kaynaklar mevcut. Küçük bir azınlığın sadece ve sadece kısa dönemli sermaye birikimi ve kâr maksimizasyonu uğruna bizi bu koşullar altında yaşamaya mahkum ettiğini biliyoruz ama bunu değiştiremiyoruz. 

Hayatlarımızın kontrolü bizlerde değil. Sorunların çözümlerini çoğu kez biliyor ya da en azından sorunların çözümünün var olduğunu biliyoruz fakat buna rağmen çözümleri gerçekleştirecek gücü ne kendimizde ne de ana akım siyasi partilerde görebiliyoruz. Bunun sonucunda umutsuzluk yaygın bir hâl alıyor. Hayal gücümüzün tükendiğinden, en basit çözümleri dahi ‘radikal’ bulup, en temel kolektif faaliyetleri dahi ‘boşuna’ diyerek geçiştiriyoruz. Kapitalist devletler etrafında örgütlenen sermaye karşısında sayıca çoğunluğuz ama güçsüz ve örgütsüz hissediyoruz. 

Bilimsel ve entelektüel çevrelerde de hegemonik olan teoriler ihtiyaç duyulan radikal değişime yanıt vermiyor. Yanıtsızlık da umudun yerini umutsuzluğun ve kayıtsızlığın, mücadelenin yerini de güvenlikçi bir anlayış etrafında kurulan siyasal muhafazakarlığın almasına yol açıyor. Bu güçsüzlük ve umutsuzluk bizi kayıtsızlığa itiyor. Foti Benlisoy’un Kapitalist Kıyamet kitabında anlattığı gibi süreklileşen felaketler düzeni haline gelen kapitalizm içerisinde, arka arkaya şahit olduğumuz felaketler karşısında tam bir apati söz konusu. 

Savaşlar kötü biliyoruz ama ya devlet güçlü olmazsa, sonumuz Irak gibi, Suriye gibi olmaz mı? İklim değişikliği gerçek ama doğalgaz bulursak da çıkarmayalım mı? Göçmenlerin durumu kötü evet ama herkesi de alamayız ki! Çok sık duyduğumuz bu gibi fikirler tahayyülümüzün kapitalizmin ötesine geçemiyor olmasının bir sonucu. Bir sorunlar yumağı içerisinde debeleniyor ve çıkış yolu bulamıyoruz. Frederic Jameson’ın dediği gibi “Bugün dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” geliyor.

İçerisinde bulunduğumuz bu koyu ideolojik saldırı yani egemen sınıfın fikirlerinden oluşan hegemonya özellikle 1980’lerde hayata geçirilen neoliberal birikim rejimiyle birlikte çok daha kuvvetli bir hâl aldı. Öncesinde her şeye rağmen güçlü sendikalar, güçlü sosyalist partiler, sömürgecilik karşıtı hareketler, uzun soluklu ve örgütlü hak ve özgürlük hareketleri vardı. Neoliberalizm ise bireyciliği başarılı bir şekilde zihinlerimize kazıdı. Kolektivizm ve dayanışma gibi pratiklerin yerini bireysellik ve hatta biriciklik aldı. Bu öylesine başarılı oldu ki artık büyük bir kolektifin parçası değil teker teker bireyleriz ve Samsa gibi dünyanın, kapitalist sistemin devasa sorunları karşısında kendimizi hamamböceğine dönüşmüş gibi hissediyoruz. Mücadele etmek imkânsız gibi geliyor!

Rebecca Solnit Karanlık Zamanlarda Umut kitabına 2004 yılında küresel savaş karşıtı hareketin yükseliyor olmasına rağmen son derece yaygın olan umutsuzluk koşullarını anlatarak başlıyor. Büyük bir mücadele verilmesine rağmen George W. Bush’un tekrar ABD Başkanı seçilmiş olmasını, ekonomik eşitsizliklerin artışını ve de bilim insanlarının öngördüğünden daha hızlı ve daha yıkıcı bir şekilde ilerleyen iklim değişikliğini anlatıyor içerisinde bulunduğu yaygın umutsuzluk iklimini açıklamak için.1

Erich Fromm da 1968 yılında (68 Hareketi’nin Mayıs’ta dünyayı sallayıp Ekim ayında hızının yavaşladığı sırada) yazdığı Umut Devrimi kitabına buna benzer bir durum analiziyle başlıyor. Toplumun bireycileştiği, nükleer yok oluşun kapıda olduğu ve teknolojinin topluma tehlikeli bir şekilde hakim olmaya başladığı bir dönemde umutsuzluğun yaygın olduğundan bahsederek kitabı yazmaya ihtiyaç duyduğunu anlatıyor. Oysa bugünden bakınca 1968 bir devrim ve umut çağıydı. 

Daha geriye gidersek Lenin de 1916 yılında dünya savaşının ortasında işçilerin birbirini öldürdüğü bir dönemde devrimi göremeyeceğini yazıyordu mektuplarında. Oysa birkaç ay sonra işçi sınıfı devrimle sovyetleri (işçi konseylerini) kuracaktı. 

Demek ki umutsuzluğun yaygın olması bugüne özgü değil. Tüm bu umutsuzluk hali için çeşitli kavramlar kullanılıyor. ‘Sol Melankoli’2, ‘hayal gücünün krizi’3 veya ‘geleceksiz ontoloji’4 gibi. Öte yandan umut ile çaresizliğin bir arada bulunduğunu5 ya da melankolinin var olan düzene duyulan mutsuzluğun bir sonucu olarak bir direniş biçimi olduğunu6 söyleyen yaklaşımlar da mevcut. 

Tam da bu umutsuzluk içerisinde devrimci bir dönüşümün tüm elverişsiz koşullara rağmen mümkün olduğuna yönelik gerçekçi bir umuda ihtiyacımız var. Bu umut olmadan verili koşullar içerisinde koşulları lehimize değiştirebilecek mücadeleyi vermekte zorlanıyoruz. Bugünkü durumumuz geçmiş mücadelelerin yenilgisiyle açıklanıyor. Bu yenilgicilik de ya ‘eski teoriler’ ve örgütlenme biçimlerine dair bir inançsızlığa ya da geçmişe yönelik melankolik bir bağlılığa yol açıyor. Devrimci mücadelenin başarı ve yenilgileri üzerinden yükselen bir geleneğe yaslanarak bugünün ihtiyaçlarına uygun mücadele araçlarını geliştirmekte zorluk çekiyoruz. Marx’ın Fransa’da devrimin yenilgisini anlattığı şu sözler bugünümüzü açıklamakta da geçerliliğini koruyor:

“İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker.”7

Geçmiş kuşakların yenilgileri de aşmayı başaramadığımız mücadele yöntemleri gibi bir kâbus gibi zihnimize çökmüş durumda. Ülke tarihinin en büyük isyanı olan Gezi Direnişi’nde yüz binlerin mücadele azmini ortaya koyan “bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganının devrimci örgütler tarafından değil bir taraftar grubu tarafından bulunmuş olması bu durumun bir yansımasıydı.

Rebecca Solnit umutsuzluğun temel nedeninin güçsüzlük olduğunu söylüyor. Ancak aynı zamanda böyle felaket anlarının ortasında insanların radikal değişimlere yol açan pratikler ortaya koyduğunu özellikle büyük ve yıkıcı 1906 San Fransisco depremi ve Katrina kasırgası gibi felaketlerin sonrasında ortaya çıkan hareketler üzerinden anlatıyor.8 İnsan doğası hakkında ne denirse densin toplumsal bir varlık olan insanın dayanışma, birlikte yaşama ve şefkat gibi yönleri daha ağır basıyor. Özellikle felaket anlarında daha güçlü bir şekilde ortaya çıkan bu pratikler için ‘felaket komünizmi’ gibi kavramlar da bu nedenle kullanılıyor. İnsanın bu sosyal, dayanışmacı, diğerkam yönü başka bir toplumsal düzenin mümkün ve gerekli olduğu ve de insanın ortaya koyabileceği potansiyellerinin önünün açık olduğunu gösteriyor. Bu anlamda umutlu olmamız için rasyonel bir zemin de sunuyor. Ancak güçsüzlüğümüz bu deneyimleri ve kazanımları hatırlamıyor veya bilmiyor olmaktan da kaynaklanıyor.

Umuda zaten umutsuzluğun yaygın olduğu dönemlerde ihtiyaç oluyor her zaman. Bu nedenle Solnit “umut, acil bir durumda kapıları kırmak için kullandığınız bir baltadır; çünkü umut sizi kapıdan dışarı itmelidir, çünkü geleceği sonsuz savaştan, yeryüzünün zenginliklerinin yok edilmesinden ve yoksulların ve marjinalleşmişlerin ezilmesinden uzaklaştırmak için sahip olduğunuz her şeyi ortaya koymanız gerekecektir. Umut, başka bir dünyanın mümkün olabileceği anlamına gelir, vaat edilmez, garanti edilmez. Umut, eyleme geçmeyi gerektirir; umut olmadan eylem imkansızdır”9 diye anlatıyor umutla eylem arasındaki zorunlu ilişkiyi.

Öte yandan dünyanın dört bir yanında sık sık büyük isyan dalgaları yaşanıyor: 2011’de dünya ölçeğinde yaşanan meydan işgalleri, Trump’ın ilk başkanlık döneminin sonunda ortaya çıkan Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) hareketi, 2019 sonunda dünyaya yayılan iklim için okul grevleri, iki yıldır milyonları sokağa döken Filistin ile dayanışma hareketi ve dahası. Irkçılığa, ekolojik krize, sosyal adaletsizliklere, savaşlara karşı sokağa çıkan kitleler bir arayış içerisinde ancak bu arayış ne politik bir ‘kurtuluş’ programına evrilebiliyor ne de hareketin sürekliliğini sağlayabilecek bir örgütlülüğe. Büyük kitle isyanlarının yaşandığı ama bu isyanların beklenen sonuçları ya alamadığı ya da sınırlı ve geçici sonuçlar alabildiği çoklu kriz döneminde başka bir dünyayı düşünmek ve gerçekçi bir umut yaratmak antikapitalist hareketin önündeki en önemli görev olarak duruyor. 

Bugün, siyasi baskıların arttığı, aşırı sağın yükseldiği ve sol bir alternatifin zayıf göründüğü bir dünyada, umudu yeniden düşünmek ve toplumsal mücadelelerin merkezine yerleştirmek hayati bir önem taşıyor.  Bugünün güç ilişkileri içerisinden baktığımızda radikal bir değişim imkansız gibi görünse de Marx’ın dediği gibi “insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar.”10

Umut ayağa kalkışın adıdır

Umudun ne olduğu, onu nasıl tanımlamak gerektiği sadece semantik bir tartışma değil. Umudu tanımlama biçimimiz onu nasıl kullanabileceğimizle ilgili olduğu için de önemli. Umudu tamamen sahte hayaller olarak tanımladığınızda onu reddedersiniz. Umudu ütopya veya inançla eşitleyen tanımlamalar yaptığınızda ise onun rasyonel ve gerçekçi yönünü görmezden gelirsiniz. Dolayısıyla şeyleri nasıl tanımladığımız o şeylere toplumsal mücadele içerisinde nasıl bir güç ve önem verdiğimizle ilişkilidir aslında.

Umut, en basit haliyle, şu an var olmayan bir şeyin olmasını istemek ve de ona ulaşmanın mümkün olduğuna inanmak anlamına geliyor. Dolayısıyla da umut her zaman geleceğe dairdir. Geçmiş bilinebiliyor olsa da gelecek öyle değil. Geçmişte ne olduğuna, bugün nelerin olmakta olduğuna ve sorunun nereden kaynaklandığına bakarak geleceğe dair ihtimaller ortaya koyabiliyoruz. Dolayısıyla geleceğe dair bir şey olan umut, temelini bugünden ve hatta geçmişten alıyor. 

Umut dediğimizde bireysel olarak geleceğe dair beklentilerimiz ilk olarak akla gelir. Ancak insan toplumsal bir varlık olduğu için en bireysel umutların dahi toplumsal bir yanı vardır. Bugün neoliberal kapitalizm altında yaşayan teker teker hemen her bireyin umut ettiği şeyler şu üniversiteye girmek, bu işi yapmak, zengin olmak olabilir veya bu bireyler daha politik umutlara sahip de olabilirler. Mesela AKP’siz bir Türkiye görmek gibi. CHP’nin umudu yükseltmek için öne çıkardığı “her şey çok güzel olacak” sloganı bu kolektif umudu sandıkta oya tahvil etme amacının bir yansıması. Ancak geniş bir grup tarafından paylaşılan bu tarz bir umutta dahi kolektif olmayan bir yön var, o da bu tarz bir umudun ardından bir eylemliliğin gelmemesi.

Öldükten sonra cennete gitmek, üniversiteyi bitirip yurt dışına gitmek, Ekrem İmamoğlu’nu başkan görmek… Hepsi bir umut ve de geniş kitleler tarafından paylaşılan ortak umutlar bunlar. Ancak bir de harekete geçirici, kolektif umut var. Kolektif bir hedefe ulaşma ihtimalinin yarattığı umut. İklim değişikliğini durdurmak, kapitalizmi yıkmak, savaşları durdurmak, özgür bir dünya kurmak… Tüm bunları umut edenlerin birleşerek imkansız gibi görünen bu hedeflere ulaşmak için kolektif olarak eyleme geçmeleri. Kolektif bir eylemin ateşleyicisi olarak umut, politik bir umuttur. Bu, umut ettiğimiz şeye mutlaka ulaşacağımız gibi bir iyimserliği gerektirmez. Örneğin, sosyalizme olan umut, o günleri mutlaka göreceğimiz anlamına gelmez ama sosyalizmin mümkün olduğuna dair bir umudumuz olmadan da mücadele etmek mümkün değildir. 

Politik umut söz konusu olduğunda en zorlu koşullar altında elde edilen kazanımların bilgisi umudun kaynağı olabilir çünkü ne kadar çok şeyin, ne kadar çok yerde, nasıl sürekli olarak değiştiğini hatırlatır bu mücadele deneyimleri bize. Geçmişte değişim yaşandığına göre şimdi ve gelecekte de yaşanabilir diye düşünürüz. Dolayısıyla umut ancak rasyonel olduğunda var olabiliyor. Aksi halde, rasyonel bir zemine oturmadığında umudu iyimserlik veya inanç olarak tanımlamak daha doğru gibi görünüyor.

Umut, bir yönüyle korkudan da beslenebilir. İklim değişikliğini durduramadığımızda bir felaketi yaşama korkusu, savaşı durduramadığımızda korkunç koşullar içerisine sürüklenme korkusu gibi. Dolayısıyla bir korku duyarız öncelikle. Ancak umut bu gerçekçi korkuya yenik düşmemizi engelleyen ve bizi harekete geçiren temel itkidir. Korku harekete geçirmez, âtıl bırakır hatta paralize eder. Umut, ulaşılması mümkün olan hedefler etrafında ortak duyguyu paylaşanları kolektif bir eylemlilikte birleştirebilir.

Elbette umut her şeyin iyi olacağı anlamına gelmiyor. Ama “her şey daha kötü ya da çok kötü olacak” anlayışının kesin olarak karşıtıdır.11 Politik umut bu yönüyle bilgiyi gerekli kılıyor. Ancak politik umut sadece sol tarafından değil aşırı sağ tarafından da kullanılıyor. Yanlış bir bilgiye dayanıyor olsa da kendi kitlesini mobilize etmekte kullanıyor sağ umudu. Örneğin aile kurumunun güçlendirilmesinin LGBTİ+’ları azaltacağı ve toplumdaki birçok ahlaki sorunu düzelteceği umut ediliyor. Ya da sokakları göçmenlerden temizlemenin suçu, şiddeti, işsizliği azaltacağı umut ediliyor. ‘Yanlış umut’ diyor buna Rebecca Solnit. Böylesi durumlar için umut kelimesini belki kullanmamak gerektiğini de belirtip bunu şöyle açıklıyor: “Bu tür söylemler, halkı sakinleştirmek ve güçsüzleştirmek, bizi izole etmek ve evimizde tutmak, çaresizliğe sürüklemek amacıyla yapılır.”12 Buna karşı politik umudu var eden şey, geçmişin bugünden tamamen farklı olduğu ve geleceğin de farklı olacağının şüphesiz olduğu bilgisi olabilir ancak. Bu değişimin ne yöne doğru olacağını da bugünün mücadelesinin belirleyeceğine dair bir bilgiden yani hafızadan söz ediyoruz. Umut tam da bu tarihsel gerçekliğin içinden çıkarılabiliyor.

Politik umut, içinde yaşadığımız düzenin değiştirilmesi gerektiğine ve değiştirilebileceğine dair inancın olması anlamına geliyor. Değiştirilmesi gereken bir şeyler olduğunun eleştirisinden yola çıkar umut ve ne yöne, nasıl bir değişim olabileceği yargısına varır ya da varması gerekir. Bulgar yazar Maria Popova’nın belirttiği gibi “Umutsuz bir eleştirel düşünce sinizmdir, ancak eleştirel bir düşünce olmadan umut naifliktir.”13

Aslında ilk olarak umut değildir bizi harekete geçiren şey. Genellikle önce şahit olduğumuz bir durumun adaletsiz olduğuna karar veririz ve de onun değişmesi gerektiğine. Politik umut onun değişebileceğinin mümkün olduğunu düşündüğümüzde oluşmaya başlar. Doug McAdam buna ‘bilişsel özgürleşme’ (cognitive liberation) diyor. İnsanların sosyal hareketler ve diğer protesto biçimlerini oluşturmak ve bunlara katılmak için, bir şeyin “hem adaletsiz hem de değişime açık” olduğuna inanmaları gerektiğini söylüyor.14 Dolayısıyla politik aktivizmin ilk aşaması var olana bir tepki ise ikinci aşaması da umuttur. Dolayısıyla umut aktiftir, umut edilen şeye ulaşmak için harekete geçmek gerekir. Erich Fromm bu aktif olma durumunu şu cümlelerle açıklıyor:

“Umudun nesnesi bir şey değil de daha dolu bir yaşam sürmek, daha büyük bir canlılık içinde bulunmak, o sonsuz sıkkınlıktan kurtulmak olduğunda, ya da teolojik açıdan bakarsak günahlardan arınma, ya da siyasal açıdan devrime kavuşmak olduğunda mı gerçek anlamda umut etmiş oluyoruz? Evet, aslında bu türden beklentiler, umut etmek anlamını taşıyabilir, ama beklentilerde edilginlik varsa ve umut, el-etek çekmenin, teslimiyetçiliğin bir bahanesi oluyor, yalnızca bir ideoloji haline gelinceye dek ‘beklemek’ şeklinde kendini gösteriyorsa, umut etmekten söz edilemez.”15

Edilgin olan bir umut türü olabileceğini de belirtir aslında Fromm. Tamamen geleceğe atfedilen, “gelecekte iyi günler olabilir” umudu taşıyan ama kendisinde bunun için bir şey yapma gücü bulmayanlara dair bir umuttur bu. “Bugün ve yakın gelecekte mümkün değil ama belki bir gün olur” inancı. Buna ‘umudun yabancılaşması’ diyor Fromm. 

Ernest Mandel de umudu tanımlarken Marksist bir analiz yaparak insanı diğer canlılardan ayıran iki önemli özelliğin emek ve iletişim olduğu vurgusuyla başlıyor açıklamasına. İnsan, ihtiyaç duyduğu şeyleri üretmeden önce zihninde tasarlar. Üretebilmesi için önce bu tasarımı yapmak zorundadır. Yani bir öngörüde bulunur ve hayal eder. Sonra onu gerçekleştirir. Bu, toplumsal fikirler için de geçerlidir. Dış dünya insan beynine etki eder ve insanda uyanan duygular, ki başlangıç aşamasında içgüdüsel duygulardır, ihtiyaç duyduğu şeyi üretmek için onu harekete geçirir. Mandel, bu aşamada iki temel öngörüden söz eder; korku ve umut. Korku çok daha doğrudan içgüdüsel bir öngörü iken umut tamamen içgüdüsel olamaz der. Şöyle açıklıyor Mandel bu durumu:

“Marx, Kapital‘in birinci cildinin yedinci bölümünde, “bir emek projesini gerçekleştirmek istiyorsam, irademi bu amaca tabi kılmalıyım” der. Bu tabi kılma elbette projeye yönelik öznel bir tutumla teşvik edilir; bu tutum tarafsız değildir, ancak projeyi gerçekleştirme arzusundan ve umudundan oluşur. Teşvikler çok çeşitli olabilir. Ceza korkusundan ödül arzusuna, bireysel arzudan bilinçli ihtiyaca, emek ürününü tüketen sosyal gruba ya da topluluğa bağlılığa, hatta saf özgeciliğe [diğerkamlığa] kadar çeşitlilik gösterebilirler. Ancak üretim her zaman başarılı bir şekilde gerçekleşme arzusu ve umuduyla teşvik edilir. Böyle bir istek ve umudun olmadığı ya da tam tersinin doğru olduğu durumlarda, projenin gerçekleştirilmesi çok daha zor hale gelir, yani üretici üretime karşı kayıtsız ve hatta düşmanca davranacaktır. Hatta üreticiler sürekli olarak sabote bile edebilirler (belirli durumlarda kölelerin ya da zorla çalıştırılan işçilerin tutumunu düşünün). Her türlü umuttan tamamen yoksun olan üreticiler kötüdür, yani verimsiz üreticilerdir. Bu yasa insan toplumunun tarihi boyunca doğrulanmıştır.”16

Mandel bu bireysel çıkış noktasından toplumsal eyleme geçer ve umudun toplumsal bir eylemlilik için önemine vurgu yapar. Toplumu değiştirme iddiası olan bir toplumsal sınıfın ortak çıkarları vardır. Zaten tam da bundan dolayı bir sınıf olarak hareket etme potansiyeline sahiptir. Mandel, “Sömürü ve baskıyı, eşitsizliği ve özgürlüksüzlüğü ortadan kaldırma umudu, başka bir deyişle sınıfsız bir toplum umudu, işçi hareketinin fırtınalı yükselişinin her aşamasında modern proletaryanın kurtuluş mücadelesine eşlik etmiştir. Ona, yalnızca günlük maddi çıkarların savunulmasından kaynaklanamayacak bir enerji ve itici güç vermiştir”17 der. Günlük ekonomik çıkarların savunulmasında da umut vardır ve günlük mücadeleler toplumsal özgürlük mücadelesinin olmazsa olmazıdır ancak onunla sınırlandırılmamalıdır. 

Buraya kadar anlatıldığı üzere umut, yalnızca bireysel bir duygu değil, aynı zamanda toplumsal mücadelelerin itici gücü, devrimci hareketlerin temel dayanağıdır. Bir inançtan çok bir öngörüdür. Rasyonel bir mücadele çağrısı olduğu anlamında aktiftir. Troçki’ye atfedildiği üzere her yenilgiden sonra yeniden ayağa kalkabilmektir umut. Dolayısıyla umut, basitçe geleceğe dair bir kurtuluş hayali değil bugüne dair mücadelenin temelidir. Bu mücadelenin nasıl verilebileceği ise Marksist geleneğin yaptığı üzerine somut koşulların analizi, bu koşullardaki çelişkiler ve ortaya çıkan fırsatların değerlendirilmesine dair pratik bir eylemdir. Umut tam da bu somut analiz içerisinde belirir.

Ancak mücadele eden bir zihin umutlu olabilir zaten. Bir şeyleri değiştirmek için kendisi dahi mücadele etmeyen biri nasıl ve neyden değişime dair umutlu olabilir ki? Olsa olsa hayalperest biri olabilir. Ama bir devrimcinin umudu aradığı yer hayal gücü değil koşulların ağırlığına rağmen ortaya çıkan fırsatlar ve iradi müdahalenin mümkün olmasıdır. Eric Fromm, “Umut etmek demek, henüz doğmamış şey için her an hazır olmak, ama doğumun, bizim yaşam sürecimiz içinde gerçekleşmemesi halinde umarsızlığa, umutsuzluğa düşmemek demektir.” diye yazıyor.18

Sosyalist düşünürler arasında umuda dair belki de en önemli çalışmalardan birini Ernst Bloch yapmıştı. O da bunu, tesadüf değil, tarihin en karanlık dönemlerinden birindeyken yapmıştı. Sosyalist bir Alman Yahudisi olan Ernst Bloch, Nazizm’in iktidar olduğu dönemde çeşitli Avrupa ülkelerinde sığınmacı olarak yaşamış ve 1938’de Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmişti. Böylesine karanlık bir dönemde Yahudi bir sosyalist olarak, umut hakkında yazılmış olan en hacimli yapıtı olan Umut İlkesi’ni II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yazdı. 

Bloch, umudu ‘Henüz-olmayan’ın (Not yet) bilinci olarak tanımlıyor. Henüz tamamlanmamış bir dünyada olduğumuzu ve henüz olmayan bir gelecek olduğunu belirtiyor. ‘Gerçek mümkün’ (Real Possible) ise nesnel sınıf ilişkileri ve üretici güçlerce desteklenen, pratikte gerçekleşebilir imkânlar anlamına geliyor. Bu anlamıyla komünizmi somut bir ütopya olarak tanımlıyor. Bloch’a göre, insanın ütopyacı hayal gücü ve geleceğe dair özlemleri, toplumsal değişimin itici gücüdür. Umut, edilgin bir bekleyiş değil, “dünyayı değiştirme” iradesidir. Bloch, “Gerçek ütopya, eylemdeki umuttur” derken, umudun ancak mücadeleyle anlam kazandığını vurguluyor.

Bloch umudu, insanlığın mevcut durumundan duyduğu memnuniyetsizliğin ve daha iyi bir gelecek arzusunun itici gücü ve olumlu bir temsili olarak tanımlıyor. Yani değişimi mümkün kılan şeydir umut. Tabii, daha iyi bir geleceğe ulaşma amacı aynı zamanda mevcut durumdan duyulan memnuniyetsizliği de temsil ediyor. Bloch umudu; yabancılaşma ve yetersizlikten arınmış bir dünyaya ulaşma olasılığına duyulan inanç, özgürlük ve tatmin beklentisi olarak da yorumluyor. İnsanlığı ileriye doğru iten, dönüştürücü eylemi ve ütopik bir bütünlüğe doğru ilerlemeyi sağlayan aktif, aydınlatıcı bir güç olarak tasvir ediyor. Umut, öznel özlemler ile nesnel süreçler arasında arabuluculuk yaparak dönüştürücü eylemi mümkün kılıyor. Nihayetinde umut, diyalektik materyalizmde yabancılaşmadan kurtuluşu teşvik eden ve insanileştirilmiş bir varoluşun yaratılmasını sağlayan değişim aracı oluyor Bloch’un analizinde. Mevcut mücadeleleri öngörülen geleceğe bağlayan ve tarih sürecinin insanlığın potansiyelinin gerçekleşmesine doğru ilerlemesini sağlayan bir güç.19

Eagleton şöyle yorumluyor Bloch’un umut ilkesini: “Bloch’un görüşüne göre umut, bir zihin durumu değil de ontolojik bir mesele ise, bunun nedeni belki de sadece bu kadar derin bir güvenceyle, onun yaşadığı karanlık tarihsel dönemi atlatabilmenin mümkün olabilmesiydi. Sıradan bir umut, yeterince dayanıklı olmayabilirdi.”20 Eagleton’ın burada kastettiği şey Bloch’un aslında kaderci bir biçimde tarihin komünizme doğru ilerlemekte olduğuna inanıyor olması. Daha doğrusu Eagleton, Bloch’un buna inandığını söylüyor. Onun kesin bir zafere inanmasının nedenini ise yaşadığı karanlık dönemin koşullarında görüyor. Bunu yanlış bulsa da Bloch’un umutlu olmasını bu kesin zafere olan inançla açıklıyor Eagleton.21

Rasyonel bir gelecek beklentisi olan ve bunun için eyleme geçilmesini zorunlu kılan umut bir yönüyle kapitalizm altında aslında yaygın tartışılan bir konu olageldi. Çünkü kapitalizm, önceki üretim biçimlerinden farklı olarak geleceğe yönelen ve bugünü gelecek üzerinden tanımlayan bir sistemdir. Sermaye birikmeyi, büyümeyi, yayılmayı, güçlenmeyi, gelişmeyi vb esas alırken, bireysel hayatlarımızda da amaç eğitim almak, kariyer yapmak, ev almak, tatile çıkmak vb olarak konulur. Böyle bir toplumda umut da önemli bir kavram olarak belirir. Kapitalizmden önceki toplumlarda bugün, geçmiş üzerinden belirleniyordu büyük oranda. Gelecek de bugünden pek farklı değildi. Yüzyıllar boyunca üretim ilişkilerinde, günlük yaşam pratiklerinde ve teknolojik gelişmelerde çok az değişiklik oluyordu. Her şey geçmişe, geleneğe bakılarak belirleniyordu veya ideolojik anlatısı öyleydi. 

Üretim ilişkilerindeki ve günlük yaşam biçimlerindeki bu yavaş değişimler, evrenin ve insan doğasının sabit olduğu üzerine felsefi fikirlerin de kökeniydi. Milattan önce, antik çağlarda bir yerden bir yere gitmekle, 17. yüzyılda aynı noktalar arasında seyahat etmek benzer vakit alıyordu. Machiavelli, 1513’te Francesko Vettori’ye yazdığı mektupta kendisini antik Yunan halkıyla aynı koşullarda yaşıyormuş gibi görebiliyordu.22 Platon ve Aristoteles’in, politik sistemleri birkaç kategoriye ayırıp bu sistemlerin birinden diğerine nasıl dönüştüğünü göstermeleri değişimin sadece döngüsel bir durum olduğunu düşünmelerinden dolayıydı. İbni Haldun, Mukaddime’de yerleşik yaşam ile göçebe yaşam arasındaki çelişkileri ve bu iki medeniyetin birbirine nasıl dönüştüğünü açıklıyordu. Bu dönüşümler tarihte bir ilerleme değildi, döngüsel bir nitelik taşıyorlardı. Tabi, tek tanrılı dinlerin kıyamet ve ahiret anlatılarında bir gelecek anlatısı ve bugünü o güne göre yaşama çağrısı vardır. O nedenle umut tasavvufun da konusu olageldi. Ama yine de günlük hayatta ilahi anlatılardan kaynaklanan umut dışında bir gelecek beklentisi pek yaygın değildi.

Ancak bu düşünce tarzı kapitalizm ile yıkıldı. Artık tarih hızlanmıştı. Günümüz toplumları geçmişteki gibi yaşamıyordu hatta kuşaklar bile bir önceki kuşak gibi yaşamıyordu. Değişimin hızı Marx’ı da hayran bırakmıştı. Bu yüzden Komünist Manifesto’da “Bütün yerleşik, donmuş ilişkiler, onlara eşlik eden eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa, daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskimekte. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve insanlar nihayet yaşamlarının gerçek koşullarıyla ve türleriyle olan ilişkileriyle ayık bir şekilde yüzleşmek zorunda kalıyorlar” diye yazıyordu.

Marksizme dair eleştirilerden biri olan ilerlemecilik, yani insanlığın sürekli olarak daha iyi bir sosyo-ekonomik düzene doğru ilerlemekte olduğu, kapitalizmin önceki üretim biçimlerinden daha iyi ve komünizmin de kaçınılmaz olduğu inancı bu bağlam içerisinde anlam kazanır. Bu şekilde tarihin kendiliğinden komünizme doğru gittiği anlayışı bu anlamıyla bilinçsiz bir iyimserlik olarak görülebilir. Bu iddialara konu olan temel metinlerden biri Marx’ın 1852’de Joseph Weydemeyer’e yazdığı mektuptu. Bu metinde komünizmin tarihsel zorunluluğu vurgulanıyordu:

“Benim yeni olarak yaptığım şey, şudur: 1) Sınıfların varlığı, yalnızca üretimin gelişmesinin belirli tarihsel aşamalarına bağlıdır; 2) Sınıf mücadelesi, zorunlu olarak proletaryanın diktatörlüğüne götürür; 3) Bu diktatörlük, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma, yani komünizme götürür.”23

Ancak bu kısa mektupta Marx, sınıf mücadelesi düşüncesini kendisinin bulmadığını, onun kendinden önce de var olduğunu, fakat buna kendi özgün katkısının bu üç cümlede özetlenebileceğini söyler sadece. Marx ve Engels metinlerinde her zaman mücadeleyi öne çıkarırlar. Ortaya koydukları sömürü ilişkisi ve sınıf çatışması kapitalizm var olduğu müddetçe sürecektir ve işçi sınıfı mücadele etmek zorunda olan bir sınıftır. Onların kapitalizmin aşılacağına yönelik öngörüleri aslında kapitalizmin sınırları olan bir sistem olmasındandır. Kapitalizm krizlere yol açar, kapitalizm doğayı yok eder, kapitalizm savaşlara gebedir, kapitalizm varlık içerisinde yokluk yaratır. Dolayısıyla işçiler, yoksullar inişli çıkışlı da olsa sermaye ile sert çatışmalara girerler. Umut, tam da bu somut analizin sonucunda işçi sınıfını bu kaçınılmaz mücadelelerden bilinçli bir kolektif eyleme götürecek komünist hareketin oluşturulmasındadır. O nedenle bilinçsiz bir iyimserlik değil somut koşulların somut tahliline dayanan bir umut vardır yazılarında. Zaten kendileri de bu umudu hayata geçirmek için hayatlarını mücadeleye vermişlerdir. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde Marx kapitalizmin nasıl yok olacağına dair düşüncelerini son derece sarih bir şekilde şu sözlerle tarif eder:

“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.24

Görüldüğü üzere bir kendiliğindenlikten çok somut bir tarihsel analiz söz konusudur burada. Öznel bir mücadelenin uygun koşullar ile birleştiği anda sosyal devrimin mümkün olduğu anlatılır. Yani Marx ve Engels’in kapitalizmin nasıl aşılacağına dair fikirleri, kendilerinden sonra yayılan sosyal demokrat iyimserlikten (reformizm) veya kendiliğindencilik akımlarından tamamen farklıdır.

Umut yerine kullanılan kavramlar

Umudun ne olduğu ve ne olmadığı tartışması, büyük oranda umudun günlük dildeki kullanımı ile politik anlamda kullanılışı arasındaki farklardan doğuyor. Umut hem günlük dilde bireysel beklentiler için kullanılıyor, hem de daha ileri politik hedefler için. Fakat İngilizce’den farklı olarak Türkçe’de günlük dilde “umut etmek” yerine “ummak” kelimesinin kullanılıyor oluşu daha uygun gibi görünüyor. İngilizce’de ikisi için de aynı kavramın (hope) kullanılması İngilizce konuşan dünyada umut tartışmasını biraz daha karmaşıklaştırıyor. Oysa bizde çoğu kez günlük dilde “umarım her şey düzelir”, “umarım sınav iyi geçer”, “umarım kanseri yener” diye kurulan ifadeler bir rasyonel beklentiye dayanmaz. Ummak, umut etmek anlamına gelmez. Umut daha yüksek beklentiler için kullanılır genellikle. 

Tabii, konuşarak iletişim kurmanın verdiği güçlükleri de umudun ne olduğunu ya da ne olmadığını tanımlarken vurgulamak gerekiyor. Çünkü konuşurken çok sık birbirine yakın kavramları sistemli olmayan bir şekilde kullanırız. Bu da yakın anlamlı kavramların iç içe geçerek kullanılmasını yaygınlaştırıyor ve net bir tanım yapmayı zorlaştırıyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemin şartlarına göre çeşitli duygularla el ele de kullanılabiliyor umut. Kimi zaman sadece ayakta kalabilmek, tutunabilmek için gerekli bir araç haline geliyor kimi zaman daha rasyonel bir ufka dönüşüyor. O nedenle umut kelimesine, gündelik yaşamdaki kullanılışı ve birçok başka kavramla da ortaklıklar taşıması nedeniyle farklı anlamlar yüklenmiş oluyor. Bu kavramsal karışıklık içerisinde umudu bir inanç, bir arzu veya iyimserlik gibi gören açıklamalar bulunuyor. 

Umut, daha doğrusu politik umut en çok inançla birbirine karıştırılıyor. Aslında aynı olmayan ama birbiriyle ilişkili olan iki kavram umut ve inanç. Çünkü umut inancı da gerekli kılıyor bir ölçüde. Adalete, eşitliğe, özgürlüğe inanmak ve bunun mümkün olduğuna, ulaşılabileceğine inanmak, politik umut için önemli bir zemin sağlıyor her zaman. Fakat bu yeterli değil. Eğer temelsiz yani somut analize dayanmayan bir umutsa söz konusu olan o zaman aslında çelişkili bir durumdan söz ediyoruz demektir. İnanç dediğimiz şey somut bir temele yaslanmak zorunda değildir. Bir olasılığa, bir ihtimale duyulan şeydir inanç ve akılcı olabileceği gibi akılcı olmayadabilir. Günün sonunda akılcı bile olsa açıklama kapasitesi zayıftır. Başka gezegenlerde yaşam olduğuna inanabilirsiniz örneğin, muhtemeldir ama kesin değildir. Buna inanabilirsiniz ama bunu umut etmek anlamlı değildir çünkü bu sizin elinizde değildir. Öte yandan dini anlamda inançlı biriyseniz, cennetin varlığına inanıyorsanız ve iyi bir insan olduğunuzu da düşünüyorsanız öldükten sonra cennete gitmeyi umut edebilirsiniz.25 Ancak inançlı biri değilseniz ve bir cennet tahayyülünüz yoksa bunu umut etmezsiniz. 

Umut, günlük dilde sıkça kullanılan istek veya arzuyla da karıştırılıyor. “Arzu genellikle belirli bir nesne içindir, oysa umut genellikle bir durumun hedefidir; yine de bir durumun gerçekleşmesini arzu edebilir veya daha pürüzsüz bir cildi de umut edebilirsiniz” diyerek ikisi arasındaki farkı anlatıyor Terry Eagleton. Ayrıca zaten sahip olduğumuz bir şeyi yine de arzulayabileceğimizi ama sahip olduğumuz bir şey için umuda sahip olamayacağımızı belirtiyor farkı anlatırken. Eagleton, felsefe ve edebiyat üzerinden bu ikisi arasındaki farkı şöyle anlatıyor:

“Thomas Hobbes, Leviathan‘da umudu ‘ona ulaşma düşüncesiyle duyulan bir iştah’ olarak tanımlarken, Paul Ricoeur bunu ünlenen tanımıyla ‘mümkün olana duyulan bir tutku’ olarak tanımlar. Stan van Hooft, bir durumdan umutsuz olarak bahsedilebileceğini, ancak istenmeyen olarak bahsedilemeyeceğini belirtir; çünkü kişi ulaşılamaz olduğunu bildiği bir şeyi isteyebilir. Arzu her zaman duyulabilir, ancak her zaman umut edilemez. Bir sincap olmak veya Perikles döneminin Atina vatandaşı olmak isteyebilirsiniz, ancak bunlardan biri olmayı umut edemezsiniz. Birisi hiç doğmamış olmayı dileyebilir, ancak bunu umut edemez.”26

Dolayısıyla umut etmek için her zaman bir gerçekçilik, bir rasyonel mümkünlük gerektiğini söylemiş oluyor Eagleton. Arzular için, istek için bu geçerli değil.

Umut ile sıkça karıştırılan bir diğer kavram da iyimserlik. Umudun iyimserlikle tamamen farklı şeyler olduğunu söyleyen Terry Eagleton, kitabı boyunca iyimserlik denen kavramı sert bir şekilde eleştiriyor. Eagleton’a göre umut, gerçekliğe dayanır ve somut nedenler üzerinde yükselir. Oysa iyimserlik çoğu zaman önemli kanıtlar olmaksızın işlerin iyi gideceğine dair temelsiz bir inançtır.27 İyimserin yapabileceği bir şey yoktur iyimser olduğu konu hakkında. Zorlukları görmezden gelir. Olması gereken zaten olacaktır. Gerçek umut ise zor gerçeklerin farkına varmak ve bunlarla yüzleşmekten doğar.

İtalyan devrimci Antonio Gramsci, Mussolini’nin faşist rejiminin zindanlarında bir yandan devrimin imkanını tartışırken bir yandan da iyimserliğe karşı şu satırları yazıyordu: “İyimserliğin sıklıkla kişinin tembelliği, sorumsuzluğu, bir şey yapmama isteğinden başka bir şey olmadığı not edilmelidir. O ayrıca bir kadercilik ve mekanikçilik biçimidir. Kişi kendi irade ve eyleminden bağımsız faktörlere dayanır ve bunları yüceltir, öyle ki ilahi bir heyecanla yanıyor görünür. Bu heyecan da fetişlere dışsal bir tapınmadan başka bir şey değildir.”28 Mutlak bir zafere olan bağnaz bir kadercilik olarak görür iyimserliği Gramsci. Bu da yanlış bir şekilde eylemsizliği meşrulaştırır. İtalya’da komünistlerin tarihin komünizme doğru zorunlu olarak ilerlemekte olduğu kaderci anlayışının faşizmin işini kolaylaştırdığını düşünür. Gramsci için tarihsel zorunluluklar yoktur, politik eylem vardır.

Gramsci hapishaneden kardeşi Carlo’ya yazdığı bir mektupta, o ünlü aklın kötümserliği ile iradenin iyimserliği arasındaki ilişkiyi şu şekilde anlatıyor: “Ölüm cezasına çarptırılsam bile, sakin kalacağımı düşünüyorum. İnfazdan önceki gece, biraz Çince bile çalışabilirim!” Ardından kardeşinin önceki mektupta yazdığı karamsar satırları rahatsız edici bulduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor: “Bana öyle geliyor ki, benzer koşullarda bir insan, kendi ahlaki gücünün kaynağının kendi içinde olduğuna -kendi enerjisi ve iradesi, amaç ve araçların demir gibi tutarlılığı- o kadar derinden inanmalı ki, asla umutsuzluğa kapılmamalı ve asla o bayağı, sıradan ruh hallerine, karamsarlığa ve iyimserliğe düşmemelidir. Kendi ruh halim bu iki duyguyu birleştirir ve onları aşar: aklım karamsardır, ama iradem iyimserdir. Durum ne olursa olsun, her türlü engeli aşmak için tüm irade gücümü toplamak amacıyla olabilecek en kötü senaryoyu hayal ederim. Asla hayaller kurmadığım için nadiren hayal kırıklığına uğrarım. Her zaman sınırsız sabırla donanmışımdır- pasif, hareketsiz bir sabır değil, azimle birleşmiş bir sabırla.”29

Günümüzde umuda dair en fazla yazanlardan biri olan Rebecca Solnit de “umut, iyimserlik değildir” diyor. “İyimserlik en iyiyi ve bunun kaçınılmaz olduğunu öngörür, bu da tıpkı en kötüyü öngören kötümserlik ve sinizm gibi pasifliğe yol açar. Umut, aşk gibi, risk almak ve yenilginin olası etkilerine karşı zayıf olmak demektir. Geleceğin belirsizliğini kabul etmek ve onu şekillendirmeye çalışmak için bir taahhütte bulunmak demektir.”30

Bu sözü Türkiye’ye uyarlayacak olursak iyimserlik bir tür “her şey çok güzel olacak” beklentisidir. Nereden kaynaklandığı belli olmayan ve ayrıca bir gelecek tahayyülü dahi olmayan, kitlesel, kolektif bir mücadele değil pasif bir “bize oy verin yeter” iyimserliği. Benjamin’in ‘bilinçsiz iyimserlik’ dediği şey. İçerisinde ne bir kapitalizm veya neoliberalizm eleştirisi ne de yeni bir siyasi program barındıran sadece herkesi kendini alternatif olarak gören bir siyasi özneye terk etmeye çağıran bir iyimserlik.

Walter Benjamin’in iyimserliğe karşı önerdiği ‘devrimci kötümserlik’ de bu noktada önemli. Michael Löwy, Walter Benjamin’in o dönem Almanya solunda egemen olan tarihin komünizme doğru akmakta olduğu anlayışını ‘devrimci kötümserlik’ ile eleştirdiğini söyler: “Bu kötümserlik elbette ki, olabileceklerin en kötüsünü boyun eğerek kabullenmek değildir. ‘Tarihin doğal seyrine’ güvenilmediği, herhangi bir galibiyet güvencesi olmaksızın akıntıya karşı yüzmeye hazırlanıldığı anlamına gelir. Devrimciyi harekete geçiren, hızlı ve kesin bir zafere dönük teknolojik inanç değil, canla başla ve sarsılmaz bir iradeyle mevcut düzenle mücadele edilmeksizin insan adına layık biçimde yaşanamayacağına dair derin bir kanıdır.”31

Benjamin o güne kadar devrimi alışık olunduğu şekliyle ileriye doğru bir atılım, insanlığın ilerleyişinin bir aşaması olarak değil bir imdat freni olarak tanımlamıştı. Büyük bir felaket çağındaydı insanlık. Yahudi bir entelektüel olarak Nazizm’den duyduğu korku onu intihar etmeye kadar götürdü ama duyduğu korku tüm insanlık adınaydı. Hızla büyük bir felakete doğru gitmekte olan bu treni durdurmak tam da devrimin yapacağı şeydi Benjamin’e göre. Dolayısıyla Benjamin bilinçsiz bir iyimserliğe karşı devrimci bir kötümserliği önerirken geleceğe dair bir kötümserlik değildi kastettiği. Koşulların, dünyanın ve insanlığın içerisinde bulunduğu durumun analiziydi sadece. 

Tarih yazımının zaferler kadar yenilgileri de anlatması gerektiğini söyler Benjamin ki bunlardan da dersler çıkarılabilsin. Bu anlamıyla geleneği (mücadele geleneğini) önemser. Var olan koşullar açısından karamsardır ancak bir enkaz yığını olarak gördüğü tarihte çok sayıda adalet ve eşitlik mücadelesi vardır. Bu anları da karanlıktaki takımyıldızları olarak görür ve umudu tam da bu mücadelelerde bulur.32 Bu mücadeleler birbirine bağlıdır ve insanlığın kurtuluşunun yollarını döşer. Bugünün koşullarının ağırlığına rağmen umudun kaynağını geçmişte bulur. Ernst Bloch da benzer şekilde ‘geçmişte hala boşaltılmamış bir gelecek’ olduğundan bahseder.33 Rebecca Solnit, Benjamin’in yazdıklarına değer vermekle birlikte ona önemli bir ek yapar. Geçmişteki yenilgiye uğratılmış mücadelelerin sadece bir enkaz olmadığını, eğer o mücadeleler olmasaydı bugün birçok şeyin muhtemelen çok daha kötü olacağını vurgular Solnit. Bugün elimizde hak ve özgürlükler adına ne varsa geçmiş mücadeleler sayesinde olduğunu hatırlatır bizlere.

Öte yandan umutsuzluğun yayılmasını engellemek adına solda geri çekiliş dönemlerinde sıkça kullanılan “ağlaşmayın örgütlenin” gibi kaba sloganlar da başka bir yanılsama veya ‘yanlış umut’ olarak kendisini gösteriyor. Rebecca Solnit bu kaba sol tavra son derece önemli bir eleştiri getiriyor. Solun dünyayı analiz ederken fazlasıyla kötü haberlere yer verip sonra da bu koşullara karşı “erkeksi, sert, illüzyonlara karşı ayık, gerçeklerle yüzleşecek kadar güçlü” bir kimliği pekiştirdiğini söylüyor. Hayal kırıklığı, öfke, umutsuzluğa kapılma gibi insani duyguları yok sayarak üstesinden gelinebileceğini sanma eğilimi umudu gerçek bir zeminde yaratmanın önünde bir engel. Bu, temelsiz bir iyimserlik anlatısı ortaya çıkarıyor ki bunun sonucu da ancak güven kaybı oluyor. Çünkü bu tarz bir iyimserlik gerçekçi olamıyor.

Özetle politik umut üzerine yapılan tartışma umudun rasyonel mi irrasyonel mi olduğu sorusunda düğümleniyor.34 Bugün toplumsal hareketler üzerine yapılan çalışmalar anlık isyanlarda düzene duyulan öfkenin önemli olduğunu açıkça ortaya koyarken, sürekli bir mücadele için politik bir hedefe varmak için rasyonel bir umudun olması gerektiğini de gösteriyor. Aşırı sağdan merkez siyasete kadar hemen her siyasal grubun ‘popülizm’ adı altında bir tür umudu yükseltmeye çalışmasının amacı bu. Ancak devrimci umudu popülizmden ayıran şey sahip olduğu ‘ütopya’.

Umudu mücadelenin önünde engel olarak görenler

Bazı devrimci düşünürler ve aktivistler arasında umudu mücadele açısından tehlikeli olarak görenler de var. Aynı iyimserliği reddetmek gerektiği gibi umut etmeyi de reddetmek gerektiğini anlatıyorlar. Umudu mücadeleden çekip aldıklarında geride önemli bir boşluk bıraktıkları için bu teorilere de bakmak gerekiyor. Bu teoriler genelde umudu bir yanılsama, boş idealler olarak görüp bu boş hayaller için mücadeleyi de yanlış yola sapmak olarak görüyorlar. Umudu yanlış bir iyimserlik olarak okuyan bu düşünürler, umudu politik mücadele açısından yanılsamalara yol açabileceği için tehlikeli buluyorlar. 

Umudun, politikanın sağlayamayacağı bir gelecek fantezisi yarattığını ve bunun da sonuçta hayal kırıklığı yaratacağını söyleyenler var.35 Marksist yazar Barbara Ehrenreich bunlardan biri. “Umuttan nefret ediyorum” diye başlıyor bir makalesine Ehrenreich. Kanser olduğu dönemde doktorların “umudunu yitirme” demeleri üzerinden anlatıyor bunu. Sonra da savaş karşıtı eylemlerde atılan “umudu yükselt” sloganına karşı kendisinin hemen şimdi hayatta kalmak istediğini belirtiyor, gelecekte değil.36 Ancak Ehrenreich, yazısında ABD’deki pozitif düşünce endüstrisini (herkese “olumlu düşünün” tavsiyesi veren yaşam koçları ve sair) eleştirirken bu pozitif olma halini ve iyimserliği açıkça umutla karıştırıyor.  

Ehrenreich’ın gözünden bakacak olursak örneğin Ekrem İmamoğlu’na oy verdikten sonra gerçekten her şeyin çok güzel olacağına dair bir umudunuz varsa elbette hayal kırıklığı kaçınılmaz olur. Bu tarz bir hayal kırıklığını önlemek için de daha dar politik hedefler koymak gerektiğine sonucuna varan yazarlar da var.37 Oysa Türkiye özelinde, sol açısından İmamoğlu’nu başkan yapmaktan daha dar bir politik hedef ne olabilir ki? Gerçekçi olmak adına daha dar hedefler koymak gerektiğini iddia edenler, esas sorunun politik ufkumuzun fazlasıyla daralmış olması olduğunu göremiyor. Ayrıca umuttan anladıkları da eyleme geçerek özneleşen insanlar değil. Liberal demokrasinin sınırları içerisinde bir siyasi partiye duyulan umuttan bahsediyorlar.  

Bu konuda yazan önemli isimlerden biri de Slavoj Žižek. Zizek de dünya solunu umudu terk etmeye çağırıp “umutsuzluğun cesareti” kavramını öne sürerek umut ve inancın genellikle irrasyonel temellere dayanan ideolojik kurgular olduğunu ve devrimci umudun garantili olumlu sonuçlar vaat eden aldatıcı sözleri reddetmesi gerektiğini savunuyor. Zizek tünelin sonunda görülen ışığın yaklaşmakta olan trenin ışığı olduğunu söyleyerek solu hiçbir garanti beklemeden eyleme geçmeye çağırıyor. Zizek’in analizine göre, ilerici umutlar şu anda mevcut durumu düzeltmeye yöneliktir.  Temel bir toplumsal değişim olmadan her sorunun çözülebileceği umudunun korunmakta olduğunu iddia ederek, bu umudu terk etmek gerektiğini söylüyor. Boucher, Zizek’in bu analizinde Marx’ın din için söylediği “umutsuzların umudu” cümlesinin izlerinin görülebileceğini söyler. Umut rasyonel değildir Zizek’e göre.38

Terry Eagleton felsefe tarihinden örnekler verir bu konuda: “Genel olarak, antik Yunanlılar umudu bir nimet yerine bir lanet olarak görüyordu. Euripides, bunu insanlık için bir lanet olarak adlandırır. Platon, Timaeus‘ta umudun bizi saptırabileceği konusunda uyarır. Yüzyıllar boyunca birçok düşünür için, yanılsama insan varoluşunun dinamiğidir ve bunun onaylanıp onaylanmaması ya da üzüntü duyulup duyulmaması, kişinin çaba mı yoksa kendini kandırma mı üzerinde durduğuna bağlıdır.”39 Eagleton bu tarz bir umut anlayışının aslında umutsuzluğa benzediğini söylemekte ve bu durumu “Yanılsama veya verimli bir yanılma, en azından umutsuzluktan daha iyidir”40 diye tanımlamakta haklı.

ABD’li radikal filozof Cornel West de umut konusunda dikkatli olmak gerektiğini söylüyor fakat yine de umudun insanları gerçeklerden koparabileceği eleştirilerine şöyle yanıt veriyor; “Gerçek umut karmaşık bir mücadeleye dayanır ve gerçek işi yapmanın gerekliliğini göz ardı eden daha iyi bir geleceğe dair naif projeksiyonlar tarafından ihanete uğrayabilir. Yani ince bir ip üzerindeki umuttan söz ediyoruz.”41

Umutsuzluğun nedenleri

Politik açıdan, yani toplumsal mücadeleler açısından yaprak kıpırdamıyor gibi görünen dönemler ve bir atılımın ardından gelen yenilgi dönemleri umutsuzluğun birincil kaynağı oluyor genellikle. Fakat böyle dönemlerin hemen sonrasında gelen mücadele dönemleri ve devrimler genellikle o anı yaşayanlar tarafından çoğu kez aniden, beklenmedik hatta tamamen sürpriz olarak görülürken Marx bu büyük politik sıçramaların, tufanların hemen öncesindeki o ‘umutsuz’ dönemlerde verilen mücadelelerle hazırlandığını köstebek benzetmesiyle anlatıyor. Köstebek, uzun yıllar toprağın ya da düzenin altını kazarak oymuştur; o sayede devrim mümkün olabilmiştir. “İyi kazmışsın, yaşlı köstebek!” der Marx.42 Ancak o en umutsuz koşullarda devrimci mücadeleyi tüm olumsuzluklara rağmen sürdüren köstebekler dışında büyük yığınlar devrim öncesinde ve de hatta devrim sırasında bu iradi çabanın önemini görmez. O nedenle kitleler açısından büyük başkaldırı dönemleri haricinde koşullar her zaman ‘umutsuz’ görünür.  

Umudun her zaman geleceğe dair olması, daha iyi bir gelecek beklentisinin toplumda ciddi oranda gerilediği koşullarda büyük politik çalkantılar yaratır. Öncelikle bireysel olarak gelecek tahayyülü kalmayan insanlarda depresyon, stres ve bunun sonucu olan kendisine ve çevresine zarar verici davranışlara yönelme olabiliyor. Toplumsal olarak ise geleceksizlik öfke halini aldığında isyanların yakıtını oluşturmakla birlikte bu öfke politik bir umut etrafında örgütlenmediğinde aşırı sağın yükselme zeminini de yaratıyor. 

Gabriel Marcel umutsuzluk için bir tür sabırsızlık hali der. Aslında mücadele her zaman varken zaman zaman da kitleselleşiyor ve sonra geriliyorken umutsuzluğun ya da karamsarlığın bu kadar yaygın olmasında değişim isteyenlerde çok sık görülen sabırsızlığın gerçekten önemli bir rolü var. Kısa zamanda hedefe varılmak isteniyor çoğu kez. Gezi Direnişi gibi milyonların sokakta olduğu sırada, daha önce ütopik gelen ve küçük solcu grupların inandırıcılıktan uzak sloganlarından biri olan “isyan, devrim, özgürlük” sloganına bir anda yüzbinler eşlik edebiliyor. Ama iktidarın bu isyan günlerinde devrilmediği görüldüğünde büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Toplumsal hareketin ve değişim isteğinin örgütlenemediği durumlarda bu, hep kendisini tekrarlayan bir deneyim oluyor. 

Çehov’un “Ne çok umut var ama bizim için değil” sözünü hatırlatan Eagleton umutsuz kişinin geleceğe bakıp kendisinin dışlandığını düşündüğü umutlardan söz eder. Bu yaygın umutsuzluk hali kendisini anksiyete, depresyon ve daha ileri psikolojik sorunlar olarak da artık çok küçük yaşlardan itibaren gösteriyor. Toplumda artan bireysel şiddet olayları da bu yaygın umutsuzluk haliyle ilişkilendirilebiliyor. Depresyon genelde hayatımızda bir şeylerin olumlu anlamda değişmeyeceğine inandığımızda yükselir. Bireysel olanla toplumsal olan iç içe geçiyor. Depresyonun radikal bir sonucu olarak intihar Solnit’in deyimiyle şimdinin hapishanesinden bir çıkış yolu olarak görülebiliyor. Umutsuz olması nedeniyle intihar ettiği sanılan kişilere uyarlar bunu Eagleton ve intihar edenlerin “umut yok” diye düşünmek durumunda olmadığını ama umudun kendileri için olmadığına inandıklarını belirtir. Belki umut vardır sorunların çözümüne dair ama insanın bunu bekleyecek kadar umudu yoktur. Bu da onu intihara götürür.43

Burada atlanmaması gereken bir nokta var, o da umutsuzlukla çaresizlik arasındaki fark. Umutsuzluk eyleme geçmeyi engeller ama çaresizlik genelde farklı biçimlerde harekete geçmeye yöneltir insanı. Umutsuzluk da tabii umutsuz olunan şeyin dışında, başka yöne doğru harekete geçirebilir. Değişim umudu yoksa elindekini muhafaza etmeye yöneltebilir insanı. Çaresizlik ise isyana götürebilir insanları ve toplumun bir kısmını. 2011’de başlayan meydan işgalleri hareketi için ‘geleceksiz gençler’ ve ‘öfkeliler’ hareketi de denmişti. Üstelik bu isimleri hareketin içerisindeki gençler kendilerine vermişti. 2008 küresel ekonomik krizinin neden olduğu işsizlik, konut krizi, ücret düşüşleri ve geleceksizlik yaygın bir umutsuzluğa, çaresizliğe ve sonunda bir öfke patlamasına yol açmıştı. Örgütsüz, ani patlayan isyanlar genelde toplumda bu gibi durumlarda biriken öfke ve çaresizliğin dışa vurumudur. Ancak bunların süreklilik kazanması yani bir toplumsal harekete dönüşebilmesi ya da bir devrimle sonuçlanabilmesi için politik bir çerçeveye, örgütlenmeye ve umuda ihtiyacı vardır. Meydan işgallerinin birçok ülkede sönümlenmesinin nedeni biraz olsun yeşertmeyi başardığı umudu örgütleyememiş olmasıydı. Yenilgi beraberinde tekrar umutsuz, kasvetli bir atmosferi getirmişti.

Her ne kadar tarihsel açıdan kazanımlar tüm olumsuz koşullara rağmen elde edilebiliyor olsa da bir hareketin içinde yer alan insanlar, umutlarının kendi hayatları süresince karşılandığını göremediklerinde umutsuzluğa kapılıyorlar. Örneğin ABD’de AIDS’e yönelik ilaç geliştirilmesi ve ücretsiz tedavi talep eden ACT UP hareketi 20-30 yıl içerisinde elde ettikleri tüm haklara, ideolojik kazanımlara ve yaşam kalitesindeki artışlara rağmen AIDS’in tedavisinin bulunamaması ve aktivistlerin önemlice bir kesiminin hastalıktan ölmesi nedeniyle demoralize olarak, umutsuzluğa kapılarak gerilemişti.44 Kadınların oy hakkını elde etmesi Batı ülkelerinde bile onlarca yılı bulan mücadeleler içerisinde gerçekleşirken birçok aktivist bu kazanımı görememişti. Bu nedenle birçoğu umudunu kaybedip geri çekilmişti. Feminist yazar Susan Griffin, bu tarz bir umutsuzluğa karşı “Hayatım boyunca yeterince değişim gördüm ve umutsuzluğun sadece kendi kendimizi yenilgiye uğratmakla kalmayıp, aynı zamanda gerçekçi de olmadığını biliyorum” demişti.45

Ernst Bloch, “Bir Marksist karamsar olma hakkına sahip değildir” diye yazıyor. Eagleton rasyonel olmayan bir iyimserliğin devrimci solda özellikle sınıf mücadelesinin en karanlık gecelerinde pek çok militanı ayakta tutmaya yaradığını ama politik olarak anlamlı olmadığını söylüyor.46 İnsanlar karamsarlığa kapılabilir ancak tarih önceden belirlenmiş olmadığına göre karamsar olmak da anlamlı değildir. Gelecek ne kadar umutsuz görünürse görünsün, her zaman farklı olabilir. Bugünün mücadeleleri kötü sonuçlara yol açabilir ancak başarıya da yol açabilir. Bertolt Brecht’in dediği gibi “mücadele edenler kazanamayabilirler ama kazananlar her zaman mücadele edenlerdir.”

Bloch haklı olarak bir Marksist karamsar olma hakkına sahip değildir dese de Solnit’in deyimiyle bir ‘Sol çaresizlik’ olduğu da bir gerçek. Solnit, her şeyin kötüye gitmekte olduğu anlatısının sıradan insanların bir değişim yaratma gücü olmadığı anlamına geldiğini söylüyor. Düşmanın gücüne yapılan aşırı vurgunun bir fantezi haline gelebildiğini ve iktidarları olduğundan çok daha güçlü, ezilenleri ise fazlasıyla güçsüz gösterdiğini belirtiyor ki ezilenlerin kendilerini hiç de bu kadar güçsüz ve çaresiz görmüyor olabileceğini de ekliyor. Anlatacak olumlu bir şey bulamadıklarında olumsuzluklara sarılarak ayakta kalmaya çalışan bir ‘sol çaresizlik’ten söz ediyor. Bir tür alışkanlık biçiminde sürekli olarak gelişmenin olumsuz yönlerini anlatan bir takıntıya benzetiyor bunu. Karamsarlık ve sürekli olarak kötü haberleri vermek, adeta gerçeklerle yüzleşme cesareti olarak algılanıyor. Tabi bunun yanında özellikle Türkiye solunda her şeyin ne kadar kötü olduğu anlatısının kitleleri öfkelendirip mücadeleye teşvik edeceği ve iktidarın ancak olumsuzluklar anlatılarak teşhir edilebileceğine dair yanılgısı da var. Aslında bu durumu örgütler açısından ‘güvenli’ buluyor Solnit. Çünkü umutlu olmanın hayal kırıklığına uğramaya da hazır olmak anlamına geldiğini söylüyor.47

İçinde yaşadığımız düzenin iyi bir gelecek vaat etmemesi ve onu değiştirebilecek toplumsal bir gücün de ortaya çıkamadığı durumlarda yaygınlaşan umutsuzluk atmosferi bireysel ve toplumsal apati ile kendini gösteriyor. Ancak umutsuzluğun kökeninde sınıf ilişkilerinin de yansıması olduğunu unutmamak gerek. Lenin, 1910 yılında Tolstoy’un ölümünün ardından onun eserlerindeki politik içeriği anlatırken umutsuzluk üzerine önemli tespitlerde bulunur. Tolstoy yapıtlarında, kapitalist ilişkilerin egemen hale gelmekte olduğu koşullarda, giderek erimekte olan köylülerin karamsarlığına yer vermektedir Lenin’e göre. Oysa Rusya’da yükselmekte olan işçi sınıfı umutsuz bir sınıf değildir çünkü yaşadığı tüm yoksulluğa ve ağır koşullara rağmen mücadele edecek çok fazla şeyleri vardır. Lenin “umutsuzluk, yok olmakta olan sınıflara özgüdür” dedikten sonra da şu tarihi saptamayı yapar: “Umutsuzluk, kötülüğün nedenlerini anlamayan, hiçbir çıkış yolu görmeyen ve mücadele etmekten aciz olanların tipik özelliğidir. Modern sanayi proletaryası bu tür sınıflar kategorisine ait değildir.”48

Kapitalist sınıf bugün gerçek bir küresel kriz içerisinde. 3. Dünya Savaşı ihtimali, BM düzeninin yıkılması, aşırı sağın yükselişi ve bilimkurgu edebiyatına yansıyan distopyalar, kapitalizmin artık bir gelecek vaat edemiyor olmasının bir sonucu. İnsanlığın çoğunluğu kendilerini güzel bir gelecekten çok büyük bir felaketin, bir yok oluşun beklediğine inanıyor. Bu umutsuzluk kapitalist sınıfın yarattığı umutsuzluğun bir yansıması aslında. 

Ütopyaları geri getirmek

En güzel deniz:

Henüz gidilmemiş olanıdır. 

En güzel çocuk: 

Henüz büyümedi. 

En güzel günlerimiz: 

Henüz yaşamadıklarımız 

Nazım Hikmet

Ufkumuzun sınırlı olduğu koşullarda yaşıyoruz. Artık edebiyat ve sinemada ütopya eserlerine rastlamak neredeyse imkânsız. Distopyalar ise son derece yaygın. Elbette bu bir tesadüf değil. Bu durumu sadece piyasa koşullarıyla, eğlence endüstrisi ile açıklayamayız. Distopyalar satıyor ütopyalar satmıyor demek mümkün değil çünkü ütopya eserleri neredeyse hiç yok. Günümüz yazarları böyle bir edebiyat türünün var olduğunu biliyor mu bundan bile emin olmak güç. En saçma fantastik sinema örnekleri dahi görsel içeriğinden dolayı ciddi bir alıcı bulabiliyorken ütopya filmlerinin üretilmeme nedeni talep olmaması olamaz. Ufkumuzun daraldığı bir dünyada gerçekten de başka bir dünyayı düşünemiyoruz. Edebiyat da düşünemiyor sinema da sanat da.

Ütopyalar, kapitalizmin aslında en karanlık diyebileceğimiz çağında yaygınlaşmıştı: 19. yüzyılda. Kapitalizm, burjuvaziyle birlikte devrimci bir dönüşüm çağındaydı. Gündelik hayatta yaşanmakta olan değişimin hızı o dönemin tüm aydınlarını etkilemişti. Bu hız Marx’ın 1848 yılında yazdığı Komünist Manifesto’daki “Bütün yerleşik, donmuş ilişkiler, onlara eşlik eden eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta, yeni oluşanlarsa, daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskimekte. Katı olan her şey buharlaşıyor.” sözlerinde ifadesini buluyordu. Bu değişim ve de gelişim beraberinde geleceğe dair büyük umutlar getiriyor ama bu umutlarla var olan koşulların ağırlığı arasında büyük de bir tezat bulunuyordu. Marx’ın Kapital’de anlattığı gibi işçi sınıfı için koşullar da çok ağırdı; çocuk işçiler, 14-15 saati bulan çalışma saatleri, hiçbir hijyeni bulunmayan yoksul mahalleleri, işçi eylemlerine yönelik devlet şiddeti ve dahası. Bu nedenle ilerlemeye duyulan umut birçok yazarı, o karanlık günlerin ve ağır koşulların bir şekilde aşılmış olduğu ütopyalara yönlendirdi. Marx ve Engels ise bunun siyasal alandaki karşılığı ile uğraştı. Siyaset alanında alternatif bir sistemi, ezilenlerin somut deneyimine değil, kendi hayalleri ve görüşlerine dayandıran, bütün ayrıntılarıyla yeni bir toplum tasarlayanlara karşı çıktılar. Saint-Simon, Charles Fourier gibi figürlerin sistem eleştirilerini somut olmamak ve geleceğin toplumuna bugünden nasıl varılacağına dair somut bir eylem planı içermemekle eleştirdiler ve onları “ütopik sosyalistler” olarak tanımladılar.49 Ancak Marx ve Engels sonuçta ütopyaların büyük alıcı bulduğu, başka bir dünya düşünün kurulabildiği ve yaygınca tartışılabildiği koşullarda bu tartışmayı yaparak aslında çubuğu somut koşulların somut analizine doğru büküyordu. Yoksa onların da ütopik sosyalistler kadar ayrıntılandırılmamış olsa da bir gelecek toplum tahayyülü vardı. Hatta zaman zaman kendi eleştirilerine rağmen oldukça ütopik gelecek tasvirlerinde bulunuyorlardı. Örneğin Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde şöyle bir tanımda bulunmuştu:

“Hiç kimsenin kesin bir faaliyet alanına sahip olmadığı, dilediği her alanda kendini yetiştirebildiği komünist toplumda, genel üretimi toplum düzenler. Böylece de bana, dilediğimce, bugün bu işi, yarın bir başka işi yapabilme –avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmamı gerektirmeden, sabah ava çıkıp öğleden sonra balığa gitme, akşamları hayvan yetiştirme, yemekten sonra da eleştiri yapma olanağı sağlar.”50

Bugün ekolojik krizin kapitalizmin yarattığı en büyük kriz haline geldiği ve neredeyse insanlığı dahi yok oluşun eşiğine getirdiği bir süreçte herhalde Marx ve Engels’in ütopyasında yer alan balıkçılık ve avcılık, vegan beslenmeyi ekolojik bir toplumun gerektirdiği bir ihtiyaç olarak görenler için hiç de ütopik olmasa gerek. 

Gramsci, 1916’nın 1 Ocak’ında yazdığı yazıda yeni yıl kutlamalarından nefret ettiğini anlatırken oldukça ütopik denebilecek cümleler kullanır. Yılbaşı aslında kuşaklar boyu sebepsizce kutlana gelen bir gündür Gramsci’ye göre. Mutluluğun bu şekilde sıkıştırıldığı günleri sevmediğini belirtip şöyle yazar: “Ben her sabahın benim için bir yılbaşı günü olmasını istiyorum. Her gün kendimle hesaplaşmak ve kendimi yenilemek istiyorum. Hiçbir gün dinlenmeye ayrılmamalı. Hayatımın yoğunluğuyla sarhoş hissettiğimde ve içinden yeni bir canlılık çıkarmak için kendi hayvaniliğime dalmak istediğimde, kendi duraksamalarımı kendim seçmiş oluyorum.”51 Bu satırlar Gramsci’nin hiçbir zaman ayrıntılı bir şekilde yazmamış olsa da sosyalist bir dünyada günlük yaşama dair bir tahayyüle sahip olduğunu yani güçlü bir ütopyası olduğunu gösterir bize.

Troçki’nin yazılarında da benzer anlatımları görmek mümkün. Sosyalizmde geleceğin insanının tekdüze bir hayat sürmeyeceğini örneğin şu cümlelerle anlatır: 

“Toplumsal yeniden kuruluş ve ruhsal fiziksel öz-eğitim, tek ve aynı sürecin iki ayrı görünümü haline gelecektir. Bütün sanatlar, edebiyat, tiyatro, resim, müzik ve mimarlık bu sürece estetik biçim vereceklerdir. Daha doğrusu komünist insanın kültürel oluşmasının ve öz-eğitiminin kabuğu, yani biçimi, çağdaş sanatın bütün canlı öğelerini en yüksek noktaya kadar geliştirecektir. İnsan, öncesiyle karşılaştırılamayacak kadar güçlü, akıllı ve incelikli olacak, bedeni daha uyumlu, hareketleri daha ritmik; sesi de daha müziğe dönük olacaktır. Hayatın biçimleri daha dinamik bir dramatiklik kazanacaktır. Ortalama insan tipi, bir Aristo’nun, bir Goethe’nin, bir Marx’ın düzeyine çıkacak ve bunun da ötesinde yeni tepeler yükselecektir.”52

Görülebileceği gibi ‘bilimsel sosyalizm’ tabirini kesin bir şekilde sahiplenen Marx, Engels, Gramsci, Troçki gibi devrimciler aslında ütopik sosyalistler dedikleri yazarlara yakın komünist dünya tahayyülüne sahiptirler. Fakat onlar bir ütopyaya sahip olmakla birlikte işin diğer yönüne yani devrime odaklanırlar.

Marx ve Engels’in ütopik olmakla itham ettikleri Charles Fourier ise 1829 yılında yazdığı Yeni Endüstriyel ve Toplumsal Dünya’da, 1.600–1.800 kişilik topluluklardan oluşan yerleşimler tasvir eder. Bunları birlikte yaşam için ideal sayılar olarak görür. Bu topluluklarda çalışmak bir zorunluluk değil bir keyiftir. Eğlence ve estetik üretimin bir parçasıdır. Rekabet yerine muazzam bir uyum ile kadın ve erkek arasında eşitlik vardır. Fourier bu ideal toplumu mümkün olduğunca ikna edici kılmaya çalışır ki akılcılığı ve pratikte mümkün oluşu herkesi bu tarz topluluklar oluşturmaya teşvik etsin. Ancak onun ütopyasında da ilginç yönler vardır. Doğanın tamamen insan kontrolü altına alınacağı ve toplumla uyumlu hale geleceğini söylerken buzulların tamamen eriyerek Kuzey Kutup bölgesinin Akdeniz iklimine dönüşeceğini, denizlerin tuzunun yok olacağını anlatır. Tamamen insan merkezli bir bakışla bugün felaket dediğimiz şeyleri iklimin ehlileştirilerek hayatın kolaylaştığı bir dünya olarak tasarlar Fourier.

Dönemin bir başka ütopya örneği, 1888’de yayınlanan Edward Bellamy’nin Geriye Bakış romanıydı. O dönemin bilimkurgu ütopyalarında yaygın olduğu şekilde gelecekte, 2000 yılında, ABD’nin Boston kentinde geçiyordu. Sosyalist bir toplum kurulur 2000 yılında ve Bellamy, kendi hayalindeki bu ütopik toplumu yazar. Almanca’ya bizzat Clara Zetkin’in çevirdiği roman, işçiler arasında büyük ilgi uyandırır. Çalışma koşullarının ve de işçilerin yaşam koşullarının korkunçluğu içerisinde umut veren, başka bir dünya tahayyül eden bir romandır Geriye Bakış

1890 yılında William Morris tarafından yazılan Hiçbir Yerden Haberler kitabında da romanın kahramanı 2102 yılında komünist bir toplumda uyanır. Bu toplumda ortak mülkiyet ve üretim araçlarının demokratik kontrolü vardır. Özel mülkiyet, büyük şehirler, otorite, para sistemi, evlilik veya boşanma, mahkemeler, hapishaneler ve sınıflar yoktur. Toplum, insanlar doğadan zevk aldıkları ve dolayısıyla işlerinden zevk aldıkları için işler.

Ütopyalar Marx ve Engels’in açtığı savaşa rağmen bir süre daha sosyalistler ve işçi sınıfı üzerinde etkisini sürdürmüştü. Ancak sosyalist hareket büyüyünce ütopyalara yönelik eleştiriler sertleşti. Marx ve Engels’in yolundan gittiklerini düşünen Karl Kautsky ve August Bebel, Bellamy’nin Geriye Bakış kitabını yerden yere vururlar ve ütopik olmakla, sosyalizmin bilimselliği ile alakasız olmakla itham eden eleştiri yazıları kaleme alırlar. Foti Benlisoy, bu eleştirilerin sonunda Alman Sosyal Demokrasisi içerisinde ütopya yazınının giderek tükendiğini ve ütopyanın sağın ve muhafazakarların eline geçtiğini belirtir.53

Benzer ütopya denemeleri Osmanlı edebiyatında da yer alır ama Benlisoy’un belirttiği gibi daha muhafazakâr bir ütopya şeklinde. Sosyalist hareketin çok da güçlü olmadığı Osmanlı’da Rüyada Terakki romanı 1913 yılında yazılır. Roman aslında umutsuzluğun ortasında yazılan bir ütopya romanıdır. 1913 Balkan Savaşı yenilgisi sonrasında Osmanlı’nın sürekli gerilemesi, Batılı devletleri gelişmişlikte yakalayamaması koşullarında bir gelecek tahayyülünü anlatır. Yazarın kendi İslamcı ve ilerlemeci fikirleri üzerinden 400 yıl sonra dünyanın en gelişmiş ülkesi haline gelen Osmanlı’da muazzam bir bilgi, kültür, teknoloji şehri olan İstanbul anlatılır. 

Ütopyalar günün sonunda o geleceği tahayyül eden kişinin öznel ifadesinden ve içinde yaşadığı dönemin koşullarından bağımsız olamıyor. Tam da bu nedenle ütopik kalıyor çünkü geleceğin toplumu, oturup üzerine düşünülerek kurulabilecek bir şey değil. Politik mücadelenin nasıl gelişeceği ve devrimin nasıl gerçekleşeceği pratik bir mesele. Ancak yine de edebiyatta bu kadar yaygın bir şekilde başka türlü bir toplum düşünün tartışılıyor olması değişimi örgütlemek isteyenler için de rahat hareket edebilecekleri bir iklim sunuyor. Büyük düşlere sahip olmak bu sayede ütopik bir davranış değil gerçekçi bir tartışma haline geliyor.

Ütopya yazınının yaygın olduğu bir dönemde ütopyaların ayrıntılı gelecek tasvirleri ve bugünden o güne nasıl gidileceğine dair bir yol önermemesi üzerinden Marx ve Engels’in “ütopik sosyalizm” eleştirileri anlaşılabilir ancak bu, Marksizm’in bir ütopyası olmadığı anlamına gelmez. Üstelik zaman zaman devrimcilerde dahi ütopik gelecek düşleri görmek mümkün. Hatta bu, bugün distopya edebiyatı ve sinemasının yaygınlığına kıyasla çok daha tercih edilebilir bir durum olurdu. Keşke ütopya edebiyatı, büyük düşler anlatısının hakim olduğu bir dönemde yaşıyor olsaydık da bu hayallerin ayaklarını yere bastırmak için mücadele verebilseydik. 

Ütopyalar, ihtimalleri tahayyül etme becerisini gösterdiği için önemlidir yoksa sınırları çizilmiş, tamamlanmış bir gelecek toplum kurgusu oluşturmak anlamında değil. Mümkün olanı, olabilecek olanı tartışmaya açar. İçerisinde yaşamakta olduğumuz gerçekliğin kasvetine, çaresizliğine, tek düzeliğine, bıkkınlığına, renksizliğine karşı değişmesi mümkün görünmeyen şeylerin bambaşka olabileceğini hatırlatır. Ütopya zaten tam da böyle koşullarda ortaya çıkabilir çünkü ihtiyaç vardır. Ernst Bloch, ütopyaları gerçekleşemeyecek bir dünyaya dair hayaller değil, “henüz-gerçekleşmemiş” olan, her an gerçekleşme potansiyelini taşıyan gelecek tahayyülleri olarak anlatır. Yani var olanı değiştirme gücüdür ütopya. Ütopik iradeyi, tüm kurtuluş ve özgürlük hareketlerini yönlendiren güç olarak görür. Bloch’a göre umudun ütopyacı bir işlevi vardır. Ütopyayı var eden şey hayal gücüdür. Radikal düşünce ve eylem de hayal gücü olmadan şimdinin verili sınırlarını aşamaz. Dolayısıyla da aslında radikal olamaz.54

Ütopyalar başka bir dünyayı tasvir ederek zihinsel zincirlerimizi kırmaya yardımcı olurlar. Ya da en azından Marx’ın yaptığı gibi o alternatif dünyada bugün var olan ve değişmez kabul edilen nelerin, hangi ilişkilerin olmayacağını anlatabilirler; sınıfların, devletlerin, iktidarın, paranın, sömürünün, savaşların olmayacağı bir dünya mesela. Sadece bu kadarını dediğinizde bile ütopik olursunuz fazlasıyla. Ama bir gelecek tahayyülünüz olmadığında sadece sistem eleştirisi yapmış olursunuz. 

Kapitalizm krizlere gebe bir sistem. Ekonomik ve politik krizler, içerisinde barındırdığı sınıf çelişkileri nedeniyle kapitalizme içkin. Çok küçük bir azınlığın büyük bir çoğunluğu yönetmek zorunda olduğu ve de aynı zamanda bu azınlığın birbirlerinin de rakibi olduğu bir düzen kapitalizm. İstikrarsız bir sistem içerisinde toplumsal hareketlerin atılımları zaman zaman önemli kazanımlar elde edebiliyor, ancak güç ilişkileri ve koşullar değiştiğinde önceki dönemin kazanımlarına egemenler tarafından bir saldırı başlatılıyor. Neoliberalizm böyle bir saldırı örneğin. Özelleştirmeler, sağlık, eğitim gibi ücretsiz sosyal hakların metalaştırılması, sendikasızlaştırma ve benzeri her adım önceki dönemin kazanımlarına bir saldırı. Dolayısıyla oy kullanma hakkı dahil olmak üzere kapitalizm altında güvence altında olabilecek hiçbir hak ve özgürlük yok. Kazanımların genelde bir insan ömrü içerisinde saldırıyla elden alındığına tanık olunabilmesi umutsuzluğu arttıran etkenlerden de biri. “Daha elde ettiğimiz kazanımları koruyamazken kapitalizmi nasıl aşacağız?” sorusu akla geliyor. Bu nedenle de kapitalizmi aşma tahayyülüne ihtiyaç duyuyoruz ama bu tahayyül tam da kapitalizmin gerçekçi bir analizine dayanmak durumunda. Sömürüsüz, krizsiz, savaşsız bir kapitalizm olamaz. Kapitalizm altında güvende değiliz. Gezegen ve tüm diğer türler de güvende değil. İçerisinde bulunduğumuz en yalın gerçeklik bu ve nedenle sosyalist bir ütopyaya ihtiyaç var.

Benlisoy, Minneapolis isyanı sırasında duvarlarda görülen “Dünyanın başka bir sonu mümkün” sloganını kıyameti ütopyayla birleştirmeye yönelik bir çağrı olarak yorumluyor. Ardından da Ayça Çubukçu’nun bu slogandan hareketle yazdığı şu satırlara yer veriyor: “Burada bir vaat yatmakta. Dünyanın başka bir sonunu yaratmak, başka bir role bürünmek, başka bir senaryo yazmak, başka bir umudu beslemek için vakit var.”55 Ütopya bu anlamıyla soyut bir gelecek tahayyülü olmak durumunda değil kolektif bir şekilde inşa edilebilecek alternatif bir gerçeklik de olabilir.

1968 Devrimleri dünyayı sardığında Türkiye’de de hemen her ülkede olduğu gibi daha sonra ütopik olmakla itham edilecek devrimci gençlik hareketleri ortaya çıkmıştı. 20’li yaşlarının başındaki genç devrimciler son derece iddialı ve ayrıntılı devrim teorileri geliştiriyordu. Silahlı propagandanın ateşleyeceği isyanlar, kırlardan kentleri kuşatacak gerilla hareketleri, toplumun çeşitli kesimleriyle devrim için kurulacak ittifaklar ve dahası. Bugün 20’li yaşlarında herhangi biri böyle siyasi devrim programları yazmayı düşünemez. Düşünse de ciddiye alanı olmayacaktır. Oysa 1970’lerde bu tahayyül ütopik değil son derece mümkün hatta an meselesi gibi geliyordu ve bu fikirler onbinlerce militanı hayatları pahasına harekete geçmeye teşvik ediyordu. Çünkü ütopya, sadece bir düşün gerçekçi olup olmaması değil onun peşinden gidenlerin olup olmadığıyla da ilgilidir. Uğrunda mücadele edenler varsa o düş gerçekçidir. 

68 kuşağının ütopyalarını, mücadelesini, yenilgisini ve kendilerini bir distopya içinde buluşlarını adeta bunlara hiç değinmiyormuş gibi anlatan 68’de Doğmak (Born in 68) filminde, hikayenin kahramanı “koş arkandan eski dünya geliyor” sloganının yükseldiği, devrimci umudu tüm dünyada tetikleyen Paris 68’inin katılımcılarından biridir. Devrim düşleri, 68 Mayıs’ından sonraki ulusal seçimleri sağcı general de Gaulle’ün kazanmasıyla yön değiştirir. Aslında büyük bir yenilgi yaşamamalarına rağmen kendi ütopyalarını hemen şimdi yaşama geçirmek için kırsal bir alanda komün hayatı kurarlar. Özgür cinsellik, eşcinsel aşk, çocuklara kolektif bakım, herkesin birlikte çalışmasıyla elde edilen gelirin herkesçe demokratik kararlar sonucu harcanması gibi uygulamalar filmde gençlerin cenneti yaşamakta olduğu şeklinde anlatılır. Ancak yıllar ilerledikçe işler değişir. Dışarıda kapitalizm bütün sertliği ile gelişmektedir, Sovyetler yıkılmıştır ve komündeki çocuklar büyümüştür. Ailelerinin ütopyaları bu gençler için hiç de cennet gibi bir yaşam değildir. Aksine sıkıcı bulurlar bu hayatı ve dışarıda merak ettikleri o ‘çekici’ kapitalizme katılmayı tercih ederler. Fransa’daki siyasi atmosfer de değişmiştir. Eskiden sokaklarda dövüştükleri faşistler (Jean-Marie Le Pen) şimdi Cumhurbaşkanı seçimlerinin en güçlü adayıdır. Karşısındaki aday ise bir başka sağcı politikacıdır. Bir faşistle bir başka sağcı arasında seçim yapmak durumunda olan kahramanımızı Paris’te artık iyi bir şirkette çalışmakta olan çocuklarının evinde faşizme dair çok sayıda kitabın içerisinde kendini kaybetmişken görürüz. Çocuklar usulca babalarını kaldırır ve faşistlere karşı diğer sağcı adaya oy vermeye götürür. Bu büyük bir yenilgi anıdır. Büyütülen onca düşün sonunda faşistler seçim kazanabilecek kadar örgütlü bir güç haline gelmiştir. Filmde pek değinilmez ama politik mücadeleyi terk edip kendi ütopyasını bir otonomcu komün içerisinde gerçekleştirebileceğini düşünenler aslında yenilmiştir. Fakat sandıktan hemen sonra filmin son karesinde adam araba camından dışarıyı izlerken bir meydanda elinde kızıl bayrakla slogan atan az sayıda genci görür ve yüzünde umutlu bir gülümseme belirir. Yenilgiyi kabul etmeyen ve az sayıda olmalarına rağmen ütopyalarına sarılan o gençler faşistlere karşı da diğer sağcı düzen partilerine karşı da mücadeleyi sürdürebilecek olanlardır. Anlarız ki umut onlardır.

Bugün maalesef ütopyaların değil distopyaların edebiyatta, sanatta, sinemada ezici bir hakimiyeti olduğu koşullarda yaşıyoruz. Yenilgiciliğin hakim olduğu koşulların kaçınılmaz sonucu bu. Devrimci umut örgütlenmek zorunda olan bir umutken örgütsüzlük kapitalizm tarihinde hiç bugünkü kadar büyük bir sorun olmamıştı. 

Politik olarak radikal, devrimci bir umut mutlaka ulaşılması gereken bir ütopyayı gerektirir. Aksi takdirde 68’de Doğmak filmindeki eski devrimcinin kendisini içinde bulduğu koşullarda olduğu gibi yani bir iktidarın değişmesi, Erdoğan’a karşı İmamoğlu’nun kazanması, yüzde 10 barajının aşılarak meclise girilmesi gibi mücadele açısından önemli ama ötesine dair hiçbir ufka sahip olmadan verilen politik bir mücadele içerisinde buluruz kendimizi. Politik ufkun bu şekilde daraldığı bir siyasi ortamda başka bir dünya tahayyülü olmadığı için onun etrafında insanların örgütlenmesini sağlayabilecek bir umut da olmaz. Çoğu kez gerçekçilik adı altında koyulan bu kısa erimli hedefler ya gerçekleşir ve yeni ve daha büyük bir hedefin yokluğu insanları zamanla politikadan uzaklaştırır ya da zaten o hedeflere varılamaz ve karamsarlık hakim olur. Ütopya yani varılabilecek başka bir dünya hedefi bu nedenle sabırla, her koşul altında örgütlenme faaliyetine devam edebilmek için bir zorunluluktur. ‘reel politik’ ya da ‘gerçekçilik’ denen siyaset yapma tarzının, verili güç ilişkilerine bizi sıkıştıran burjuva siyasetinin zihinsel zincirleri ancak bu sınırları aşan bir politik tahayyülle kırılabilir.

Umut mücadelede

Sınıflı toplumların tarihi mücadelelere rağmen baskı, yenilgi, şiddet ve ağır bedeller olduğuna göre bugün içerisinde bulunduğumuz koşullarda örgütlenmek hayatımızı tehlikeye atmak anlamına gelmez mi? Marx, “işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur” diyordu Manifesto’da ama bunu cesaret verici bir cümle olmaktan çok olgusal bir tespit gibi görmek gerekiyor çünkü ezilenler zincirleri ile hayatları arasında bir tercih yapmak durumunda kaldıklarında hayatta kalmak için zincirlerini tutmayı tercih edebiliyorlar. O zaman devrimciler ne için mücadele ediyor? Gelecek kuşaklar için mi? Başımıza kötü şeyler gelse de sonraki kuşaklar bizlerin mücadeleleri üzerinden yükselecek çünkü biz de geçmiş mücadelelere yaslanarak sürdürüyoruz mücadeleyi ve o kaybeden kuşaklarla aynı umudu büyütüyoruz geleceğe dair. Dolayısıyla bu soruya evet demek mümkün ama yetmez. 

Elbette bugün ve yakın gelecek için, başkaları için olduğu kadar kendimiz için de mücadele ediyoruz. Hem içerisinde yaşadığımız koşulları biraz olsun iyileştirmek için hem de devrimin en beklenmedik anlarda patlayabildiği bilerek, buna hazırlıklı ve örgütlü olmak gerektiği bilinciyle mücadele ediyoruz. Zaferin mümkün olduğunu ve onu görebileceğimize inanmadan sadece gelecek kuşaklar için zorlu koşullar altında mücadele etmek neredeyse imkansız olur. Zaten bu sebeple devrimci hareketler bütün toplumsal kesimler içerisinde en fazla gençlerden ilgi görüyor. Ortak bir düşün parçası olmak, ona ulaşmak için çabalamak, bunu yaparken teorik ve politik olarak geliştiğini, değiştiğini hissetmek özgürleştirici bir pratiktir. Her şeyden önce bu tamamen kendi özgür irademizle seçtiğimiz bir şeydir. Okula gitmek, çalışmak, aile kurmak bunların hepsi toplumsal zorunluluklar. Bu zorunluluk içerisinde sınırlı bir özgürlük alanımız varken, başka bir dünya için mücadele etmek ise özgür bir tercihtir ve bize çizilen kaderi yaşamak yerine tüm risklerine rağmen kendi seçtiğimiz yoldan gitmek özgürlük hissi verir.  

Makalenin başlangıç satırlarında yer verilen umutsuzluk atmosferi aslında işin bir yönü. Son 20 yılda dünya birçok büyük, umut verici kitle hareketine şahit oldu. Dünyanın en büyük kapitalist ve emperyalist gücü olmakla birlikte sosyalist solun çok çok küçük ve sendikaların güçsüz olduğu ABD’de son 20 yılda 1960’larda Sivil Haklar hareketi ve Vietnam savaşına karşı gençlik hareketi gibi büyük ancak onlar kadar uzun süreli örgütlenme pratikleri ortaya koyamayan hareketler ortaya çıktı. 2011’de Occupy (işgal et) hareketi sosyal adalet talebiyle onlarca şehirde meydanları işgal edip forumlar oluşturmuştu, başta Standing Rock olmak üzere birçok yerde yerli halklar kendi topraklarından geçen petrol boru hattı projelerine karşı ayaklandı. Amerikalı Siyahlar, ırkçı devlet şiddetine karşı Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) hareketiyle Trump’ın 2020 yılındaki seçimlerde yeniden seçilmesini engelledi. Kadınlar cinsel taciz ve cinsiyetçiliğe karşı #metoo gibi ifşa hareketleri, ‘%99’un feminizmi’ gibi mücadele tartışmaları ve de örgütlediği sokak hareketleriyle seslerini duyurdu. İşçiler önce saatlik 15 dolar asgari ücret kampanyası ardından da yeni bir sendikalaşma dalgasıyla (Starbucks, Amazon, Google işçileri başı çekiyordu) kıpırdanmaya başladılar. 

İki yıldır da Filistin dayanışma eylemleri limanları, üniversite kampüslerini, İsrail ile çalışan şirketleri, sokakları ve hatta ABD ordusunu sarmış durumda. Bütün bu hareketler çok sert bir devlet şiddetine ve özellikle basın aracılığıyla da ideolojik bir saldırıya maruz kaldı ama kitlelerin ayları bulan direnişleri, elde edilen kimi kazanımlar hatta Trump’ın 2020 seçimlerinde devrilmesi umutları yükselten gelişmeler oldu. Fakat kapitalizm istikrarlı bir sistem olmadığı için kapitalizm altında elde edilen hiçbir hak ve özgürlüğün garantisi de yok. Troçki’nin deyimiyle sola doğru giden sarkaç orada tutulamadığında yani bir antikapitalist alternatif yaratılamadığında aynı hızla sağa ve aşırı sağa doğru kayıyor. Böylece önceki dönemin kazanımlarına yönelik sert bir egemen sınıf saldırısı gerçekleşiyor. Eşitlik ve adalet umudunun yerini hayatta kalma ve güvenlik algısı alıyor ve otoriter sağ partiler yükseliyor. Daha da sağda ise umutsuzluğu karşıdevrimci bir nefret etrafında örgütleyen (kazanımlar elde eden feminist harekete, Siyahlara, yerlilere, LGBTİ+’lara, işçilere, sola karşı nefret) faşist hareketin yükselmesi için elverişli bir zemin ortaya çıkıyor.

Kapitalizmin çoklu krizi dediğimiz dönem sürekli bir felaketler çağı aslında. Bu nedenle artık Naomi Klein’ın kazandırdığı ‘felaket kapitalizmi’ kavramı da kullanılıyor. Sadece son beş yılı düşünecek olursak dahi karamsar olmak için çok neden var: İklim krizi nedeniyle gezegenin en sıcak yılı (2024), Covid-19 salgını, Ukrayna savaşı, Libya ve Sudan iç savaşları, Gazze soykırımı, aşırı sağın yükselişi, ABD’de Trump’ın tekrar başkan seçilmesi ve dahası. Türkiye özelinde ise tüm bu koşullar içerisinde AKP’nin 23 yıllık iktidarı ve MHP ile ittifakı, Marmara denizinde müsilaj felaketi, Maraş depremleri, ekonomik buhran ve benzeri olaylar hemen sıralanabilir. Bu koşullar içerisinde umudu diri tutmak zor görünse de eğer gelecekte görülecek güzel günler olacaksa bugünden umudu örgütleyenler sayesinde yani bugün toprağı kazan köstebekler sayesinde olacak. 

Hrant Dink’in “Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Kalacaktık ve direnecektik” sözüne benzer şekilde Naomi Klein, felaket anlarında krizleri fırsata çeviren şirketleri ve politikacılara karşı mücadeleyi kastederek “cennet için verilen mücadele, felaketin içinde bulunduğu cehennemde cereyan edecektir”56 der. Klein, pandemi sırasında katıldığı bir online toplantıda da sözlerine neoliberal ideolojinin kurucularından diyebileceğimiz Milton Friedman’ın sözüyle başlar: “Sadece- aktüel ya da varsayılan- bir kriz gerçek değişim yaratır. Bu kriz meydana geldiğinde ortaya konan eylemler ortalıkta bulunan fikirlere bağlıdır.”57 Bu satırları alıntılayan Benlisoy, Friedman’ın belki de tek doğru sözünün bu cümleler olduğunu yazıyor çünkü gerçekten de kriz zamanlarında daha önce imkansız gibi görünen fikirler mümkün hale gelmeye başlayabilir. Krizler ve felaketler yeni bir başlangıcın, bir çıkış yolunun bulunmasının aracı olabilir. 

Yakın zamanda kaybettiğimiz primatolog Jane Goodall da hemen her aktivist gibi umudun önemine değiniyor: “Şu anda yaşadığımız karanlık zamanlarda, insanlar umutlarını yitirirlerse, hepimiz mahvoluruz. Yaratmış olduğumuz bu karanlık dünyaya küçük çocukları getirip, umudunu yitirmiş insanlarla çevrili bir ortamda büyümelerine nasıl izin verebiliriz? Bu, bildiğimiz insanlığın sonu olsa bile, sonuna kadar mücadele edelim. Çocuklara, bir araya gelirlerse umut olduğunu öğretelim… Herkes için, pes edip ‘tamam’ demek yerine sonuna kadar savaşmaya devam etmek daha iyidir.”58

Günümüzün en önemli aktivisti Greta Thunberg ise umudun eylemde yani politik aktivizmde olduğunu şu sözleriyle anlatıyordu: “Artık iktidardaki kişilerin politik olarak neyin mümkün olduğuna karar vermesine izin veremeyiz. Artık iktidardaki kişilerin umudun ne olduğuna karar vermesine izin veremeyiz. Umut pasif değildir. Umut boş laf değildir. Umut gerçeği söylemektir. Umut harekete geçmektir. Ve umut her zaman halktan gelir.”59

Greta Thunberg’in duvarlara slogan olarak yazılan “umudun bittiği yerde eylem başlar” sözü zaman zaman umudu mücadelenin önünde engel olarak gören düşünürler tarafından öne çıkarılır. Oysa Greta umuda değil umudun beklendiği yere karşı olduğunu söylemeye çalışıyordu. Yukardaki satırlar da bunu gösteriyor. İktidarların anlattığı ‘umudun’ laftan ibaret olduğunu söylüyordu ünlü “blah blah blah” deyişiyle. Umudun harekete geçince oluştuğunu söyleyerek kitlelerin aşağıdan mücadelesine vurgu yapıyor Thunberg. Yani demokrasiye.

Bambaşka bir dönemde karanlık bir dönemin ortasında Lenin de demokrasiye vurgu yapmıştı. Krupskaya, 1916’da İsviçre’de Lenin ile geçirdiği zamanı anlattığı notlarında Lenin’in halkların kendi kaderini tayin hakkı ve emperyalizm üzerine çalışmakta olduğunu anlattıktan sonra Lenin’in demokrasi vurgusunu şöyle anlatıyor:

“Demokrasinin sosyalizm mücadelesindeki rolü göz ardı edilemezdi. Vladimir İlyiç aynı broşürde “Demokrasi olmadan sosyalizm iki açıdan imkansızdır” diye yazıyordu. “1. Proletarya, demokrasi için mücadele ederek hazırlanmadıkça sosyalist devrimi gerçekleştiremez; 2. Muzaffer sosyalizm, demokrasi tam olarak sağlanmadıkça zaferini sürdüremez ve insanlığı devletin yok olacağı zamana getiremez.”60

Devrimin talepleri olan yöneticilerin seçilmesi, milis güçlerinin oluşturulması, kadınlar ve ezilen halklar için eşit haklar, bunların hep demokratik talepler olduğunu söylüyor Lenin ve kapitalizm altında bu hakların her zaman tamamlanmamış, sınırlı ve geçici haklar olabileceğini belirtip şöyle devam ediyor:

“Belirli bir ülkenin işçilerinin, herhangi bir temel demokratik dönüşüm tam olarak uygulanmadan önce burjuvaziyi devirebileceği düşünülebilir. Ancak tarihsel bir sınıf olarak proletaryanın, en tutarlı ve kararlı devrimci demokratizm ruhuyla eğitilerek buna hazırlanmadığı sürece burjuvaziyi yenebileceği düşünülemez.”61

Fakat Lenin yine de henüz dünya savaşının sürmekte olduğu yıllarda olunduğu için karamsardı da. Devrime dair bir karamsarlık değildi bu, devrim yaklaşmaktaydı ama ne kadar yakın olduğunu öngöremiyordu. Uzun bir zaman alabileceğini düşünerek şöyle söylüyordu: “Biz eski kuşaklar, yaklaşmakta olan bu devrimin belirleyici savaşlarını görecek kadar uzun yaşayamayabiliriz.”62 Tarihin ilginç cilvelerinden biri, bu sözlerden sadece birkaç ay sonra Rusya’da 1917 Şubat devrimi olacak ve sovyetler kurulacaktı. Bir yıl dolmadan da tarihin ilk sosyalist devrimi gerçekleşmiş olacaktı. 

Roger Mehl, Marksist umudun ne olduğunu tartıştığı makalesinde Marksizm için insanlığın kırılma noktasının yabancılaşma olduğunu vurgu yapıyor. Emek aracılığıyla gerçekleşen insan etkinliği insanın kendisini gerçekleştirmesini sağlarken, yabancılaşmayla yani emeğinin ürününü metaya çevirip takas veya satış yoluyla elden çıkarmak için üretimin başlamasıyla birlikte insanlık tarihinde önemli bir kırılma yaşandığını söylüyor. Kapitalizm altında meta üretiminin hakimiyeti insanı hem emeğine, hem diğer insanlara, hem de doğaya yabancılaştırıyor. Çünkü emtia haline gelen emek gücü artık insanın kendi kontrolünde olan bir şey değildir, başkasına aittir. İşçi sadece en temel ihtiyaçlarını karşılamak için emek gücünü satarak hayatta kalmaktadır. Dolayısıyla tarihi bir suçluluk olarak gördüğü bu duruma karşı Marksizmin umut ettiği şeyin bu tarihi kırılmayı yeniden rayına oturtmak olarak görüyor Mehl:

“Marksist umut, bu suçluluğun ortadan kaldırılabileceği, çeşitli yabancılaşma biçimlerinin ve bunların en üst düzeydeki tezahürü olan kapitalist yabancılaşmanın aşılabileceği kesinliğidir. Tarihin gerçek anlamını geri kazanmak, tarihi yapan insanlara düşer. Tarihi kim gerçekleştirecek? Cevap: Yabancılaşmanın en üst düzeyine ulaşmış, her türlü mülkiyetten kurtulmuş, yani aşırı yabancılaşmaları nedeniyle ne servetleri, ne ülkeleri, ne de aileleri olan insanlar, yani proletarya.”63

İnsanlığın gerçek tarihi bu kırılma onarıldığında, insan özgürleştiğinde, sınıflar, devlet ve şiddet ortadan kalktığında başlayacak diyor Mehl. Marksizmin üretimin ilişkileri analizi bu ütopyaya varılmasını sağlayabilecek tek toplumsal kesimin işçi sınıfı olduğu sonucuna varıyor. Bu sonuç diğer toplumsal mücadeleleri dışlamaz çünkü küçük bir sermaye grubunun çıkarına işleyen ve krizlere gebe olan bir sistem altında ezilen yüz milyonlarca insan farklı eşitsizlikler ve ezilme pratikleri altında yaşamaya devam ediyor. Kadınlar ve lubunyalar erkeklerden, etnik azınlıklar çoğunluklardan, yaşam alanları istila edilenler istila edenlerden daha fazla eziliyor. Bu da kadın, lubunya, etnik mücadeleler ve ekoloji mücadelelerini birlikte vermeyi zorunlu kılıyor. 

Ancak tüm bu toplumsal mücadeleler üretim ilişkilerinin dışında sürdüğü için bu hareketler kapitalizmi yıkma ve yerine işçi yönetimini koyma imkanı bulamıyor. İşçi sınıfı sadece ekmek ve iş bulma derdinde olan ‘homo economicus’ olmadığı için de diğer tüm politik meseleler işçilerin de gündeminde yer alıyor. Üstelik çoğu kez bu ezme ilişkileri egemen sınıf lehine ideolojik bir kalkan görevi görüyor. Örneğin Kürtlerin, Alevilerin veya göçmenlerin ezilmesine ses çıkarmayan işçiler kendi egemen sınıfının ve devletinin yanında tutum almış oluyor ve devleti savunan işçi sınıfının onu yıkma ihtimali söz konusu olamıyor. Bu nedenle kapitalizmi yıkabilecek tek toplumsal gücün işçi sınıfı olduğunu ama işçi sınıfının ancak diğer toplumsal eşitsizliklere karşı verilecek mücadelelerle yani çoğu kez yanlış bir biçimde ‘kimlik siyaseti’ denen mücadeleler ile birleşebileceğini unutmamak gerekiyor. 

1989-1991 arasında Doğu Bloku devletleri ile SSCB birer birer yıkılıp Türkiye’de de solda hakim olan Stalinizm çökerken kimse 1989 Bahar Eylemleri ile yepyeni ve o dönemin umutsuzluğunu kıran bir hareketin yükseleceğini öngörmemişti. 1990’lar devletin bütün şiddetine rağmen toplumsal hareketlerin ve işçi hareketinin yükseldiği bir dönemdi. Egemen sınıfın ve egemen medyanın propagandasına rağmen 2003 yılının 1 Mart’ında Irak işgaline asker gönderme tezkeresinin yüzbinlerin eylemiyle engelleneceğini de kimse o yılın başında muhtemelen tahmin etmemişti. 2001 ekonomik krizi ve yeni siyasi iktidar olarak AKP’nin belirdiği bir dönemde kimse iklim değişikliğine karşı mücadelenin onbinlerin katıldığı bir harekete dönüşebileceğini düşünmüyordu. 2013 yılında Gezi direnişinden sadece birkaç ay önceki yaygın karamsarlığı hatırlayanlar hala vardır. İstiklal Caddesi’nde eylem yasağına karşı hemen her gün az sayıda insanın katıldığı ve sert polis müdahalesinin yaşandığı ‘umutsuz’ görünen eylemler oluyor ama bir türlü kitlesel birleşik bir eylem olamıyordu. Fakat kısa süre sonra ülke tarihinin en büyük kitlesel isyanı ülkeyi sardı. Bütün bu hareketler zamanla geriledi ve gerilediğinde umutsuzluk yine hakim oldu. Sonra yine yeni bir mücadele dalgası yükseldi. 

Bugün de karanlık dediğimiz bu koşullar altında yeni toplumsal gerilimler birikiyor. Bu gerilimler örgütler, komünistler, devrimciler olmasa da patlayacaklar bir şekilde ama toplumsal kabarma anında buna hazır olan örgütler ve köstebekler toprağı kazmaz ise bu hareketler de daha önceki birçokları gibi sönümlenip yeni bir ‘karanlık döneme’ girilebilir. Dolayısıyla karanlık dediğimiz koşullar aslında örgütsüzlük hali. Toplumda yaygın olan umutsuzluğun da esas nedeni başka bir dünya tahayyülüne sahip umut veren bir örgütlülüğün olmaması. Bunu aşmanın tek yolu köstebeklerin sayısını artırmak ve onları birleştirmekten geçiyor.

Dipnotlar:

  1. Solnit, 2016, s. xii
  2. Traverso, 2016 ve Dean, 2015
  3. Vrasti, 2016
  4. Tlostanova, 2018
  5. West, 2008
  6. Bargetz, 2024, s. 63-78
  7. Marx, 2016, s. 19
  8. Solnit, 2009
  9. Solnit, 2016, a.g.e., s. 4
  10. Marx, 1859
  11. Solnit, 2016, a.g.e., s. xiv
  12. Solnit, 2016, a.g.e., s. 19
  13. Solnit, 2016, a.g.e., s. xiii
  14. McAdam, 1999
  15. Fromm, 1968, s. 21
  16. Mandel, 1978
  17. Mandel, 1978
  18. Fromm, 1968, a.g.e., s. 24
  19. Bloch, 1976, s. 3-10
  20. Eagleton, 2015, s. 95
  21. 1949’da Doğu Almanya’ya taşınan Bloch, Terry Eagleton’a göre Stalinizm’in uzun bir süre savunuculuğunu yapmıştı. Moskova’daki sol muhalefete yönelik göstermelik davaları savunmuş ve Troçki’yi Gestapo ajanı olarak damgalamıştı. Komünist Parti’den uzak durmasına rağmen Doğu Alman rejimine sadık kalmıştı. Umut İlkesi’nin yazarının bu durumu onun düşüncelerine yansıdı diyor Eagleton: “Habermas’ın ifadesiyle, Bloch özgürlük ve çoğulculuğa giden yolun devlet iktidarı, şiddet, merkezi planlama, kolektivizm ve doktrinsel ortodoksluktan geçtiğine şüphe duymuyordu. Solcu meslektaşlarının çoğu gibi, o da dönemin en önemli seçiminin Stalin ile Hitler arasında olduğunu düşünüyordu. Buna rağmen, Sovyetler Birliği’nde ütopyanın tohumlarını görmek, deneyimden çok umudun zaferini temsil ediyordu, tıpkı Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde umut hakkında yazmanın, orada yaşama deneyimine karşı çok daha önemli bir zafer olması gibi.” Ancak Bloch, Doğu Almanya’ya rejimi tarafından yine de kabul görmedi. “Marksizm geleceği bilimsel bir kesinlikle tahmin edebiliyorsa, umut gibi küçük burjuva bir dindarlığa ne gerek vardı? Bloch bu nedenle takip edildi, hakaret gördü ve öğretim ve yayıncılık faaliyetlerinden men edildi.”  1961’de Batı Berlin’i ziyaret ederken Berlin Duvarı’nın yükselişi nedeniyle evine dönmesi engellendiğinde, bölünmenin Batı tarafında kalmaya karar verdi ve sonrasında Stalinizme sırtını döndü. Artık öğrenci hareketlerine, nükleer karşıtı ve Vietnam Savaşı karşıtı hareketlere destek veriyordu. Ancak Umut İlkesi önceki döneminin eseriydi.
  22. Callinicos, 2004, s. 34
  23. Marx, 1852
  24. Marx, 1859
  25. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 47
  26. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 48
  27. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 1
  28. Gramsci, Prison Notebooks, s. 12
  29. Gramsci, 1979, s. 159
  30. Solnit, 2023, s. 5
  31. Löwy, 2009, s. 8.
  32. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 30
  33. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 32
  34. Boucher devrimci umudu tartıştığı makalesinde klasik felsefenin genellikle umudu bir yanılsama ve doğa üstü olanın kaynağı olarak görürken Aydınlanma dönemi filozoflarının umut hakkında ikiye ayrıldığını söylüyor; rasyonel ve irrasyonel bulanlar. Hobes ve Descartes için umut rasyonel davranışa yöneltirken Spinoza tamamen irrasyonel buluyor umudu. 
  35. Warren, 2015
  36. Ehrenreich, 2007
  37. Dienstag, 2006
  38. Zizek, 2018 aktaran Boucher, 2020
  39. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 43
  40. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 45
  41. Cornel, 2008 s. 3
  42. Marx, 2016, s. 148
  43. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 73
  44. Gould, 2024
  45. Solnit, 2016, a.g.e., s. xx
  46. Eagleton, 2015, a.g.e., s. 131
  47. Solnit, 2016, a.g.e., s. 21-23
  48. Lenin, 1910
  49. Ütopik sosyalistler denilince akla ilk gelenler Charles Fourier, Saint-Simon ve Robert Owen gibi isimlerdi.
  50. Marx ve Engels, 2016, s. 41
  51. Gramsci, 1916
  52. Troçki, 1976, s.236
  53. Benlisoy, 2021, s. 174-175
  54. Fırat, 2012
  55. Benlisoy, 2021, a.g.e., s. 204
  56. Klein, 2018
  57. Benlisoy, 2021, a.g.e., s. 194
  58. Conley, 2025
  59. Thunberg, 2021
  60. Krupskaya, 1916
  61. Krupskaya, 1916
  62. Krupskaya, 1916
  63. Mehl, 1954

 

Kaynaklar

Bargetz, Brigitte, 2024, “Staying with Melancholy? An Archive of Futures Past”, Revolutionary Hope in a Time of Crisis: Political Disillusion, Democray, and Utopia, der. Maša Mrovlje ve Alex Zamanlin, Routledge Studies in Social and Political Thought, Cilt 182, s. 63-78

Benlisoy, Foti, 2021, Kapitalist Kıyamet: Sermaye Mi Dünya Mı?, Habitus Yayıncılık

Bloch, Ernst, 1976, “Dialectics and Hope”, New German Critique, No. 9

Callinicos, Alex, 2004, Toplum Kuramı: Tarihsel Bir Bakış, İletişim Yayınları: İstanbul

Conley, Julia, 2025, “In Final Message of Hope, Jane Goodall Suggests Blasting Trump and Other Hateful Right-Wingers Into Space”, Common Dreams, https://www.commondreams.org/news/jane-goodall-death 

Dienstag, Joshua Foa, 2006, Pessimism: Philosophy, ethics, spirit, Princeton, NY: Princeton University Press

Dean, Jonathan, 2015, “Radicalism Restored? Communism and the End of Left Melancholia.” Contemporary Political Theory, 14 (3): 234–55

Eagleton, Terry, 2015, Hope without optimism, New Haven: Yale University Press

Ehrenreich, Barbara, 2007, “Pathologies of Hope”, Harper’s Magazine, http://home.primus.ca/~remedy3/Pathologies%20of%20Hope%20-%20Ehrenreich.htm 

Erzurumi, Molla Davutzade Mustafa Nazım, 2021, Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet, Can Sanat Yayınları

Fırat, Begüm Özden 2012, “Hayal Gücü Olmadan Özgürleşme Olmaz!”, Skop Bülten, https://www.e-skop.com/skopbulten/hayal-gucu-olmadan-ozgurlesme-olmaz/977

Fromm, Erich, 1968, Umut Devrimi: İnsancıllaşmış Bir Teknolojiye Doğru, Say Yayınları, çev. Şemsa Yeğin

Geoffrey Boucher, 2020, “Revolutionary Hope in Dark Times: Zizek on Faith in the Future”, Religions, 11: 243

Gramsci, Antonio, 1916, “Yılbaşından Nefret Ediyorum”, çev. Hidayet Marsilya, https://akilfikir.net/yilbasindan-nefret-ediyorum-antonio-gramsci/ 

Gould, Deborah B. 2024, “Despair and Other Political Feelings”; Revolutionary Hope in a Time of Crisis: Political Disillusion, Democracy, and Utopia, der. Maša Mrovlje ve Alex Zamanlin, Routledge Studies in Social and Political Thought, Cilt 182

Gramsci, Antonio, 1979, Letters From Prison, der. Lynne Lawner, Quartet Books

Klein, Naomi, 2018, The Battle For Paradise: Puerto Rico Takes on the Disaster Capitalists, Haymarket Books

Krupskaya, Nadejda, 1916, “Reminiscences of Lenin” The Years of The War, https://www.marxists.org/archive/krupskaya/works/rol/rol20.htm 

Lenin, Vladimir Ilyic, 1910, L. N. Tolstoy and the Modern Labour Movement, https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1910/nov/28.htm 

Löwy, Michael, 2009, Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, çev: Aslıhan Aydın ve Uraz Aydın, Versus Yayınları, İstanbul

Mandel, Ernest, 1978, “We Must Dream. Anticipation and hope as categories of historical materialism”, Monthly Review, https://mronline.org/2020/09/16/1978-ernest-mandel-we-must-dream-anticipation-and-hope-as-categories-of-historical-materialism/ 

Marx, 1852, Marx’ın Weydemeyer’e 1852’de yazdığı mektup, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1852/letters/52_03_05-ab.htm 

Marx, Karl, 1859, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1859/critique-pol-economy/preface.htm 

Marx, Karl, 2016, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i, çev. Erkin Özalp, Yordam Kitap

Marx, Karl ve Engels, Friedrish, 2016, Alman İdeolojisi, çev. Tonguç Ok ve Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, 3. Basım

McAdam, Doug. 1999, Political Process and the Development of Black Insurgency, 1930–1970,  İkinci baskı, Chicago: University of Chicago Press, aktaran Deborah B. Gould, 2024, “Despair and Other Political Feelings”, Revolutionary Hope in a Time of Crisis: Political Disillusion, Democray, and Utopia, der. Maša Mrovlje ve Alex Zamanlin, Routledge Studies in Social and Political Thought, Cilt 182

Mehl, Roger, 1954, “The Hope of the Marxist”, The Ecumenical Review, Cilt 6, Sayı 2

Solnit, Rebecca. 2009, A Paradise Built in Hell: The Extraordinary Communities That Arise in Disaster, Viking Adult

Solnit, Rebecca, 2016, Hope in the Dark: Untold Histories, Wild Possibilities Paperback

Solnit, Rebecca, 2023, “Difficult is not the same as impossible”, Not Too Late: Changin the Climate Story from Despair to Possibility, der. Solnit, Rebecca ve Lutunatabua, Thelma Young

Thunberg, Greta, 2021, 28 Eylül, Youth4Climate summit Milan konuşması

Tlostanova, Madina, 2018, What Does it Mean to be Post-Soviet? Decolonial Art from the Ruins of the Soviet Empire, Durham: Duke University Press.

Traverso, Enzo, 2016, Left-Wing Melancholia: Marxism, History, and Memory, New York: Columbia University Press 

Troçki, Leon, 1976, Edebiyat ve Devrim, Köz Yayınları

Vrasti, Wanda, 2016, “Self-Reproducing Movements and the Enduring Challenge of Materialist Feminism”, Scandalous Economics: Gender and the Politics of Financial Crises içinde, der. Aida A. Hozic ve Jacqui True, 248–65, Oxford: Oxford University Press.

Warren, Calvin L., 2015, “Black Nihilism and the Politics of Hope”, CR: The New Centennial Review, 15

West, Cornel, 2008, Hope on a Tightrope, Carlsbad, CA: Hay House Publishers

Zizek, Slavoj, 2018, The Courage of Hopelessness: A Year of Acting Dangerously, Brooklyn: Melville House

 

sosyalizm