Faşizm Nedir ve Faşizme Karşı Gerçek Bir Mücadeleye Dair İmkanlar

Ziya Dinç – Taner Kumpirci

“…düşman galip geldiğinde ölüler bile güvende olmayacak. Ve bu düşman durdurulabilmiş değil hala.”  

Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine,VI

Giriş

Kuzey’den Güney’e Batı’dan Doğu’ya dünyanın hemen her yerinde, en genel anlamıyla gerici, ‘yeni sağ’, ırkçı ve/veya faşist hareketlerin yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Trump’tan Orban’a, Meloni’den Modi’ye kadar ya açıkça faşist liderlikler ya da faşizme heves eden1 hareketlerle işbirliği yapmak konusunda herhangi bir beis görmeyen politik hareketler çağındayız. Özellikle 2008 sonrasında ortaya daha belirgin olarak çıkan çoklu toplumsal krizler ve egemen sınıfların dünya genelindeki geniş kitleleri kısmen dahi olsa memnun edebilecek bir biçimde yönetememe durumu, emperyalist bloklar arasındaki gerginliklerle birlikte, bu yükselen hareketlerin radikalleşmesine zemin oluşturuyorlar. Sosyal alanlardaki radikal kesintiler (‘kemer sıkma’), görünüşteki kısmi artışlara rağmen, doz farklılıkları olmakla birlikte, hemen her yerde yaşanan reel ücret kayıpları, silahlanma ve savaş yatırımları2 verilen ilk reaksiyonlar olarak görülmekte. Tüm bunlar sağ-faşizan hareketlere politik gıda olan konular ve ‘merkez’in sağa doğru bu biçim ve argümanlarla esnemesi, çoğunluğun politik güveninin daha fazla yitirilmesine ve politik güçlerin, ‘merkez’ tarafından meşrulaştırılan sağcı-faşizan-ırkçı argümanların gerçek ve daimi sahiplerinin bulunduğu yerin normalleştirilerek güçlenmesine hizmet ediyor. Böylece geleneksel, muhafazakar ve neoliberal merkez sağ, faşizan sağın politik yakıt tedarikçisine dönüşerek ateşi harlıyor. Silahlanma ve topyekun bir büyük savaş başta olmak üzere milliyetçi-faşizan dünyanın jargon ve politik tahayyüllerinin merkezileştirilmesi, merkezde olanlara değil, o ‘alan’ların politik fantezi dünyasının gerçek sahiplerinin normalleştirilerek güçlenmesine yol açıyor. Bu politik koşullar altında, geniş kitlelere ‘acı reçete’ dayatmak silahına sarılarak, yeni bir büyük düşman heyulası da yaratarak politik baskıların da artırıldığını dünyanın hemen her köşesinde görmek mümkün. Diğer yandan ise bütün bu durumların oluşturduğu yeni baskı döneminin politik ikliminden ötürü, devletin zor gücünün birimlerinin baskısını faşizm olarak görmek gibi bir yanılgı da son zamanlarda -tekrar- hayli yaygın bir hale gelmiş durumda. Bu durum tarihsel bir büyük hatanın tekrarlanması ve faşizmi diğer baskı türlerinden ayıran temel karakteristik özelliklerinin görmezden gelinmesi anlamına geliyor. 

Bu yazıda ilk olarak hareket olarak faşizmin ne anlamı geldiği ve egemen yönetici sınıf açısından işlevi gösterilecektir. Sonrasında faşizmin neredeyse her zaman eşlik edicisi olan ırkçılığın geleneksel faşist hareketler ve yükselmekte olan yeni-faşist hareketler için nasıl pratik bir işlevi olduğunun yanı sıra, faşizme karşı nasıl ittifaklar inşa etmek gerektiği ve bunun hangi zeminlerde mümkün olabileceğine odaklanılacak. Böylece gerçek bir antifaşist hareketin yükselebileceği politik zeminler gösterilmeye ve yanlış bir politik okumanın oluşturduğu politik riskler de ortaya konmaya çalışılacak. Nihayetinde sömürü, baskı, ezme-ezilme olmayan, gerçekten dayanışmacı bir toplumun inşasının, sistemi aşma ufkuyla hareket eden antikapitalist bir hareketin, faşizmi nihai olarak tarihin çöplüğüne gönderebilme kapasitesine işaret edilecektir. 

En temel soru: Bir hareket olarak faşizm nedir?

Bazı sol-sosyalist gruplara ya da ezilen halkların kurtuluş hareketlerine göre, kesintisiz bir biçimde, çeşitli formlarda olan faşizm(ler) altında yaşanmaktadır. Faşizme heves eden, ırkçı, homofobik, göçmen düşmanı… yönetici ya da hareketleri her yerde görmek mümkün olsa da faşist bir rejim olarak tarif edilebilecek herhangi bir rejimin varlığı hayli tartışmalı bir durumdur. Açıkça bir faşist başbakanı olmasına rağmen İtalya’da faşizmin inşa edildiğini söylemek zordur. Faşizm kavramının, neredeyse faşizmin tarihi kadar eski olabilecek çarpık kavrayışı ve gündelik hayatın içinde sıradan bir sözcükmüşçesine hızlı bir biçimde kullanımı, faşizme dair bir enflasyon yaratmakta ve gerçek faşistlerin belirsizleşmesine neden olmaktadır. Bu yanlış kullanım akademik bir kaygıdan değil politik bir pratikten ötürü yersizdir. Yanlış tanımlamalar dizisi yanlış politik konumlanışı doğurmaktadır. Ancak yine de bu yanlış karşı argümanlarla tartışmada, özellikle bir bağlam içerisinde ihtiyatlı ve dikkatli olmak gerekmektedir. Bu bağlam ezilen-sömürge halkların, ezen-sömürgecilere karşı verdikleri mücadelede kullandıkları argümanlar ve propagandadır. 

Kuşkusuz bilhassa ezilen halkların gündelik hayatının en küçük zerresine değin etki ederek zehreden, her an saldırı anındaki ezen mekanizma olarak devletin ve/veya onun desteklediği grupların terörize eden vahşi şiddeti konusu, önemsizleştirelemez ve faşist paramiliter grupların şiddetinden ayırt edilmesi de o kadar kolay değildir. Örneğin işgal altındaki Filistin topraklarında, Batı Şeria’daki devlet destekli-teşvikli silahlandırılmış sömürgeci-yerleşimci terörüne bir çeşit faşist çetelerin saldırıları diyenlere karşı azami derecede özenli olunmalıdır. Faşistlerin sıkça başvurduğu yöntem olarak şiddet ve gündelik hayatın her anını terörize etme başka formlarda da vücuda gelebilmektedir. Hakeza klasik kolonyal şiddet de buna oldukça benzerdir. Ancak burada çok daha genel bir duruma dair politik çerçeve çizilme amacı vardır. Türkiye’de 1923’te kurulan rejimden, rejimin düzenli aralıklarla yaptığı askeri darbelere, rejim içinde özgün bir kırılma momenti olduğuna şüphe olmayan Kasım 2002 sonrası Türkiye’sine ve 7 Ekim 2023’ten sonraki Almanya politik ikliminden Putin Rusya’sına değin, bütün bu rejimlerin karakteristik farklılıklarını da hiçleştiren bir biçimde, her şeye faşizm damgası vurmak konusunda bonkörlük dikkat çekicidir. Bu, iki temel nedenden ötürü büyük bir yanılgı ve yanlışlık taşıyor. Bu özensiz enflasyonist kullanım birincisi teorik, ikincisi ise pratik nedenlerden ötürü gerçeği bulanıklaştırıyor ve yapılması gerekenleri belirsizleştiriyor.

Faşizm hareketini3 ve olgusunu anlamak için Almanya’da iktidarın 1933 Ocak’ında onlara altın tepside verilmesinden on beş yıl kadar geriye gitmek en azından başlangıç olarak gereklidir -İtalya’yı paranteze alarak-. Zira toplumsal gruplar ve politik hareketler tarihsiz ve bağlamsız bir biçimde ortaya çıkmamaktadır. Dünya Savaşı yenilgisinin getirdiği toplumsal ruh hali, savaş sonrasındaki anlaşmaların dayattığı ağır maddeler -ki bunlar Nazi hareketinin her zaman sırtımızdan hançerlenmek benzeri ifadelerle propaganda malzemesi olmuştur- girilen ekonomik darboğaz gibi nedenler büyük bir toplumsal krize neden olmuştur.4 1918 Kasım Devrimi’nin yenilgisinden ve işçi sınıfı hareketini dağıtmak5 için de mobilize olan, savaş koşullarında siperlerde tamamen vahşileşen ve bir biçimde seri şekilde insan öldürmeyi normalleştiren eski askerler, küçük yeni partilerin ortaya çıktığı bir dönemde, en önemli amaçları açıkça sosyalist harekete karşı olmak olan Freikorps‘u kurdular.6 Bu kurulan paramiliter gruplardan biri, daha sonra Nazi hareketi, yani NSDAP’ya dönüştü. Bu hareket şiddet ile politik hasımlarına saldırmakla kendine taraftar bulan, seviyesiz ve içerik olarak da cılız bir hareketti. En önemli kurucu metinleri olan Kavgam çocukça cümlelerden oluşan, ciddiye alınması güç bir metindi nitekim. Ancak 1929’dan itibaren başlayan dünya ekonomik krizi sırasında, bu parti, kitlesel işsizlik ve yoksullaşma nedeniyle artan halk öfkesini sol ve Yahudilere yöneltmeyi başardı. Günah keçisi ilan etme ve şiddet ile adeta bir çeşit törensel saldırıları ile basit çözüm yol ve önerileri gösterdi. Çok keskin toplumsal-politik krizlerin ortasında basitçe düşmanlar yaratarak büyüme zemini bulabildi. Orta sınıfların krizi ve tamamen elde mevcut olanı da kaybetme kaygısı temelinde yükselen Nazi hareketi NSDAP’ın silahlı ‘Sturmabteilung’ (Fırtına Birlikleri), dünya ekonomik krizi günlerinde paramiliter bir iç savaş birliği olarak faaliyet gösterdi. İşçi sınıfı hareketlerine karşı küçük burjuva, orta sınıflar ve potansiyel işsizlerden oluşan bu grupların yitirdikleri ya da yitirme riskleri görünür olan küçük dünyalarını muhafaza etme ve bu durumun nedeni olarak gördükleri grupları ortadan kaldırma hedefi temel politik motivasyonları olmuştur. Ekonomik-politik kriz ile başlayan durum derinleştikçe, karamsarlıkla bezeli bir umutsuzluk hali genele yayıldıkça, milyonlarca insan kendi varoluşlarına ilişkin daha derin kaygılar duymakta ve bu panik hali ile birlikte sokakta mobilize edilebilir bir duruma doğru evrilebilmektedirler.7 Bu noktada krizin derinliği ve mevcut kapitalist sisteme duyulan öfkenin genel yaygınlığı, bu faşist hareketin içerisindeki bazı unsurların da antikapitalist-miş gibi yapmasına neden olabilmekteydi.8 Ancak Nazi hareketin kimlerden oluştuğu böylesi heveslere pek imkan olmadığını gösterir. Nazi partisinin kimlerden oluştuğuna bakmak, genel bir perspektif için önemlidir. Chris Harman’ın bir aktarımına göre:

“İtalyan faşistleri gibi, Naziler de orta sınıfların partisiydi. Hitler iktidara gelmeden önce üyelerinin büyük bir kısmı serbest meslek sahibi (yüzde 17,3), beyaz yakalı çalışanlar (yüzde 20,6) veya memurlardı (yüzde 6,5). Bu grupların tümü, Nazi Partisi’nde nüfusun genelinden %50 ila %80 daha yüksek oranlarda temsil ediliyordu ve hepsi bugün olduğundan çok daha sosyal ayrıcalıklı kabul ediliyordu. Nazilere katılan işçiler de vardı, ancak bunların oranı nüfusun genelindeki oranlarından yaklaşık %50 daha azdı”.9 İlaveten durumu fazlasıyla gizemlileştirici bir komploculuk sentezi de hareket halinde faşistlere ideolojik düzlemde ırkçı bir malzeme sağlamaktadır. Yahudilerin dünyayı yönettiği ırkçı saçmalığından, aşı karşıtlığına değin uzanan irrasyonel coşma hali bu türden gerici kabarmaların temel bileşenlerini oluşturur. 

Dünya ekonomik sisteminin bir aile ya da etnik grup tarafından kontrol edilmediği açık olmakla birlikte, Nazi hareketinin dünyanın verili ekonomik kontrol sistemine dışarıdan geldiği, kaynaklara ve ticaret yollarına erişim için, sistemin eski sahipleriyle (‘erken dönem kapitalistler’) çatışmasının kaçınılmazlığı konusu, kapitalizmin ve emperyalizmin işleyişine dair başka bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler diğer büyük kapitalist devletlere nazaran geç kapitalistleşmişlerdir. Bu türden bir yapının ürünü olarak Nazilerin vahşeti ve terörizmi bir yana, Naziler ile diğer Batılı kapitalist kuvvetlerin çatışmasını, egemen kapitalizmin başat unsuru olabilme mücadelesi veren güçler olarak görmek mümkündür. İdeolojik dünyayı da etkileyen temel faktör olarak ekonomik çıkar ve arzular, Nazi hareketi dolayımıyla olmasa bile, genişlemek isteyen Almanya kapitalist sınıfları için adeta kaçınılmaz görülen bir karşı karşıya gelme halini dayatmaktaydı. SVU’nun (Aşağıdan Sosyalizm) faşizm broşüründe Weimar Cumhuriyeti’ndeki bu eğilim kısaca şöyle ifade edilmektedir: ”Weimar Cumhuriyeti’nde krizin şiddetlenmesi nedeniyle, sermayenin bir kısmı, satış pazarlarını, ticaret araçlarını ve hammaddeye erişimi güvence altına almak için tek çıkış yolunun yeni bir emperyalist savaş olduğunu düşünüyordu.’10 Almanya egemen sınıfı ve kapitalistleri emperyal arzularla bunu planlıyorlardı. Savaş elbette bir çılgınlıktı, ancak nedeni yalnızca çılgın birkaç kişinin oyun ya da öldürme arzusu değildi! Fakat ifade edildiği üzere, faşizm ile yayılmacı kapitalizm arasındaki özsel ilişkinin merkezinde olduğu bu konu başka bir tartışmanın konusudur. 

Faşizm, onun toplumsal-politik tabanının doğası gereği, büyük şirketler ile işçi hareketi arasında sosyal olarak ezilen ve hatta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan küçük burjuvazinin siyasi hareketidir. Küçük burjuvazi ve orta sınıflar işçi hareketinin yanında yer almakta olumlu yönde bir gelecek göremezlerse, kolaylıkla onun olası düşmanı haline gelebilirler. Buna benzer bir durum, emek gücünü satarak yaşamasına karşın, hem işçi olduğunun idrakinde olmayan hem de tekrar her an işsiz kalabilme tehdidi altında yaşamak zorunda bırakılan en kalt katmana itilmiş gruplara (‘lümpen proletarya’) mensup olanlar için de geçerlidir denilebilir. Tekrar tarihsel momente, yani Nazi hareketine dönülecek olursa, sokakları terörize etmesine ve büyük bir ideolojik inşa sürecine girişmiş olmasına rağmen, ne var ki halen sistemin merkezine gelememiş olan bir gruptu Naziler. Ancak 1931’den itibaren, Almanya egemen sınıfının önemli bir azınlığı Adolf Hitler’in NSDAP’sini destekledi. Brüning, von Papen ve Schleicher’in muhafazakar hükümetleri, içine girilen politik-ekonomik krizin üstesinden gelemediğinde, Almanya egemen sınıfı sonunda denenebilir ‘makul bir seçenek’ zannıyla Hitler’i destekledi. Bu kararın oluşmasında elbette anti-komünist bir motivasyon da belirleyici faktörlerdendir. Komünistlerin iktidara gelebilme ‘riski’ Almanya egemen sınıfına, faşistlerden daha korkunç bir seçenek olarak kabul edilebilir bir seçenek olarak görüldü ve sistem Hitler’e Şansölye olma hakkı vererek 1933’te onu, hiçbir zaman adil seçimlerde salt çoğunluk düzeyine erişememiş olmasına rağmen Reich Şansölyesi yaptı. 

Almanya yönetici sınıfının Hitler’e verdiği destek, Nazilerin yükselişine zemin hazırlayan dünya ekonomik krizinin yol açtığı kapitalist çözümsüzlük ve yıkım sürecinin bir ürünüydü. Bu temel bağlamda faşizm ile kapitalizm arasındaki ilişki hiçbir zaman unutulmamalıdır. Zira faşizmin bir hareket ve iktidar olarak sabit unsuru, işçi hareketine karşı uygulanan terördür. Troçki buna dair açıkça bir çerçeve çizmiştir: “Faşizmin görevi, yalnızca proleter öncüleri yok etmek değil, aynı zamanda tüm sınıfı zorla parçalanmış halde tutmaktır.” Sol ve sendikalar, faşist terörün ilk kurbanları arasındaydı.11 Faşizm, bir yandan küçük burjuvazinin işçi hareketine, diğer yandan büyük sermayenin işçi hareketine duyduğu nefreti ırkçı milliyetçiliğin yoluna yönlendirdi. Yine Troçki’nin cümleleriyle: “Alman faşizmi, İtalyan faşizmi gibi işçi sınıfına ve demokratik kurumlara karşı bir koçbaşı gibi kullandığı küçük burjuvazinin sırtından iktidara yükselmiştir. Ama iktidardaki faşizm hiç de küçük burjuvazinin hükümeti değildir. Tam tersine, tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür. (…) Bunalım dönemlerinde bu sınıflar temel sınıflardan birinin politikasını en akıl almaz sınırına kadar götürmek zorundadırlar. Faşizm, bunları sermayenin hizmetine sokmayı başarmıştır.” 12

Bugünün dünyasında ırkçılık da benzer bir işleve sahiptir. Örneğin Almanya’da 2010’larda yeni bir dalga ile yükselen neofaşist ve ırkçı Pegida hareketi ve AfD’de de öncelikle İslam ve mültecilere karşı kendini konumlandıran hareketlerdir. Sorunların gerçek kaynakları değil dünya politik sisteminin yarattığı çözümsüzlükler sonucunda oluşan mültecilik durumunun sonuçları onlar tarafından düşmanlaştırılmaktadır. Varolan sorunların nedenleri sanki mültecilermiş gibi bir kara propaganda yapılmaktadır. Bunun sadece Almanya’da değil artık dünyanın hemen her yerinde böyle olduğu da görülebiliyor. Neofaşist hareketlerin kadın, LGTİQ+ ve her türden azınlık hareketinin politik hak kazanımlarına duyduğu öfke13 de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kuşkusuz AfD’li faşistlerin de içinde olduğu ancak onlardan daha fazlası olan ‘Gemeinsam für Deutschland’ (Almanya için hep birlikte) gibi faşist sokak hareketleri neredeyse her haftasonu temel hak alanlardaki kazanımlara dair harekete geçmekte, bazı küçük şehirlerde yapılan Onur Yürüyüşlerini engellemeye çalışmaktadırlar. Sokakta cılız olan faşist hareket Meclis siyasetinin sağladığı imkanlar dolayımıyla cesaretlendirilmektedir.  Faşist örgütlenmeye karşı kararlı bir direniş, sadece gelecekte büyük bir tehlike olabileceği için gerekli değildir. Bugün bile faşistler, kundaklama ve saldırılarla mültecilerin ve örgütlü solcuların can ve mal güvenliğini tehdit etmektedir. İfade edilen şeyler belirsiz bir geleceği dair değil içerisinde yaşadığımız bugünün dünyasına ilişkindir. Buraya kadar teorik olarak faşist kavramının otoriter-totaliter-baskı rejimleri için sıradan bir kavram olarak kullanmanın yanlışlığı gösterildi. Şimdi ise bu yanlış kullanımın pratik olarak faşistlere karşı oluşturulabilecek politikaya dair engelleyici yanları gösterilecek. 

Faşistler için ırkçılığın pratik işlevi ve kapitalizmin yeni-bitmeyen sürekli krizi

Büyük bir sosyal çöküş tehdidi altındaki küçük burjuvazi için, 1930’lar Almanya’sının politik ikliminde ırkçılık, ‘Yahudi finans sermayesi’ne ve işçi hareketine karşı faşist kitle hareketinin oluşumunda ideolojik bir yapıştırıcı görevi gördü. 2010’lardan sonra da yine benzeri bir iklime girildi ve neoliberalizmin yol açtığı politik krizlerin günah keçileri göçmenler ilan edildi. Tıpkı Kavgam’dakine yakın bir seviyesizlik, ucuzluk ve düşünme zahmetinden azade bir biçimde, geniş kitleler için basit düşman kategorileri inşa etme tipik bir yönetme ve faşist gruplar için örgütlenme aracı haline geldi. İnternet dünyasının imkanları kontrol ve doğrulama olmaksızın yayılan yalan yanlış bilgiler bu nefretin körükleyicilerinden oldu. Alex Callinicos 2023 yılında yayınlanan The New Age of Catastrophe (Yeni Felaket Çağı) kitabının 5. bölümünde neoliberal yönetim modelinin içerisinde olduğu çok boyutlu kriz evreninde yükselişe geçen reaksiyon hareketlerinin karakterini analiz eder.  Neoliberal modelin güvencesizliğe mahkum bırakarak kırılganlaştırdığı insanların, mevcut konumlarını bile kaybetme korkusu ile hareket etmelerinin nedeni sosyal devlet yapılarındaki küçülmelerle birlikte, ortaya konulan kalkınma modelindeki yapısal çarpıklıklardır. Batı ülkeleri özelinde üretimin merkezden kaydırılması başta olmak üzere, refah dağılımındaki korkunç eşitsizlik gibi nedenler, haklı olarak memnuniyetsizlik durumu ortaya çıkarmakta ve bu hal sağ gruplar tarafından manipüle edilerek çalınmaktadır.14 Öfkenin kaynağı haklı olmakla birlikte yönelimindeki yanlışlık sistemin sağdan eleştirisine neden olmaktadır. Öfke kendisine hakiki bir eleştiri için zemin olacak uygun araçları bulamamaktadır da denilebilir. Tıpkı 1930’lar Almanya’sındaki kriz ortamının keskin eleştirisinin meşru olması ancak eleştirinin istikametinin, yönelinecek politik yere dair hayati önemde olması gibi. Bu bağlamda Callinicos’a göre: “Kapitalizmin neoliberal versiyonu aynı anda hem jeopolitik hem de biyolojik olan çok boyutlu bir krizin ortasında parçalanıyor. Bunun sonucunda hegemonya krizi, burjuva yönetiminin egemen biçimlerinin zayıflaması ortaya çıkıyor.”15 Bu olgu tek bir ülke ile sınırlı değil global bir form olarak karşımıza çıkmaktadır. “Günümüzde tanıklık ettiğimiz şeyi neoliberal düzenin, kitlelerin hayal güçlerini yakalayabilecek ilerici bir alternatif önermek için aşağıdan gelen yeteri kadar güçlü işçi mücadelelerine sahip olmayan çözülüşüdür. Bu, aşırı sağın statükodaki birçok fonksiyon bozukluğu tarafından yaratılmış olan hoşnutsuzluk ve öfkeden faydalanmasına olanak tanıdı.”16 Bu durum, odak noktanın bir kez daha çoklu krizler etrafında olduğunu göstermektedir. Memnuniyetsizlik ve öfkesini temsil edecek kanal arayan kitleler, öfkelenmelerine sebep olan sonuçlara dair gerçek bir çözüm önerisi sunamayacakları kesin olan sağ-popülist ırkçı gruplara yöneliyorlar. Bunun en tipik örneği de Almanya’dadır. 

Almanya’da 2013 yılında kurulan Almanya için Alternatif partisi (AfD), Şubat 2025 seçimlerinde tarihi bir rekor ile yüzde 20’lere ulaştı ve 10 milyon kişinin oyunu aldı. Ana akım medyanın yanıltıcı bir biçimde sunduğu gibi bir ‘Doğu Almanya partisi’ olmadığını gösterdi bu sonuç. Zira aldığı 10 milyon oyun 7 milyonu Batı’dan, 3 milyonu ise Doğu’dan gelen oylardı. Oysa diğer yandan 2025 başı itibarıyla AfD’nin toplam üye sayısının 52 bin olduğu görülmekte. Sokak mobilizasyonu son derece sınırlı, parti kongreleri Essen’den Riesa’ya kadar her yerde devasa eylemler ile protesto edilen, sokakta kitle gücü olarak cılız durumda bir parti. Karşılaştırma olması bakımından Die Linke (Sol Parti) aynı seçimlerde 5 milyon oy olmasına rağmen üye sayısı 100 binden fazla. Sadece bu basit veri bile politik mobilizasyon kapasite ve kabiliyetleri bakımından bir perspektif vermektedir. Ancak yine de güvencesizlik ve kırılganlık darboğazına girmiş çalışanlar arasında AfD’ye yönelmede bir artış olduğu da görülmekte. Aşağıdaki 1.Grafik AfD’nin işçiler, beyaz yakalılar ve işsizler arasındaki artan popülerliğini göstermektedir. 2.Grafikte ise ekonomik durum kötü diyen insanların genel durumu ve AfD’ye oy verenlerin ekonomik durum kavrayışları görülebilmektedir. Nihai olarak 3.Grafik’te ise genel olarak Almanya’da işlerin iyi gitmediğine dair genel bakış ve AfD’ye oy verenlerin bakışı görülmektedir. 


Kaynak: Tagesschau seçim grafikleri

Bunların üzerine bir de AfD meclis grubu üzerinden çok ciddi imkanlara kavuşabiliyor ve görünürlüğünü artırıyor. Ayrıca ‘merkez’in de radikal bir biçimde sağcılaşması genel bir ‘AfD’lileşme’ gibi bir probleme yol açıyor. Faşist ideoloji sıradanlaştırılarak her yere sirayet ediyor ve faşistlerle aynı yerde durmamak temel ilkesi (‘Brandmauer/Yangın duvarı’) tamamen dağılmış bir duruma geliyor. En somut örnekler olarak, 2025 Şubat sonrasında oluşan meclis yapısı içerisinde CDU-CSU (Muhafazakar partiler) ve SPD’den (Sosyal Demokrat Parti) oluşan hükümet sayısız kere AfD’lilerin de “Evet” dediği yasa düzenlemelerini meclisten geçirdi. Irkçılıkla bezeli bir propaganda ile de birlikte işçi sınıfı bölünüyor ve birlikte hareket etme kapasitesi zayıflatılıyor. Oysa bu kapasiteyi hem canlı tutmak hem de keskinleştirmek gerekiyor.

Faşizme karşı nasıl mücadele etmeli ya da faşizmin önlenebilir yükselişi

Bertolt Brecht Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi metnini şöyle sonlandırmaktadır:

“Sizler görmeyi öğrenin bakakalmak yerine

Kımıldayın yerinizden, son verin gevezeliklere.

Bu düzen az kalsın dünyayı yönetecekti!

Sonunda yenildi, ama ceremeyi halklar çekti.

Zaferi kutlamada hiç acele etmemeli –

Pisliği doğuran karın bugün bile verimli!”17

Bu cümleler aradan geçen on yıllar sonra bugünün dünyasına da doğrudan seslenebilmektedir. Ekonomik olarak daralan, güvencesiz hisseden…. toplumsal anlamda kırılgan bir konumda olan insanların politik güvenini kazanabilecek sahici bir sol-sosyalist hareketin varlığına olan hayati ihtiyaç bir kez daha belirgindir. Faşist hareketleri meclisler yoluyla durdurmak imkanı yoktur. Faşistler ancak ve ancak sokakta karşı karşıya gelinme ve gayrimeşru olan faaliyetlerinin engellenmesi yoluyla durdurulabilir. Faşist hareketin kadrolarının mobilize olma kapasitesi engellenmeli. Faşist hareketlere yönelen insanlara da sahici politik seçenekler ortaya koyabilmek şuanki en temel politik vazife durumunda. Zira örneğin Şubat 2025 Almanya seçimlerinde AfD’ye oy veren 10 milyon insan bir anda faşistleşmedi. Kuşkusuz ırkçılığın normalleştirilmesi, göçmen düşmanı nefret gibi ideolojik unsurlar da harekete geçirici malzemeler bileşiminin asli unsurlarındadır. Ancak 10 milyonluk bir kitle için bunu söylemek imkansız. Böylesi bir gerçek alternatifn yokluğunda, aşağıdaki tabloda da görülebileceği üzere, Almanya’daki Şubat 2025 genel seçimlerinde “ekonomik durum iyi değil, Almanya’da işler iyi gitmiyor” diyen öfkeli insanlar AfD’ye yöneliyorlar. Sisteme duyulan haklı öfke, sorunlara çözüm getiremeyeceği kesin olan bir başka sahte alternatife kaymakta. AfD’nin 2025 Riesa seçim programı sosyal hakları tırpanlamayı, daha radikal bir neoliberalizm uygulamayı vaat ederken, kesinti ve neoliberalizmden mustarip kitleler, sanki bir alternatifmiş gibi bu partiye yönelmişlerdir. Bu büyük dilemmayı aşmak için ifade edilen türden bir politik merkezin ihtiyacı ortadadır. 

SVU’nun 2024 tarihli faşizm broşüründe de vurgulanarak ifade edildiği üzere, hükümetlerin 80’lerin sonundan itibaren sürekli olarak yaptıkları kesintiler, en azından kısmi bir pansuman işlevini yerine getiren sosyal kurumların kapanmasına ya da küçülmesine, emeklilik maaşları düşük olan emeklilerin, geri dönüşüm parası için boş şişeleri toplayıp geçimlerini sağlamak için ek işler aramasına neden oluyor. Hal böyleyken Merz hükümetinin CDU’lu Ekonomi Bakanı, zaten yüksek olan emeklilik yaşının 70’e çıkarılması söylentilerini somutlaştırarak, yeni bir politik saldırının işaret fişeğini havalandırıyor.18 Sağlık sistemini özelleştiriyor ve kapitalize ediyorlar. Şehirlerde kira fiyatları ödenebilir olmaktan çıkıyor. Bunun en temel sebebi, yüzlerce ve hatta binlerce daireye sahip olan gayrimenkul şirketlerinin yaptığı manipülasyonlar ve oluşturdukları tröstler. Bunun kök nedeni ise bu yönetimlerin özelleştirilmesi! Yani büyükşehirlerde büyük bir konut krizi var ve nedeni doğrudan neoliberalizmin çarpık dünyası. Bu listeyi uzatmak ve toplumsal-politik problemleri sıralamaya devam etmek mümkün. 

Bölgesel kısmi değişiklik olmakla birlikte gerçek şu ki bu sistem içerisinde yoksullar giderek daha da yoksullaşıyor, zenginler ise daha da zenginleşiyor. Barınma, eğitim, sağlık gibi en temel alanlardaki temel beklenti ve talepler bile kamu tarafından düzgün bir biçimde sıradan bir insan için sağlanamıyor. Oysa diğer bir açıdan ise zenginlik katlanarak artıyor. Ancak sadece çok çok küçük bir (asalak) azınlık için bu böyle. Örneğin Almanya’da en zengin beş kişinin toplam serveti, enflasyon düzeltmesi yapıldıktan sonra, iki yıl içinde, 2020 yılına kadar yaklaşık dörtte üç oranında arttı. 2023 yılında şirketler akıl almaz düzeylerde kârlar elde etti. Dünyanın en büyük 148 şirketi, Haziran 2023’e kadar geçen 12 ayda toplam 1,8 trilyon ABD doları kâr elde etti. Bu, 2018-21 dönemindeki ortalama net karlara göre yüzde 52,5’lik bir artışa karşılık geliyor. Bu veriler OXFAM’ın 2024 Almanya raporuna dayandırılmaktadır.19 Son 7-8 yılda yaşanılan genel yoksullaşma ve düşük ücretlerin ‘standart’ seviyesine getirilerek sabitlenmesine rağmen Türkiye’deki en büyük 100 şirketin son yıllarda elde ettiği kârların milyar dolarlar düzeyinde olduğu da bilinmektedir.

Sonuç: Gerçek bir antifaşizm için Antikapitalist hareket ve ufkun gerekliliği

Frankfurt Okulu geleneğinin filozoflarından ve üzerine tartışılabilecek pek çok şey söyleyen-yapan Max Horkheimer’in ünlü bir cümlesi vardır: ”Kapitalizme dair konuşmak istemeyenler faşizme ilişkin de susmalıdır.20 Bu meşhur cümle faşizme dair sahici her analizin politik ufkunun, kapitalizmin yarattığı sonsuz krizler dünyasını kendisine hedef koymalıdıra işaret eder. 20.Yüzyıl Almanya’sının önemli filozoflarından olan, yine Frankfurt Okulu geleneğinden Theodor Adorno kendinden beklenmeyecek bir biçimde, adeta bir aktivist tonlamasıyla, 1964 tarihli bir konuşmasında, sağ radikalizm denilen 1960’ların başlarındaki ‘yeni’ faşist hareketlerin Almanya genelinde tekrar yükselişe geçmesine ilişkin önemli bir vurguyla konuşmasını bitiriyordu. Onun işaret ettiği bu noktalar, yazı boyunca ele alınan faşizm ve faşizmin yükselişine dair nasıl bir gelecek mümkün sorularına bugün de güncel olan bir yanıt niteliğindedir. Adorno’ya göre:

“Muhtemelen aranızdan bazı kişiler, sağ radikalizmin geleceği hakkında şimdi neler düşündüğümü sormak isteyeceklerdir ya da sormak istemişlerdir. Ben bu sorunun, üzerine çok fazla düşünmek gerektiği için yanlış bir soru olduğunu düşünüyorum. Bu tarz düşünme biçiminde, böyle şeyler en baştan doğa felaketleri olarak görülerek, onlardan, tahminde bulunulan bir kasırgadan ya da hava durumu felaketlerinden bahseder gibi bahsedilmektedir. Bu, politik özneliğin ortadan kalkmasına yol açan, gerçeklikle seyirci konumunda kalmaya mahkum olan, teslimiyet dolu kötü bir ilişki kurar. Bu konuların nasıl devam edeceğinin, nasıl ilerleyeceğinin sorumluluğu, son merci olarak bizlerdedir.”21

Kasım 2023’te faşistlerin yaptıkları gizli kitlesel sınır dışı etme planları toplantısı Ocak 2024’te afişe oldu. Bu gizli plan kitlesel bir politik infiale yol açtı. O günden bu yana AfD ve faşistlere karşı milyonlarca insan yüzlerce noktada eylemlere katıldı. Ayrıca Essen ve Riesa kentlerinde AfD’nin yaptığı parti kongreleri, tamamen bloke edilemese bile devasa eylemlerle protesto edildi: Essen’de Haziran 2024’te 80 bin, Riesa’da ise Ocak 2025’te 15 binden fazla kişi sokaklardaydı. Ancak ve ancak kararlı bir birleşik mücadele hattı, faşist harekete karşı en geniş politik ittifaklar ağını inşa etmek Nazilere karşı moral üstünlük gibi hayati bir noktada yılgınlığın önüne geçilebilir. Fakat bu yapılması gerekli olan karşı eylemler, onların tekrar tekrar ortaya çıkmasını tek başına engelleyemez. Almanya özelinde -diğer ülkelerde de benzer eğilimler hep var- 1960’larda NPD, 80’lerde Cumhuriyetçiler ve 2013’ten sonra AfD ortaya çıktı ve yükseldi. Krizleri ve bu krizlerin yol açtığı yıkımları, ırkçılık ve faşizmin gelişmesi için gerekli koşulları yaratan, sürekli bir biçimde krizler içindeki kapitalizmdir. Bu nedenle en merkezi sonucumuz açıkça şudur: Faşizmin içerisinde konuşlanabilecek koşulları bulabildiği, ona doğan bir ‘yuva’ olan kapitalizme karşı sahici politik alternatifler sunmak! Girdiğimiz her politik ittifakta fikirlerimizi açıklıkla dile getirmeli, kapitalizmin sorunlar arasında sıradan bir sorun olmaktan ziyade bizatihi sorunun doğrudan kendisi olduğunu göstermeye çalışmalı, bu sömürü ve eşitsizlik sistemini ortadan kaldırmaya odaklı kararlı bir politik örgüte insanları kazanmaya çalışmalıyız. Çünkü faşizm ancak, kârın insanlardan önce geldiği kapitalizmi, tam tersi şekilde işleyen dayanışmacı bir toplulukla değiştirdiğimizde kesin olarak yenilgiye uğratılmış olacak. Faşizm tehlikesini kesin olarak ortadan kaldırabilmenin yolu buradan geçiyor: Onu durdurmak dün olduğu gibi bugün de mümkün!

*Sozialismus von Unten/Aşağıdan Sosyalizm üyeleri, Almanya

Dipnotlar:

  1. Federico Finchelstein Faşizme Heves Etmek ifadesini kitabının başlığına çıkarmıştır ve yeni faşist hareketler ile sağ popülist dalga arasındaki ilişkiye odaklanmıştır. Böylece bu hareketlerin ideolojik kaynaklarını ve reflekslerini daha iyi kavramak mümkündür.
  2. Bianet’in haberine göre, 2024 yılında dünya genelinde silahlanmaya 2,7 trilyon dolar harcandı. (Bianet, 2025)
  3. Faşizm ile Nazizm arasındaki ayrımlara dair bir tartışma kuşkusuz yapılabilir. Ancak Nazizmin faşizmden ayrı bir ideoloji-hareket değil, bizatihi onun içinde olduğu her zaman akılda tutulmalıdır.
  4. Döneme dair etkili bir tanıklık olan Sebastian Haffner’in Bir Almanın Hikayesi kitabı kişisel notlar olmakla birlikte son derece önemli politik-toplumsal analizleri de vurgulamaktadır. Satır aralarında sosyalist hareketlerin eksiklikleri denilebilecek noktaları da çok iyi vurgular Haffner.
  5. Ayak takımı ya da sokak çetelerinin işçi sınıfı hareketini ezmek için egemen sınıflar tarafından nasıl kullanıldığı 1976 yapımlı bir film üzerinden görmek için, Bernardo Bertolucci’nin 1900ler‘ine bakmak iyi olacaktır.
  6. Oldukça karmaşık ve zor bir dönem olan 1918-19 dönemecini daha iyi anlamak için Chris Harman’ın Kaybedilmiş Devrim-Almanya kitabının ilgili bölümüne bakmak iyi olacaktır: ss.80-99.
  7. Bu kriz ve belirsizlik halinin sokak hareketleri ve sağcı-komplocu sözde argümanlarla ilişkisine dair bkz. SVU’nun Neden Afd’yi durdurmak zorundayız: Bir daha asla broşürü. (2024)
  8. Nazi hareketinin hangi ekonomik-toplumsal çıkarların ana taşıyıcısı olacağına dair büyük ‘hesaplaşma’ 1934 yılında ‘Uzun Bıçaklar Gecesi’ni doğurmuştur. Antikapitalistmiş gibi olma heveslisi gruplar, büyük sermaye ile birlikte hareket etme kararı ve amacı olan Naziler tarafından kanlı bir biçimde tasfiye edilmiştir. https://marksist.org/30-haziran-1-temmuz-1934-uzun-bicaklar-gecesi/
  9. Harman, 2022, s. 484
  10. SVU, 2024, s. 13
  11. Faşizmin Güncel Durumu başlıklı 2016 tarihli yazısında Jan Maas böyle değerlendirmektedir.  https://www.sozialismus-von-unten.org/gegenwart-des-faschismus/
  12. Troçki, 1998, s. 450
  13. Almanya için hep birlikte faşist grubuna dair: https://www.spiegel.de/politik/deutschland/gemeinsam-fuer-deutschland-rechte-kundgebungen-loesen-gegendemonstrationen-aus-a-a732ec65-4ff7-42ae-bf9a-fb4237642f96 ve AfD’nin meclis grubu, etrafında 100’den fazla faşistin istihdam edildiği bir faşist çekirdeğe dönüşmüş durumdadır: https://www.tagesschau.de/investigativ/br-recherche/afd-bundestag-rechtsextreme-mitarbeiter-100.html
  14. Örneğin sıradan bir Amerikalı için ekonomik durumun son elli yıldaki değişimine dair Piketty vd. şöyle demektedirler: “ABD’deki gelir dağılımının alt yarısı 1970’lerden bu yana ekonomik büyümeden bütünüyle izole oldu. 1980’den 2014’e, ABD’de yetişkin başına ortalama milli gelir yüzde 61 arttı ancak gelir sahibi bireylerin alt yüzde 50’sinin ortalama vergi öncesi gelirleri enflasyona göre düzenlendikten sonra yetişkin başına yaklaşık 16 bin dolarda durakladı. Bunun aksine gelir, en üst yüzde 10’da yüzde 121, en üst yüzde 1’de yüzde 205 ve en üst yüzde 0,001’de yüzde 636 artış göstererek gelir dağılımının en üstünde birdenbire yükseldi.” (Economic growth in the US: A tale of two countries / ABD’de ekonomik büyüme: İki ülkenin hikayesi: https://cepr.org/voxeu/columns/economic-growth-us-tale-two-countries )
  15. Callinicos, 2024, s. 215
  16. Callinicos, 2024, s. 225
  17. Brecht, 1997, s.192
  18. Ek olarak, çalışma sürelerinin uzatılmasını ne kadar hayati ve gerekliği olduğunu (!) da ekliyor bakan. https://www.fr.de/wirtschaft/cdu-ministerin-reiche-will-rente-mit-70-fuer-babyboomer-zwei-weitere-gruppen-im-fokus-93857516.html
  19. Almanya’daki toplumsal eşitsizliklere odaklanan bu aktarım genel kalıpları ve ezberleri hayli sarsacak devasa eşitsizlik durumlarını iyi göstermektedir: https://www.oxfam.de/ueber-uns/publikationen/bericht-soziale-ungleichheit-2024
  20. Ünlü cümle şöyle: „Wer aber vom Kapitalismus nicht reden will, sollte auch vom Faschismus schweigen.https://brandenburg.rosalux.de/news/id/22740/
  21. Adorno, 1977, s.572

KAYNAKÇA

Adorno, Theodor, 1977, “Was bedeutet: Aufarbeitung der Vergangenheit”, Eingriff: Neun kritische Modele, Gesammete Schrifien Bd. 10.2, Suhrkamp Verlag, Frankfurt, ss.555-572

Bianet, 2025, “2024’te dünya silahlanmaya 2,7 trilyon dolar harcadı” https://bianet.org/haber/2024-te-dunya-silahlanmaya-2-7-trilyon-dolar-harcadi-306882 (Erişim tarihi: 25.08.2025)

Benjamin, Walter, 1991, Über den Begriff der Geschichte, Gesammelte Schriften I. Rolf Tiedemann und Hermann Schweppenhäuser (Hrsg.), Suhrkamp Verlag, Frankfurt ss.691-707

Brecht, Bertolt, 1997, Bütün Oyunları, Cilt 9, Arturo Uİ’nin Yükselişi, çev. Ahmet Cemal vd., Mitos Boyut Yayınları, İstanbul

Callinicos, Alex, 2024, Yeni Felaket Çağı, çev. Onur Orhangazi, Ütopya Yayınevi, İstanbul. 

Cepr, Piketty, Thomas, 2017, Economic growth in the US: A tale of two countries https://cepr.org/voxeu/columns/economic-growth-us-tale-two-countries (Erişim tarihi 22.08.2025)

Der Spiegel, 2025, “Rechte Kundgebungen treffen auf Gegendemonstrationen” https://www.spiegel.de/politik/deutschland/gemeinsam-fuer-deutschland-rechte-kundgebungen-loesen-gegendemonstrationen-aus-a-a732ec65-4ff7-42ae-bf9a-fb4237642f96 (Erişim tarihi 24.08.2025) 

Finchelstein, Federico, 2025, Faşizme Heves Etmek: Demokrasiye Karşı En Büyük Tehdidi Anlamak İçin Bir Rehber, çev: Zeynep Şarlak, İletişim Yayınları, İstanbul

Frankfurter Rundschau, 2025, “CDU-Ministerin Reiche will Rente mit 70 für Babyboomer – zwei weitere Gruppen im Fokus” https://www.fr.de/wirtschaft/cdu-ministerin-reiche-will-rente-mit-70-fuer-babyboomer-zwei-weitere-gruppen-im-fokus-93857516.html (Erişim tarihi: 31.07.2025

Haffner, Sebastian, 2018, Bir Almanın Hikayesi, çev: Hulki Demirel, İletişim Yayınları, İstanbul

Harman, Chris, 2011, Kaybedilmiş Devrim: Almanya 1918-1923, çev. Cengiz Alğan, Pencere Yayınları: İstanbul 

Horkheimer, Max, 2010, https://brandenburg.rosalux.de/news/id/22740/ (Erişim tarihi: 11.07.2025)

Kumpirci, Taner, 2023, Die AfD und die Lehren aus der Geschichte – Der Kampf gegen den Faschismus, Stuttgart

Maas, Jan, 2016, “Die Gegenwart des Faschismus”, https://www.sozialismus-von-unten.org/gegenwart-des-faschismus/ (Erişim tarihi 08.08.2025)

Marksist.org, 2015, 30 Haziran/1 Temmuz 1934: “Uzun Bıçaklar Gecesi”, https://marksist.org/30-haziran-1-temmuz-1934-uzun-bicaklar-gecesi/ (Erişim tarihi: 11.08.2025) 

OXFAM, 2024, “Bericht zur sozialen Ungleichheit 2024”, https://www.oxfam.de/ueber-uns/publikationen/bericht-soziale-ungleichheit-2024 (Erişim tarihi: 31.08.2025)

Sozialismus von Unten, 2024, Warum wir die AfD jetzt stoppen müssen – Nie wieder Faschismus, Berlin

Tagesschau, 2024, “AfD im Bundestag beschäftigt mehr als 100 Rechtsextreme” https://www.tagesschau.de/investigativ/br-recherche/afd-bundestag-rechtsextreme-mitarbeiter-100.html  (Erişim tarihi: 29.07.2025)

Troçki, Leo, 1998, Faşizme Karşı Mücadele, çev: İnci Batuk, Yazın Yayıncılık, İstanbul

sosyalizm