“Osmanlı’yı nasıl bilirdiniz?” Erken Cumhuriyetin ve AKP Rejiminin Osmanlı Algısı

Selim Deringil

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında “Osmanlı’dan Kurtuluş” 1923-1938

Yüzüncü kuruluş yıldönümünde İngilizce adının bir kümes hayvanıyla aynı olduğu gerekçesiyle “Turkey”den “Türkiye”ye dönüştürülmesini resmen talep edip Birleşmiş Milletler’e kabul ettiren bir devlet. Tabii bunun resmî gerekçesi “hindi” değil, Sayın Dışişleri Bakanımızın ifadesiyle “Türkiye’nin markasını parlatmak”. Bu yazıda, bu zihniyetin kökenini erken dönem Cumhuriyet Türkiyesi’nin Osmanlı algısında ve bugün AKP’nin “Yeni Osmanlıcılık” rejimininde arayacağım.

Erken dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı geçmişine bakışı “devr-i sabık yaratarak yeni düzeni meşrulaştırma” olarak tanımlanabilir. Bu yaklaşımın en ilginç boyutu “kopuş içinde süreklilik”tir. Zira Mustafa Kemal başta olmak üzere genç cumhuriyetin egemen sınıfı tümüyle Osmanlıdır. Her ne kadar “red-i miras” etseler de tüm eğitimleri (Mekteb-i Harbiye, Mekteb-i Tıbbiye, Mekteb-i Hukuk) veya Bab-ı Ali’dir.

Dolayısıyla ateşli bir Cumhuriyetçi olan Falih Rıkfı Atay’ın canhıraş feryadından başlayabiliriz: “Batı medeniyeti dünyasında İtalyan nasıl İtalyansa, Alman nasıl Almansa, Türk de öyle Türk olacaktı. İslam Şarkı’nda Arap Arap, Fars Fars, hatta Arnavut Arnavut, fakat Türk Türk değildi […] Garplılaşmak, aynı zamanda Araplaşmaktan kurtulmak, Türkleşmek demekti”.1 Yani Osmanlı “şark” idi ve ondan kopmak gerekiyordu. Bu amaca yönelik olarak genç cumhuriyet Osmanlı tarihine Şükrü Hanioğlu’nun tabiriyle bir çeşit “baypas” uyguladı. “Türk” Osmanlı’dan çok önce “büyük” idi, ondan sonra da “büyük” olacaktı. Osmanlı bir çeşit şanssız parantezdi. Bu amaca yönelik en güçlü araç Türk Tarih Tezi olmuştur:

Türk Tarih Tezi’nin en işlevsel boyutlarından biri Osmanlı tarihine tam bir baypas uygulamasıdır. Yeni rejimi meşrulaştırmak amacıyla Osmanlı tarihinin bütün izleri silinmeliydi. Bunu yapmanın en kolay yolu Osmanlı tarihini uzun ve şanlı bir geçmişin mütevazi bir dipnotu haline getirmekti.2

Atatürk’ün “Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kuramaz. Bunun başka türlü izahı olmak lâzımdır. Tarih ilmi bunu meydana çıkarmalıdır” talimatıyla çalışmaya girişen heyetin içinde Fuad Köprülü’nün önemli bir rolü oldu. Kurucusu olduğu Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası’nda 1931’de yayımladığı “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlıklı makalesinde, Osmanlı’nın Bizans’tan batılı tarihçilerin iddia ettiği gibi etkilenmediğini, Osmanlı kültürünün ve devlet geleneğinin Orta Asya kaynaklı olduğunu öne sürdü. Bu amaca hizmeten 1931’de yazılan ilk lise tarih ders kitaplarında Osmanlılar dışındaki Türk devletleriyle ilgili bölümler Köprülü’ye yazdırıldı. “1934’te Sorbonne Üniversitesi’nde Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sorunu üzerine üç konferans verdi. Bu konferans metinlerini 1935’te Les Origines de I’Empire Ottoman adıyla yayımladı. Bununla birlikte Türk Tarih Tezi’ne mesafeli kaldı.”3

“Bu yönüyle Cumhuriyet’in kuruluşunda oluşturulmaya çalışılan ancak rasyonel bir tez olarak kabul edilmeyen Türk Tarih Tezi’ndeki köken ve süreklilik vurgusunu da ilmî bir zemine ve usule oturtmuştur.”4

Türk Tarih Tezi’ni savunmak için yabancı uzmanlar devreye sokuldu. Bunların belki de en önemlisi İsviçreli antropolog Eugene Pittard, Ankara’ya davet edildi ve 1947’de İkinci Türk Tarih Kongresi’nin şeref başkanı unvanı verildi. Pittard, Türklerin “Avrasya’nın görkemli ırklarından” ve “brakisefal” ırktan olduklarını yazmıştı. Pittard, ayrıca antik Yunanlarla Türklerin aynı ırk kökeninden geldiklerini ve böylelikle Türklerin her zaman Avrupalı olduklarını iddia etmişti. Mustafa Kemal’in manevî kızı Afet İnan doktora tezini Pittard’ın yönetiminde yaptı. Tez başlığı şöyleydi: “Anadolu – Türk ‘ırkının’ vatanı; Türk halkının antropolojik kimliği üzerine araştırmalar: 64.000 kişiyle yürütülen anket”. Pittard’ın önsözünü yazdığı çalışma 1947’de Türk Tarihi’nin Ana Hatları olarak yayınlandı.

Kafatasçılık ve sözde antropoloji 1930’lu yıllarda doruğuna ulaşmıştı. Bir grup antropolog ve tarihçi 1935’te Mimar Sinan’ın naaşını mezarından çıkararak kafatasını ölçtü ve “sadece kültür bakımından değil ırk olarak Türk” olduğunu ilan etti. Oysa Sinan anılarında Kayserili Ermeni bir devşirme olduğunu açıkça ifade etmişti.5

Ölümünden 347 yıl sonra, 1 Ağustos 1935 Perşembe günü İstanbul’a gelmiş bulunan Türk Tarihi Araştırma Cemiyeti’nin görevlendirilmiş üyeleri: Cemiyet Başkanı Hasan Cemil Bey (1879-1967), cemiyet üyesi Şevket Aziz Bey (1903- 1983) ve cemiyetin Asbaşkanı Afet Hanım (1906-1985), Süleymaniye Külliyesi’nin Haliç’e meyilli kuzey kesiminde, Bab-ı Fetvâ Yokuşu başındaki üçgen alana gelerek Sinan’ın mezarını kazdırmaya başladılar. Bir miktar toprak alındıktan sonra iskelete ulaşıldı. Beraberinde getirdiği aletlerle gerekli ölçümleri yapan Şevket Aziz (Kansu) Bey, kafatasının ölçüleriyle hiperbrakisefal özelliklere uyduğunu hemen orada ilan edince herkes mutlu oldu. SinanTürk’tü.6

İşin daha da garip tarafı, Usta’nın kafatası o gün bugün kayıp!

Bu mezar ihlaline katkıda bulunan Şevket Aziz Kansu, 1932’de toplanan ilk Türk Tarih Kongresi’nde mavi gözlü ve sarı saçlı bir köylü kızını kongreye getirerek Türklerin “brakisefal Alpin ırktan” olduklarının kanıtı olarak sunmuştu. Kansu ve diğer “bilim insanları” Türklerin ırk cetvelinde “Nordik ırklardan dahi üstün” olduklarını, Hitit ve Sümer uygarlıklarının Orta Asya’dan gelen Türk kavimleri tarafından kurulduğunu iddia ettiler. Bu araştırmalar çerçevesinde İstanbul’un Türk, Yahudi ve Rum mezarlıklarından kafatasları çıkararak Türklerin “ırk olarak üstün” olduğunu “kanıtladılar”.7

Osmanlı baypasını tamamlamak üzere atılan en önemli adım kuşkusuz 1928 Harf Devrimi’dir. Latin harflerini benimserken ari Türkçe’nin Osmanlıca kelimelerden arındırılması gerekliydi. Bu amaca yönelik olarak 1932’de Türk Dili Tedkik Cemiyeti kuruldu.

Ancak harf devrimine karşı çıkanlar arasında dönemin en seçkin tarihçisi Fuad Köprülü vardı. Millî Mecmua’da 1 Aralık 1926’da yayınladığı yazıda itirazlarını açıklıkla ifade etti:

Latin harflerinin kabulüne taraftar olanlar, zannediyorlar ki garp medeniyetine bu sûretle daha çabuk ve daha kolay temessül edebiliriz. Hâlbuki garp medeniyetine temessül harflerimizin tebdili ve Latin harflerinin kabulüyle kabil olamaz… Harflerin tebdilini isteyenler, bu işi alelâde bir mantık meselesi halinde muhakeme etmeyip de bir ilim meselesi sûretinde tetkik ederlerse bunu teslim etmek mecburiyetinde kalırlar.

Köprülü’ye göre ancak eski kültürleri olmayan “iptidai kavimler” harf devrimine ihtiyaç duyardı. Oysa Türklerin çok köklü bir geçmişi vardı.8 Ancak kısa bir süre sonra Köprülü bu görüşlerini terk ederek harf devriminin olumlu boyutlarını vurguladı.

Osmanlı adeta bir yabancı dil olarak görüldü. Şemseddin Sami’nin Kamus-u Türki’si temel alınarak yeni dilin Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması amacıyla Tarama Dergisi yayınlanmaya başladı. Halk Arapça ve Farsça kelimelerin yerine “ari Türkçe” kelime bulmaya davet edildi. Mustafa Kemal 1934’te soyadını ari Türkçede “sağlam” anlamına gelen “Kamâl”a çevirdi ve kısa bir süre imzasını bu şekilde attı.9

1934’e İkinci Türk Dili Kongresi’ne gelindiğinde Hanioğlu’nun tabiriyle “tam bir dil kaosu” yaşanıyordu. Radyo bültenleri ve resmî ilamlar anlaşılamaz hâle gelmişti. Bir yıl sonra “Osmanlıca-Türkçe” cep sözlükleri türedi.10 Harf devriminin asıl nedeni sonradan Güneş Dil Teorisi olarak tarihe geçecek (ve ne mutlu ki tarihin çöplüğüne atılacak) teoriye hazırlık yapmaktı. Bu iş hemen hemen hiç tanınmayan Viyanalı bir dil bilimciye ihale edildi. Herman Feodor Kvergic Türk dilinin tüm dünya dillerinin kökeni olduğunu iddia ettiği bir kitap yazmış ve bunu Atatürk’e sunmuştu. Güneş Dil Teorisi bu eser üzerine bina edildi. Gene Hanioğlu’na dönersek: “Bir kez daha Avrupa entelektüel tarihinde ücra bir konumda bulunan bir bilim adamı son dönem Osmanlısında ve çağdaş Türkiye’de merkezî bir önem kazanacaktı.”11 Kvergic Türkiye’de el üstünde tutuldu ve Türk devleti tarafından Güneş Dil Teorisi’nin yaygınlaştırılması görevi verildi. Çok daha sonra Amerika ve diğer ülkelerdeki Ermeni lobilerine karşı Türk tezini savunmak üzere aynı şekilde Amerikalı ve Avrupalı tarihçiler istihdam edilecektir.

Tüm bilimsel zafiyetine karşı Atatürk’ün ölümüne kadar Güneş Dil Teorisi önemini korudu, hatta 1936’da Ankara Üniversitesi’nde ders konusu oldu.12 Atatürk’ün ölümünden sonra, İnönü döneminde teori terk edildi. Ancak dili “sadeleştirme” programı sürdü, zira Türk milliyetçiliğinin Osmanlı geçmişi ile arasına mesafe koymasına büyük katkıları oldu. Gelecek nesiller 1928’den önce yayınlanan her şeyi okumak için özel bir beceri (Arap harfleri) edinmek zorunda kalacaklardı. O denli ki, 1945’te yayınlanan Nutuk yeni nesillerce anlaşılabilmesi için yeni Türkçe ile 1963’te Söylev olarak yayınlandı. Sancılı da olsa bu süreç yeni bir dil doğurmuştu. Türk dil devrimi ünlü İngiliz tarihçi Geoffrey Lewis’in unutulmaz sözleriyle “felaket bir başarı” (a catastrophic success) olmuştur. Örneğin ben İkinci Dünya Savaşında Türk dış politikası üzerine tez araştırmalarımı yaparken taradığım 1930’lu yılların gazetelerinde Hitler ile Stalin’in bir “tedafui ittifak” (saldırmazlık anlaşması) imzaladıklarını gördüm!

Atatürk’ün ölümünden sonra, İnönü döneminde erken Kemalist dönemin en sivri fikirleri usulca terk edildi. İnönü kendisini öne çıkaran bir rejim yaratırken Atatürk’ü “Ebedî Şef” ilan etti, ancak “Ebedî Şef”in anısı İnönü’nün kendine atfettiği “Millî Şef” unvanın gölgesinde kaldı.

“Güneş Dil Teorisi veya Türklerin brakisefal kafatasları, Türklerin atalarının neolitik çağlardan beri dünyaya uygarlık yayma misyonları, bilimsel içerikten yoksun oldukları için değil, sıradan vatandaşa çok uzak oldukları için terk edildi… Kemalistlerin tarihten silmeye çalıştıkları Osmanlılara kıyasla, dünyanın ilk dilini konuşan proto-Türkler en basit anlatımla fazla uzaktılar.”13

Atatürk’ün ölümünden bir yıl sonra Tanzimat reformlarının yüzüncü yıldönümü saygıyla anıldı. Tanzimat dönemini konu alan Üçüncü Türk Tarih Kongresi’de sunulan tebliğlerin birçoğunun konusu Osmanlı tarihiydi.14 Böylelikle “iade-i itibar” edilen Osmanlı geçmişi, Türklerin şanlı tarihinde yerini aldı. Üzerinde Midhat, Âli ve Fuad Paşaların çehreleri bulunan ve “Tanzimat’ın Yüzüncü Yılı” ibaresini taşıyan bir posta pulu dahi tedavüle sokuldu. Ancak bu iade-i itibar sürecinde tarihin cımbızlanması devam etti. Tanzimat Paşaları Cumhuriyet’i hazırlayan sürecin başlangıcı olarak yüceltilirken, Abdülhamid ve dönemi “irticanın” ve “istibdadın” hüküm sürdüğü karanlık bir devir olarak vurgulandı. AKP iktidarı döneminde Abdülhamid’in kahramanlaştırılması büyük ölçüde bu olumsuz imaja tepki olarak gelişti.

Erken Cumhuriyet döneminde ve bugün Birinci Dünya Savaşı algısı: Çanakkale Şehitleri Abidesi

Birinci Dünya Savaşı biter bitmez İngilizler, Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar ve Fransızlar Çanakkale savaşlarında ölen askerlerine Çanakkale yarımadasında şehitlikler ve anıtlar inşa etmeye başladı. Şehitliklerin yer aldığı topraklar İngiltere ve Fransa’ya tapulu arazi olarak bağışlandı ve bu bağış Lozan anlaşmasında yer aldı. İngiliz ve Fransızlardan epey sonra, herhalde eski düşmanlarının örneğinden biraz da utanarak, 4 Mayıs 1927’de Meclis bir anıt yapılmasını kanunlaştırdı. Kararın alındığı tarihten 1960’ta anıtın açılışına kadar geçen sürede anıtın inşa hikâyesi yolsuzluklar ve ihmaller hikâyesidir.

İnşaat masrafları devlet ödeneği ve özel bağışçılar tarafından karşılanan anıtın temeli ancak 17 Nisan 1957’de görkemli bir törenle atıldı. Ancak kısa bir süre sonra müteahhitlerin çimentodan çaldıkları ve vasıfsız malzeme kullandıkları ortaya çıktı. Şehit saygısından ve vatan sevgisinden oldukça yoksun olan müteahhitler para cezasıyla ve kısa bir süre hapisle cezalandırıldılar. İnşaat durdu. Devlet parayı kesti. Ancak toplumda infial yaratan bu durum ilginç bir biçimde olumlu yönde gelişti. Zeki Müren, Müzeyyen Senar ve Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Vefa spor kulüpleri cömert bağışlarda bulundu. Gayrimüslim vatandaşların vakıfları da bağış yağdırdı. Basında ve kamuoyunda katkıda bulunmadığı için yoğun eleştirilere maruz kalan Menderes hükümeti kesenin ağzını açtı ve anıt Çanakkale zaferinin 45. yıldönümünde, 21 Ağustos 1960’ta açıldı. Bu arada 27 Mayıs darbesi olmuş ve Menderes hükümeti devrilmişti.

Anıtın orijinal projesinde yüksekliği 40 metre olarak öngörülmüş, ancak daha sonra Atatürk’ün boyu olan 1,70 metre eklenerek 41,70 metre yüksekliğinde inşaat tamamlanmıştır.15

Anıt mezar veya meçhul asker anıtı Türk kültüründe bir “icad edilmiş gelenek” olarak görülmelidir. Bunun en güzel örneğini 1992’de açılan “57. Alay mezarlığı” oluşturmaktadır. Savaş esnasında ölen askerler zorunlu olarak toplu mezarlara gömüldükleri için bireysel defin imkânı yoktu, o nedenle mezarlık bir “sembolik mezarlık” olarak tanımlanmıştı. Mezarlıkta görülen taşların üzerindeki isimlerin nereden alındıkları meçhuldür.16

Çanakkale zaferinin zihinlerdeki yankıları hâlen Türk milliyetçi söyleminin muhtelif cephelerinde (İslamcı veya laik) sürmektedir. Mehmet Beşikçi’ye göre Çanakkale’nin hatırası bir tür “Çanakkale hegemonyası” yaratmış ve savaşın diğer cephelerinin hatırasının silik kalmasına neden olmuştur. Çanakkale zaferi adeta Cumhuriyet’in kuruluşu ve Atatürk’le özdeşleştirilmiş ve bir tür “kuruluş efsanesi” haline getirilmiştir.17

Kahraman Şakul, “Çanakkale ruhunun” Türkiye’nin kutuplaşma sürecinde simgesel bir rol oynadığını öne sürer ve buna örnek olarak Gezi eylemleri sırasında eylemcilere girişen çevik kuvvet ekiplerini “Çanakkale destanını yaşattınız” diyerek öven şeflerini örnek gösterir. 18

Geleneksel olarak ordunun ve laik Cumhuriyet’in tekelinde olan Çanakkale anma etkinlikleri AKP döneminde İslamî bir vurgu edinmiştir. Tayyip Erdoğan 2013 anma törenlerinde Çanakkale zaferini bir “cihad” olarak ilan etmiş ve Osmanlı ordusunda savaşan “Suriyeli, Boşnak, Kosovalı, Mısırlı” askerleri “koşarak gelen cihat savaşçısı” olarak tanımlamıştır. Oysa bu kişiler savaş sırasında zorunlu askerlik kapsamında askere alınan insanlardır.19

Gene yakın zamanlarda “moda” haline gelen bir eylem AKP’li belediyelerin Ramazan ayında Çanakkale’ye düzenledikleri bedava gezi programlarıdır. Örneğin 2012 yılında düzenlenen etkinlikte katılımcılar kara ekmek, bulgur çorbası ve sudan oluşan “şehit menüsü” ile oruçlarını açmışlardı.20

Erdoğan rejiminin değişen Birinci Dünya Savaşı algısı

AKP hükümetlerinin Osmanlı geçmişini siyasî propaganda aracı olarak kullanma programı kapsamında, daha önce unutulmak istenen veya çok daha az vurgulanmış olan savaş cephelerini bir tür “rehabilite” etme politikası gündeme gelmiştir.

Sarıkamış faciası

Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli hezimeti olan Sarıkamış seferi bir tür yeniden diriliş yaşamıştır. 1914 yılının Aralık ayında en az 65.000 askerin donarak öldüğü ve “Enver Paşa’nın fiyaskosu” olarak tarihe geçmiş olan bu savaş, son zamanlarda adeta İngiltere’de Dunkirk ricatına benzer bir şekilde, “şerefli bir yenilgi” olarak sunulmaya çalışılmıştır.21 Sarıkamış’ın yıldönümlerinde “Sarıkamış şehitlerini anma” etkinlikleri gerçekleştirilmiştir. Bunların en çarpıcısı Aralık 2018’de Türkiye İzciler Birliği tarafından düzenlenmişti. On bir ülkeden 194 izcinin katıldığı “Allahuekber Şehitlerini Anma Millî Bilinç Kampı” Filistin, Lübnan, Filipinler, Irak, Suriye ve Kuveyt izcilerinin katılımıyla gerçekleşti. Etkinlik programına göre Sarıkamış savaşında Osmanlı askerlerinin Allahuekber dağlarında yürüdükleri yerlerde yürünecek ve eksi 22 derecede karlar üzerine uyku tulumları serilerek “şehitlerle tefekkür” edilecekti. Ancak senaryo neredeyse fazlasıyla gerçekçi bir şekilde gelişti. Ansızın bastıran tipi izcileri gerçekten donma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Her ne kadar Türkiye İzciler Birliği sorumluları “hayatî tehlike olmadığını” savunduysa da izciler kar araçları ve kurtarma ekipleri tarafından kurtarıldı. Olayın olumlu bir sonucu olarak da “Filipinli Onie Celespera’nın olaydan etkilenerek Müslüman olduğu” haberi duyuruldu.22

Kut’ül Amare Zaferi

Birinci Dünya Savaşında Osmanlı ordularının gerçekten beklemeyen bir direnç ve başarı gösterdiği bugün kabul edilmektedir. 1916 yılının Nisan ayında Irak’ta Kut’ül Amare’de bir İngiliz ordusunun bütün komuta kademesiyle birlikte ele geçirilerek teslim olması Çanakkale zaferinin gölgesinde kalmıştır. Erdoğan rejimi bu “ihmali” telafi etmek amacıyla Kut’ül Amare zaferinin

100. yıldönümünde İstanbul’da Lütfi Kırdar salonunda görkemli bir “Kut’ül Amare Savaşı Oratoryosu” düzenlemiştir. Tayyip ve Emine Erdoğan’ın himayesinde gerçekleştirilen, ve bütün devlet erkanının hazır bulunduğu etkinliğin sonunda Osmanlı tarafında çarpışan El Bezun aşiretinin bugün aşiret reisi olan önde gelenleri Erdoğan’a üzerinde “El Bezun Aşireti” ibaresi bulunan bir sancak hediye etmişlerdir.23

Kut’ül Amare zaferi TRT 1’de 2018-2019 yayın sezonunda 33 bölümü yayınlanan “Mehmetçik Kut’ül Amare” dizisine konu olmuştur. Erdoğanların şahsî himayelerinde gerçekleştirilen dizinin gala açılışına cumhurbaşkanı, eşi ve devlet erkanı katılmıştır.

Erk Berçer’in Osmanlı komutanı Halil (Kut) Paşa’yı canlandırdığı dizi duygusal bir kahramanlık öyküsüdür ve vahim tarihî hatalarla doludur. Bu hataların en çarpıcısı İngiliz askerlerini Halil Paşa’nın teslim alma sahnesidir. Paşa, karşısında esas duruşta silahlarıyla saf tutmuş İngiliz askerlerine, “Siz bizim misafirimizsiniz, biz misafirimiz olanlara iyi davranırız” yollu sözler eder. Ancak gariplik şuradadır: Karşısındaki “İngiliz” askerlerinin hepsi besili pembe beyaz adamlardır, oysa teslim alınan askerlerin çoğu Hintliydi ve uzun süren muhasara ve açlık sonucu bir deri bir kemik kalmışlardı. Ayrıca savaş esiri olarak teslim olan askerler ağır işlerde amele taburu olarak çalıştırıldı ve çoğu öldü. Ancak komutanları General Townsend gayet konforlu bir esaret yaşadı. Büyükada’da bir konağa yerleştirildi.24

Erdoğan rejiminin Osmanlı tarihini propaganda amaçlı kullanma programı veya “Osmanlı Tutkusu”

1 – Abdülhamid Tutkusu

Erdoğan rejiminin Osmanlı tarihini propaganda amaçlı kullanmasının dorukları kuşkusuz Sultan Abdülhamid’le ilgili söylem, televizyon dizisi ve muhtelif konularda ona verilen referanslardır. Bunların en çarpıcı örneği TRT 1’in “Payitaht Abdülhamit” dizisidir. Abdülhamid’i Bülent İnal’ın canlandırdığı dizi açık bir propaganda aracıdır. Kut’ül Amare dizisinden bile daha vahim tarihi çarpıtma (veya tamamen icad etme), ırkçılık ve duygusal manipülasyonlarla doludur. İzleyicinin Abdülhamid’le Erdoğan’ı eşleştirmesi beklenmektedir. Birçok demecinden sonra Erdoğan izleyenlere “Payitaht Abdülhamid’i izliyor musunuz?” sorusunu sormuştur.25 Dizinin ana teması, etrafı düşmanlarla çevrili bir devletin dümeninde bir tek dümencinin olduğudur. AKP tabanının İslamcı kimliğiyle tanınmış ama aynı zamanda “usta bir diplomat” olan padişahla Erdoğan’ı aynı kahraman figüründe görmeleri amaçlanmaktadır.

Tarihin katlinin doruk noktası Abdülhamid’in İngiliz elçisini tokatlaması sahnesidir! Paranoya derecesine varan çekingenliğiyle ün yapmış bir padişahın bunu yapmasını “senaryo icabı” veya “bu bir dizidir, tarih değil” geçiştirmeleriyle meşrulaştırmak zevahiri kurtarmaz.

Çanakkale köprüsünün açılış töreninde Erdoğan Abdülhamid’e gönderme yaparak “Unutmayın yüz kırk sene önce Sultan Abdülhamid Han bu köprülerle (üç boğaz köprüsü) ilgili çalışmalar yaptırmıştı… Savaşlar nedeniyle tamamlanamadı. Tamamlamak bize kısmetmiş” diyerek kendisiyle Abdülhamid arasında doğrudan ilişki kurmuştur.26

Karadeniz’de sondaj yapacak olan gemiye de Erdoğan’ın emriyle “Abdülhamid” adı verilmiştir.

2 – Ertuğrul Tutkusu

Erdoğan’ın tarihi araçsallaştırma politikasının yakın Osmanlı tarihiyle yetinmediğini, yakın zamanlarda yayınlanan “Diriliş Ertuğrul” dizisinde aynı temaların işlendiğini görürüz: Her zaman, her durumda haklı, güçlü, dürüst, adil ve gerektiğinde acımasız bir önder. “Osman Gazi’nin babası” olarak bilinen bu önderin karşısında “iç düşmanlar”, yani onun dürüstlüğüne karşı türlü hile ve alçaklıklarla onu devirmeye çalışanlar vardır. Dış düşmanlar ise muhteliftir: Bizanslılar, Haçlılar, Venedikliler (yani tüm Avrupalılar) veya senaryo yavaşlama belirtileri gösterdiğinde öne çıkarılan Moğollar (yani Kürtler). İç düşmanlar ise dış düşmanlarla işbirliği içinde olan hainlerdir (yani Erdoğan’ı eleştiren herkes). Burak Özçetin’in “popülizm” olarak nitelendirdiği bu tür ürünlerin arkasında AKP “popülizmi” yatar. Ertuğrul ile özdeşleştirilen Erdoğan, “yerli ve millî” her şeyin özüdür.27

Bu tarz ürünler dış piyasaya da sürülmektedir. Örneğin Netflix’e satılan “The Ottoman” dizisinde konu edilen, Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un fethidir. Teknik düzeyi oldukça yüksek olan bu dizinin özelliği “yarı belgesel” (docu-drama) niteliğinde olmasıdır. Zaman zaman sahne alan “uzmanlar” Fatih’in muhtelif özelliklerini tartışmaktadır. Bunun herhalde en ilginç örneği ünlü bir Türk deprem mühendisinin Fatih’ten “Bu çocuk bir dahiydi” (This boy was a genius) şeklinde görüş belirtmesidir.

Sonuç yerine

“Hindi” gitti, “Türkiye” geldi. Türkiyeli gelecek nesiller artık İngilizce ülkelerinin adını yazarken bir kümes hayvanı çağrışımından kurtulmuş oldular ve “ülkenin markası parlatılmış” oldu. Yukarıda sözünü ettiğimiz dönemlerle bunun ne ilişkisi var?

İsmini değiştiren ülkelerin çoğunun bir sömürge geçmişi var: Zaire/Kongo, Myanmar/Burma, Sri Lanka/ Seylan gibi. Ancak Osmanlı’nın istese de istemese de varisi olan Türkiye’nin böyle bir geçmişi yok. Aksine, sömürgeleşme tehlikesine karşı başarıyla sürdürülmüş bir savaş sonunda kazanılmış bağımsız ve egemen bir ülke söz konusu. Ancak Kemalist dönemin en ateşli günlerinde bile “Batılı” olmak bir millî tutku haline geldiğinde kimse ülkenin adını değiştirmeye kalkışmadı. Ülkenin bağımsızlığının ve egemenliğinin tanındığı Lozan Konferansı’nda İnönü ve ekibi pekala “Turkey” olarak masaya oturdu. Kemalizm kendini “Batıya rağmen Batılı” olarak savunurken ismini değiştirmeyi düşünmedi, ancak “marka parlatma” uğruna hâlen bugün dahi yer yer duvarlarda gördüğümüz “Bütün dünya Türk olsun” şiarını benimsedi.

AKP dönemine gelince, sarkaç tam aksi yöne sarktı. Osmanlı ve Osmanlı öncesi tarih AKP rejiminin ideolojik propagandasının başlıca payandalarından biri oldu. Abdülhamid “rehabilite” edilmekle kalmadı, adeta baş tacı edildi.

Yukarıda tartıştığım dönemlerin birleştirici unsuru millet olarak aşılamayan aşağılık kompleksidir. Önce “Batıya rağmen Batıcı” olunmuş, sonra AKP döneminde açıkça Batı’ya karşı çıkılamadığından Osmanlı nostaljisine sığınılmıştır.

Bu arada küçük bir hatırlatmada bulunmak isterim. Amerika’nın “millî kuş”u seçilirken, yeni cumhuriyetin kurucu simalarından Benjamin Franklin tarafından ülkenin özgün kuşlarından olan yaban hindisinin (görkemli görünüşü ve kavgacı tabiatı nedeniyle) önerildiği iddia edilmiştir. Franklin bu iddiayı yalanlamışsa da, kızına yazdığı bir mektupta şöyle der: “Kartala göre yaban hindisi çok daha saygın bir kuştur. Amerika’nın özgün bir mahlukudur. Biraz şapşal da olsa cesur bir kuştur.”28

Dipnotlar:

  1. Ozan Kuyumcuoğlu, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Siyasi Seçkinlerin Coğrafya-Medeniyet İlişkisi Algısı”. Reflektif, 2021, cilt 2 (2).
  2. Şükrü Hanioğlu, Atatürk. An Intellectual Biography (Princeton 2012), s. 165 .
  3. Atatürk Ansiklopedisi, Fuad Köprülü maddesi.
  4. Cihad Cihan, “Fuad Köprülü ve Türk Tarihinde Kökenler: Süreklilik, Dış Tesir ve Hususi Tekamül”, Turkish Studies, cilt 9/7, 2014, s. 233-259.
  5. Hanioğlu, s. 171.
  6. Selçuk Mülayim, “Mimar Sinan’ın Mezarında Teşhis-i Meyyit”, BELLETEN, Ağustos 2018, cilt 82, sayı 299, s. 511-529.
  7. Hanioğlu, s. 170-71
  8. Atatürk Ansiklopedisi Fuad Köprülü maddesi.
  9. Hanioğlu, s. 175-76.
  10. Hanioğlu, s. 175-76. Hanioğlunun verdiği örnekler: Osmanlıca’dan Türkçeye Cep Kılavuzu (istanbul Devlet Matbaası, 1935; Türkçe’den Osmanlıcaya Cep Kılavuzu (İstanbul Devlet Matbaası, 1935); Osmanlıca’dan Türkçe’ye ve Türkçe’den Osmanlıca’ya Cep Kılavuzları Türk Dili 3/16 Nisan 1936.
  11. Hanioğlu, s. 176-77.
  12. Hanioğlu, s. 179. Abdülkadir İnan, Güneş Dil Teorisi Ders Notları. (İstanbul Devlet Basımevi, 1936).
  13. Hanioğlu, 195.
  14. Tanzimat I (Maarif Vekaleti 1940).
  15. Celil Bozkurt, “Çanakkale Şehitleri Abidesi’nin inşaatı ve Türk Kamuoyundaki yankıları” Turkish Studies cilt 10/5 2015. s 79-94
  16. Kahraman Şakul, “Contemporary Turkish Perceptions of the Gallipoli Campaign.
  17. Mehmet Beşikçi, Cihan Harbi’ni Yaşamak ve Hatırlamak p 269.
  18. Kahraman Şakul, “Contemporary Turkish Perceptions of the Gallipoli Campaign” in, Metin Gürcan and Robert Johnson (eds.) The Gallipoli Campaign. The Turkish Perspective. (Routledge. New York and Oxford 2016) pp 181-205
  19. Ayhan Aktar, “The Struggle Between Nationalist and Jihadist Narratives of Gallipoli 1915-2015”. Forum for Modern Language Studies vol 56. No.2 Ayrıca burada Mısır’ın İngiliz sömürgesi olduğu unutulmaktadır.
  20. Ayhan Aktar, “Rewriting the History of Gallipoli a Turkish perspective.” Honest History 25 July 2017.; “Mustafa Kemal at Gallipoli : the Making of a Saga 1921-1932.” In , Michael Walsh & Andrekos Varnava (eds.) Australia in the Great War. Identity, Memory, and Mythology.
  21. Müttefik kuvvetlerinin İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı ilk büyük yenilgi Dunkirk yenilgisidir (26 Mayıs-4 Haziran 1940). Kuzey Fransa’nın Atlantik sahilinde Dunkirk kasabası çevresindeki kumsallarda İngiliz ve Fransız birlikleri Almanlar tarafından kuşatılır. Büyük ölçüde sivil halkın fedakârlığıyla küçük teknelerle gerçekleştirilen tahliye sayesinde 300.000 İngiliz ve Fransız askeri kurtarılır. Aslında bir hezimet olan bu olay İngiliz toplumsal hafızasında “Dunkirk efsanesi” olarak tarihe geçmiştir.
  22. erzurumgazetesi.com.tr./haber/sarıkamış-şehitlerine vefa/121484.
  23. Anadolu Ajansı. 30 Ağustos 2021 tarihinde görüldü.
  24. Ryan Gingeras, The Fall of the Sultanate. The Great war and the Fall of the Ottoman Empire 1908-1922. Oxford University Press (Oxford 2016) s 118.
  25. Emre Can Dağlıoğlu, “Necip Fazıl’dan Payitaht’a – Hangi Abdülhamid?” Toplumsal Tarih, 306, 2019.
  26. CNNTürk, 9 Mart 2022.
  27. Burak Özçetin, “Tarihin Kötüye Kullanımları – Popülizm, Nostalji ve Yeni Türkiye’nin Tarih Dizileri”. Toplumsal Tarih, 306, Haziran 2019, s. 36-42.
  28. “Did Benjamin Franklin want the National Bird to be a Turkey?” The Franklin Institute. fi.edu/en/benjamin-franklin-/franklin/-national-bird

Kaynakça

Aktar, Ayhan (2017). “Rewriting the History of Gallipoli a Turkish perspective.” Honest History.

Aktar, Ayhan (2020). “The Struggle Between Nationalist and Jihadist Narratives of Gallipoli 1915- 2015”. Forum for Modern Language Studies vol 56. No.2

Atatürk Ansiklopedisi

Bozkurt, Celil (2015). “Çanakkale Şehitleri Abidesi’nin inşaatı ve Türk Kamuoyundaki yankıları” Turkish Studies cilt 10/5. s 79-94.

Cihan, Cihad (2014). “Fuad Köprülü ve Türk Tarihinde Kökenler: Süreklilik, Dış Tesir ve Hususi Tekamül”, Turkish Studies, cilt 9/7, 2014, s. 233-259.

Dağlıoğlu, Emre Can (2019). “Necip Fazıl’dan Payitaht’a – Hangi Abdülhamid?” Toplumsal Tarih, 306.

Gingeras, Ryan (2016). The Fall of the Sultanate. The Great war and the Fall of the Ottoman Empire 1908- 1922. Oxford University Press.

Hanioğlu, Şükrü (2012). Atatürk. An Intellectual Biography, Princeton.

İnan, Abdülkadir (1936). Güneş Dil Teorisi Ders Notları. (İstanbul Devlet Basımevi, 1936).

Kuyumcuoğlu, Ozan (2021). “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Siyasi Seçkinlerin Coğrafya-Medeniyet İlişkisi Algısı”. Reflektif, 2021, cilt 2 (2).

Mülayim, Selçuk (2018). “Mimar Sinan’ın Mezarında Teşhis-i Meyyit”, BELLETEN, Ağustos 2018, cilt 82, sayı 299.

Özçetin, Burak (2019). “Tarihin Kötüye Kullanımları – Popülizm, Nostalji ve Yeni Türkiye’nin Tarih Dizileri”. Toplumsal Tarih, 306, Haziran 2019, s. 36-42.

Şakul, Kahraman (2016). “Contemporary Turkish Perceptions of the Gallipoli Campaign” içinde Metin Gürcan and Robert Johnson (eds.) The Gallipoli Campaign. The Turkish Perspective. (Routledge. New York and Oxford) s. 181-205.

sosyalizm