İklim Hareketine Bir Strateji Önerisi

Erkin Erdoğan

 

Bu derginin okurları arasında küresel iklim değişikliğinin bugüne dek karşılaştığımız en hayati ve en köklü sorunlardan biri olduğu tespitine katılmayanı bulmak, sanıyorum zordur. Uzun bir süredir iklim değişikliğinin neden kaynaklandığı, nelere sebep olduğu ve ne tür yıkımlara yol açabileceği biliniyor. Son 50 yıldır bu konuda farklı disiplinlerde yapılmış neredeyse sınırsız sayıda bilimsel çalışma var. 1970’li yıllarda bilim insanları artan sayıda araştırmayla, sera gazı emisyonlarının küresel ısınmaya neden olan başlıca faktör olduğu bulgusuna ulaştılar ve ortalama sıcaklıklardaki artışın süreceği uyarısında bulundular. 1980’li yıllarda bilim dünyasında iklim değişikliği konusunda genişleyen bir konsensüse varıldı ve örneğin dünyanın en önemli iklim bilimcilerinden biri olan James Hansen bu yıllarda siyasetçilere ve kamuoyuna küresel ısınmanın yol açabileceği tehditler hakkında dikkat çekici açıklamalar yapmaya başladı. 1990’lı yıllardan itibaren konu Birleşmiş Milletler’in (BM) gündemine geldi ve 1992’de Rio’da toplanan Dünya Zirvesi ile İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) imzaya açıldı. 197 ülkenin imzaladığı bu sözleşme, insan faaliyetleri sonucu atmosferde sera gazlarının arttığı ve bu yüzden küresel bir ısınmanın yaşandığı saptaması üzerine inşa edilmişti. 1997’de, 2005 ve 2020 arasında yürürlükte kalan Kyoto Sözleşmesi imzalandı.

Bugüne dek BM çerçevesinde 25 Taraflar Konferansı (COP) toplandı ve her bir konferansa binlerce, zaman zaman on binlerce devlet görevlisi ve delege katıldı. Ve bütün bu çabaların sonucunda, bol konuşma ve boş vaatler dışında neredeyse hiçbir mesafe kat edilemedi. Küresel sera gazı emisyonları dik bir eğri olarak artmaya devam ediyor. 1990’da yaklaşık 350 olan milyon başına karbondioksit parçacığı sayısı, içinde olduğumuz aylarda 420 seviyelerine dayandı. Ortalama sıcaklıklar 1970’lerden bu yana yaklaşık olarak 1°C artmış bulunuyor ve bu artış eğilimi aynı şekilde devam ediyor. Açıkça söylemek gerekirse, insanı öfkelendiren, karamsar bir tablo bu.

Yalanlarla mücadele

İklim değişikliğiyle ilgili temel birkaç verinin bize söylediği şey aslında oldukça yalın: Politikacılar, devletler ve şirketler gözümüzün içine bakarak yalan söylüyor. Adeta küresel koordinasyon içinde sürdürülen bir kandırmaca bu. Öyle olmasa bu kadar uzun süre bir yandan önlemler alıyoruz diye insanları uyutup bir yandan da onların gözünün içine bakmaya devam edemezlerdi. Yalanı üretmenin çeşitli yolları var. Rakamların arkasına gizlenerek yapılıyor; grafikler manipüle edilerek, veriler imal edilerek, “aslında biz bu işi yavaşça hallediyoruz” gibi argümanları PR kampanyalarıyla zihinlerimize empoze ederek, ama aslında milyonlarca insanın, dünyadaki canlıların ve gelecek kuşakların hayatını ve refahını büyük bir riske atarak işliyor bu mekanizma.

Ancak yine de şöyle bir savı sanıyorum iklim değişikliği konusunda çaba gösteren birçok insan kolaylıkla kabul edecektir:

Avrupa Birliği, eksikleri olsa da, iklim değişikliği konusunda duyarlı bir blok ve hatta dünyada bu konuda öncü konumda. 2020 için koyduğu 20-20-20 iklim ve enerji hedeflerini büyük ölçüde gerçekleştirdi. Sera gazı emisyonları 1990 seviyelerine göre yüzde 20 oranında geriledi, yenilenebilir enerjinin tüketimdeki oranı neredeyse yüzde 20’yi buldu. Enerji verimliliğinde yüzde 20’lik hedef tam olarak tutturulamadı, ancak şimdi 2030’a giden yolda 1990 seviyelerine göre yüzde 55 sera gazı emisyonu azaltımı hedefi ile küresel ısınmaya karşı dünya liderliğini sürdürme yönünde somut bir adım attı.

Eğer Avrupa Birliği’ni bir sermaye bloğu değil, bir toprak parçası olarak görüyorsanız bunların gerçek olduğuna inanabilirsiniz. Resmi istatistikler de sizi doğrulayacaktır. Avrupa Birliği 1990’da yaklaşık 5,5 milyar ton seviyesinde olan yıllık sera gazı emisyonlarını 2020 itibariyle 4 milyar ton seviyesine indirdi. Hakikat ise, bu verilerin manipülasyondan başka bir şey olmadığıdır. Daha da kötüsü, bu, iklim konusunda söylenen büyük yalanların sadece küçük bir parçasını oluşturuyor. İki kanıt gösterebiliriz buna. Birincisi, Avrupa Birliği’nin ve onu oluşturan devletler topluluğunun kapsamı, ancak bu ülkelerin devasa sermayeleriyle ve dünyanın çeşitli yerlerinde iş yapan büyük yatırım ve dağıtım ağlarıyla birlikte anlaşılabilir. Avrupalı şirketlerin dış yatırımlarında yürütülen ekonomik faaliyetlerin sera gazı emisyonlarını hesaplarsanız, karşınıza pek parlak bir tablo çıkmayacaktır. Yatırım yapanlar devlet değil, şirket, diyebilirsiniz, ancak örneğin Alman şirketleri Alman devletinin kredi garantileri olmadan hiçbir yabancı ülkeye yatırım yapamaz. Eğer bir şekilde Çin, kendi ülkesinde üretim yapan Volkswagen’in fabrikalarını kamulaştırmaya kalkarsa, Almanya kendi şirketine dış yatırımlarının bedelini ödeyerek hemen konuya müdahil olacak ve Çin’le yaşanan sorun devletler düzeyine sıçrayacaktır. Dolayısıyla Alman şirketlerinin olduğu her yerde Alman devleti de vardır. Örneği Çin üzerinden devam ettirebiliriz. Almanya’nın Çin’de toplam 90 milyar dolarlık doğrudan yatırımı bulunuyor.1 Bu yatırımlar 1990’ların sonunda yapılmaya başlandı ve Çin’deki ucuz iş gücünün de cazibesiyle Alman imalat sanayisinin önemli bir bölümü buraya kaydırıldı. Çin’deki sera gazı emisyonları patlaması da tam olarak bu döneme denk geliyor. 1994 yılında yaklaşık 4 milyar ton olan Çin’in toplam sera gazı emisyonu, 2019 yılı itibariyle 13,5 milyar ton seviyelerine çıkmıştı. Bu tabloya şaşırmamak lazım, çünkü Avrupalı şirketler Çin’e rüzgâr santrali yapmaya değil, aksine doğaya zararı en üst seviyelerde olan, karbon emisyonu yüksek sektörlerde üretim birimleri açmaya gittiler. Almanya’nın 2013-2018 arasında Çin’de en çok yatırım yaptığı alanlar sırasıyla şöyleydi: Kimya (20,5 milyar dolar), taşımacılık imalatı (16 milyar dolar), endüstriyel, elektrik & elektronik makinelerin imalatı (10 milyar dolar) ve metal (1,4 milyar dolar).2

İkinci kanıt ise, Çin’de imal edilen karbon yoğunluğu yüksek ürünlerin önemli ölçüde Avrupa’ya taşınıp orada tüketiliyor olmasıdır. Pandeminin ilk döneminde Almanya’daki birçok otomotiv fabrikası, işçilerinin sağlığını düşündüğü için değil, kapanmadan dolayı Çin’de imalat durduğu ve Avrupa’ya parça sevkiyatı yapılamadığı için üretime ara vermişti. Resmi istatistik kurumlarının ve UNFCCC’nin tüketim bazlı karbon emisyonlarını takip etmemesi sebebiyle bu konuda net bir veriye ulaşmak zordur.3 Ancak yapılan kısıtlı sayıdaki çalışmanın işaret ettiği şey şu ki, dış ticaret hacmi fazla olan Fransa, İsviçre, İsveç, İtalya, İngiltere, Almanya, Çin, ABD gibi ülkelerde tüketim ve yerel üretim emisyonları arasında yüzde 220’ye varan açı farkları var.4Buradan yola çıkarak soruyu şöyle güncelleyebiliriz: Avrupa Birliği gerçekten iklim dostu bir dünya ekonomisi yaratmak için fedakârlık mı yapıyor, yoksa kuruluşundaki “kömür ve çelik birliği” anlayışını dünya sathına yayarak gezegeni bir felaketin eşiğine mi sürüklüyor?

Küresel iklim değişikliğinin yol açabileceği geri dönüşsüz felaketler zincirini önlemek için önümüzde iki kritik tarih bulunuyor: 2030 ve 2050. IPCC’nin (Uluslararası İklim Değişikliği Paneli) 2018 yılında yayımladığı “1,5°C’lik Küresel Isınma” başlıklı raporda5ifade ettiği bu iki tarih, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırabilmek için sera gazı emisyonlarını dünya çapında 2030 yılına kadar (2010 seviyesine göre) yaklaşık yarı yarıya azaltmamız gerektiğini, 2050 yılında ise net emisyonları sıfır düzeyine indirmek zorunda olduğumuzu belirtiyor.

Önümüzde bu denli kısıtlı bir zaman çerçevesi varken ve küresel kapitalizm dünyayı büyük bir iklim felaketinin ucundan alabilecek hedeflere ulaşmanın bu kadar uzağındayken, iklim hareketi olarak üzerimizdeki sorumluluk daha da artıyor. Karbon emisyonlarını azaltmak için küresel bir yol haritasının üzerinde anlaşılması; bizi bu hedeflere yaklaştırabilecek, toplumlar düzeyinde kabul görmüş eylem planlarının oluşturulması büyük ölçüde, karşımızda yalan üretme makinesi gibi çalışan devletleri, şirketleri ve çıkar gruplarını adım atmak zorunda bırakma kapasitemize bağlı. Dolayısıyla karamsar görünen makro düzeydeki bu tabloyu değiştirmek için iklim hareketinin etki ve örgütlenme alanını genişletmek gerekiyor. Böylesi bir perspektif için yapmamız gereken çok şey var, ama belki atılması gereken ilk adımlardan biri iklim hareketinin stratejisini tartışmaktır. Kolektif çözümleri mi zorlayacağız, yoksa yaşam tarzı siyaseti mi yapacağız? Gerçekten bireysel tasarruflarla iklim krizine bir çare bulabilir miyiz? Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek, örneğin daha az tüketerek iklim değişikliğini önleyebilir veya bu yönde bir katkı sunabilir miyiz? Şirketleri ve devletleri ikna etmeye çalışarak, lobi faaliyetine odaklanıp yol alabilmek mümkün mü?

Yazının devamında kapitalizm altında iklim değişikliğini “iklim krizi” haline getiren süreçleri, bir başka ifadeyle kapitalist toplumun kaçınılmaz olarak krizlere yol açan sosyolojik ve ekonomik doğasını tartışmayı istiyorum. Ardından iklim değişikliğine çözüm bulma iddiasıyla önümüze çıkan temel yaklaşımlara odaklanacağım ve düşünce ufkumuzu kapitalizmin dar kalıplarından özgürleştirerek oluşturacağımız bir stratejinin potansiyellerini, bu sayede yaratabileceğimiz dönüşümün kapsamını resmetmeye çalışacağım.

İklim değişikliği ve siyaset

Anthony Giddens “İklim Değişikliği Siyaseti”6 adlı kitabına “küresel ısınma, hem sahip olduğu ölçek, hem de gelecekle ilgili oluşu sebebiyle, diğer tüm sorunlardan farklıdır” diyerek başlıyor. Giddens’a göre iklim bilimciler bizleri uzunca bir süredir olası tehditler hakkında uyarıyor olsa da, iklim felaketlerinin yol açabileceği çöküşü önlemek için yapmamız gereken şeylerin seviyesi “bir savaştaymışçasına seferberlik ilan etmek”ten daha az değil. Bir yandan bu kadar büyük ve köklü bir değişime ihtiyaç duyduğumuz ortada, fakat diğer yandan da sıradan bir yurttaş, sorunun günümüzdeki soyut ve tam olarak görünür olmayan yapısı nedeniyle, iklim değişikliğini durdurmak için eyleme geçme noktasında kararsız kalıyor. Kitapta “Giddens paradoksu” olarak ifade edilen bu fenomen, yazara göre iklim politikasının her aşamasında başa çıkmak zorunda olduğumuz bir olgu. Bu paradoks nedeniyle tek tek bireylerin ve siyasetçilerin kafası büyük ölçüde bulanık ve konu ne zaman küresel ısınmayla ilgili önlem almaya gelse, var olan kafa karışıklığı somut adımlar atmamızı engelliyor. Daha geniş kesimler ancak iklim değişikliğinin sonuçlarının daha elle tutulur hale gelmesiyle harekete geçmeye ikna olacaktır, fakat bu kez de beklemek dünyayı geri dönüşsüz bir felaketin içine sürükleyebilir.

Giddens yine de, yaşamakta olduğumuz aşırı hava olayları, irili ufaklı felaketler ve farklı disiplinlerden gelen bilim insanlarının uyarılarıyla birlikte, iklim değişikliğinin toplumlar açısından daha somut hale gelmeye başladığını ve bu sayede iklim politikasının ele alınışında bir değişim yaşandığını gözlemlediğini söylüyor. Birçok liderin ve Birleşmiş Milletler çatısı altındaki birçok devletin iklim değişikliği hakkında geçmişe göre daha duyarlı hale geldiği ve bu konuda alınacak önlemler için acil olarak harekete geçmeyi, en azından söylemsel düzeyde, kabul ettiği söylenebilir. Özellikle devletlerin rolünü, politik kararların alınması ve uygulanması açısından Giddens oldukça kritik buluyor, çünkü hiçbir yapılanma devletlerin gönüllü katkısı olmadan iklim değişikliğini durduracak adımları atmaya muktedir değil. Devletlerin atması gereken adımlar arasında piyasa koşullarının düzenlenmesi, küresel ısınmaya yol açan sektörlerin dönüştürülerek etkin çözümlerin geliştirilmesi ve küreselden yerele doğru giden çok düzlemli yönetim modelleriyle düşük karbon ekonomisine geçişin sağlanması gibi, Giddens’ın değindiği önemli başlıklar bulunuyor. Fakat kitapta yer alan şu temel argüman, iklim değişikliğini durdurmak için toplumsal düzeyde gerçekçi adımlar atmamızı engelleyen çelişkiye ışık tutar nitelikte: Toplumun belirli bir bölümü önlem alınmasına ikna olsa bile, yerleşik düşünce sistemi içerisinde hâlihazırda bir iklim politikası oluşturulabilmiş değildir. Bunu oluşturabilmek için gerekli olan “politik inovasyonlardan” ve düşük karbon ekonomisine geçişin olanakları ve sonuçları hakkındaki kapsamlı analizlerden yoksunuz.

Anthony Giddens 1990’lı yıllarda sosyal demokrasinin neo-liberalizme adaptasyonu olarak da okuyabileceğimiz Üçüncü Yol akımının başını çeken düşünürlerden biriydi. İngiltere’de Tony Blair, ABD’de Bill Clinton, Almanya’da Gerhard Schröder gibi liderleri iktidara taşıyan ve refah devletinin tasfiyesinde doğrudan sosyal demokrat partilerin rol almasını sağlayan Üçüncü Yol akımı, teorik düzlemde Giddens’ın ütopyacı realist yaklaşımına çok şey borçludur. Ütopyacı realizmin izlerini Giddens’ın iklim politikası analizlerinde de takip etmek mümkün. Küresel ısınmayı giderek içinden çıkılmaz bir ekolojik kriz haline getiren toplumsal faktörleri tasvir etmekte ve sistemin kilitlendiği noktaları işaret etmekte Giddens oldukça başarılı. Fakat nasıl olacağını tam anlayamadığımız bir şekilde, piyasa ekonomilerinin kilitlendiği noktadan devlet müdahalesiyle ayakları üzerine doğrulacağını varsayıyor ve bunun için aslında pek de yenilikçi olmayan bir dizi öneride bulunuyor.7 Bunların başında “güvence veren devlet”, ekolojik modernleşmenin, yani ekonomik büyümenin çevresel sorunları azaltacağı tezinin bir versiyonu olarak görülebilecek “ekonomik yakınlaşma”, radikalizmin bir antitezi olarak ileri sürülen ve iklim değişikliğinin bir sağ-sol meselesi olarak görülmemesi gerektiğini ifade eden “politik aşkınlık” gibi konseptleri sayabiliriz.

Çözüm önerilerinin özgün olmaması, Giddens’ın yaptığı analizlerin çarpıcı ve yerinde olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bugün halen kabul görmüş bir iklim politikasının bulunmaması ve bu konuda toplumsal dönüşüme ön ayak olabilecek bir siyaset üretilememesi, sistemdeki ideolojik bir tıkanmanın işaretidir ve böyle olmasının arka planında, iklim değişikliğini ortaya çıkaran ve şiddetlendiren faktörlerin kapitalizmin içsel mekanizmalarıyla bağlantılı olması yatıyor.

Kapitalizm eleştirisi yapmadan, yani “iklim krizi”ni doğuran ekonomik ve sosyal süreçleri tanımlamadan bu konuda derli toplu bir laf etmek mümkün değil. Konunun etrafında dolaşıp küçük zaferler kazanmaya çalışabilirsiniz, insanların duyarlı hale gelmesini bekleyebilirsiniz ve hatta duyarsız oldukları için onlara kızabilirsiniz, ancak iklim krizini ortadan kaldırabilecek çözümleri sorunun kapsamını doğru analiz etmeden ortaya koyamazsınız.

“İklim krizi” olarak kavramsallaştırdığımız şey, kapitalizm ve ana akım siyaset için asıl olarak bir sermaye birikimi ve kaynak yönetimi konusudur. Bu nedenle krizi aşacak adımları atmak, sadece aksayan bir iki şeyi tamir etmeyi değil, sistemin doğasını tartışmayı da gerektiriyor.

Birikim süreçleri ve iklim değişikliği

Kapitalizmin birçok farklı görünümünden ve taşıyıcı mekanizmasından bahsedebiliriz. Bütün bunların temelinde yer alan olgu ise sermaye birikim süreçleridir ve birikimin tek başarı ölçütü, bir önceki döneme göre ne kadar fazla kâr elde edildiğidir.8 Bu nedenle, kapitalizm, sınırsız bir büyüme olmadan kendisini gerçekleştiremez. Sermaye birikim süreçlerini takip etmek, kapitalizmin sır perdelerini aralamanın ve dinamik bir yapıda gelişen sistemi analiz etmenin yegâne yoludur. Ian Angus’un “Antroposen’le Yüzleşmek: Fosil Kapitalizm ve Dünya Sisteminin Krizi” kitabında David Harvey’den yaptığı alıntı – ki burada biraz genişleterek aktaracağım – kapitalizm için birikim artışının ve büyümenin ne anlama geldiğini çarpıcı bir biçimde anlatıyor:

O halde sermaye birikiminin son iki yüzyıldır ulaştığı katlamalı büyüme oranlarını aşması ve birçok ülke demografisinde gerçekleşen S biçimli eğriye benzer çizgide ilerleyerek sıfır büyüme oranlı durağan kapitalist ekonomiye varması mümkün müdür? Böyle bir ihtimalin gerçekleşme ümidi kesinlikle yoktur; üstelik bunun nedenini anlamak hayati önem taşıyor. Bunun en basit nedeni sermayenin tek amacının kâr olmasıdır. Tüm kapitalistler açısından kâr elde etmek, günün sonunda başlangıca göre daha fazla değere sahip olmayı gerektirir. Bunun anlamı, toplumsal emeğin toplam hasılasının artmasıdır. Bu artış olmaksızın sermaye oluşamaz. Yani sıfır büyümeli kapitalist ekonomi mantığa aykırı ve dışlanacak bir çelişkidir. Basitçe söylemek gerekirse, böyle bir şey var olamaz. Sıfır büyümenin sermaye için kriz durumu demek olmasının nedeni budur. 1930’lu yıllarda dünyanın büyük bölümünde yaşanan türden bir sıfır büyüme dönemi uzarsa kapitalizm için ölüm çanları çalar.9

Karl Marx Kapital’de sermayenin birikim süreçlerini bir sistematik içinde analiz ederek, kapitalizmin içsel dinamiklerini ve döngüsel krizlerini açıklamaya girişiyordu. Bu teorik çerçeve ile beraber, ilk kez, sermaye birikiminin ana akım düşünürler tarafından iddia edildiği gibi dinamik denge noktasında gerçekleşemeyeceği, denge denilen şeyin aslında imkânsız olduğu ortaya çıkmış oldu ve pazar ekonomilerinin durgunluğa ve krizlere eğilimli yapısı tartışmaya açıldı. Marx’ın iddiası, kâr oranlarının düşme eğilimi nedeniyle sermaye birikiminin ve yeniden üretiminin, denge noktasının altında gerçekleşeceğiydi. Çünkü birikim sürecindeki sermayenin organik bileşimi, yani sabit sermayenin (üretim araçları, fabrika, toprak vb.) değişen sermayeye (emek gücü) oranı, daha çok kâr elde edebilmek için, ortalamada sürekli olarak artmaktadır. Bir başka ifadeyle, sermayedarlar, meta üretiminden elde ettikleri gelirin giderek daha fazla bir kesimini üretim araçlarına yatıracaklar ve böylelikle emeğin verimliliğini yükselterek daha kârlı hale gelmeyi deneyeceklerdir.10 Bu şekilde ya aynı miktarda meta, daha az emek gücü kullanılarak üretilebilecek, ya da aynı miktardaki emek ile daha fazla meta üretmek mümkün olacaktır. Kapitalist ekonomide emek, artı değerin yegâne kaynağıdır. Dolayısıyla değişen sermayenin sabit sermayeye oranının azalması ürün başına elde edilen artı değerin düşmesi anlamına gelir ki bu da bize kâr oranlarının düşme eğilimini açıklar. Bu yasa, Marx’ın öne sürdüğü endüstriyel döngüler teorisinin de temelini oluşturuyor. Kâr oranlarının yüksek olduğu ilk dönem, arzu edilen büyüme oranları yakalanacak ve üretim genişleyecek, ardından aşırı üretim ve azalan kârlılık sistemi bir durgunluk dönemine yaklaştıracak ve işsizlik yaygınlaşacak, son olarak da ürünlerin giderek artan sayılarda elde kalması ile yatırımlar değersizleşecek ve sistem krize, yani ekonomik çöküşe sürüklenecektir. Kesintiye uğrayan birikim süreci, normal koşullarda, ancak krize neden olan ve artık bir gelir getirmeyen yatırımlar tasfiye edildikten sonra ayağa kalkabilir. Marx’ın açıklamaya giriştiği bu süreçler bize bir katı kurallar manzumesi değil, uzun vadede gözlemleyebileceğimiz dinamik eğilimler sunar, çünkü üretim ve sömürü süreçleri teknik faktörlerin değil, sınıf mücadelesinin bir fonksiyonudur. Örneğin şirketlerin, eğer olanaklar el veriyorsa, değişen sermayeden ve sabit sermayeden tasarruf ederek kârlılığını artırması mümkündür.11 Krizi ötelemenin bir başka yolu ise devlet müdahalesiyle piyasalara müdahale etmek ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sıklıkla yaşadığımız gibi, kriz anlarında hasarı minimum seviyede tutmaya çalışarak, örneğin sınırlı sayıda şirketin batmasına müsaade edip diğerlerini destekleyerek yola devam etmektir.

İklim krizinin kapitalizm için çağrıştırdığı anlamı, ancak sermaye birikim süreçleriyle ilişkilendirerek doğru bir şekilde analiz edebiliriz. Küresel ısınmaya sebep olan fosil yakıtlar ve karbon emisyonu yüksek sektörler neredeyse son iki yüz yıldır kapitalist üretimin kilit noktalarını oluşturuyor. Bu sektörlerde üretim yapan şirketlerin faaliyetlerinin durdurulması veya bu faaliyetlerin çeşitli ekonomik araçlarla sınırlandırılması, kâr odaklı bir sistem olan kapitalizmin birikim mekanizmalarına doğrudan çomak sokmakla eş anlamlı. Nasıl ki kriz dönemlerinde birikim süreçleri kesintiye uğruyor ve milyar dolarlık şirketlerin gerçek değerinin bir hiç olduğu anlaşılıyorsa, iklim değişikliğinin kapitalizmi zorunlu olarak getirdiği yer de bu. Bir dizi devasa endüstrinin ve bu alanlarda uzun vadeli yatırımlarıyla var olan şirketlerin iklim dostu bir dünyada artık bizlerle olamayacağı gerçeği, kapitalizm için büyük bir ekonomik zarar demek. Küresel ısınmayı devletler ve küresel ekonomi için karmaşık hale getiren başlıca faktör de budur.

Birikim süreçlerine iklim bilimcilerinin uyarıları doğrultusunda müdahale etmek istiyorsak, ya sistemi bir bütün olarak yeniden tanımlamamız, ya da büyük bir ekonomik altüst oluşu göze almamız gerekiyor. Dolayısıyla iklim krizini çözmek, var olan haliyle kapitalizm için kârlı bir iş değil. Buna bir de Giddens’ın değindiği sıradan yurttaşın paradoksunu, adım atmak için birbirini bekleyen devletleri, bedavacı aktörleri, ekonomik açıdan şu anki durumda avantajlı konumda olan karbon yoğunluğu yüksek şirketleri ve fosil yakıt lobilerini eklerseniz, içinde olduğumuz cenderenin boyutlarını daha iyi tahmin edebilirsiniz.

Ana akım strateji

Kapitalizm iklim krizi karşısında bu nedenle büyük ölçüde çaresiz ve aktörlerin büyük bir çoğunluğu olabildiğince uzun bir zamanı oyalanarak geçirmek için çabalıyor. Ancak elbette ki piyasacı ana akım içerisinde de iklim değişikliğini büyük bir ciddiyetle ele alanlar var. Bu kampın küresel ısınmaya çözüm getirme iddiasıyla ortaya attığı ve tartışmayı fazlasıyla hak eden bir dizi stratejiden söz edebiliriz. Bu çözümlerin başında teknolojik inovasyona dayanan ana akım yeşil büyüme stratejisi geliyor. Kapitalizm açısından mükemmel bir geçiş stratejisidir bu, çünkü sistemin kendi kendine verimli ve düşük karbonlu yeni teknolojiler keşfedeceğini ve doğallığında gelişecek yeni yatırımlarla iklim dostu rekabetçi bir sistemin inşa edilebileceğini varsayar. Bu yaklaşımın farklı versiyonlarını savunan birçok yazar bulunur, ancak sanıyorum ortalama argümanları en çarpıcı şekilde ortaya atan kişilerden biri, bu yıl “Bir İklim Felaketi Nasıl Önlenebilir” başlıklı bir kitap yayınlayan Microsoft’un kurucusu Bill Gates.

Kitabında ve son yıllarda yayınladığı yazılarda atmosfere salınan yıllık 51 milyar tonluk sera gazını 2050 yılına kadar nasıl sıfıra indirebileceğimize dair bir çerçeve sunma iddiasında olan Bill Gates, bu dönüşümün başka şeylerle kıyaslanamayacak kadar zor olduğunun farkında12 ve hayatın her alanını etkileyecek böylesi bir süreç için karbon emisyonlarının yüzde doksanına sebebiyet veren elektrik, tarım, imalat, ulaşım ve binalar alanına odaklanıp emisyonları düşürecek çığır açıcı inovasyonlar yapmamız gerektiğini öne sürüyor.13 Basitleştirerek söylemek gerekirse argümanı şu: Bu yeni keşifler sayesinde düşük karbon emisyonlu ürünler ve bu yeni teknolojilere yapılan yatırımlar ticari anlamda giderek kârlı hale gelecek ve iklim dostu ürünlerin fiyatı yavaş yavaş geleneksel sektörlerdekilerin seviyesine doğru gerileyecek. Böylece 2050 yılı itibariyle net sera gazı emisyonu sıfır olan bir dünyaya varacağız.

Bill Gates dönüşüm konusunda yarı umutlu olanlardan. Örneğin IPCC’nin 2030 hedeflerini gerçekçi bulmuyor ve “hayatlarımızdaki önemli rolü” nedeniyle fosil yakıtları kullanmayı on yıl içinde geniş ölçekte durduramayacağımızı söylüyor.14 Onun yerine, bu süreyi sera gazı emisyonlarını 2050’de sıfıra indirecek politikaları belirleyerek geçirmek Bill Gates için daha önemli. Şöyle bir örnek veriyor mesela: Eğer 2030 hedefini “karbon emisyonlarını büyük ölçüde azaltmak” olarak belirlersek, kömür santrallerini, karbon yoğunluğu daha düşük olduğu için, doğal gaz santralleri ile değiştirmek zorunda kalabiliriz. Önümüzdeki yıllarda kuracağımız doğal gaz santrallerinin sadece kuruluş maliyetlerini karşılaması bile onlarca yıl alacaktır ve böylece 2030 hedefini karşılamak için yapacağımız yanlış yatırımlar nedeniyle 2050’ye geldiğimizde sera gazı emisyonlarını sıfıra indirme olanağımız ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla yapılması gereken ilk ve en önemli iş, bunun bedeli kömür santrallerini kapatmamak olsa da, çığır açıcı teknolojik inovasyonlara yatırım yapmaktır. Bill Gates’in büyük bir yeni nesil nükleer santral yatırımcısı olduğunu ve geçtiğimiz yıl TerraPower adlı şirketiyle ABD’den ilk ihalesini aldığını da buraya not olarak ekleyelim.

“Çığır açıcı” keşifler ile sera gazı emisyonlarını 2050’de sıfıra indirmek, çağrıştırdığı tüm belirsizliğe rağmen kulağa hoş gelen bir argüman. 2018 yılında kaleme aldığı bir yazıda Gates, temiz enerji teknolojilerinin araştırma ve geliştirme faaliyetleri için kendisinin de parçası olduğu özel ve kamusal fonları artırmanın öneminden bahsediyordu. Kurucularından olduğu Breakthrough Energy Ventures (BEV) adlı yatırım fonu bu alana 1 milyar dolar ayırmış durumda. BEV giderek genişleyen bir fon ve bu bağlamda 2019 yılında Avrupa Komisyonu ile birlikte 100 milyon avroluk ortak bir pilot fon projesine imza atıldı.15 Pilot proje bir kamu-özel iş birliği örneği olarak hayata geçiriliyor, yani bir başka ifadeyle; kamu kaynakları belirli yönergeler ve hedefler çerçevesinde özel sektöre aktarılıyor. Bu durum Bill Gates için ayrıca sevindirici, çünkü kamu yönetiminin elindeki fonların esnek olmayan bürokratik yapı nedeniyle yeterince hızlı sonuç veremeyeceğini düşünüyor. Dolayısıyla kamu-özel iş birlikleri üzerinden temiz enerji alanında inovasyonların önünü açmak iki tarafa da kazandıran bir strateji. Bu resmi tamamlayan şey ise, Bill Gates’in ABD hükümetine yaptığı, yıllık 35 milyar dolarlık kamu fonunu temiz enerji araştırmalarına ayırma önerisi. Hâlihazırda bu alana hükümetler küresel düzeyde 22 milyar dolar, ABD düzeyinde 7 milyar dolar ayırıyor. Ancak Bill Gates’e göre bu rakamı sağlık araştırmaları ile aynı düzeye, yani 35 milyar dolara getirmek ABD’yi “çığır açıcı” keşiflerde dünya öncüsü haline getirebilir ve bu sayede 370 bin kişiye yeni iş olanağı sağlanır.16

Açıkçası Bill Gates’in önerileri kendi içerisinde tutarlı ve iklim değişikliği politikalarını teknolojik inovasyona indirgeyen ana akım yaklaşım ile tam olarak uyumlu. Hatta birkaç cesur adım daha atıyor ve inovasyonun maliyetini kamu bütçesinin üstlenmesini talep ediyor. Bir Marksist ve antikapitalist olarak baktığımda gördüğüm temel eksiklik, Gates’in aslında net bir politika önermiyor oluşu. Planlama, politika ve pazar diyor, ama detaylı baktığımızda yeni nesil nükleer santrallerin reklamını yapmak ve araştırma-geliştirme faaliyetlerini desteklemek dışında somut bir şey dile getiremiyor. Çünkü Bill Gates şirket kârları dışında hiçbir şeyle birlikte tavır almak istemiyor. Burada asıl önemli soru şu: Ya bir masal gibi anlatılan “çığır açıcı” teknolojik inovasyon araştırmaları sıfır karbonlu gelecek için umduğumuz gibi başarılı bir sonuç vermezse? Ya bu meseleyi arz tarafında daha çok yatırım ve daha çok kârla çözmeyi başaramaz da talebi tekrar yapılandırmak zorunda kalırsanız? Yenilikçi fikirlerin ezici kısmı test aşamasında kalabilir ve pazara çıkmadan terk edilebilir. Bu durumda kendiliğinden dönüşüm hayalleri suya düşecek ve piyasa ekonomileri on yıllar kaybettikten sonra başladığımız kriz noktasına geri dönecektir.

Bill Gates’in ve ana akım düşünürlerin göz ardı ettiği bir başka olgu, iklim değişikliği politikalarının sınıf mücadelesi ile ilişkisi. Petrol şirketlerini petrolü yer altında bırakmaya nasıl ikna edeceğiz? Havayolu firmalarına ve mesela içten yanmalı motor kullanan otomobillere ek karbon vergilerini nasıl getireceğiz? Elbette ki bu alanlarda faaliyet gösteren firmalar ve hatta devletler avantajlı konumlarını kendi kendilerine terk etmek istemeyecekler ve birçok alanda kıran kırana bir mücadele yaşanacak. Bu mücadelenin araçlarını şimdiden yaratmadan kat edilebileceğimiz çok fazla bir yol yok.

Bill Gates’in yanıldığı son nokta ise IPCC’nin 2030 hedefleri ile ilgili. 1,5°C ve üzerinde gerçekleşecek küresel ısınmanın yol açabileceği geri dönüşsüz yıkımların boyutu bilimsel verilerle ortada iken, kâr odaklı şirket kapitalizminden vazgeçmemek adına iklim felaketlerini sineye çekmeyi savunmak tek kelimeyle akıldışıdır.

Bireysel önlemler mi,
radikal toplumsal dönüşüm mü?

Bireysel önlemlerin küresel ısınmaya karşı verilen mücadelede ana enstrümanlardan biri olarak görülmeye başlanması, farklı kaynaklardan beslenen ve bir dizi etmene bağlı olarak popüler hale gelen bir düşünce. Yaşam tarzı siyasetine dönüşmediği ve kolektif eylemin yerini almadığı sürece, bireysel önlemler, bir düzeyde naif kalsa da, pozitif birer davranış biçimi olarak görülmeli. Daha az tüketmek, tasarruflu yaşamak, uçağa mümkün olduğunca az binmek veya otomobil kullanmamak sembolik, ancak doğru yönde atılmış minik adımlardır. İşlerin karışmaya başladığı yer, bireysel davranış biçimlerinin bir politik eylem sanılmaya başlandığı ve bu kalıpların hareket içerisinde bir tür püriten ahlakına dönüştüğü aşama oluyor. Bu noktadan sonra bireysellik, iklim hareketini geliştiren değil, zayıflatan ve bölen bir özellik kazanıyor.

Bireyin her şeye muktedir olduğu, yapısal faktörlerin değil kişisel sorumluluğun ve bireysel kararların esas alınması gerektiği fikri 1970’li yıllardan itibaren karşımıza çıkarılan neo-liberal retoriğin temel argümanlarından biri. Neo-liberalizm, bireyi bu kadar öne çıkarırken, işçi sınıfının kitlesel ve örgütlü mücadelesini etkisizleştirmeyi hedefliyordu. İklim hareketi içinde kendine yer bulmaya çalışan neo-liberal bireyci yaklaşımın da benzer bir işleve sahip olduğunu not etmek gerekir.

Michael E. Mann, Yeni İklim Savaşı adlı kitabında “bireysel eylemi silaha dönüştürüp iklim hareketine takoz koyma gayretinde olan” aktivizm karşıtı bir kesimden ve ana akım medyada Greta Thunberg gibi aktivistleri “hayat tarzı olarak bir iklim inkârcısı gibi yaşamakla” suçlayan absürt yazarlardan bahsediyor.17 Ne de olsa kimlik ve yaşam tarzı üzerinden insanları kutuplaştırmak, sosyal medyada dikkat çekmenin en kolay yollarından biri ve tık tuzağı peşinde olan ana akım medyanın sevdiği bir haber yapma şekli. Et yiyenleri iklim değişikliğinin sebebi gibi göstermek ve uçağa binenleri takıntılı bir şekilde yerin dibine sokmaya çalışmak da aktivizm karşıtı sosyal medya trollerinin sıklıkla başvurduğu itibarsızlaştırma girişimlerinden. Michael E. Mann’ın trollere yaptığı ironik öneri, karbon ayak izini hatırı sayılır bir oranda sınırlayabilmek adına, çocuk yapmamak. Yapmaktan vazgeçeceğiniz her bir çocuk başına karbon ayak izinizi yıllık 58,6 CO2 eşdeğer ton azaltabilirsiniz.18

Kısaca söylemek gerekirse, kişisel yaşamlarımızda olabildiği kadar iklim dostu pratikleri benimsemek önemli. Fakat iklim değişikliğini durduracak olan şey, hayat tarzımızı değiştirmek değil, devletleri önlem almak durumunda bırakacak ve “iklimi değil, sistemi değiştirecek” kitlesel, kolektif eylemlerdir.

İklim hareketinde bireyciliğin tartışılıyor olmasının sebeplerinden bir diğeri de ürün çeşitliliği ve hacmi giderek büyüyen yeşil sermaye. Çevre ve ekoloji konularında daha çok insan duyarlı hale geldikçe, doğal olarak bu pazara ürün sunan firmaların sayısı da artıyor. Küresel ısınma konusundaki duyarlılık, bir yandan da şirketlere ucuz PR çalışması yapmak için cazip fırsatlar sunuyor. Bu trene atlayan son şirketlerden biri de Apple oldu. Apple’ın vaadi, şirketin net karbon emisyonunu tüm tedarik zinciri ve ürünlerle birlikte 2030 yılında sıfır düzeyine indirmek. Ancak şirketin bu politikası iklim değişikliğini durdurmaktan ziyade, bir göz boyama amacını taşıyor. Eğer Apple doğa üzerindeki etkisini gerçekten sınırlamak isteseydi, her şeyden önce tüketicilerin “tamir hakkı”nı tanıyan ürünler geliştirirdi ve cihazların eskime hızını azaltmaya çalışırdı.

Ekolojik ürünlerin ve yeşil sermayenin en önemli katkısı, duyarlı müşterilerine gönül rahatlığıyla tüketim yapma konforunu sunuyor olmaları. Ancak iklim değişikliği açısından bakacak olursak, insanların daha çok tüketim yapıyor olmasının hiçbir koşul altında pozitif bir yanı yok. Küresel ısınmayı durdurmak istiyorsanız, bireysel düzlemde tüketiminizi azaltmayı deneyebilirsiniz ve daha da önemlisi, iklim eylemlerine katılıp toplumsal değişimin doğrudan bir parçası olabilirsiniz.

Tekrar yazının başına dönersek, iklim değişikliğiyle ilgili söylenen yalanları gerçeklerden ayırmak büyük bir maharet ister. Kapitalist dünyanın hükümetleri, hiçbir etkisi olmayan politikaları büyük önlem paketleri olarak sunmak konusunda yeteneklidir. Sivil toplum örgütleri, fon kaynakları kesilmesin diye iklim konusundaki gerçekleri dile getirmekte zorlanıyor. İklim değişikliği araştırma fonları birçok ülkede eleştirel bilim insanlarına değil, ana akımın ideologlarına kullandırılıyor. Kilit önemdeki çok sayıda ülkede kabineler ve karar alıcılar fosil yakıt lobilerinin avuçları içinde.

Kapitalizm, krizler ortalığı kasıp kavurmadan kolay harekete geçebilen bir sistem değil ve iklim değişikliğinin sebep olabileceği yıkımın boyutu, muhtemelen bundan önce gördüğümüz krizlerle kıyaslanamayacak kadar büyük olacak. Ünlü ekonomist Nicholas Stern, iklim değişikliğinin sebep olacağı yıkımın iki dünya savaşının ve 1929 Büyük Buhranı’nın toplamına yaklaşacağını öngörmüştü. IPCC raporlarının çizdiği tablo da iklim felaketinin boyutlarının tahminlerin ötesine geçebileceğini gösteriyor. Yani olasılıkların bir tarafında toptan bir çöküş bulunuyor. Ana akım iklim politikalarının ve sistem içi çözümlerin bizi hızla götürdüğü yer bu. İkinci olasılık ise küresel ısınmayı durdurmak için sokakta mücadele etmek ve iklim felaketini önlemek için kalan az zamanı dünyanın ihtiyacı olan büyük dönüşüm için çabalayarak değerlendirmek. Bu mücadeleyi kazanmanın yolu, iklim değişikliğiyle birlikte fosil yakıt kapitalizmini de tarihin çöplüğüne göndermekten geçiyor. Üretimi ve tüketimi, odağına kârı değil insanı alarak baştan aşağı tekrar planlamak durumundayız ve bütün bu adımları küresel bir iş birliği içinde atmak zorundayız. Böylesi bir dönüşüm stratejisi, karşımızda duran tek gerçekçi alternatiftir ve eğer bu iş için kolları sıvarsak, kendimizi sadece iklim dostu değil, aynı zamanda dayanışmacı, özgürlükçü, adil ve barışçıl bir dünyayı inşa ederken bulacağız. Evet, zor, ama imkânsız değil!

Kaynakça

Angus, I., 2016, Facing the Anthropocene: Fossil Capitalism and the Crisis of the Earth System, Monthly Review Press, New York.

Carrington, Damian, 2017, “Want to fight climate change? Have fewer children”, The Guardian, https://www.theguardian.com/environment/2017/jul/12/want-to-fight-climate-change-have-fewer-children, (Erişim tarihi: 04.05.2021)

Chen, Z. M. vd., 2018, “Consumption-based greenhouse gas emissions accounting with capital stock change highlights dynamics of fast-developing countries”, Nature Communications, Sayı: 9, https://doi.org/10.1038/s41467-018-05905-y (Erişim tarihi: 30.04.2021)

China International Inverstment Promotion Agency (Germany) – FDI Center, 2019, “German Investment in China – Changing Opportunities and Trends 2019”, FDI Center,http://fdi-center.com/wp-content/uploads/2020/05/German-Investment-in-China-English-Version.pdf (Erişim tarihi: 30.04.2021)

European Commission, 2019, “The European Commission, European Investment Bank and Breakthrough Energy Ventures establish a new €100 million fund to support clean energy investments”, European Commission website, https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/IP_19_2770, (Erişim tarihi: 04.05.2021)

Gates, B., 2018, “Climate change and the 75% problem”, Gates Notes – The Blog of Bill Gates, https://www.gatesnotes.com/energy/my-plan-for-fighting-climate-change (Erişim tarihi: 02.05.2021)

Gates, B., 2020, “Here’s how the U.S. can lead the world on climate change innovation”, Gates Notes – The Blog of Bill Gates, https://www.gatesnotes.com/Energy/How-the-US-can-lead-on-climate-change-innovation (Erişim tarihi: 02.05.2021)

Gates, B., 2021, How to avoid a climate disaster : the solutions we have and the breakthroughs we need, Alfred A. Knopf, New York, Toronto.

Giddens, A., 2013, İklim Değişikliği Siyaseti, çev. Erhan Baltacı, Phoenix Yayınevi, Ankara.

Harvey, D., 2015, On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu, Çev. Esin Soğancılar, Sel Yayıncılık, İstanbul.

Mann, M. E., 2021, The new climate war : the fight to take back our planet, PublicAffairs, New York.

Marks, K., 2015, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi – Cilt: III, Birinci Basım, Yordam Kitap, İstanbul.

Masson-Delmotte, V. vd,. 2018, Global Warming of 1.5°C. An IPCC Special Report on the impacts of global warming of 1.5°C above pre-industrial levels andrelated global greenhouse gas emission pathways, in the context of strengthening the global response to the threat of climate change, sustainable development, and efforts to eradicate poverty, IPCC. https://www.ipcc.ch/sr15/

Ritchie, H., 2019, “How do CO2 emissions compare when we adjust for trade?”, Our World in Data, https://ourworldindata.org/consumption-based-co2 (Erişim tarihi: 30.04.2021)

CIPA, FDI Center, 2019, s. IV.

a.g.e., s. 11.

Chen, 2018, s. 6.

Ritchie, 2019.

Masson-Delmotte, 2018, s. 18.

Giddens, 2013, s. 12.

a.g.e. s. 107.

Angus, 2016, s. 114.

Harvey, 2015, s. 235.

10 Marx, 2015, s. 217-236.

11 Marx, 2015, s. 88-114.

12 Gates, 2021.

13 Gates, 2018.

14 Gates, 2021.

15 European Commission, 2019.

16 Gates, 2020.

17 Mann, 2021.

18 Carrington, 2017.

Enternasyonal Sosyalizm