Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı bugün ne anlama geliyor?

Volkan AKYILDIRIM

İki emperyalist dünya savaşında kazananlarının kurduğu düzen, 2008 ekonomik krizi sonrası sarsılıyor. İki devletsiz halkın kendi kaderlerini tayin etmek için referanduma gitmesi, Avrupa ve Ortadoğu hâkim sınıflarını dehşete düşürmüş gözüküyor.

Emperyalist devletlerin tümünün karşı olduğu Irak Kürdistanı bağımsızlık referandumu, 25 Eylül 2017’de yapıldı ve yüzde 93 oranında bağımsızlığa ‘evet’ oyu verilmesi ile sonuçlandı. Irak, bağımsızlık girişimini engellemek için, İran ve Türkiye’yle birlikte Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni (IKBY) abluka altına altı. Sınırda askeri tatbikatlar hemen başladı. Üç devlet, referandum kararlarını tanımayacaklarını söyleyerek IKYB’den kararlarını geri almalarını istiyor. Bölgede hegemonya mücadelesi veren iki emperyalist devlet, ABD ve Rusya da Irak’ın toprak bütünlüğünden yana. IKBY’ye tehditler her an çatışmaya ve askeri müdahaleye dönüşebilir.

İspanya devletinin yasakladığı ve şiddetle saldırdığı 1 Ekim 2017 referandumuna katılanların yüzde 90’ı bağımsız Katalonya Cumhuriyeti’ne ‘evet’ dedi. Bağımsız Katalonya’nın kendi sınırları dışında kalacağını söyleyen Avrupa Birliği’ni arkasına alan İspanya, sınırlarının değişmeyeceğini, gerekirse askeri yöntemlerin uygulanacağını söylüyor. Avrupa’nın hegemonik gücü üç emperyalist devlet, Almanya, Fransa ve İngiltere referandum sonuçlarını tanımayacağını ilan ederken, şirketler de ‘Katalonya’dan çekiliriz’ tehditlerini savuruyor. Katalonya parlamentosu, müzakere için bağımsızlık kararını askıya alsa da İspanya hükümeti Katalanlara karar vermeleri için bir ay süre verdi.

İki halk da bağımsızlık oylamalarını, halkların kendi kaderlerini tayin hakkına dayandırıyor. Karşı taraftan müzakere ve diyalog yerine baskı geliyor. Ezen ulus kibriyle davranan Irak ve İspanya devletleri, saldırgan bir tutumla, ezilen iki halkın tercihlerini engellemek için her şeyi yapmaya hazırlar.

Katalonya referandumunun ardından İspanya’nın Bask özerk bölgesinde referandum gündeme gelirken, İskoçya’da da yeni bir referandum tartışması başladı. İngiltere’nin birlikten ayrılışı ile Avrupa’da sınırlar çatırdarken, Ortadoğu’da emperyalist devletlerin çizdiği sınırlar da saldırılar ve kitlesel göçlerle aynı akıbeti paylaşıyor.

20. yüzyıl boyunca baskı altında tutulmuş halklar, eşitlik istiyor. Uluslararası işçi sınıfının birliğini sağlamanın ve halklar arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın yegâne yolu olan halkların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, bugün pratik bir mesele olarak kendini ortaya koymakta.

Ulusal baskı ve halkların eşitliği sorunu

Ulus-devlet, yani dil ve tarihsel kökleri türdeş halk topluluklarının tek tek devletler olarak örgütlendiği uluslararası düzen, kapitalizmin bir ürünüdür.

Feodalizmin devlet biçimi olan, farklı halk topluluklarını içeren imparatorluklar yerlerini, her biri diğer ulusun hakim sınıfıyla rekabet halindeki kapitalistlerin, kendi sınırları içindeki pazara tam hakim olmak isteği temelinde örgütlenen ulus-devletlere bıraktı.

Burjuvazinin, halkın geri kalanını da yanına alarak devrimci yöntemlerle iktidara geldiği ilk dönemin sonunda bir dizi ulus-devlet kuruldu. Fakat kapitalizmin eşitsiz gelişimi, bazı halkların daha fazla güçlenmesine, bazılarının zayıf kalmasına yol açtı. Burjuvaziler devrim fikrinden giderek daha çok ürkmeye başlarken, güçlü devletler, zayıf olanlar üzerinde kendi hakimiyetlerini kurdu ve sömürgelere sahip oldu. Bazı devletler ise kendi sınırları içinde kalan başka hakları ve azınlıkları baskı altında tutan hapishaneler olarak var olageldiler.

19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan tekeller ise yüzyılda emperyalizmi, küresel kapitalist hiyerarşinin başına oturmuş, geri kalanları kontrol eden ya da tahakküm altında tutan emperyalist devletlerin hiyerarşik düzenini yarattı. Aralarındaki dünyayı yeniden ve yeniden paylaşım mücadelesi, birinci ve ikinci dünya savaşlarını yaratırken, bazı devletlerin sınırları emperyalistler tarafından çizildi, bir çok halk da zorlu mücadeleler vererek kendi devletlerini kurdu, bugünkü ulus-devletlerden oluşan küresel sisteme varıldı.

Kapitalist sınıfların çözümsüz bıraktığı ulusal sorunlar, bazı halklar üzerindeki baskının devam etmesine yol açarken eşitsizlik, sermayenin son küreselleşme döneminin ardından 21. yüzyıla taşındı.

1989’da Doğu Bloku yıkıldıktan sonra piyasa kapitalizminin zaferini ilan eden kapitalist ideologlar, dünyanın iç çelişkilerinin azaldığı, savaş ve milliyetçilik gibi aslında arkaik şeylerin geri kaldığı, bolluk ve refahla belirlenen yeni bir dünya düzenine geçtiğimizi söylüyordu. Sermayenin küreselleşmesinin, sistemin özünden kaynaklanan ilişki ve çelişkileri ortadan kaldırmayacağını, her küresel şirketin bir ulus-devlete dayandığını ve rekabete dayalı kapitalist düzenin emperyalist karakterinin ortadan kalkmadığını söyleyen marksistler haklı çıktı.1

Köhnemiş ulusal baskı yöntemleri ve milliyetçilik zehri, hâkim sınıflar tarafından yayılıyor. 20. yüzyılın başında Lenin, Buharin ve Rosa Luxemburg gibi marksistlerin vurguladığı gibi emperyalist savaşlar günümüzün gerçeğidir. Demokrasinin yerini diktatoryal eğilimlere bıraktığı, sınırların güçlendirildiği, duvarların örüldüğü, müzakerenin yerini askeri restleşme ve çatışmaya bıraktığı bugün, kapitalizme son verecek sınıfın birliği için, halkların eşitliğini savunmalıyız.

Marksist geleneğin tutumu

Ulusal baskıya ve sömürgeciliğe karşı çıkmak için sosyalist olmak gerekmez, bu siyasi gericilikle demokratlık arasındaki ayrım noktalarından biridir. Demokrasi ve özgürlüklerden yana olan her işçi, bir halkın başka bir halkı ezmesine, baskı altında tutmasına karşı çıkar. Ulusal baskı, insanlığın kurtulması gereken bir lekedir. Marksistler, her türden milliyetçiliğe karşıdır, özellikle ezen ulusun milliyetçiliğine karşı mücadele ederler.

Sınırların, sınıfların ve devletlerin ortadan kalktığı bir dünya düzeni olarak sosyalizm, halkların eşitliği üzerine kurulabilir. Ulusal baskı var oldukça, milliyetçilik etkili oldukça, işçi sınıfının sosyalizm için mücadeleye atılması (çoğu zaman ücret artışı ve temel haklar için gündelik mücadele bile) mümkün olamaz. Ulusal sorun, sadece demokratik bir sorun değil, işçi sınıfının birliği ve kurtuluşu yolunun açılması için çözüme kavuşturulması gereken bir meseledir.

Marksistler, dünyaya baktıklarında, tek tek ulus devletlerden oluşan sistemi değil, küresel kapitalist sınıfla uluslararası işçi sınıfı arasındaki mücadeleyi görürler. Sınıf mücadelesini esas almamız, ulusal ezilmişlik ve eşitsizlik sorunlarını önemsiz ve tali görmemize yol açmaz. Ulusal baskıya, işçi sınıfının birliği ve örgütlenmesi adına karşıyız. Ezen ulusun işçi sınıfı, ezilen ulusun işçilerinin yaşadığı acıları anlamadan ve onun mücadelesini desteklemeden kendi ezilmişliğinden kurtulamaz.

Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, 17. yüzyılda ortaya çıkmış bir fikirken, Karl Marx’ın 1848’de savunduklarıyla politik bir ilke haline geldi. “Başka halkı ezen ulus, özgür olamaz”2 diyen Karl Marx, ezen ulus milliyetçiliğini, sosyalizm mücadelesinin önündeki başlıca engel olarak gördü. İşçi sınıfı, uluslararası birliğine ulaşması için bu zehirden kurtulmalıydı. İrlanda üzerindeki hakimiyetinin, İngiltere’de kapitalist sınıfın egemenliğinin garantörü olduğunu kavrayan Marx, uzun süre İngiliz işçi sınıfının mücadelesinin, İrlanda halkının kurtuluşunu getireceğini düşündü. Fakat soruna ve olayların gelişimine baktıktan sonra fikrini değiştirdi. İrlanda kurtulmadan, İngiliz işçi sınıfı da kurtulamazdı. Marx, İngiliz işçilerinin milliyetçi ön yargılardan kurtuluşu ve bağımsız politik hareket yolunda eğitimi için, İrlanda’nın ayrılma hakkını savundu.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, 1896’da Sosyalist Enternasyonal Londra kongresinde bir politik ilke olarak ilan edildi. Bu tam da emperyalizmin ortaya çıktığı dönemde, milliyetçilerle sosyalistleri ayıran bir ilke olarak önemsendi.

1914’te yazdığı Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı3 makalesi ile Lenin, marksist geleneğin ulusal ezilmişliğe karşı tutumunu kapsamlı olarak ele aldı. Kendisi de bir ezen ulus sosyalisti olan Lenin’e göre halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, ayrılma hakkını da içerir. Marksistler, bir yandan ezilen halkın kaderini tayin hakkını savunurken, aynı anda işçi sınıfının birliğini de savunmalıdır. Ayrılma hakkını savunmak, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulus işçileri arasındaki güveni sağlamanın biricik yöntemidir. Halkların kendi kaderlerini tayin hakkını savunan sosyalistler, o halka nasıl yaşaması gerektiğini söylemezler, demokratik yöntemlerle bunu kendisinin belirlemesini destekler.

Ulusal hareketler, mücadele ettikleri devlet aygıtını güçsüzleştirir. Emperyalizmin kurulu düzenine darbe vururlar.

Bu hareketlerin yarattığı sarsıntılar, işçi sınıfının mücadelesinin zaferi için kullanılmalıdır.

Lenin, ezen ulusun sosyalistleriyle ezilen ulusun sosyalistlerinin farklı konum ve koşullarda olduğunun altını çizer: Ezen ulusun sosyalistleri, kendi hakim sınıflarının milliyetçiliğine karşı mücadele etmek zorundayken, ezilen ulusun sosyalistlerinin ulusal mücadeleyi sınıf mücadelesine dönüştürmeye çalışması ve ezen ulusun işçileriyle birliği savunması, milliyetçilikle mücadeleye dayalı, birbirini tamamlayan, enternasyonalist tutumlardır.

Ulusal hareketlerin siyasi karakteri ve emperyalizmle ilişkileri, 20. yüzyıl başında da tartışmalı olmuştur. Lenin ulusal hareketlerin siyasi karakterini ulusal-demokratik olarak tanımlar; varoluş nedenleri bir ulus devlet yaratmak ve uluslararası düzende yer almaktır. Sosyalistler, ulusal hareketlerinin karakteri ve liderlikleri hakkında yanılmamalıdır. Birden fazla sınıftan oluşan bir halkın hareketi, bir sınıfın hedefi olan sosyalizmle karıştırılmamalıdır. Bu, ulusal hareketlerin burjuva liderliklerine karşı mücadele etmek zorunda olan ezilen halkın işçi sınıfının, bağımsız mücadelesini ve örgütlenmelerini engellemek olur. Ulusal kurtuluş mücadelesi, çoğu zaman, ulusal hareketlerin tabanını oluşturan emekçiler ve yoksulların bu mücadeleyi daha da ileri götürebileceği bir sürekli devrim sürecinin potansiyellerini de içinde taşır. Bu potansiyellerin açığa çıkmasına yardım etmek enternasyonalizmden geçer; ulusal liderlikler ne derse desin, milliyetçiliği yenmek için, ezilen halkın eşitliğini savunmak bir zorunluluktur. Ezen ulus sosyalistlerinin bu dayanışması, ezilen halkın sosyalistlerinin örgütlenmelerine alan açarak, ulusal-demokratik liderliklerin eleştirisine ve sosyalist alternatifin inşa edilmesine yardımcı olur.

‘Sosyalizm, insanlığın bugün ayrı ayrı devletlerin sınırlarıyla bölünmüşlüğüne karşı değil miydi? Ayrı devlet kurma hakkını tanıyarak, yeni devletlerin ortaya çıkmasını teşvik etmiyor musunuz’ diye sorulabilir. Sosyalistler sadece birleştirmek değil halkları bütünleştirmek istiyor. Bu, insanlığın köhnemiş milliyetçi önyargılardan kurtulmasıyla mümkündür. “Uluslararası işçi sınıfının birliği”, “Halkların eşitliği, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı!”-Kapitalizm altında ulusal sorun deneyimleri bu üç sloganla özetlenen tutumu devrimci partilerin ilkeleri arasına soktu.

Irak Kürdistanı

Birinci Dünya Savaşı sürerken, 1916’da Fransa ve İngiltere tarafından yapılan gizli anlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları paylaşılarak, Ortadoğu’daki devletlerin sınırları belirlendi. Sykes-Picot anlaşması, Ortadoğu halklarından biri olan Kürtlerin devletsiz bırakılmasını öngörüyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürdistan bölgesi,

19. yüzyılın başında ortaya çıkan dört devletin, Irak, Suriye, İran ve Türkiye’nin sınırları içinde kaldı.

1920’de ortaya çıkan Irak devletinin kuruluşu, sınırları içinde bir ulusal sorunun da başlangıcıdır. Araplar ezen ulus, Kürtler ezilen ulus olarak yaşamak zorunda bırakıldı, katliamlara maruz kaldı. Baskıcı bir devlet olan Irak’ta, ulusal kurtuluş hareketi başlatan Kürtler ile devlet yıllarca savaştı.

2003’te ABD’nin işgali sonucunda devrilen Saddam Hüseyin rejimi ile mücadele halinde olan Kürtler, kendi yaşadıkları bölgeyi yönetmeye başladı. İşgal sonrası Irak’ta oluşan güç dengeleri ve siyasi yapılanmalar içinde Kürtler merkezi devlet aygıtında da bir temsiliyete sahip oldular. Fakat bu temsiliyete rağmen, gerçek bir eşitlik sağlanamadı. Bir dönem Irak’ta en istikrarlı alan olarak gelişen IKBY ile Irak arasındaki problemler, 2014 yılında krize dönüştü.

Petrol fiyatlarındaki düşüş petrol gelirlerine dayalı IKBY ekonomisini çökertti. IKBY, Irak merkezi bütçesinden kendisine aktarılması gereken payı zaten alamıyordu. Bu, içeride maaşlarını alamayan öfkeli kalabalıkların protestolarına yol açarken, IKYB baskıcı önlemlerini artırdı. Aynı anda gelişen IŞİD saldırıları, bu saldırılar karşısında Irak ordusunun dağılışı ve sürekli savaş tehdidi IKBY’nin bunalımını daha da büyüttü. 25 Eylül’de gerçekleşen bağımsızlık referandumu, 100 yıllık ezilmişliğin üzerine gelen bugünkü derin ekonomik-siyasi krizin sonucudur.

Referandum başlangıçta, Barzani ve KDP’si tarafından önerilirken, bir gün önce referanduma karşı çıkan ve hayır oyu kullanacağını söyleyen KYB ve Goran gibi büyük siyasi partiler halk oylamasını destekleme kararı alarak, bağımsızlığa ‘evet’ çağrısı yaptı. Irak Kürtlerinin birleşmesine neden olan emperyalist ve sömürgeci devletlerin referanduma karşı tutumudur. Üç parti de ulusal hareketlerdir, nihai amaçları devletli halklarla eşit statüde yer almaktır.

25 Eylül akşamı görüldü ki aralarında Kürt, Arap, Türkmen işçi ve yoksulların da bulunduğu bir halk, ayrılma hakkını kullanmak istiyor. Hâkim sınıfların saldırı ve savaşlarına sahne olan Ortadoğu’da işçilerin birliği için IKBY üzerindeki baskı son bulmalıdır. Kürt işçilerin, Arap, Türkmen ve diğer halklardan işçilerle birlikte mücadelesi için yüz yıllık ezilmişlik bitirilmelidir. Devrimci sosyalistler, IKBY referandumunu destekleyerek, Irak Kürdistanı’nın kendi kaderlerini tayin hakkını savunmaktadır.4

Katalonya

Sömürgeci bir imparatorluğun devamı olarak ortaya çıkan emperyalist devlet İspanya, 1936 işçi devriminin yenilgisinin ardından, 1974’e kadar diktatörlükle yönetildi. Katalan halkı, faşist general Franco’nun şiddetini fazlasıyla yaşadı.

Bir merkezi hükümet tarafından yönetilen özerk bölgelerden oluşan İspanya’da, İspanyol hâkim sınıfının ayrıcalıkları ve üstünlüğü, Katalanlar için hep bir sorun olageldi.

2005’te Katalonya’nın özerk yapısının reforme edilmesi girişimi, hem sağcı parti PP, hem de sosyal demokratlar tarafından sabote edilerek engellendi. 2010’da İspanya Anayasa Mahkemesi’nin, biraz reforme edilmiş bu özerk statünün bazı bölümlerini iptal etmesi ile Katalanların kitlesel hareketi başladı. Barcelona’da 1 milyon kişinin yaptığı gösteriyi, altı devasa kitle gösterisi izledi. 7,5 milyon kişinin yaşadığı bölgede, bu protestoların her birine bir ya da iki milyon kişi katıldı. 2014’te Katalanların referandum girişimi yasaklanarak engellendi. 2015’te Katalan parlamentosu seçimlerini bağımsızlık yanlısı partiler kazandı.

1 Ekim 2017’de gerçekleşen bağımsızlık referandumu, aşağıdan gelişen bu mücadelelerin ürünüdür. Katalan burjuvazisi, bağımsızlığa karşı çıkmakta ve İspanya ile birliği savunmaktadır. Buna karşılık Katalan işçileri, köylüler, öğrenciler referandumun yasaklanmasına karşı sokaklara döküldü ve bağımsızlıktan yanalar.

Enternasyonalist ve antikapitalist solun güçlü olduğu Katalonya’da, İspanya merkezi hükümetinin yasakçı ve baskıcı tutumu, İspanya’nın diğer bölgelerine de yayılma potansiyeli taşıyan, büyük bir mücadele dalgasıyla karşılandı.

Katalanların bağımsızlık mücadelesini yaratan koşullar, Avrupa Birliği ve İspanya’nın ekonomik ve siyasi krizinin ürünüdür. Katanların eşitliğinin gereğini yerine getirmeyen ve İspanyol üstünlüğü üzerine kurulu devlet, Euro bölgesindeki ekonomik krizi derinden yaşamaktaydı. 2011 küresel ayaklanma ve protesto dalgası ile meydanları öfkeli işçiler, işsizler ve öğrenciler tarafından işgal edilen İspanya’da keskinleşen sınıf mücadelesi, ezilen bir halk olan Katalanların ayrılma mücadelesine de kapı araladı.

Uluslararası sosyalistler, Katalonya referandumunu ve Katalanların kendi kaderlerini tayin hakkını desteklerken, bu mücadelenin Avrupa’da başka büyük mücadelelere ilham vereceğini düşünmektedir.5

Sosyal-şoven koro

Karl Marx, İrlanda sorununa bakışı, gerçek sosyalistlerle küçük burjuva milliyetçileri arasındaki farkı anlamak için kullanıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda kendi hakim sınıflarının savaşına destek veren sosyal demokrasi, o günün

devrimcilerini dehşete düşürmüştü. Emperyalist savaşı, bir ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümünü soldan gerekçelerle desteklemek sosyal-şovenizm olarak adlandırılmıştır.

Türkiye’de keskin söylemlere sahip bazı sol partiler, sanki IKBY Türkiye’nin bir vilayetiymiş gibi, referanduma hiddetle karşı çıktı. Bazıları Katalonya bağımsızlık referandumuna da karşı. Ezen ulusun stalinist, ortayolcu ve ortodoks troçkist geleneklerinden gelen bu partileri, hep bir ağızdan, Irak’ın toprak bütünlüğünü ve Irak Kürdistanı’nın statüsünün merkezi hükümet ile belirlenmesini savunuyor.

IKBY’nin demokratik seçim hakkına bile karşı olan bu solcuların kendilerine verdiği desteği duysaydı Irak hükümeti üyeleri çok şaşırırdı. Tam da MGK ve savaş tezkeresiyle birlikte Türkiye’nin IKBY’ye sanki bir vilayetiymiş gibi müdahale ettiği bir anda, bu eğilime soldan gerekçeler sunmak sosyalizmle bağdaşmaz.

IKBY’deki halklara nasıl yaşayacaklarını, Ankara’dan İstanbul’dan bildirenler, Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl ve bir arada yaşamı temel alan çözümüne de “solcu” bahaneler üreterek karşı çıkmıştı.

Ulusal baskı ve savaşa soldan üretilen her bahane, milliyetçiliğin fikri hegemonyasına katkıda bulunur. Saflarından ‘Iraklı Kürtlerin referandumuna hayır’ sesleri yükselen CHP, Ak Parti-MHP’nin Irak’a askeri müdahaleye izin veren meclis tezkeresine ‘evet’ oyu vermekte bir an bile tereddüt etmez. Sağdan ve soldan beslenen milliyetçilik ise işçiler ve emekçiler üzerinde de etkisini gösterir. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlenmesini ve mücadelesini engelleyen en başta bu milliyetçi dalga değil midir?

Türkiye ve Ortadoğu işçi sınıfının birliğine karşı tutum aldıkları, bunu soldan yaptıkları için, iler tutar yanı olmayan sosyal-şoven görüşler çürütülmeli ve mahkûm edilmelidir. Bu çevreler diyorlar ki ‘halkların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini destekliyoruz, fakat bu ilke koşullardan tümüyle bağımsız düşünülemez.’ Devrimci sosyalistlerin ezilen halkların demokratik ve haklı girişimlerini desteklenmesinin nedeni tam da tarihsel kökleriyle birlikte varolan, bugünkü koşullardır.

Gerçeklikten kaçış, teorik bir sefalet

Sosyal-şoven koro, kendi içindeki tüm farklılıklarına rağmen neredeyse tek bir ses çıkartıyor. IKBY’nin referandum yapmasına karşılar, bağımsızlık isteğine de IKBY’ye müdahaleye de karşılar. Kendileri gibi referanduma karşı olan Erdoğan’a karşı oldukları gibi, düne kadar dost bugün ise bölücü muamelesi gören Barzani’ye de karşılar. Onlara göre bağımsızlık referandumu, bütünüyle Barzani ve KDP yönetimiyle sınırlı bir girişim. Bazıları, öyle bir histeriye kapılmış ki, en saldırgan ulusalcıların diliyle Barzanistan diyebiliyor.

Kendi geleceklerini belirlemek için harekete geçen halk toplulukları, ilk adımı toplumsal karar ve iradeyi sergileyecek referandumlarla yapmıştır. Ulusal baskı ve eşitsizlik karşısında gelişen bu ulusal-demokratik referandumlara, uluslararası sosyalist hareket karşı çıkmamıştır. Bunları engellemek isteyen devletleri eleştirmiş ve ezen ulusun işçilerine ezilen halkın işçilerinin yanında olmaları çağrısı yapmıştır. Sonucun ‘evet’ mi ‘hayır mı’ olacağına bakılmadan, halk oylamasını savunuruz, tersi baskıyı savunarak ezilen halkın işçilerini itmek ve işçi sınıfını bölmek olur. Lenin enternasyonalist tavrı şöyle anlatıyordu:

“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ancak siyasal anlamda bağımsızlık hakkını, ezen ulustan siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını içerir. Özgül olarak, bu siyasal demokrasi istemi, ayrılacak ulusun ayrılması lehinde ve bu konuda bir referandum lehinde ajistasyon yapmada tam özgürlüğü içerir. Demek ki, bu istem, ayrılma isteminin eşdeğeri değildir. Bu, yalnızca, her türlü ulusal baskıya karşı devamlı bir savaşımı ifade etmektedir. Bir demokratik devlet sistemi ayrılma özgürlüğüne ne kadar yakınsa, ayrılma özlemi pratikte o ölçüde daha az yaygın ve hararetli olabilir.”6

IKBY referandumuna karşı çıkan sosyal-şovenler, bir demokratın alması gereken tutumu dahi almayarak oylamaya dahi karşıdır. Artık bu şekilde yaşamak istemeyen halka öğütledikleri, ayrılmak istedikleriyle birlikte olmalarıdır. Bu keskin, herkese ve her şeye karşı olan eğilimin, Irak merkezi hükümetini canla başla savunmalarının nedeni de budur. Bazıları bunu “demokratik birlik” olarak tarif ediyor.

Lenin ise kendi kaderini tayin hakkı ve federasyon ilişkisini ele aldığı bölümde şunları söylüyor:

“Boşanma serbestliğini savunan bir kimseyi aile bağlarını yıkmak istemekle suçlamak ne kadar ahmakça ve iki yüzlü bir davranışsa, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını savunanları da yani ayrılma özgürlüğünü savunanları da, ayrılmaya isteklendirmeyle suçlamak, o ölçüde ahmakça ve iki yüzlü bir davranıştır. Tıpkı burjuva toplumda, burjuva evlenme kurumunun üzerine kurulu bulunduğu ayrıcalıkların ve ahlaksızlıkların savuncuları boşanma özgürlüğüne karşı çıktıkları gibi, aynı şekilde, kapitalist devlette, ulusların ayrılma hakkını reddetmek, egemen ulusun ayrıcalıklarını ve demokratik yöntemlere karşı polis yöntemlerini savunmaya eşittir.”7

IKYB’nin ABD emperyalizminin Irak’taki merkezi olduğunu söyleyerek referanduma karşı çıkıyorlar. Barzani, ABD ve diğer emperyalist devletlerle dostluk içinde biri. Peki ya Irak merkezi hükümeti? Irak’ın bugünkü mezhepçi hükümetinin, işgalci ABD’nin kurduğu kukla hükümet yapısı olduğunu unutmuş görünüyor referandum karşıtları. Bu hükümetin Sünnilere karşı ayrımcılık ve mezhepçilik yaptığı, tıpkı IKBY gibi Sünni bölgeleri de ekonomik olarak vurduğu gerçeğini görmezden geliyorlar.

Kaldı ki Irak devleti, başını İngiltere’nin çektiği emperyalizmin kurduğu, sınırları cetvelle çizilen bir devlettir. Bugünkü mezhepçi hükümet yapısı, Skyes-Pichot anlaşmasının öngördüğü Irak yönetimi modelidir. Emperyalizmle iyi ilişkiler içinde olan ve diğer devletler gibi dünya sisteminde bir devlet olmak isteyen Barzani ve Kürt yönetimine karşı olan sosyal-şovenler, emperyalizmin kurduğu ve ayakta tutmaya çalıştığı bir yapıyı savunuyor.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlığının ABD emperyalizminin bir planı olduğu iddiası gerçeği yansıtmıyor. ABD emperyalizmi referanduma karşı çıktı ve referandumun sonuçlarını tanımadığını açıkladı. Irak hükümetinin müttefiki emperyalist Rusya da referandumun sonuçlarını tanımıyor. Bölgedeki tüm emperyalist devletlerin ortak noktası, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması. Burası keskin sosyal-şovenlerin de üzerinde anlaştığı siyasal noktadır. IKBY referandumu, solculardan oluşmayan ve ilerici niyetler taşımayan bir liderlik tarafından başlatılmış olsa da emperyalizmin Ortadoğu’da kurduğu düzene karşı onu krize sokan bir gelişme değil midir? Her cümleye emperyalizm kelimesini titizlikle yedirenler, emperyalizmi krize sokan bu referanduma karşılar. Onların anti-emperyalizmi, antikapitalist temellere dayanmadığı, uluslararası işçi sınıfının çıkarlarını temel almadığı için, emperyalist ve hegemonik devletlerle yan yana durup, ezilen bir halka ve onun işçi sınıfına, aynı durumda kalmasını söylemekten ibarettir.

Demokratik halk oylaması, “bu ülkeyi yeni bir savaşa sokacak” eleştirisi de bu çevrelerden geliyor. Bahsettikleri ülke bir iç savaş yaşayan ve emperyalist orduların işgali altındaki Irak’tır, bu ülke 37 yıldır savaş koşullarında. Komşusu İran’la ABD tarafından yıllarca savaştırılmış, aynı zamanda ulusal eşitlik isteyen Kürtlere karşı da savaşmıştır. Bugün hep birlikte IŞİD’e karşı da savaşmaktalar. IKBY silahlı güçleri, IŞİD’e karşı savaşta önemli bir rol oynamaktadır ve IKBY sürekli saldırı ve savaş tehdidi ile kuşatılmıştır. Bu an, Irak halklarının geleceğinin emperyalist ve karşı-devrimci güçlerin çatışmasıyla tayin edildiği andır. IKBY halk oylamasının savaşa neden olacağını düşünenler, savaş durumuna geçen devletlerin tezini tersten onaylıyor. Savaş karşıtı bir tutum, demokratik seçime karşı olan devletlerin kınanmasından geçer. Referandum eleştirmeni solcular ise IKBY’yi oylama yaptığı için eleştirmektedir. Sosyalistler zorbalığı değil demokrasiyi, müzakereyi savunuyor. Fakat Irak ve İspanya’da görülüyor ki Arap ve İspanyol işçiler, Kürt ve Katalan işçilerin ezilmişliğine son vermek, demokratik çözüm yoluna girmek ve etraflarındaki ablukayı kırmak için çaba gösterecekler.

“Emperyalist, siyonist, sömürgeci himayeye ve Barzanistan’a hayır.” Bu sloganları tıpkı milliyetçi sağ kampın sözcülerinin kullanması gibi solun bir kesiminin de savunabilmesinin nedeni İsrail’in referanduma ve bağımsızlığa verdiği destek. İsrail siyonist ve işgalci bir devlettir. Filistin halkı Ortadoğu’nun acı içindeki devletsiz halklarından biridir. İsrail’in Kürdistan referandumunu desteklemesinin taktiksel bir anlamı var. İsrail başta İran olmak üzere sınırları içerisinde Kürtlerin yaşadığı dört rakip devleti güçsüz kılmak için referanduma ve bağımsızlığa destek verdi. Ortadoğulu sosyalistlerin ve demokratların yapması gereken, İsrail’den çok daha fazla IKBY’de yaşayan halkların demokratik taleplerine sahip çıkmaktır. Çağrımızın Iraklı işçilerin Kürt işçilerle birliği yönünde olması gerekir? En yakın müttefiki Türkiye’nin bile en ağır yaptırımları gündeme getirerek referanduma karşı çıktığı koşullarda, siyonist İsrail’in desteği, Ortadoğu işçi sınıfını IKBY’de yaşayan hakların demokratik haklarını savunmaktan alıkoymamalı. Kaldı ki Kürt sorununu İsrail’in gizli planlarına bağlayan anti-semitik görüşlere kapı açmak, sadece milliyetçiliği ve ırkçılığı besler. Filistin’in özgürlüğü, Ortadoğu işçi sınıfının temel taleplerinden biridir. Bunu savunmak yerine, her yönden kuşatılan IKBY’yi mahkum etmek kabul edilemeyecek bir siyasal tutumdur.

Bir başka eleştirileri de ‘Barzani bir aşiret lideri ve bunu kendi aşiretinin çıkarları için yaptı’ iddiasıyla temelleniyor. Bu Kürt sorununu bir feodalizm sorunu sanan, Kürt ulusal hareketlerinin modern hareketler olduğunu görmeyen, IKBY’nin hızla kapitalistleşmiş bir bölge olduğunu, Irak’taki toplumsal, siyasal ve ekonomik çelişkilerin kapitalist çelişkiler olduğunu anlamayan, meselede Kürt işçilerin ve yoksulların pozisyonunu hesaba katmayan bir tutum. Devletsiz halklara, ‘siz devletli uluslardan daha geri bir durumdasınız’ diyenlerinin tarih anlayışına yakın bir ezen ulus kibri. Milliyetçiliğin en koyu tonlarında dolanan sosyal-şovenlerden birinin ‘Katalan halkından bir ulus çıkartamazsınız’ sözleri bunun bir diğer örneği. Hükümete yakın gazeteler ‘Barzanistan’a hayır’ kampanyaları yaparken

aynı sloganlarla Türkiyeli işçilere seslenmenin neresi muhaliflik? Barzani ve KDP kendi krizini aşmak için bu adımı atmış olabilir, her siyasi hareket gibi ulusal hareketlerin tarihi de böyle sayısız örnekle doludur. Fakat attığı adım temelsiz midir, tarihsel bir kökene dayanmamakta mıdır? Sosyalistler meselelere komplo teorileriyle yaklaşmazlar, Barzani ve KDP’nin kendi muhaliflerini saf dışı etmek için ürettiği bir taktik olsa da 25 Eylül referandumu Iraklı Kürtlerin 100 yıllık ezilmişliklerine tepkinin ürünü, bir halkın kendi kaderini tayin etme girişimidir. İkisi arasındaki farkı görmemek, bunu reddetmek, gerçeklikten kaçıştır.

Muhaliflikleri Erdoğan, Ak Parti, muhafazakar ve İslamcı hareketlerle sınırlı bazı sosyal şovenler de ‘Erdoğan-Barzani, bu iki dostun kavgası. İkisinin de arkasında ABD var.’ diyorlar. Bu türden iddialar Türkiyeli işçileri Iraklı Kürtlere karşı kışkırtmaktan başka hiçbir işleve sahip olamaz. ‘İşçiler bu sorunla ilgilenmeyin zaten arkasında ABD var!’

Öte yandan, IKBY’nin bağımsızlık girişimini Erdoğan’ın alttan alta desteklediği için bu noktaya geldiği iddiaları da yürürlükte. Erdoğan’ın liderliğindeki devlet, sınırlarını kapatmış ve savaş durumuna geçmişken, geçmişteki dostça ilişkileri hedef almak, Ortadoğu barışını savunma iddiasıyla nasıl bağdaştırılabiliyor? Iraklı Kürtler, kendilerinin Türkiye için bir tehdit olmadıklarını kanıtlayana kadar dostluk ilişkileri kurmadan geçen yıllar boyunca Türkiye’nin hedef tahtasındaydılar.

IKBY bağımsızlık referandumuna karşı çıkan bu solcuların ortak özelliği 20. yüzyıldaki stalinist liderliklere sahip ulusal hareketleri destekliyor olmaları. ABD/Batı emperyalizmine karşı gelişen bu hareketler, Soğuk Savaş koşullarında kaçınılmaz olarak SSCB kutbuna yaklaşıyordu ve çoğu kendisini marksist/leninist olarak tanımlıyordu. Bu hareketlerin Asya’da ve Güney Amerika’da kurduğu devletlere bakıldığında, marksist geleneğin yaklaşımının doğruluğu kendini gösteriyor. Ulusal-demokratik karakterdeki bu hareketler, üstelik büyük katliamlarla çok baskıcı yöntemlerle kendi devletlerini kurmuş ve devletler hiyerarşisinde yerlerini almıştır. Bu hareketleri kızıla boyayanların IKYB’deki referanduma karşı çıkmaları ilginç bir noktadır.

Emperyalizme karşı ulus-devletin savunusunu bayraklarına yazan sosyal-şovenlerin, savunduğu anti-emperyalizm sadece yüzeysel, gerçekliğe dayanmayan, her durumda işçi sınıfının birliğini savunmayı ve ezilenlerden yana olmayı gözetmeyen bir tutumdur. Bu bakışın ne yerli-milli ittifakına alternatif olma, ne de Türkiye işçi sınıfının mücadelesine katkıda bulunma şansı var. Sosyal-şovenizmin ulusal baskı ve savaşa sunduğu gerekçeler, milliyetçiliğe karşı mücadelenin, enternasyonalizmi savunmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Gelecek

İki bağımsızlık referandumun yarattığı karışıklık, bir çok başka karışıklıkla birleşiyor. Bunun dolaysız sonuçları, savaşlar, askeri restleşmeler, yaptırımlar, ablukalardır. ABD emperyalizmine olmadık bir güç atfeden ve emperyalizmin onunla sınırlı olduğunu düşünen, emperyalizmin bir masada belirlenen planlarla hakimiyetini kurduğunu zanneden bu çevreler, emperyalizmin yaşadığı derin bunalımı görmemekteler.8

Derin bunalımlar, devrimci çözümleri de içlerinde barındırır. 1917 Ekim Devrimi, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı barbarlık ortamından ve bu ortama son vermek için işçilerin bir çözümü olarak ortaya konmuştu. Bolşevikler, Sykes-Picot anlaşmasının üçüncü tarafı olan “kendi” devletlerinin savaşına son vererek, bu emperyalist anlaşmayı dünya işçi sınıfına ifşa ederek, emperyalist savaşı da durdurdular.

yüzyıl da ayaklanma, genel grevler, protestolar ve devrimler çağı olarak başladı. Enternasyonalizm ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkı sadece politik bir ilke değil, aynı zamanda yeni ve özgür bir dünyayı kuracak uluslararası işçi sınıfının temel siyasetidir.

Dipnotlar:

  1. Chris Harman, “Küreselleşme tezlerinin marksist eleştirisi”, Küreselleşme ve Direniş, Z Yayınları, 2001, s.107-152.
  2. Ulusal sorunda marksist geleneğin tartışmalarının daha geniş bir özeti için bakınız: Marksizm ve Ulusal Sorun, Alex Callinicos, Z Yayınları.
  3. Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Kasım 1992, s. 48-108.
  4. DSİP’in konuyla ilgili açıklaması: Tezkereye hayır! Irak Kürtleriyle çatışma değil kardeşlik! 22 Eylül 2017.
  5. Uluslararası Sosyalist Akım: Enternasyonalistler Katalonya’nın seçme hakkını savunmalı http://marksist.org/icerik/Dunya/8040/Uluslararasi-Sosyalist-Akim-Enternasyonalistler-Katalonyanin-secme-hakkini-savunmali
  6. Lenin, a.g.e. s.126.
  7. Lenin, a.g.e. s. 75.
  8. Alex Callinicos, Emperyalizmin çoklu krizi, http://marksist.org/icerik/Teori/310/Emperyalizmin-coklu-krizi-(Alex-Callinicos

sosyalizm