Antonio Gramsci’de devrim, hegemonya ve strateji

Can Irmak ÖZİNANIR

Rusya’da 1917 yılında gerçekleşen Şubat ve Ekim devrimleri sadece Rusya ve çevresinde değil bütün dünyada yankı uyandırmıştı. Ekim Devrimi, Avrupa’nın dört bir yanında radikal işçi hareketlerinin fitilini yaktı. Almanya, Macaristan

ve İtalya örneklerinde olduğu gibi kimi zaman bu fitil, sonradan yenilgiye uğrasalar da, devrim ateşini tutuşturmayı başardı. Genel olarak Avrupa’da, özel olarak ise İtalya’da, işçi konseylerine dayanan Rusya deneyimi Antonio Gramsci’nin de içinde bulunduğu devrimci eylemci ve teorisyenlerin ortaya çıkışında belirleyici bir etkiye sahip oldu. Antonio Gramsci, akademik dünyada ve özellikle 1970’li yıllardan sonra politik tartışmalarda en çok referans verilen marksist yazar ve eylemcilerden biri. Ancak çok referans alıyor olması Gramsci’nin her zaman gerçek fikirleriyle kullanılması anlamına gelmiyor. Elbette, hiçbir düşünürün fikirleri sorgulanmaksızın, bir papağan gibi söyledikleri tekrar edilerek kabul edilemez, eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi ve aynı zamanda pratik karşısında sınanması gerekir. Bir politik teorisyenin şu veya bu düşüncesini bir diğer düşüncesinden daha önemli bulmak, bunları başka düşüncelerle özgün bir tarzda bir araya getirmek mümkündür. Ancak bu, boşlukta süzülerek, hiçbir temele dayanmadan, keyfi bir şekilde veya tahrifat ile yapılamaz. Gramsci’nin düşünceleri bunların tümüne birden maruz kalma şanssızlığına sahiptir. Kimi zaman doğrudan yapılan tahrifatlar, kimi zamansa metinlerini okumanın zorluğundan kaynaklanan farklı yorumlamalar karşımıza pek çok farklı Gramsci çıkarmaktadır. Bu Gramsci’ler arasında stalinist Gramsci’yi, felsefi idealist Gramsci’yi, Eurokomünist Gramsci’yi, liberal Gramsci’yi saymak mümkündür.1 Uzun uzadıya farklı Gramsci yorumlarını tartışmak veya bunlar karşısında “gerçek” Gramsci’yi göstermeye çalışmak bu yazının maksadını da, haddini de aşar. Burada gösterilmeye çalışılacak olan, pek çok Gramsci yorumunda silik bir hâlde görünen hatta zaman zaman tamamen yok sayılan devrim düşüncesidir. Gerek hapishane öncesi yazılarında, gerekse hapishanede tuttuğu defterler dolusu notta geliştirdiği düşüncelerin devrim ile ilintisi kurulmadan anlatılan bir Gramsci, her zaman eksik bir Gramsci olacaktır. Ancak daha da önemlisi bugün sosyalistler açısından devrimci strateji denildiğinde es geçilmemesi gereken bir moment olarak Gramsci’den faydalanabilmek için, onun düşüncesinde genel olarak devrim kavramının ve özel olarak da Ekim Devrimi ve Avrupa’da Ekim’i takip eden devrimci durumun önemini kavramaktır.

Kapital’e karşı devrim

Devrim, Gramsci’nin düşüncesinde hayati bir yere sahiptir. Genç yaşlarında bir Sardunya milliyetçisi2 olarak başladığı politik yaşamına, işçi sınıfının merkezi olan Torino kentine taşındıktan sonra İtalyan Sosyalist Partisi (PSI) üyesi bir militan ve gazeteci olarak devam eden Gramsci, 1917 devrimleri gerçekleştiğinde 26 yaşındadır. Sosyalist Il Grido Del Popolo (Halkın Çığlığı) gazetesinde yazılar yazan Gramsci, Nisan ayında “Rus Devrimi üzerine düşünceler” başlıklı bir yazı yazar. Yazıda burjuva basınının iddia ettiğinin aksine Rus Devrimi’nin bir proleter devrimi olduğunu söylemektedir. Gramsci, Rusya’da gerçekleşen devrimde toplumsal bir yenilenmenin işaretini görmektedir:

“Devrimin proleterlerin (işçi ve askerlerin) eseri olduğunu biliyoruz. Gündelik ilişkilerin sürdürülmesini sağlamak üzere yönetici organların işleyişini kontrol eden bir işçi delegeleri komitesi olduğunu biliyoruz. Ancak devrimin proleterlerin eseri olduğu olgusu, onu bir proleter devrimi yapar mı? Savaş da proleterlerin eseridir ancak bu olgu onu tek başına proleter bir vaka yapmaz. Durum bu olduğuna göre, başka, ruhsal etkenler devreye girmelidir. Devrim basitçe bir iktidar meselesi değildir, insanların davranışlarında bir devrim olmalıdır, manevi bir devrim.”3

İlk okuyuşta son derece idealistmiş gibi görülebilecek bu satırlarda Gramsci’nin ileride daha ayrıntılı olarak tartışacağım politika anlayışının izini sürmek mümkündür. Gramsci için politika, özellikle de sosyalist politika kurucu bir kategoridir. Devrim, sadece mevcut mülkiyeti altüst etmekle kalmaz aynı zamanda toplumsal, ahlakî, felsefi, davranışsal tüm alışkanlıkları yenisiyle değiştiren bir büyük eylemdir. Gramsci, Rus devriminde bunu gerçekleştirebilecek potansiyeli görmektedir. Tam da bu yüzden Gramsci’ye göre bu devrim proleter bir devrimdir. Sadece Çarlığı devirmekle kalmamış, yepyeni bir toplumun inşasına soyunmuştur ve Gramsci Rusya’da bu mücadeleyi proletaryanın kazanacağına emindir.

Gramsci’nin o zaman üyesi bulunduğu PSI, Batı Avrupa’da savaşa karşı çıkan ve savaş karşıtı bir avuç enternasyonalist devrimcinin buluştuğu Zimmerwald Konferansı’nın örgütlenmesi için net bir şekilde uğraşan tek sosyal demokrat partidir. 4 İtalya Devleti ise 1917 Ağustos’unda militarist amaçlarla Rusya’daki işçi konseylerinin yani sovyetlerin temsilcilerinden oluşan bir delegasyonu ülkeye çağırmıştır. İtalyan hükümetinin beklentisi yeni kurulacak Rus yönetiminin de Almanya’ya karşı savaşa devam etmesidir. Bu fikirler sovyetin içinde olduğu kadar gelen delegasyon içinde de bulunmaktadır. PSI, Il Grido Del Popolo gazetesi aracılığıyla bu fikrin proleterlere karşı Rus kapitalistlerinin çıkarlarını savunmak anlamına geldiğini retorik bir soruyla ifade eder ancak buna rağmen Sovyet delegasyonunun gelişinden devrimin propagandasını yapmak için yararlanmayı da es geçmez. Delegasyon birkaç şehri dolaşıp, işçi sınıfının en yoğun ve en militan olduğu şehirlerden Torino’ya geldiğinde Rus Devrimi’ni selamlayan 40 bin kişi meydandadır. Delegasyondan Josif Goldemberg’in çevirmenliğini PSI’nin en büyük grubu olan Maksimalistlerin savaş karşıtı lideri Giacinto Menotti Serrati yapmaktadır. Serratti çeviriyi Rus halkının savaşın derhal sona ermesini istediğini söyleyerek bitirir ve ekler: “Yaşasın İtalyan Devrimi!”. Karşısındaki kalabalığın sloganı: “Yaşasın Rus Devrimi! Yaşasın Lenin!” şeklindedir.5

Bu sloganlardan kısa süre sonra zaten savaş yüzünden yoksullaşmış ve o ölçüde de militanlaşmış olan İtalyan işçileri sokaklara çıkacaklardır. O güne kadar savaş karşıtı gösteriler, yemek kesintilerine karşı eylemler ve cepheye gönderilemedikleri için çoğunlukla kadın işçiler tarafından gerçekleştirilen eylemler hâlihazırda düzenlenmektedir ancak Ağustos 1917’de Torino’da polisin yiyecek kıtlığını protesto eden iki kişiyi öldürmesi üzerine gerçekleşen genel grev, hızla devrimcileşme potansiyeli taşıyan bir genel grevin göstergesi olmuştur. Devletin greve tepkisi sert olmuştur, elliden fazla kişi makineli tüfeklerle öldürülmüş, sekiz yüz kişi de yaralanmıştır, binden fazla işçi cepheye gönderilmiştir.6 Ancak işçi sınıfının artan militanlığı artık hissedilir düzeydedir. Üniversite öğrenciliğinden beri Torino’da yaşayan Gramsci sürecin doğrudan tanığı ve katılımcısıdır.

Gramsci’nin Rus Devrimi’nden beklentisi boşa düşmemiş, gerçekten de proletarya Bolşevik Partisi öncülüğünde Ekim’de iktidarı ele geçirmiştir. Gramsci, devrimi heyecanla karşılarken İkinci Enternasyonal’in pozitivizmine, “tarihin çelik yasaları” olduğu anlayışına sert bir şekilde saldırır. Makalesine attığı başlık oldukça provokatiftir: “Kapital’e karşı devrim”:

“…Bolşevikler Kapital’deki önermelerden bazılarını bir kenara atıyorlar, onun dinçleştirici/içkin düşüncesini değil. Bu insanlar ‘marksist’ değil, hepsi bu. Onlar asla sorgulanmayacak dogmatik sözlerden oluşan katı bir öğreti derlemek için Usta’nın eserlerini kullanmadılar. Onlar marksist düşünceyi –ebedi olan, Alman ve İtalyan idealizminin devamını temsil eden ve Marx örneğinde pozitivist ve natüralist katılıklarla kirlenen bir düşünceyi- yaşıyorlar. Bu düşünce, tarihte baskın faktör olarak kaba ekonomik olguları değil, tekil insanı, toplumlardaki insanları, birbiriyle ilişkisi içerisinde olan, birbiriyle sözleşmelere giren, bu sözleşmeler aracılığıyla kolektif/toplumsal bir irade geliştiren; ekonomik olguları anlamaya başlayan, bunlar hakkında hüküm veren ve nesnel gerçekliği –ki nesnel gerçeklik bu iradenin belirlediği yere ve yola yönlendirilebilen volkanik bir lav akışına benzer biçimde yaşar ve hareket eder- yoğuruncaya dek onları kendi iradelerine uyarlayan insanları görür.”7 Gramsci, bu yazıda aslında Marx’ın yönteminin özüne işaret ediyordu. Gramsci’ye göre Rusya’da Kapital proletaryadan çok burjuvazinin eseri olmuştu. Burada Gramsci’nin işaret ettiği Kapital’i donuk bir metin olarak kavramsallaştıran mekanik ve aşamacı anlayıştı. Bu anlayış, Rusya’da sosyalist bir devrimin hayata geçebilmesi için önce Batı kapitalizminin şablonlarını izleyen bir kapitalizmin Rusya’da gelişmesi gerektiğini, ardından işçi sınıfının yeterince olgunlaşmış bir aşamaya geldiğinde sistemin içsel çelişkilerinden dolayı kapitalizmi devireceğini savunmaktadır. Gramsci, tarihin kaçınılmaz olarak bir yöne doğru gittiği düşüncesine baştan beri karşı çıkmıştır. İkinci Enternasyonal ve hatta pratikte bu kaderciliğe karşı çıkmış olmalarına rağmen Lenin, Troçki gibi Üçüncü Enternasyonal liderlerinde de görülebilen bu teleolojik anlayışın reddi Gramsci için hayati önemdedir ve bunu Bolşeviklerin pratiğinde görmektedir. Daha sonra hapishanede tuttuğu defterlerde kaderci marksizm anlayışı Gramsci’nin hedefinde olmaya devam edecektir. John Molyneux’nun belirttiği gibi bu ret, Gramsci’yi çağının önde gelen marksistlerinden hatta kaderciliği reddeden diğer marksistlerden de ayıran önemli bir farktır:

“…marksizmin kaderci yorumları, partinin yerine getireceği rolün anlaşılmasını tekrar tekrar engellemiştir ve Lenin’in büyük katkılarından biri İkinci Enternasyonal’in kaderci örgüt anlayışından kopması olmuştur. Fakat Gramsci’yi Lenin, Troçki ve kaderciliğin diğer karşıtlarından ayıran, bu kişilerin kadercilik ile asla felsefi bir düzeyde karşılaşmamış olmalarıdır. Zaman faktörü devreye sokularak temel argümandan hep kaçınıldı. Bu kişiler, uzun vadede elbette proletaryanın birliği, sosyalizmin zaferi vb. kaçınılmazdır diyorlardı; fakat sorun, bu süreci nasıl hızlandıracağımız, şimdi ve hemen sonra ne yapmamız gerektiğidir. Bu yolla kaderciliğin uğursuz etkileri tekrar tekrar savuşturuldu; fakat nihaî kaçınılmazlığın kabulü nedeniyle kadercilik asla temelden reddedilmiş olmadı. Ne var ki Gramsci için, her ne kadar kaderciliğin tarihsel bakımdan oynadığı ‘yararlı’ rolü kabul ediyorsa da, böylesine temel bir kaçamak yoktur.”8

Gramsci’nin marksizme ilişkin bu bakışı 1918’de yazdığı “Bizim Marx’ımız” yazısında daha da net görünür. Gramsci, “Kapital’e karşı Devrim” yazısında olduğu gibi çubuğu öznenin rolüne büker, Marx’ın eserlerini yazdığı dönemin insanın tarihteki rolü üzerine kopan büyük kavgalarla aynı döneme denk düştüğünü hatırlatır. Marx, insan etkinliğini pratik üzerinden tanımlayarak bu kavgaya bir cevap vermiş ve tarihi yeniden tanımlamıştır. Gramsci şöyle der:

“Marx, bileğinin hakkıyla ve kelimenin tam anlamıyla bir dev olarak tarihe geçer. O ne bir mistiktir, ne de pozitivist bir metafizikçi. O bir tarihçidir; geçmişe ait belgelerin sadece bir kısmının değil, hepsinin yorumcusudur.”9

Gramsci, Marx’ta fikirler ve ruhun maddi bir temele kavuştuğunu görür. Fikirler artık keyfi, dinsel veya sosyolojik soyutlamalar olarak karşımıza çıkmazlar, fikirlerin özü insanların somut olarak kurduğu ilişkiler, pratik etkinliktedir. Dolayısıyla artık fikirler de pratik içinde kavrandığı için maddi bir ilişki biçimi olarak karşımıza çıkar. Gramsci, İkinci Enternasyonal’in Marx’ın eserlerinde ortaya koyduğu tarihsel gelişimi her zaman, her yerde, değişmez biçimde gerçekleşmesi gereken bir şablona indirgeyen tutumuna karşı Marx’ın bu çığır açan yöntemini işçi sınıfının mücadelesi için harekete geçirmeyi savunmaktadır. Daha sonra Hapishane Defterleri’nde belirteceği üzere Gramsci, Marx’ın otantik mirasının peşindedir.10 Gramsci’ye göre Marx’ın ortaya koyduğu yöntem, İkinci Enternasyonal’in Marx yorumundan farklı olarak mücadele için gereken açıklığı sağlıyordu. Gramsci yazısını şöyle bitirmişti:

“Uluslararası proletarya Karl Marx’ı doğumunun yüzüncü yılında yüceltirken aslında kendini, kendi bilinçli gücünü, ayrıcalıklıların egemenliğini tahrip eden ve proletaryanın harcadığı bütün çabaları ve yaptığı bütün fedakârlıkları taçlandıracak nihai mücadelenin koşullarını hazırlayan kavgacılığının dinamizmini yüceltiyor.”11

Gramsci, Ekim Devrimi ile beraber gözünü sosyalizmin iktidar aygıtı olarak ortaya çıkan sovyetlere yani işçi konseylerine dikmişti. Yine 1918’de Avanti! (İleri) gazetesine yazdığı “Ütopya” başlıklı yazısında Lenin ve Bolşevikleri, Rusya’da sosyalizmi kurmaya çalıştıkları için ütopyacı ilan edenlere sert bir dille yanıt veriyordu. Bu yazı, yine beklenildiği üzere Batı’nın tarihsel şemalarını Rusya’ya giydirmeye çalışan ve bunu yaparken “devrimcilik” rolünü burjuvaziye yükleyen reformizme çatıyordu. Gramsci’ye göre Lenin’i ütopik bulanların kendileri ütopiktir, okudukları eserleri birer Kutsal Kitap gibi görmektedirler. Oysa Rusya’daki devrim, burjuvazinin devrimci bir rol üstlenmek zorunda olduğu yönündeki boş inancı çürütmüştür. Burjuvazi kendi hegemonyasını dayatmaya çalışmış ancak başarısız olmuştur. Tam da bu yüzden proletarya, Rusya’da kendi düzenini kurmaktadır. Bu kavrayış, aşamalı devrim düşüncesini henüz 1900’lü yılların başlarında reddetmiş olan Rus devrimci Marksist Leon Troçki’nin sürekli devrim düşüncesiyle şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyordu. Ancak 1917 devrimi esnasında Gramsci, Troçki’nin bu yaklaşımından haberdar değildi. Hatta Lenin dâhi Troçki’nin kitabını ancak devrim sonrasında okumuştu ancak her ikisi de fiilen devrimci görevin burjuvaziye değil, proletaryaya ait olduğunu ve “burjuva demokratik devrim” aşamasının bir şablondan ibaret olduğunu savunuyorlardı.

Gramsci’ye göre Rusya’da kurulan yeni düzenin en önemli parçası, bu gelişmenin özerkliğini tayin edecek olan kurumların yani sovyetlerin inşasıdır. Bilincin gelişimini temsil eden ve Rus toplumunun örgütlenme kapasitesini temsil eden sovyetler ile Bolşevik Partisi birbirleriyle sürekli bütünleşen bir yapı oluşturmaktadır. Bu yapı, özgürlüğü garanti altına almaktadır.12 Gramsci, yeni bir toplumun nüvesini sovyette görmektedir:

“Bütün işçiler Sovyetlerde yer alabilir ve bütün işçiler Sovyetleri değiştirmek ve istenilen/gerek duyulan çizgiye çekmek için etkide bulunabilir. Rus siyasal yaşamının şu an girdiği yön ülkenin moral yaşamının, Rus halkının genel maneviyatının girdiği yönle çakışma eğiliminde. Hiyerarşik düzeyler arasında sürekli bir hareketlilik var: Eğitimsiz bir birey bir Sovyet’e temsilci seçilmesi konusunda yapılan tartışmada kendisini geliştirme şansı bulmakta, hatta bizatihi kendisi de temsilci olabilmektedir. Bu organları kontrol etmektedir, çünkü bunlar topluluk içerisinde sürekli olarak dikkatle incelenmekte ve el altında tutulmaktadır. Bu birey toplumsal sorumluluk duygusu edinmekte ve ülkesinin yazgısına karar vermede aktif bir yurttaş hâline gelmektedir. Güç ve farkındalık, bu hiyerarşi yapısı sayesinde, bir kişiden pek çok kişiyle geçmektedir: böyle bir topluma tarihte daha önce hiç rastlanmamıştır.”13

L’Ordine Nuovo ve işçi konseyleri

Gramsci, Sovyet aracılığıyla kurulan bu yeni toplumun izini İtalya’da da sürecek ve Rus Devrimi’nden ilhamla oluşan işçi konseyleri biennio rosso (iki kızıl yıl) olarak anılan süreci yaratacak, Gramsci ve yoldaşları L’Ordine Nuovo (Yeni Düzen) gazetesi etrafında kurdukları örgütleriyle, PSI’nin bu sürece en aktif katılan bileşenleri olacaklardır. Ancak bu deneyimi aktarmadan önce kısaca PSI’nin yapısını ve içindeki grupları kısaca tanıtmak tabloyu daha anlaşılır kılacaktır.

Savaşın yol açtığı huzursuzluk PSI’nin kitleselleşmesini sağlamıştı. 1919 yılında partinin üye sayısı 20 binden 87 bine, 1920’de ise 180 bine sıçramıştı. Partinin kontrolündeki CGL sendikasının üye sayısı ise 250 bindi. Parti Kasım 1919’daki seçimlerde 2 milyon oy alarak 508 kişilik parlamentoda 156 milletvekilliği kazanmıştı.14 İtalya’da PSI’nin merkezinde Giaginto Menotti Seratti önderliğinde, Avanti gazetesi etrafında toplanmış Maksimalistler adı verilen ekip bulunuyordu. Bu ekip Üçüncü Enternasyonal’e katılmak istiyor ancak Üçüncü Enternasyonal’in reformistlerle yolları ayırma talebini yerine getirmiyordu. Filippo Turati öncülüğündeki reformistler ise parlamento grubunu, CGL sendika federasyonunu ve çoğu yerel konseyi kontrol ediyorlardı. Bunun yanı sıra özellikle gençliğin desteğine sahip olan, her türlü parlamentarizme ve oy kullanmaya karşı olan Amadeo Bordiga öncülüğünde Il Soviet gazetesini çıkaran sol komünist grup vardı.15 Gramsci, yoldaşları Palmiro Togliattti, Angelo Tasca ve Umberto Teraccini ile birlikte 1919 yılının Mayıs ayında bu eğilimlerden farklı olarak L’Ordine Nuovo dergisi etrafındaki grubu kurdu. L’Ordine Nuovo’nun çıkışından itibaren temel ilgisi işçi konseyleri ve bu konseylere dayanan bir sosyalizm düşüncesiydi.

Torino merkezli L’Ordine Nuovo, Haziran ayında Gramsci ve Togliatti tarafından beraber kaleme alınan “İşçi Demokrasisi” başlıklı yazıyı yayımladı. Yazı doğrudan işçilere sesleniyor, amacını en nitelikli ve en bilinçli işçiler arasında düşünce ve eylemi tahrik etmek olarak tanımlıyordu. İşçi iktidarının nüvesini yaratma amacı yazıda açıkça ortadaydı:

“Sosyalist devlet, sömürülen işçi sınıfına özgü toplumsal yaşamın kurumlarında potansiyel olarak mevcuttur. Bu kurumları, her birinin zorunlu özerkliğine ve kendini ifade etmesine saygı göstererek birbiriyle ilintilendirmek, koordine etmek ve oldukça merkeziyetçi bir yetki ve yeterlilik hiyerarşisi altında sıralamak, ivedilikle gerçek bir işçi demokrasisi yaratmak demektir –burjuva devletine etkili ve aktif bir biçimde muhalif olan işçi demokrasisi onu, ulusal mirası yönetme ve denetlemeye ilişkin bütün asli işlevleriyle birlikte, derhal yerinden etmeye hazırlıklıdır.”16

L’Ordine Nuovo bu “düşünce ve eylemi tahrik” çağrısını kendi kafalarındaki gerçekleri işçi sınıfına giydirmek için yapmıyordu. Konseyler fikri PSI içindeki tüm kanatlara ütopik görünse de Ekim Devrimi ve savaş ile başlayan radikalleşme dalgası fabrikaları sarmış durumdaydı. Savaştan iki güç büyüyerek çıkmıştı sanayi burjuvazisi ve işçi sınıfı. Grev sayılarında inanılmaz bir artış görülüyordu ve grevler salt ekonomik taleplerle sınırlı kalmıyor, politikleşiyordu. 1913 yılında fabrikalardaki grev sayısı 810 iken, 1919’da bu rakam 1663’e ulaşmıştı. 1920 yılında ise 1881 grev görüldü. Köylü grevleri de benzer bir eğilim izliyordu. 1913’te 97 olan köylü grevlerinin sayısı, 1919’da 189’a sıçramıştı. Bir milyondan fazla köylü bu grevlere katılmıştı. İşçi ve köylülerin grevlerinin yanı sıra savaştan doğrudan etkilenenler yani askerler arasında da bir dağılma baş göstermişti.17 Dolayısıyla devrimci bir durumun ortaya çıkmasını sağlayabilecek koşullar vardı ancak bunun içinde burjuva devletini tamamen aşabilecek ve daha önce görülmemiş bir tarzda sosyalist toplumu oluşturabilecek araçlar var mıydı? Gramsci ve L’Ordine Nuovo’daki yoldaşları bu soruya yanıt vermeye çalışıyorlardı. Ütopik olan ise bu arayışa girmeyen PSI bileşenlerinin doktriner tavrıydı.

“’İşçi demokrasisi’ makalesinde bu soruya verilen yanıt İtalyan fabrikalarında ortaya çıkmış olan iç komisyonlardı. İç komisyonlar kısaca patronun fabrikadaki gücünü sınırlayan ve işçiler tarafından seçilen bir komiteydi. Bu komiteye girmek için sosyalist olmak veya sendikalı olmak gerekmiyordu. Bunlar doğrudan işçilerin kendi katılımıyla seçilen komitelerdi. Bu komitelerin önemi doğrudan üretim tarzının örgütleniş biçiminden doğmuş olmalarıydı. Dolayısıyla iç komisyonlar, yeni bir medeniyete açılan kapılardı, bu yeni düzen bir proleter düzeni olacaktı.”18

Gramsci, hem PSI’ye hem de onun kontrolündeki CGL konfederasyonuna sesleniyor, bu komitelerin önemini vurguluyordu: “Kendi iç komisyonlarına sahip atölyeler, sosyalist kulüpler, köylü toplulukları: Bunlar proleter yaşamın merkezleridir, bizim buralarda doğrudan çalışmamız gerekmektedir”.19

Makale işçilere ise her işyerinde iç komisyonlar seçmeyi, bu komisyonlar içinden bölge komiteleri, bölge komitelerinden ise kent komiserlikleri seçen aşağıdan yukarı bir model öneriyordu. Bu seçim doğrudan Bolşeviklerden alınmış bir sloganlarla desteklenmeliydi: “‘Atölyelerdeki bütün iktidar atölye komitelerine’ ve bunun tamamlayıcısı başka bir slogan ‘Bütün iktidar işçi köylü konseylerine’”.20

L’Ordine Nuovo’nun çağrısı işçiler arasında ciddi bir şekilde karşılık buldu. Ağustos’ta Torino’daki en büyük fabrika yerleşkesi olan Fiat-Centro’da işçiler komite seçimleri yaptılar. Ekim ayında 30 fabrikadan 50 bin işçi konseyler şeklinde örgütlenmiş durumdaydı. 1919 yılının sonuna gelindiğinde metal işçileri sendikası FIOM’un 16 bin işçiden oluşan Torino Şubesi ve PSI’nin yerel seksiyonu bu öneriyi benimsemiş durumdaydılar ve konsey üyesi işçi sayısı 150 bini bulmuştu.21 Gramsci, fabrikalarda konuşmalar yapmaya çağırılıyordu. Gramsci ve yoldaşlarının kuruluşunda “sosyalist bir kültür dergisi” olacağını düşündükleri ve oynayacağı rolü hiç öngöremedikleri L’Ordine Nuovo artık konsey hareketinin yayınıydı. Fiat-Centro ve Brevetti fabrikalarındaki atölye delegelerine dönük bir yazısında Gramsci şöyle diyordu:

“Gazetemizin bu hareketin meydana gelmesinde oynadığı hatırı sayılır rolün pekâlâ farkındayız. Gazetemizin sayfalarında sorun salt kuramsal ve genel bir bakış açısıyla ele alınmamış, aynı zamanda diğer ülkelerde yaşanan deneyimlerin sonuçları da, pratik uygulamalara ilişkin araştırmalar için malzeme tedarik etmek üzere bir araya getirilmiş ve analiz edilmiştir. Ne ki yaptığımız işin, bir ihtiyacı karşıladığı ölçüde ve işçi kitlelerinin bilincinde saklı olan bir özlemin somut bir ifade kazanmasına yardımcı olduğu ölçüde değer taşıdığını biliyoruz. Bizim bu denli çabuk anlaşılmamızın sebebi işte budur, tartışmadan realizasyona bu denli hızlı geçiş yapılmasının sebebi işte budur.”22

Yayınının adı Il Soviet olsa ve Ekim Devrimi’nin ateşli destekleyicilerinden biri olsa da Amadeo Bordiga öncülüğündeki komünist kanat L’Ordine Nuovo’nun konseyler çizgisini reformizm veya sendikalizm olarak yaftaladı. Bordiga, Gramsci ve yoldaşlarını devletin rolünü anlamamakla suçluyor ve işçi konseylerinin ancak komünist partinin eseri olabileceğini savunuyordu:

“Yarının Sovyetleri Komünist Parti’nin yerel kollarından doğmalıdır. Devrim muzaffer olur olmaz, proleter seçmen kitleleri bir Yerel İşçi Komiteleri Delegeleri Konseyi kurmadan önce aday olarak sunulacak unsurlara çağrı yapabilme becerisi olanlar bunlardır.”23

Bordiga’nın çizgisi sınıf ve parti arasındaki çizgide bütün çubuğu partiye büküyor, sınıfın kendiliğinden hareketine ve onun hareket içinde değişen bilincine hiçbir önem vermiyordu. Gramsci ise partiyi konseyler içinde çalışmaya çağırsa da, kendisinin de sonradan kabul edeceği gibi partinin konsey hareketiyle kuracağı bağı muğlak bırakıyor ve partinin hareketle beraber inşasını bir kenara bırakıyordu. Kuşkusuz, kendisini eleştirdiği bu görevleri başarmak parti içindeki reformist çizgiyle çok sert bir hesaplaşmayı gerektirmekteydi. Şöyle söylemek abartılı olmayacaktır, ileride beraber İtalyan Komünist Parti’nin kuruluşunda yer alacak ve ikisi de Ekim Devrimi’nden etkilenmiş bu iki liderin her biri Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesini sağlayan unsurlardan birine daha çok önem veriyordu. Gramsci, daha sonra parti konusundaki hatasını kabullendi. Bu, Gramsci’nin bu dönemde parti konusuna hiç önem vermediği anlamına gelmiyordu. 1920 yılında yazdığı “Sosyalist Partinin Yenilenmesine Doğru” başlıklı yazıda reformistler tarafından manipüle edildiğini düşündüğü PSI’yı çok sert biçimde eleştiriyordu. Gramsci’ye göre partinin, Marksizm’in ve Komünist Enternasyonal’in devrimci tezlerine olan ilgisini işçilerle paylaşmak gibi bir amacı yoktu, olan biteni bir izleyici olarak takip ediyordu.24 Gramsci’nin parti sorununu ciddi bir şekilde ele alışı konsey hareketinin aşağıda değineceğim Nisan 1920’deki grevlerin ortaya çıkışıyla oldukça geç bir aşamada olmuştu.25

Partinin rolüne ilişkin fikirleri hareket ile birlikte değişmeye başlasa da, Bordiga’nın işçileri “yukarıdan” harekete geçirmeyi savunan çizgisini Gramsci hiçbir zaman kabul etmedi. İşçi konseyleri onun için işçi kitlelerinin; 1) özyönetim kapasitesini, 2) kapitalist düzenin üretim düzeyini aynı şekilde sürdürme veya aşma kapasitesini, 3) sınırsız inisiyatif ve yaratım kapasitesini gösteri26 Gramsci’ye dönük sendikalizm eleştirisi de Bordiga’nın olan biten ile bağ kuramadığını gösteriyordu. L’Ordine Nuovo konseyleri tamamen sendikanın kontrolüne geçirmek isteyen eğilime karşı da mücadele ediyordu. İşçi konseyleri hareketi sürerken, 1920’de yazdığı bir makalede Gramsci, konseyi sendikanın bir uzantısı, aracı olarak görenleri eleştiriyor, sendikanın çok önemli olmakla beraber patronla müzakere aracı olduğunu, konseylerin ise devrimci bir nüve taşıdığını söylüyordu:

“Sendikalar ile Konseyler arasındaki ilişkileri Konsey seçmenlerinin çoğunluğunun ya da önemli bir kısmının sendikalarda örgütlenmesinden başka hiçbir önlem istikrara kavuşturamaz. Bu iki kurumu hiyerarşik bağımlılık temelinde birbirine bağlama girişimi her ikisinin de tahrip olmasından başka sonuç vermez.”27

Parlamenter bir çizgiyi savunan ve Ekim Devrimi’ni de yanlış bulan reformistler açısından konseyler düşüncesi zaten kabul edilebilir değildi. Onlara göre konseyler, sendikasız işçilerin oluşturduğu bir tür anarşizmdi.28 Partinin merkezindeki ekip olan Maksimalistler de kontrollerinden çıkabileceğini düşündükleri bu modele sıcak bakmıyorlardı. Dolayısıyla reformistler dışındaki ekipler savaşa karşı çıkarak ve Ekim Devrimi’ni destekleyerek İkinci Enternasyonal’in ‘Marksizm’inden kopmuşlardı ancak pratikte işçi kitlelerinin kendi kendilerini yönetebilecekleri düşüncesiyle aralarında ciddi bir mesafe vardı. Bu mesafeyi fark edenlerden biri de Lenin’di. Komintern’in İkinci Kongresi’nde reformistler ile devrimciler arasındaki ayrışmaya karşı çıkan Maksimalistlerin lideri Seratti ile yaptığı tartışmada bunun altını net bir şekilde çiziyordu: “İtalyan yoldaşlara şunu sadelikle söylemeliyiz ki, sadece Ordine Nuovo üyelerinin çizgisi Komünist Enternasyonal çizgisine denk düşmektedir, mevcut Sosyalist Parti liderleri çoğunluğunun veya onların parlamento hiziplerininki değil”.29

Torino’daki gelişmeler L’Ordine Nuovo’nun önemini ortaya koymuştur. Sınıfın özyönetim organlarına yaslanarak giderek güven kazanan ve büyüyen işçi hareketi patronları sıkıştırmaya hatta varlıklarının gereksiz olduğunu göstermeye başlamıştır. Artık bir tarafta patronlar, bir tarafta da işçilerin iç komisyonları vardır. Bu, sözcüğün tam anlamıyla bir ikili iktidar deneyimidir. Patronların bu ikili iktidarı ezmek üzere harekete geçmeleri uzun sürmeyecekti. 1920 yılının Mart ayında büyük fabrikaların patronları lokavt ilan ettiler. İşçiler ise lokavta Nisan’da genel grevle yanıt verdiler. Nisan grevi biennio rosso’nun en üst noktasıydı.30 Torino ve Piedmont Bölgesi’nde 10 gün süren ve silahlı işçiler tarafından korunan yerel bir sovyetin de oluştuğu grev yenildi. Yenilginin sebebi şehre doldurulan muazzam silahlı güç değil, PSI’nin Torino’daki dalgayı ülke geneline yaymayı reddetmesiydi. Maksimalistlerin kontrolündeki Avanti, partinin Torino seksiyonunun ülkenin geri kalanındaki işçileri dayanışmaya çağıran manifestosunu basmayı reddetmişti. Hatta parti yönetimi, grev esnasında Torino’da gerçekleşecek olan ulusal komisyon toplantısını Milan’a taşımıştı.31 Eylül ayında Milano, Torino ve Cenova’da fabrika işgalleri başladı. İşçilerin kontrolünde üretime devam eden fabrikalar asker ve polis tarafından kuşatılmış olsa da üretim devam etti. Dönemin başbakanı Giolitti, devrimin önüne geçecek bir taktik peşindeydi. PSI’nin mevcut yapısı ile bu adımı atması zor olmadı. İşçilerin, fabrikalarda söz sahibi olacağına dair bir tasarıyı meclisten geçirme sözü veren Giolitti, işçilerin taleplerinin incelenmesi için bir de komite kurdu. PSI ve CGL, Eylül ayında çoğunluk oyuyla işçilerin eylemlerinin sınırlanması kararı aldı. 4 Ekim’de işbaşı yapıldı.32 Bu, konsey hareketinin sonuydu:

“Fabrika işgallerinin sona ermesi İtalya’daki sınıf mücadelesinde bir dönüm noktası oldu. Haziran 1921’de işverenler elbirliğiyle karşı saldırıya geçtiler: işyeri disiplini arttırıldı, 1920 eylemlerinin liderleri cezalandırıldı ya da işten atıldı. Giolitti’nin daha sert önlemlere başvurmayı reddetmesi yüzünden hükümete duydukları güven zayıflayan işverenler artık saflarını daha da bir sıklaştırıyor, bu arada faşist hareket de giderek güçleniyordu. Fabrika konseyleri faşist reaksiyonun gelişme sürecinde en sonunda yok edildi.33

Artık L’Ordine Nuovo’da aralarında fikir ayrılıkları doğmaya başlamış yoldaşlar için yeni bir başlangıç yapma ve reformizmle inatla yollarını ayırmayan PSI ile yollarını ayırma zorunluluğu doğmuştu. Bir komünist partinin kuruluşu için Gramsci’nin ittifak yapabileceği daha doğrusu Torino’daki izole olmuşluğundan dolayı yanlarında yer almak zorunda kaldığı yegâne güç Amadeo Bordiga ve onun Il Soviet çevresiydi. Ancak Il Soviet’in konsey günlerinde de ortaya çıkan sekterliği sürüyordu. Ne PSI, ne de Komünist Parti’yi oluşturacak güçler faşizm tehdidinin farkına varabildi. 1932 yılında Troçki, faşizm tehdidinin farkına varan tek İtalyan komünistin Gramsci olduğunu söyleyecekti.34

Komünist Parti: Mücadele içinde mücadele

Reformistlerle bir ayrılık ve Komintern’in önerisi üzerine bir komünist partinin kuruluşu artık kaçınılmazdı ancak yeni kurulan parti de pek çok sorundan muzdaripti. Bu sorunların başında partinin en güçlü ismi Amadeo Bordiga’nın her türlü ittifakı reddeden, uzlaşmaz tavrı geliyordu. Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı eserinde Bordiga ve yoldaşlarına sesleniyor ve onların anti-parlamentarizminin sorunların etrafında gözleri kapalı bir biçimde dolanmak olduğunu söylüyordu:

“Siz kendinizi ‘korkunç derecede devrimci’ sayıyorsunuz değil mi sevgili boykotçular ve anti-parlamenterler ama gerçekte, işçi hareketi içinde burjuva etkilerine karşı mücadelenin pek önemli olmayan zorluklarından korkmuş bulunuyorsunuz, oysa burjuvazinin iktidardan düşürülmesi ve siyasi iktidarın proletaryaya geçişi, aynı güçlükleri, hem de bu sefer çok daha büyük boyutlarda karşınıza dikecektir.”35

Bordiga’nın çizgisi henüz Komünist Parti’nin kuruluşunda yanlış bir yola savrulmaya yol açtı. Ekim-Kasım 1920’de parti içinde Bordiga ve Gramsci’nin de yer aldığı bir komünist fraksiyon kurulmuştu. Bu fraksiyonun kurulması Komintern’in önerisiydi. Komintern, İtalya’daki komünistlere, partinin liderliği yani Maksimalistlerle birlik olup reformistlerle yolları ayırmayı öneriyordu. Rus Devrimi’ni destekleyen, savaşa karşı çıkan ve Zimmerwald Konferansı’nın örgütlenmesine katılan Maksimalistlerin, İkinci Enternasyonal’deki sosyal demokrat partilerden farklı olduğu açıktı. Maksimalistler, reformistler ile yolları ayırmaya karşı çıkıyorlardıysa da parti içindeki solun oluşturacağı birlik, partinin çoğunluğunu bu fikre kazanmayı denemeliydi. Ancak gelişmeler bu yönde olmadı. Ocak 1921’de Livorno’da yapılan PSI kongresinde Serrati’nin 92,028 oyuna karşı 58,875 oy alan sol kanat yeni bir komünist parti kurmak üzere partiden ayrıldı. Bu sırada parti içindeki sağ kanadın oyu 14,695’te kalmıştı. Gramsci, Torino’daki yalnızlaşmış konumundan dolayı kongredeki tartışmalara katılmadı. Fikirleri çok farklı olsa da Bordiga ile beraber davrandı ancak Komünist Parti (PCI) liderliğine girmedi. Chris Bambery’nin deyişiyle Komünist Parti’nin kuruluşu “baştan savma bir doğum”du: “Mücadelenin belirleyici anı olan 1920 sonbaharında rol almak için çok geç kurulmuştu. Artık İtalyan işçi sınıfını bir lokomotif gibi ezmekte olan faşizm tehlikesi ile karşılaşmak için ise çok küçük ve çok sekterdi”.36 Ancak Gramsci, Bordiga’nın liderliğini kabul etmek zorunda kaldı. Alastair Davidson’un ifadesiyle: “Gramsci, istemediği tarzda bir partinin, ne Lenin’in, Troçki’nin, ne de Komintern’in istediği tarzdaki bir partinin kuruluşuna yardımcı oldu”.37

İşçi hareketinin ciddi bir darbe yediği ve faşist hareketin işçi örgütlerini fiziksel olarak dağıtmaya başladığı bir ortamda, PCI’nin her türlü uzlaşmaya kapalı ilkesel tavrı tehdide cevap veremedi. PSI ise tehdidi, faşistlerle bir saldırmazlık anlaşması imzalayacak kadar, yanlış bir şekilde değerlendiriyordu.

Gramsci, bu dönem yazdığı yazılarda bir antifaşist ittifak cephesi aramaya çalışıyordu ancak artık L’Ordine Nuovo içinde bile yalnızlaşmış, en yakın müttefiki Togliatti de Bordiga’yı desteklemeye başlamıştı. Antifaşist bir cephe fiilen oluşmuş, arditi del popolo (halkın cesurları) adı verilen ve faşist saldırılara karşı koyan gruplar ortaya çıkmıştı. Bu gruplar içinde sosyalistler, anarşistler, cumhuriyetçiler, devrimci sendikalistler ve Katolik aktivistler de yer alıyordu. Bazı yerlerde bu güçler faşistleri püskürtmeyi başarmışlardı. Gramsci, bu yeni antifaşist harekete sıcak bakıyor, hatta L’Ordine Nuovo’da imzasız yayınladığı bir yazıda hareketi destekliyordu. Ancak parti liderliğinin çizgisi ile Gramsci’nin çizgisi arasında ciddi bir açı vardı. Komünist Parti, üyelerine arditi del popolo’dan ayrılmaları emrini verdi. Komünistler, sadece partinin kontrolü altındaki savunma güçleri içinde çalışabilirlerdi. Gramsci, Bordiga ile ayrışmayı engellemek için partinin çizgisini kabul etti.38

Bordigacı çizginin çatışması sadece Gramsci ile değildi, Komintern çizgisi de PCI liderliğinden tamamen ayrıydı. Komintern’in 1920’lerin başlarında benimsediği taktik birleşik işçi cepheleri kurmaktı. Önce reformizmle ayrışmayı savunan Üçüncü Enternasyonal’in komünistleri, şimdi ayrışmış olan komünist partilere, sosyal demokratlarla ittifak yaparak, geniş işçi kitlesini, işçi sınıfının çoğunluğunu komünist fikirlere kazanmayı öneriyorlardı. PCI ile Komintern arasında bu ciddi bir sorun oluşturuyordu. PCI ve Komintern arasındaki farklılık arditi del popolo’ya ilişkin tavırda da ortaya çıkmış, Komintern, PCI’nın tavrını eleştirmişti. Komintern’in 1921 yazında gerçekleşen üçüncü kongresinde PCI, Alman Komünist Parti’nin yeni liderliği ve Macar komünistleri ile ittifak yaparak “saldırganlık teorisi” adı altında bir yönelimi destekledi. Bu teori, Macar komünist lider Bela Kun tarafından geliştirilmişti ve “mümkün olan her yolla devrimci saldırılar yapmayı” öneriyordu. Kongredeki üç partinin ittifakına rağmen bu öneri kabul edilmedi. Kongrenin sloganı birleşik cephe taktiği ile uyumlu olarak “Kitlelere” oldu.39

1922 yılında gerçekleşen Roma Kongresi’nde Bordiga ve aynı çizgiyi savunan Terracini tarafından tasarlanan taktikler üzerine görüş, Komintern temsilcisi Kolarov tarafından eleştirildi. Bu sefer Kolarov’a yanıt verenler arasında Bordiga ve Terracini’nin yanı sıra Gramsci de vardı. Gramsci, Komintern’in işbirliği yapmalarını istedikleri PSI’nin aslında bir proleter partisi değil köylü partisi olduğunu iddia ediyordu. Görülebileceği gibi Gramsci, Bordigacı çizgiyle uyum içinde olmasa da partide herhangi bir bölünmeye karşı onunla beraber tutum alabiliyordu. Aynı zamanda partinin lideri olarak Bordiga, Gramsci’yi politik olarak da etkiliyordu. Aynı yıl Gramsci, Komintern temsilcisi olarak Rusya’ya gönderildi. Gramsci, Rusya’dayken faşist hareket işçi sınıfını daha sert şekilde vurdu. 1922 yılında faşist diktatör Benito Mussolini, “Roma Yürüyüşü” ile kendilerinin azınlık olduğu bir hükümetin başına geçti. Faşist terör tırmandı. Torino’da L’Ordine Nuovo ofisleri basıldı, 12 işçi öldürüldü.  CGL’de faşistler tarafından patlatılan bir bomba 20 işçinin ölümüne yol açtı. Faşist hareketin en büyük hedefi PCI’nin üyelik sayısı 1923 başlarına gelindiğinde ciddi şekilde düşmeye başlamıştı.40

Gramsci, bu tablo karşısında Bordigacı çizgiyle çatışmanın kaçınılmaz hâle gelmeye başladığını anladı ve partinin liderliğini ele geçirmek üzere örgütlenmeye başladı. 1923 yılında artık tutuklanmış olan Bordiga, parti liderlerine Komintern’i eleştiren bir doküman yollayarak imzalamalarını istedi. Gramsci, bu isteği reddederek PCI karşısında Komintern’in birleşik cephe politikasını savundu. 1923 Mayıs’ında Togliatti’ye Rusya’dan yazdığı bir mektupta neler yapılması gerektiğini şöyle anlatıyordu:

Blok olarak karşıt pozisyonlar almaya devam etmemeli, liderler ve kitle tabanı arasında ayrım gözetmeliyiz.

Liderler ve kitle tabanı arasındaki bütün anlaşmazlık unsurlarını bulmalı, bunları politik olarak derinleştirmeli, genişletmeli ve genelleştirmeliyiz.

Mevcut politika üzerine bir tartışma geliştirmeliyiz, genel bir tarihsel fenomenin incelenmesi üzerine değil. Kitlelere pratik öneriler yapmalı, eylem ve örgütlenmenin pratik yollarını işaret etmeliyiz.41

Bu çizgi PCI’nin o güne kadarki çizgisine ters, Komintern’in uluslararası taktikleri ile ise uyumluydu. 1924 Mart’ında Komintern’in de desteğiyle Gramsci’nin de içinde bulunduğu yeni bir merkez komite göreve başladı. Bordiga ve onun çizgisine yakın temel isimler yürütme organından çekildiler:

“Gramsci, fabrika grupları arasında yeni politik duruma uygun olarak (ve gelecekte fabrika konseylerine dönüşme olasılığı bulunan) bir hücre yapısı oluşturmaya ve Şubat 1924’te günlük gazete L’Unita’nın kurulmasına çabaladı. Başlığı Gramsci önermişti ve gazetenin PSI’den ihraç edilen Komintern destekçilerini de içermesi konusunda ısrarcıydı. Kendisi de iki haftada bir çıkacak L’Ordine Nuovo’nun editörlüğünü yapıyordu.”42

Gramsci, Bordigacılar tarafından sekter bir temelde tanımlanmış olan partiyi şimdi yeniden yapılandırmaya ve dönemin mücadelesine uygun hâle getirmeye çalışıyordu. Bu, aynı zamanda faşizme karşı bir birleşik cephe oluşturma mücadelesiydi. Mayıs 1924’te parlamentoya seçilerek dokunulmazlık hakkına sahip olan ve İtalya’ya dönen Gramsci, bu dokunulmazlık hiçe sayılarak hapse atılana kadar bu mücadeleyi verecekti.

PCI’nin 1926’da gerçekleşen Lyon Kongresi’ne Gramsci ve Togliatti’nin birlikte kaleme aldıkları Lyon Tezleri bu mücadelenin en üst noktalarından biriydi. Tezlerde günümüzde de sıklıkla rastlanan iki anlayışa karşı çıkılıyordu. Bir tanesi bildiğimiz gibi Bordiga etrafındaki ultra-sol anlayıştı, diğeri ise faşizme karşı burjuvazi önderliğinde verilebilecek bir mücadelenin sol kanadı olmayı öneren Tasca etrafında oluşan ve partinin sağ kanadını oluşturan anlayıştı:

“Bir sağ kanat eğiliminin yaratılabilmesi tehlikesi ülkenin genel durumuyla bağlantılıdır. Faşizmin uyguladığı baskı da, proletaryanın yakın bir zamanda rejimi yıkamayacağı için en iyi taktiğin faşizmin yapısal olarak bertaraf edilmesi yolunda fiili bir burjuva-proleter bloğu olmasa da, en azından sıcak siyasal devrimci öncünün pasif kalmasını ve Komünist Parti’nin müdahalede bulunmamasını ve böylelikle burjuvaziye proletaryayı faşizme karşı seçim zamanında birer nefer olarak kullanma imkânı vermeyi amaçlayan taktik olduğu yönündeki görüşü güçlendirme eğilimindedir. Bu program, Komünist Parti’nin faşist rejimi alaşağı etmek için elbirliğiyle hareket eden bütün muhalif güçlerin ‘sol kanadı’ olması gerektiği yönündeki formülle ifade edilebilmektedir. İşçi sınıfının devrimci yeterlikleriyle ilgili derin bir kötümserliğin ifadesidir bu.”43

Lyon Tezleri, aslında son derece yetkin bir biçimde sağ kanat ile ultra-sol arasında nasıl bir benzerlik olduğunu ortaya koyar nitelikteydi. Tezlerde Bordiga’nın duruşu marksist ve leninist ideolojiden sol sapma olarak tarif ediliyordu ve bu sapma da aynı sağ sapma gibi ülkedeki genel durum ile ilgiliydi. Gramsci’ye göre ultra-sol eğilim partinin toplumsal özünü anlamıyor veya ihmal ediyordu, oysa her şeyden önce Komünist Parti’nin işçi sınıfının bir parçası olduğuna vurgu yapmak gerekiyordu. Bordigacılar, partinin sınıf tabanını önemsemedikleri için örgütsel sorunlara ve taktik sorunlara da yanlış yaklaşıyorlardı:

“Taktikler konusunda uç sol, bunların nesnel durum ve kitlelerin konumu –öyle ki bunlar gerçeklikle hep uyum içerisindedir ve çalışan nüfusun en geniş katmanlarıyla sürekli bir temas sağlamaktadır- temelinde belirlenmemesi gerektiğini, bunun yerine biçimselci kaygılar temelinde belirlenmesi gerektiğini ileri sürer. … Sonuç olarak, kitle hareketlerinin durumu ancak biçimci ve sekter kaygılar temelinde çıkarsanan çizgiyi kontrol etmek amacıyla incelenmektedir. Dolayısıyla, partinin politikasını belirlemede

o spesifik öğe hep eksik kalmaktadır; bizim siyasal sorgulama yöntemimizi (diyalektik) karakterize eden vizyonun birliği ve tamlığı kırılmaktadır; partinin etkinliği ve sloganları etkisini ve değerini yitirmekte geriye sadece propaganda faaliyeti ve propaganda sloganları kalmaktadır.”44

Lyon Tezleri’nde dile getirilen partinin sınıfın parçası olduğu fikri Lenin’in örgüte ilişkin fikirleriyle uyumludur. Lenin’e göre parti sınıfın kendisi değildir ama bir parçasıdır. Bir öncüler örgütü olabilmenin temel koşulu öncelikle işçi sınıfının parçası olmaktır. 45 Lyon Tezleri, önderlik etme işlevini bir kenara bırakmadan, kendinden menkul bir önderlik anlayışına karşı çıkar:

“Partinin işçi sınıfına önderlik etmesi ilkesi mekanik bir tarzda ele alınmamalıdır. Partinin işçi sınıfına dışarıdan bir otorite dayatarak önderlik edebileceğine inanmak şart değildir. Bu, iktidara gelinmeden önceki dönem için de, onu izleyen dönem için de doğru bir ilke değildir. Bu ilkenin mekanik bir tarzda yorumlanması yanlışlığına karşı, İtalyan partisi içerisinde uç solun ideolojik sapmalarının olası bir sonucu olarak, mücadele edilmelidir. Zira bu sapmalar partinin, sınıfın lideri olarak yerine getirdiği işlev söz konusu olduğu sürece, keyfi/biçimsel olarak gözlerde büyütülmesine yol açar. Bize göre, sınıfa önderlik etme kapasitesi partinin kendisine kendi devrimci organını ‘ilan etmesi’ olgusuyla değil, fakat partinin işçi sınıfının bir parçası olarak ‘gerçekten de’ o sınıfın bütün kesimleriyle başarıyla irtibat kurması ve kitleler üzerinde istenilen yönde ve nesnel koşulların elverdiği ölçüde etkide bulunması olgusuyla ilintilidir. Partinin kitleler arasındaki etkinliğinin bir sonucu olarak ancak kitleler onu ‘kendi’ partileri olarak tanıyacak (çoğunluğu kazanmak) ve ancak bu koşul gerçekleştiğinde partinin işçi sınıfını arkadan sürükleyebileceği varsayılacaktır. Kitleler arasında bu etkinliğe duyulan ihtiyaç parti ‘yurtseverliğine’ ağır basmaktadır.”46

Tezler, Komünist Parti’yi soyut bir devrim düşüncesi yerine devrim yapmaya dönük gerçek stratejiye bağlarken, taktik adımını da birleşik cephe politikası üzerinden inşa eder. Bunu yaparken Gramsci, fabrika konseylerinden kalma işçi sınıfının öz örgütlerine yaslanmayı ihmal etmez: “Komünistlerin canla başla oluşturmaya çabaladıkları anti-faşist ve anti-kapitalist ‘birleşik cephe’ örgütlü bir birleşik cephe olmayı, yani kitlelerin bir bütün olarak etrafında yeniden toplanabileceği ve bir biçime kavuşacağı organlara dayanmayı amaçlamalıdır”.47 Birleşik cephe taktiği sosyal demokrasinin etkisi altındaki geniş işçi kitleleriyle yan yana gelmeye ve onlara reformist liderliği teşhir ederek Komünist Parti’yi inşa etmeye dayanıyordu. Eğer işçilerin çoğunluğu hâlâ komünist partilerin değil de reformist partilerin tabanında yer alıyorsa, onları kazanabilmek için sekterce davranıp sırt çevirmek değil mücadelelerine katılmak gerekiyordu.

Lyon Tezleri, PCI Kongresi’nde büyük bir başarı elde etti ve 90.008 oy aldı ancak faşizm tüm sertliğiyle vurmaya devam ediyordu. Gramsci, mücadele içinde mücadele vererek partiyi yeniden yapılandırmayı, hem ultra-solu hem de partinin sağ kanadını yenilgiye uğratmayı başarmıştı fakat Mussolini de Gramsci’yi yenilgiye uğratmayı kafaya koymuştu. 1926 Kasım’ında Gramsci tutuklanarak cezaevine atıldı.

Hapishane Defterleri’nde devrim düşüncesi: Proleter hegemonik aygıtları yaratmak

Gramsci üzerine yapılan bazı çalışmalar, hapishane öncesi Gramsci ile hapishanedeki Gramsci arasında keskin bir ayrım yaparlar ve hapishane öncesinin militan Gramsci’sinin yerini hapishanede soğukkanlı bir teorisyenin aldığını söylerler. Elbette burada işaret edilen devrim sorunsalının terk edilmesidir. Oysa Gramsci’nin defterlerindeki temel hatlar, Gramsci’nin devrimci pratiği olmadan anlaşılamaz. Chris Harman’ın da altını çizdiği gibi Hapishane Defterleri’nde iki temel sorunsal vardır. Bunlardan birincisi İtalya’da, daha genel olarak ise Avrupa’da devrimci kalkışmaların neden başarısız olduğu ve faşizmin iktidara gelebildiğinin araştırılması. İkincisi ise İtalyan burjuvazisinin, Fransız burjuvazisinden çok önce, Rönesans’ta bu yola girmiş olmasına rağmen niçin ülkeyi kapitalist bir doğrultuda birleştirmekte Fransız burjuvazisine oranla başarısız olduğuydu. Harman’ın deyişiyle “…iki sorun için de ortak bir yanıt görüyordu: Ekonomik bir gücün, kendisini ezilenlerin bütün kesimlerini eski politik yapıyı altüst etme çağrısı ile harekete geçirecek kitle kapasitesine sahip politik bir güce tercüme etme yetersizliği.”48

Bu sorun etrafında Gramsci hem yenilginin sebeplerini sorguluyor, hem de hapse girmeden önce PCI’yi yöneltmeye başladığı birleşik cephe politikasını daha geniş bir tarzda formüle etmeye, bunu toplumun bir bütün olarak analizi ile birleştirmeye çalışıyordu. Bu noktada Gramsci’nin hayatı boyunca beraber anılacağı kavram merkezî bir rol oynuyordu: Hegemonya.

Gramsci’nin çalışmasının kalbine oturan hegemonya kavramı, Gramsci’deki biçimiyle dünyayı anlamak için bir metodolojiyi de beraberinde getirmekte, aynı zamanda dünyayı değiştirmek için teorik ve politik bir silah olmaktadır. Peter D. Thomas’ın da vurguladığı gibi hegemonya aynı zamanda bir politik projedir. Thomas’a göre bu projenin en önemli momentlerinden biri, hegemonyanın yeni bir proleter bilgisi yaratmak için bir araştırma projesi olmasıdır.49 Dolayısıyla Hapishane Defterleri, başta İtalyan proletaryası olmak üzere dünya proletaryasını yeniden devrim için donatmayı amaçlayan, kültürden, aydınların rolüne, devletten, marksizmin sorunlarına kadar inanılmaz genişlikte bir alanı kapsamaya çalışan bir araştırma projesidir. Bu projenin devrime ilişkin anlamı Defterler’de marksizmi anlattığı şu satırlarda açığa çıkar:

“Praksis felsefesi tarihte ve toplumda varolan çelişkileri barışçıl bir çözüme kavuşturmayı hedeflemez, o tam da bu çelişkilerin teorisidir. Egemen grupların, madun sınıfların rızasını elde etmek ve üzerlerinde hegemonya uygulamak amacıyla yönetmesinin bir aracı değil, kendini yönetme sanatında eğitmek isteyen, nahoş olanları da dâhil, tüm gerçekleri bilmekte ve üst sınıfın, –hatta üst sınıftan da çok- bizzat kendilerinin aldatmacalarından kaçınmakta çıkarı olan madun sınıfların ifadesidir.”50

Gramsci’nin yazılarında Ekim Devrimi’nin etkisi hâlâ devam ediyordu, onu etkileyen en önemli figürlerden biri ise hâlâ Lenin’di. Gramsci, hapishane dışındayken PCI’yı Avrupa’daki koşullar altında bir Leninist bir doğrultuya sokmaya çabalıyordu, hapishanede ise bu çabasını Lenin’in pek çok kavramını derinleştirip, geliştirerek Avrupa koşullarına uyarlama, daha doğru bir tabirle “tercüme etmeye” yöneltti. Tercüme tabirini kullanmam bilinçli bir tercih çünkü Gramsci’nin Defterler’de kullandığı metodolojik ilkeyi “tercüme edilebilirlik” olarak adlandırıyor ve bunu da kısmen Lenin’e dayandırıyordu. Burada, tercüme edilebilirlik ilkesinin üzerinde ayrıntıyla durma şansım olmasa da, Gramsci’nin Türkiye’de fazla yazıda kullanılmayan ama teorisinde hayati bir yer tuttuğuna inandığım bu kavramına kısaca değinmekte fayda var.51

Gramsci, tercüme edilebilirlik dediği ilkeyi birbiriyle bağlantılı iki düzeyde kullanmıştır. Bunlardan ilki farklı düzeylerin yani ekonomi, politik ve felsefe gibi toplumsal kategorilerin birbirlerine tercüme edilebilirliği, ikincisi ise farklı ülkelerdeki mücadelelerin birbirlerine tercüme edilebilirliğidir. Bu noktada ilk düzeyi, teori ve pratiğin birliği, aynı zamanda da toplumun bütüncül bir analizini ortaya koyma çabası olarak görmek gerekmektedir. Gramsci, Defterler’de Marx ve Engels’te gördüğü bu bütünselliğin izini sürerek tercüme edilebilirliği diyalektik bir analizin ilkesi olarak konumlandırır. Ancak bu hâliyle oldukça soyut görünebilecek bu ilkenin Komintern içindeki tartışmalarla da yakından ilgisi vardır.

Lenin, Komintern’in 1922 yılında gerçekleşen dördüncü kongresinde yaptığı konuşmada, Rus Devrimi’nin Batı Avrupa dillerine tercümesinin çok önemli olduğunu söylediği bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmada Batı’daki komünist partilerin örgütsel yapısı ve eylemlerinin içeriklerine ilişkin bir önceki kongrede aldıkları bir kararın görünüşte mükemmel olmasına rağmen başarısız olduğunu söylüyor, bunu özenli bir tercümenin yokluğuna bağlıyordu. Lenin, kararın tamamen Rusça olduğunu söylüyor ve ekliyordu: “Rusça yazılmış olduğu için değil –her dile mükemmel bir şekilde tercüme edildi- tamamen Rus ruhuyla kaplı olduğu için”.52 Lenin, bir sene önceki önergenin tamamen Rus koşullarına bağlı olduğundan söz ediyordu, oysa Rus Devrimi’nin Avrupa’daki yoldaşlara yol göstermesi onu olduğu gibi kopyalamakla olamazdı. Rusya Devrimi’nin Avrupa’dakilere yol göstermesi ancak onun Rus koşullarında gerçekleştiğinin bilincinde olmasıyla mümkün olabilirdi. Lenin’e göre her ülkenin özgüllüklerinin ve o ülkenin ekonomik, politik, kültürel konjonktürünün dikkate alınması, dolayısıyla ancak Rusya’daki deneyimin Avrupa koşullarını göz önünde bulunduran süreğen ve özenli bir tercümesi başarılı olma şansına sahipti.

Gramsci, bahsi geçen kongrede PCI delegesi olarak bulunuyordu. Hapishanedeyken tercüme edilebilirlik üzerine notlarının yer aldığı 11. Defter’e şöyle bir not düştü: “1921’de Vilich, örgütsel sorunlarla uğraşırken, aşağı yukarı şunu yazdı ve söyledi: dilimizi Avrupa’dakilerin diline ‘tercüme’ edemedik” (Gramsci, 1995: 306).53 54 Gramsci’nin tercüme edilebilirlik ile ilgili bölüme bu notu düşmesinin sebebi, ortaya attığı ilkenin temel hedeflerinden birini de ortaya koyar: farklı ulusal bağlamlar veya kendi deyişiyle ulusal kültürler arasında hem taktik, hem de stratejik bir tercüme arayışı. Defterler’deki sivil toplum-politik toplum, mevzi savaşı-manevra savaşı, zor-rıza, hegemonya-tahakküm gibi ikiliklerle yapılmaya çalışılan da tam olarak böyle bir tercümedir: Leninist kavramların Avrupa’ya tercümesi.

Ancak bu Gramsci’nin basitçe Lenin’i tekrar ettiği, marksizme hiçbir katkısı bulunmadığı gibi anlamlara gelmez. Gramsci, Lenin’den yola çıkmıştır ama kavramlara yüklediği içerik bütünüyle özgün ve son derece ayrıntılı bir analizin sonucudur. Gramsci, Lenin’in epigonu değildir ancak Lenin’siz, bolşevizmsiz ve devrimsiz bir Gramsci yoktur. Gramsci ve Lenin arasındaki ilişkiyi Alastair Davidson şöyle tarif etmiştir:

“…son noktasındaki Leninizm ile başlangıç noktasındaki Gramscianizm yakından bağlantılıdır, ve Gramsci 1919’dan başlayarak ‘praksis felsefesi’nin pek çok uygulamasını kesinlikle geliştirmiştir. Bununla şunu anlatmaya çalışıyoruz, tıpkı Leninizmi pratikte İkinci Enternasyonal marksizminin sınırlılıklarının kanıtı olarak tanımladığımız gibi Gramscianizm’i de son noktasındaki leninizmin geçerliliğinin pratikteki kanıtı ve teorideki serimlemesi olarak anlayabiliriz.”55

Gerçekten de Gramsci, bütün teorisini üzerine kurduğu hegemonya kavramını Lenin’e atfetmiştir:

“Praksis felsefesinin en büyük modern teorisyeni [Lenin], politik mücadeleler ve örgütlenme alanında ve politik bir terminolojiyle, kültürel mücadeleye yeni bir ağırlık verdi ve güç olarak devlet teorisinin ve kırksekizci ‘sürekli devrim’ doktrininin bir tamamlayıcısı olarak hegemonya doktrinini inşa etti.”56 57

Başka bir yerde ise Lenin’in hegemonya kavramını geliştirerek marksizme en büyük katkıyı yaptığını söylüyordu.58 Önderlik anlamına gelen hegemonya kavramı aslında ne Lenin’e ne de Gramsci’ye aitti:

“Gegemonia (hegemonyanın Rusçası) terimi 1890’lardan 1917’ye kadar Rus Sosyal-Demokrat hareketinin en temel siyasal sloganlarındandı. Kodlaştırdığı fikir ilk defa Plehanov’un 1883-4 yazılarında belirmişti. Plehanov, Rus işçi sınıfının işverenlere karşı ekonomik mücadeleyle yetinmeyip Çarlığa karşı siyasi mücadele de vermesi gerektiğini vurgulamıştı.”59

Hegemonya terimi, proletaryanın bağımsız kalarak devrime öncelik etmesi bağlamında Axelrod’da, proleter demokrasisi ile burjuva demokrasisi arasında bir mücadele bağlamında Martov’da, ekonomistlere karşı verdiği mücadele bağlamında Lenin’de kullanılmıştır.60 Henüz erken bir dönemde, Lenin’in Ne Yapmalı?’da ekonomistlere karşı yaptığı tartışmada “toplumun bütün sınıflarına gidilmesi” yönündeki çağrısı işçi sınıfının hegemonyasını toplumsal olarak inşa etme hedefini gösteriyordu:

“Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suiistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de, sosyal-demokrat açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci gerçek bir siyasal bilinç olamaz. Eğer işçiler, öteki toplumsal sınıfların her birini, entelektüel, moral ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasal olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenmezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri, nüfusun bütün sınıflarının, katmanlarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci gerçek bir sınıf bilinci olamaz.”61

1905 sonrasında ise çeşitli kereler işçi sınıfı ile köylülüğün ittifakı konusunda ve işçi sınıfının genel demokrasi mücadelesinin öncülüğünü yapması konusunda Lenin bu kavramı kullanmıştı. Hatta Anderson’un aktardığı gibi işçi sınıfına ihtiyaç duydukları şeyin sınıfın hegemonyası değil de sınıf partisi olmak olduğunu öğütleyenleri reformizmle suçlamıştır.62 Lenin, Marx’ın “kendinde sınıf”tan, “kendi için sınıf”a geçiş olarak formüle ettiği süreci hegemonya ile eş anlamlı görür gibidir: “…hegemonya fikrinin bilincine varmak ve onu eylemleri aracılığıyla uygulamak loncaları bir bütün olarak sınıfa dönüştürebilir.”63

Anderson, Ekim Devrimi sonrasında hegemonya teriminin kullanımının Rusya’da azalsa da Rusya’da geliştiği bağlamda terimin Komintern belgelerinde kullanıldığının altını çizmiştir. Terimin kullanımı, 1) proletaryanın ittifak kurduğu sınıflar (yoksul köylüler ve yarı-proleterler) üzerindeki hegemonyası; 2) proletaryanın kendini mesleki çıkarları ile sınırlamayarak, insanlığı özgürleştirme görevini yerine getirmesi; 3) 1922’deki Komintern kongresinde ilk defa olmak üzere, burjuvazinin proletaryayı politik ve ekonomik mücadeleler arasında ayrım yapmaya ikna ederek, proletarya üzerinde hegemonya kurması anlamlarında kullanılmıştır. Anderson’a göre Gramsci’nin kavrama erişimi Komintern tartışmaları üzerinden olmuştur:

“Gramsci, 1922-23’te Moskova’da bir yıl kalıp Rusça öğrenmesine rağmen, Axelrod, Martov, Potresov ve Lenin’in hegemonya sloganı üzerine tartışmalarına nüfuz etmiş olması zayıf ihtimaldir. Öte yandan, devrin Komintern kararları hakkında tabiatıyla ayrıntılı bilgiye sahipti: Dördüncü Dünya Kongresi’ne fiilen katılmıştı. Sonuçları Hapishane Defterleri’nde görülebilir: çünkü Gramsci’nin hegemonya fikrini kullanışı doğrudan doğruya Komintern tanımlarından kaynaklanır.”64

Bu durum, Gramsci’nin bütün politik pratiği ile birlikte düşünüldüğünde hegemonya kavramı, Gramsci’nin birleşik cephe formülünü ayrıntılı bir tarzda ve yeni bir proleter siyasetinin en önemli momentlerinden biri olarak yeniden inşa etme girişimi olarak görülebilir.65 Ancak bu girişim proleter hegemonyasını bütüncül bir şekilde tanımlamaya başladığı anda birleşik cepheyi taktik bir adım olmanın ötesine taşımaktadır. Gramsci için hegemonik bir siyaset salt konjonktürel bir düşmanı yenmek için atılması gereken taktik adımları içermez, aynı zamanda işçi sınıfının kendi kendini yönetecek aygıtları yaratma ve bunu toplumsallaştırma girişimidir, yani devrimin stratejisidir. Dolayısıyla hegemonya teorisi soyut bir “teorik inşa” değil, tüm ezilenleri işçi sınıfı etrafında hem düşünsel, hem de fiziksel olarak birleştirebilecek somut aygıtları yaratma mücadelesidir. Gramsci, bunlara hegemonik aygıt adını verir.

Burjuvazi iktidarını sadece devletin tahakküm gücüne dayanarak yürütmez aynı zamanda sivil toplum içine yayılmış pek çok aygıt devletin tamamlayıcısı olarak işlemeye devam etmekte, egemen sınıfın hegemonyasını her gün yeniden üretmektedir. Hiçbir sınıf açısından hegemonya tamamlanabilir bir olgu değildir. Her gün yeniden kazanılması gerekir. İşte bu her gün yeniden kazanma işlevini hayata geçirebilmek için burjuvazinin bir dizi pratik ve kurum olarak anlaşılması gereken hegemonik aygıtları vardır. Thomas, hegemonik aygıtı şöyle tanımlar:

“Bir sınıfın hegemonik aygıtı, o sınıfın ve müttefiklerinin siyasi iktidarı elde etmek için muhalifleriyle mücadeleye girişmekte kullandıkları geniş kapsamlı bir eklemlenmiş (geniş anlamda anlaşılan) kuruluşlar ve –gazetelerden eğitim örgütlerine ve siyasal partilere dek- uygulamalar dizisidir.”66

Batı’da hegemonik aygıtların gelişkinliği, kapitalist devletin sivil toplum tarafından desteklenmesini sağlıyor, Gramsci’nin bütüncül devlet dediği olguyu ortaya çıkarıyordu. Gramsci’ye göre tahakküm işlevinin öne çıktığı Doğu (örneğin Rusya) örneğine göre, Avrupa’daki devletlerde tahakküm ile rıza beraber işliyordu. Bu sebeple Doğu’da başarıya ulaşmış olan manevra savaşı (doğrudan devleti hedef alan eylem), Batı’da başarılı olamıyordu:

“Doğu’da devlet her şeydi, sivil toplum emekleme aşamasındaydı ve peltemsiydi; Batı’da ise devlet ile sivil toplum arasında kendine özgü bir ilişki vardı, devlet sarsıldığında sivil toplumun o sağlam yapısı hemen ortaya çıkmaktaydı. Devlet sadece bir dış hendekti, bu hendeğin gerisinde güçlü bir istihkam ve tabya sistemi duruyordu.”67

Bunun karşısında Gramsci’nin önerisi bir mevzi savaşıydı yani devlet aygıtını doğrudan ele geçirmeye çalışmadan önce sivil toplum içindeki istihkamları ve mevzileri kazanma mücadelesi, bir başka deyişle egemen sınıfın hegemonik aygıtlarını parçalamak üzere uzun süreli bir mücadele. Ancak daha sonra bu stratejinin pek çok yorumunda söylendiği gibi mevzi savaşı, devrimin yerine burjuvaziyle uzlaşmayı veya bir tür reformizme dönüşü simgelemiyordu. Gramsci, hegemonya mücadelesinden mevzi savaşını, mevzi savaşının verilebilmesi için kitlelerle buluşmaktan birleşik cepheyi anlıyordu.68 Bu, birleşik cepheyi uygun bir anda manevra savaşına sosyalist bir devrime yöneltebilmenin yolu da proleter hegemonik aygıtları gündelik mücadelenin içinde yaratmaya başlamaktan, sosyalizmi bugünden inşa etmekten geçiyordu:

“Burjuvazinin devlet aygıtı ancak proletaryanın alternatif bir hegemonik projesi olgunlaştırılıp, kendi için yeterli bir hegemonik aygıtta somutlaştırarak onu ‘toplumsal temel’inden mahrum bırakmasıyla nötr hâle gelebilir. Lenin’in Paris Komünü ile sovyetleri ‘özel bir devlet türü’ olarak nitelendirmek amacıyla Marx ile Engels’ten aldığı terimlerle ifade edecek olursak; sivil toplumdaki sınıf güçlerini, proletaryanın, burjuvazinin tahakkümüne karşı, kendi etkinleşmiş ‘tamamen farklı türden iktidarı’nı olgunlaştırmasına izin verecek bir biçimde koordine etmek zorunludur.”69

Gramsci’ye göre bu koordinasyonu sağlayabilecek, işçi sınıfının çoğunluğunu kazanmak için organize olması gereken ve kendini pratikte kanıtlayacak bir örgüte ihtiyaç vardır. Bu örgüte Makyaveli’nin Prens’inden esinlenerek Modern Prens adını koyar. Burada Prens, iradi müdahaleyi temsil etmektedir ancak Prens tek bir kişi değil toplumun bir parçası olan kolektif bir gövde olmalıdır:

“Modern prens, mit prensi, gerçek bir kişi/somut bir birey olamaz. Toplumun bir organizması, karmaşık bir unsuru olabilir ancak: bu toplumda daha öncesinden tanınmış ve kendisini bir ölçüde eylem içerisinde ortaya koymuş olan kolektif bir irade somut bir biçim almaya başlar. Tarih zaten bu organizmayı tedarik etmiştir, o da siyasal partidir –içerisinde evrensel ve bütüncül olmaya eğilimli kolektif bir iradenin tohumlarının bir araya geldiği ilk hücre.”70

Gramsci vesilesiyle: Stratejiyi yeniden hatırlamak

Gramsci’de devrim sorunsalı teori ile pratiğin sürekli olarak bir bütünlük olarak kurgulanmasıyla karşımıza çıkmaktadır. Teori düzeyinde İkinci Enternasyonal ve sonrasında Üçüncü Enternasyonal’de de karşılaşılan mekanik, kaderci marksizm anlayışının ve felsefi idealizmin reddi, ekonomizm ve onun ters kutbu olarak ekonomiyi yok sayan ideolojizm ile hesaplaşma, pratik düzeyinde ise işçi sınıfının iktidar aygıtlarını yaratma, bunların başarıya ulaşması için işçi hareketi içinde burjuvaziyle ittifak arayan sağ anlayışlar ve her türlü ittifakı reddeden sol anlayışlar ile mücadele, bir birleşik cephenin kurulması ve ezilenlerin işçi sınıfı hegemonyasında bir araya gelebilmesini sağlayacak somut bir strateji arayışı. Burada teorik ve pratik düzeyleri sadece ana hatları belirgin kılabilmek için ayrı ayrı tanımladığımı belirtmeliyim yoksa Gramsci için bu düzeyler birbirinden ayrı değildir. Gramsci’yi devrim sorunsalı içinden okumak sadece marksizmin tarihine dönük entelektüel bir ilgiyi yeniden canlandırmak için işlevsel değildir. Gramsci’nin bu gözle okunması, Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında devrimci sosyalistler için bir tartışmayı başlatmanın vesilesi olma potansiyelini taşır.

2008 krizinden bu yana dünya her geçen gün daha istikrarsız bir hâle gelmektedir. Krizin ilk yılları Arap Baharı olarak adlandırılan devrimler süreci, İspanya’da Öfkeliler hareketi, Yunanistan’da ardı ardına yaşanan genel grevler, ABD’de önce Wisconsin grevleri, sonra Wall Street’i İşgal Et, Türkiye’de Gezi Direnişi gibi pek çok direniş ve ayaklanma deneyimine şahitlik ettiğimiz yıllar oldu; son birkaç yılda ise Mısır başta olmak üzere karşı-devrimler, artan bir otoriterizm, göçmen karşıtlığı etrafında ABD’de alternatif sağ denilen ırkçı sağın etkinlik kazanması ve Donald Trump’ın zaferi, Yunanistan, Almanya, Avusturya, Fransa, Macaristan gibi pek çok ülkede aralarında faşistlerin de olduğu sağ hareketlerin yükselişine şahit olduk. Türkiye’de kurulan yerli-millî ittifakı ve OHAL koşullarını da bu tabloya ekleyebiliriz. Elbette bunlar sadece olan bitenin ana hatlarına baktığımızda görülen tablo, yoksa aynı süreçte ABD’de ilk defa kendisine sosyalist diyen bir adayın hiç de azımsanamayacak yükselişini, İngiltere’de ciddi bir toplumsal harekete yaslanarak, ana muhalefet partisi İşçi Partisi’nin başına Jeremy Corbyn gibi sosyalist bir adayın geçişini de gördük. Kısacası insanların neoliberalizm döneminin konsensüsünden kopmaya başladığı, sağ ve soldaki radikal uçlara sarkaç misali hızla savrulduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemde pek çok kişi Gramsci’nin neredeyse bugün yazılmış gibi görünecek kadar içinde yaşadığımız dönemi resmeden sözünü haklı olarak sıkça alıntılıyor:

“Eğer egemen sınıf konsensüsü kaybettiyse, yani artık “öncülük eden” değil sadece “baskın” konumdaysa, tek başına zorlayıcı güç uyguluyorsa, bunun anlamı büyük kitlelerin geleneksel ideolojilerinden kopmuş olduğu ve artık eskiden inandıkları düşüncelere inanmıyor olduklarıdır. Kriz, tam olarak eskinin ölmekte olduğu ve yeninin doğamadığı olgusundan meydana gelir. Bu fetret devrinde çok çeşitli ölümcül alametler belirir.”71

Kısacası kapitalizmin neoliberal çağına damgasını vuran hegemonik aygıtları dağılma sürecinde ancak dünyadaki tüm sosyalistler olarak tam da bu durum karşısında ölümcül alametleri def edecek bir hegemonik projeden, sosyalist bir stratejiden yoksunuz. Dünyada sosyalistler arasındaki tartışmanın çok ufak bir bölümünü sosyalizmi bugünden bir alternatif olarak inşa etmeyi planlayan bir stratejinin tartışılması oluşturuyor. Gündelik tartışmaların çoğunluğu mevcut belaları bir an önce defetmeye dönük taktik tartışmalarından ibaret. Oysa stratejiye tabi olmayan taktikler Gramsci’nin uyardığı şekilde sağ veya sol sapmalara yol açma riskini her zaman taşıyor, daha da önemlisi sosyalizmi her zaman gelecekteki güzel günlere bırakan, dolayısıyla kitleler açısından somut bir karşılık bulmasını önleyen bir politik hat ortaya koyuyor. Türkiye’de Ekmelettin İhsanoğlu’na kötünün iyisi diye bakmaktan, aslen bir ülkücü olan Mansur Yavaş’ı yerel seçim alternatifi olarak görmeye, Hüsamettin Cindoruk’la demokrasi birlikleri kurmaktan, son günlerde sıkça zikredilmeye başlanan Erdoğan’a karşı bir alternatif olarak Meral Akşener’i görmeye uzanan umutsuzluğu böyle bir stratejinin yokluğuna ve bu yokluk karşısında duyulan umutsuzluğa bağlamak mümkün. Bu tür bir umutsuzluk, kitleleri asla değişmeyen, sabit kimlikler olarak kodlayıp her tür ittifaktan kaçmak gibi bir sol sapmayı da beraberinde getirme riskini taşıyor. Sözün özü, Gramsci’nin sağ sapma ve sol sapma olarak gördüğü tehditler farklı biçimlerde de olsa bugün yaşamaya devam ediyor.

Gramsci’nin işçi konseylerinden, birleşik cephe oluşturmaya uzanan mücadelesinden ve hapishanede derinleştirdiği bu düşüncelerinden (ve elbette sosyalizmin tarihinden) çıkarılması gereken en temel derslerden birinin kitleler ile o kitlelere liderlik eden unsurların birbirinden ayrılması olduğunu düşünüyorum. Elbette, bugün oportünist bile olsalar o günkü gibi kitlesel sosyal demokrat partilerden bahsetmek güç, devrimci partilerin gücü ise o dönemle tartışılamayacak kadar küçük. Ancak bu, kitlelerin radikal fikirlere açık olduğu böyle dönemlerde umutsuzluğun bahanesi sayılmamalı. Gramsci’nin L’Ordine Nuovo’nun başlığına Romain Rolland’dan alıntıyla yazdığı gibi “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” ile hareket etmeli ve bugün sistemden rahatsız olan kitleleri sosyalizme kazanacak birleşik cephelerin arayışında olmalıyız. Solu radikal bir şekilde inşa etme zamanı. Sosyalizmi bir gün ulaşılacak bir hedef değil tam da bütün stratejimizi bağlı kıldığımız bugünün hareketi olarak örmek zorundayız. Marx ve Engels’in (Gramsci’nin asla okuyamadığı) Alman İdeolojisi’nde yazdığı satırları hatırlamak bugün çok anlamlı: “Komünizm, bizce, oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal değildir. Günümüzdeki durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz”.72 Bugünün koşullarından hareketle, proleter hegemonik aygıtların yaratılmasını önümüze koyan hegemonik bir politikaya, bu politika için de bir devrim teorisyeni olarak Gramsci’yi hatırlamaya ihtiyacımız var.

 

Dipnotlar:

  1. Gramsci’nin yazıları ölümünden sonra İtalyan Komünist Partisi lideri Palmiro Togliatti tarafından, partinin stalinist politikalarını meşrulaştıracak şekilde kısmî olarak yayımlanmış, 1950’lerde partinin yönü değişince bu sefer yine Togliatti tarafından Defterler yayımlanarak resmî stalinizm eleştirisinin bir parçası yapılmıştır. 1970’lerde ise yine başını PCI’nin çektiği reformist Eurokomünizm stratejisinin ve buna bağlı olarak partinin Hıristiyan Demokratlarla kurduğu birliğin temel teorisyeni olarak kullanılmıştır. Bkz: Chris Harman, “Gramsci versus Eurocommunism”. International Socialism, http://isj.org.uk/gram-sci-versus-eurocommunism/ (Erişim Tarihi: 6 Eylül 2017).
  2. Gramsci, İtalya’nın güneyindeki Sardunya adasında doğmuş Güneyli olmak İtalya’da öteki olmak anlamına geliyordu. Farklı bir lehçe konuşan Güney, İtalya’nın en yoksul bölgesiydi. Çoğunlukla köylü nüfustan oluşan Güney’de ağır vergiler uygulanmaktaydı ve toprak sahiplerinin egemenliği vardı. Gramsci, Kuzey tarafından dışlanan bir Güneyli olarak ilk politik fikirleri oluşmaya başladığında bir Sardunya milliyetçisi idi. Torino’da bu fikirlerinden koptu ve sosyalist oldu ancak bugün bile çeşitli düzeylerde varlığını sürdüren Güney Sorunu, Gramsci için her zaman en önemli başlıklardan biri oldu.
  3. Antonio Gramsci, Pre-Prison Writings. Richard Bellamy. Cambridge University. 1994. s. 31
  4. Chris Bambery, “Hegemony and Revolutionary Strategy”. International Socialism, 114 (Bahar, 2007). 85.
  5. Alvaro Bianchi ve Daniela Mussi. “Gramsci and the Russian Revolution”. Jacobi 2017. https://www.jacobinmag.com/2017/04/gramsci-russian-revolution-lenin-trotsky-soviets (Erişim Tarihi: 5 Eylül 2017).
  6. Megan Trudell, “Gramsci: The Turin Years”. International Socialism, 114.(Bahar 2007).
  7. Antonio Gramsci, Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar, David Forgacs, Çev. İbrahim Yıldız, Dipnot, 2010, s.40-41.
  8. John Molyneux, Marksizm ve Parti, Çev. Yavuz Alogan, Belge Yayınları, 1991, s.
  9. Antonio Gramsci, 2010. a.g.e., 45.
  10. Antonio Gramsci, Selections from the Prison Notebooks, ve çev. Quintin Hoare ve Geoffrey Nowell-Smith. International Publishersi. 1971, s. 407.
  11. Antonio Gramsci, a.g.e., s. 48.
  12. a.g.e., s. 60-61.
  13. Antonio Gramsci, 2010, a.g.e., s. 62-53.
  14. Quintin Hoarey ve Geoffrey Nowell Smith, “Introduction” Selections from the Prison Notebooks, International Publishers, 1971, xxxvii.
  15. Megan Trudell, 2007, a.g.e., 71.
  16. Antonio Gramcsi, 2010, a.g.e., 97.
  17. Megan Trudell, 2007, a.g.e., s.
  18. Gwyn A. Williams, Proletarian Order: Antonio Gramsci, Factory Councils and the Origins of Italian Commmunism 1911-1921, Pluto Press, 1975, s.
  19. 19 Gramsci, 2010, a.g.e., s. 98.
  20. a.g.e., s. 98-99.
  21. David Forgacs, “Fabrika Konseyleri ve Sosyalist Demokrasi”, Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar 1916-1935. Der. David Forgacs, Dipnot, 2010, s.95.; Trudel, 2007. a.g.e., s. 73.
  22. Antonio Gramsci, 2010, a.g.e., s. 108.
  23. Amadeo Bordiga, “Is this time to form ‘Soviets’?, https://www.marxiorg/archive/bordiga/works/1919/soviets.htm, 1919. (Erişim tarihi: 7 Eylül 2017).
  24. Antonio Gramsci, 1994, a.g.e., 157.
  25. Quintin Hoarey ve Geoffrey Nowell Smith, a.g.e., s. xl.
  26. Antonio Gramsci,2010, a.g.e., s. 130-131.
  27. a.g.e. s.114.
  28. Megan Trudell, 2007, a.g.e., s. 74.
  29. I. Lenin, Collected Works, Volume: 31, Çev. Ve Der. Julius Katzer, Progress Publishers, 1977, s. 351.
  30. David Forgacs, 2010, a.g.e., 94.
  31. Quintin Hoarey ve Geoffrey Nowell Smith, a.g.e., s. xli. 32 David Forgacs, 2010,
  32. a.g.e., s.94-95.
  33. a.g.e., s. 95.
  34. Chris Bambery, 2007, a.g.e., s.
  35. V. I. Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, Çev. Muzaffer Kabagil, Sol Yayınları, s.126.
  36. Chris Bambery, 2007, a.g.e., s.
  37. Alastair Davidson, “Gramsci and Lenin 1917-1922”, Socialist Register, 1974. s.
  38. Chris Bambery, 2007, a.g.e. s. 90-91.
  39. Quintin Hoare ve Geoffrey Nowell Smith, 1971. a.g.e., s. xli
  40. Chris Bambery, 2007, a.g.e., s. 92-93.
  41. Antonio Gramsci, Selections from Political Writings (1921-1926), ve Çev. Quintin Hoare, Lawrence and Wishart, 1978 , s. 140-141.
  42. Chris Bambery, 2007, a.g.e., s.
  43. Antonio Gramsci, 2010, a.g.e. s. 189-190.
  44. a.g.e., s. 191.
  45. Bu Lenin’in Ne Yapmalı?’da ortaya koyduğu “İşçi sınıfına bilinç dışarıdan götürülür” teziyle çelişiyor gibi görülebilir ve hatta görülmelidir. Molyneux’nün altını çizdiği gibi Lenin, Ne Yapmalı?’yı yazdığı dönemde Kautsky’nin marksizm anlayışından derin bir şekilde etkileniyor ve politik bilincin burjuva entelijensiyasından kaynaklandığını düşünüyordu. 1905 Devrimi sonrasında bu fikirleri değişti, işçilerin bilinçlerinin dışarıdan değil kendi maddi yaşamları tarafından şekilleneceğine ilişkin bir anlayış geliştirdi ve partiyi işçi sınıfı temelli bir parti olarak kurguladı. Bkz: Molyneux, a.g.e., s. 42-78.
  46. Gramsci, 2010, a.g.e., s.195.
  47. a.g.e., s. 198.
  48. Chris Harman, “Gramsci, the Prison Notebooks and philosophy”. International Socialism, 114. (Bahar 2007). s. 107.
  49. Peter Thomas, “Hegemony, passive revolution and modern Prince”. Thesis Eleven 117(1). 2013. s. 27.
  50. Antonio Gramsci, Further Selections from the Prison Notebooks. ve Çev. Derek Boothman. Lawrence and Wishart. 1995. s. 306.
  51. “Tercüme edilebilirlik” yazmakta olduğum doktora tezinin temel kavramlarından birisi, yakında bu konuda daha ayrıntılı bir metin yazmayı umuyorum.
  52. VI Lenin, Collected Works, Volume 33. David Svirsky ve George Hanna. Progress Publishers. 1965. s. 430.
  53. Antonio Gramsci, 1995, a.g.e., s.
  54. Gramsci, hapishanede faşist sansürü aşabilmek için bir tür Ezop dili kullanmak zorundaydı. Lenin’den çoğunlukla “Iliç” veya “Vıliç” diye bahsediyordu, bazen ise “praksis felsefesinin en büyük modern teorisyeni” gibi ifadeler kullanıyordu. Tamamen sansür ürünü değil bilinçli bir felsefî tercih olsa da marksizmin bahsi de çoğu zaman “praksis felsefesi” olarak geçi Gramsci, aynı zamanda bu konuşmanın yapıldığı kongrenin yılını da karıştırmış, bahsi geçen kongre 1921 değil 1922 yılında yapılıyor.
  55. Alastair Davidson, 1974, a.g.e., s.
  56. Antonio Gramsci, 1971, a.g.e., 56.
  57. Burada Gramsci’nin bahsettiği ‘sürekli devrim’ doktrini 1848 devrimleri üzerine Marx’ın geliştirdiği “süreklilik hâlinde devrim” formülü. “Kırksekizci” diye ayırıyor olması Troçki’nin teorisini bu formülden farklı görmesinden kaynaklanıyor.
  58. Antonio Gramsci, 2010, a.g.e., s. 233
  59. Perry Anderson, Antonio Gramsci: Hegemonya, Doğu/Batı Sorunu ve Strateji, Çev. Tarık Günersel, Alan Yayıncılık, 1988, 30.
  60. a.g.e., s.30-32.
  61. V.I. Lenin, Ne Yapmalı?. Çev. Muzaffer Erdost. Sol Yayınları. 2004. s. 80.
  62. Perry Anderson, 1988, a.g.e., s. 33-34.
  63. V. I. Lenin, Collected Works, Volume 17. Der. George Hanna, Çev. Dora Cox. Progress Publishers. s. 58.
  64. Perry Anderson, 1988, a.g.e., s.
  65. Peter D Thomas, Gramsci Çağı: Felsefe, Hegemonya, Marksizm. Çev. İlker Akçay-Ekrem Ekici. Di 2010. s. 334-335.
  66. a.g.e., s. 314.
  67. Antonio Gramsci, 2010, a.g.e., s.281.
  68. “Bana öyle geliyor ki Ilyiç… biricik olası biçim olan mevzi savaşına doğru bir değişimin şart olduğunu anlamıştır. Birleşik cephe formülünün benim için taşıdığı anlam bu…” (Gramsci, 2010, a.g.e., s.281).
  69. Peter D Thomas, 2010, a.g.e., s. 316-317.
  70. Antonio Gramsci, 2010, a.g.e., s.295.
  71. Gramsci, 1971, a.g.e., 275-276.
  72. Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çev. Tonguç Ok-Olcay Geridönmez. Evrensel. 2013. s. 43.

sosyalizm