“Ya sosyalizm ya barbarlık”

Yüz yıldan uzun bir zaman önce Rosa Luxemburg şöyle yazıyordu: “Tüm kapitalist ilişkilerdeki son sağlamlılığı yok etme, her tarafı en fazla esnekliğe sokma, tüm kapitalist güçleri son sınırına kadar genişletme, göreceli ve duyarlı yapmaktan başka bir şey değildir. Böylece kapitalist ekonominin birbirlerini iten güçlerinin periyodik çarpışmalarından başka bir şey olmayan bunalımlarının derinleşip kolaylaşacağı çok açıktır.”

Neoliberalizmin zaferinin ilan edildiği dönemde kapitalizmin içten içe derinleşen krizi, Rosa Luxemburg’un görüşlerindeki haklılığı gösterdi. Üstelik, Türkiye’deki tartışmalar da zaman zaman dünyadaki tartışmaların arka bahçesi işlevini görür ve Türkiye’de de kapitalizmin sarsılmaz zaferini ilan eden çok sayıda yazar ve gazeteci kapitalizm açısından işlerin biraz daha iyi gittiği dönemlerde özgüvenle sistem güzellemeleri yapıyordu. Fakat son birkaç aydır yaşanan ve henüz giriş bölümünü izlediğimiz kriz, kapitalizm güzellemesi yapanların değil, Rosa Luxemburg gibi sosyalistlerin haklı olduğunu kanıtlıyor. Türkiye kapitalizminin bu yılki dış kaynak ihtiyacı 236 milyar dolar. Dış ticaret açığının dev boyutlara ulaşmasıyla birlikte kaynak sorunu devasa bir duruma geldi.

Kriz elbette işçi sınıfına fatura edilmeye çalışılıyor. Ağustos ayı verileri, son bir yılda mutfak harcamalarının 1000 TL arttığını ve Türk Lirası’nın dolar karşısında yüzde 40 değer kaybettiğini gösteriyor. Kriz, sadece kapitalizm güzellemesi yapmayı imkânsız hale getirmekle kalmıyor, milyonlarca insanın aynı anda hızlı bir sorgulamaya girmesi anlamına da geliyor.

“Katı olan her şey buharlaşıyor.” Kapitalizm olağan dönemlerinde bile yakarak, yıkarak, sürekli bir değişimi zorlayarak baş dönmesi yaratırken, kriz zamanları bu baş dönmesi tüm sınıflar açısından ayakta durmayı zorlaştıran bir bulantı halini alıyor. Egemen sınıflar kriz zamanlarında kendi aralarında bölünmeye başlıyor; devlet inisiyatif alarak bu bölünmüşlüğü egemen sınıf açısından dayanılabilir bir düzeyde tutuyor. Fakat devletin de iç tutarlılığını yitirdiği, yönetim sisteminde radikal değişikliklerin gözlemlendiği, devletin tüm kanatlarının sadece ‘devletin bekası’ kaygısının dile getirilmesi odağında birleşmiş görüntü arz ettiği koşullarda, egemen sınıf açısından da riskler artmaktadır. Dün “evet” denilene bir gün sonra “hayır” denildiği koşullara bir örnek: Maliye Bakanı’nın övünerek açıkladığı bir uluslararası kuruluşla kriz sürecini atlatmak için anlaşma yapılması, bizzat partili cumhurbaşkanı tarafından kısa sürede çürütülebiliyor. Bu, hem TÜSİAD’ın eklemlenmiş olduğu küresel sermaye çevreleri açısından, hem bizzat TÜSİAD açısından, hem de TÜSİAD’a eklemlenmeye çalışan büyük sermaye grupları açısından tarifsiz bir belirsizlik anlamına geliyor. Krizin henüz başlangıcında siyasal gelgitler sadece egemen sınıf içindeki belirsizlik, güvensizlik ve çelişkileri derinleştiriyor. O kadar ki, cumhurbaşkanı aynı konuşmanın başlangıcında “krizi fırsata çevirmek” gerektiğini söyleyip kriz fırsatçılığını eleştirirken, birkaç dakika sonra Türkiye’de kriz olmadığını ilan edebiliyor. Krize karşı tedbirlerin düzeyi bakanlıklar ve büyük sermaye temsilcileri tarafından ‘istişare’ toplantılarında ele alınırken, aslında krizin yaşanmadığının ilan edilmesi, krizin yarattığı dayanılmaz baş dönmesini egemen sınıf açısından korkutucu bir hale getiriyor.

Üstelik, bu baş dönmesi Türkiye egemen sınıfına özgü de değil. ‘Beka kaygısı”nı öne sürmek de Türkiye’ye özgü değil; bu kaygıyı neoliberalizme ve emperyalizmin hoyratlıklarına karşı bir örgütlenme aparatına dönüştüren siyasal eğilimlerin otoriter yönetimleri kitlesel bir destekle hakim hale getirme çabasının da yerel bir sorun olmaması gibi. Sadece Erdoğan’ın siyasi gücü aşırı bir şekilde kendi ellerinde toparladığı bir dünyada yaşamıyoruz; Macaristan’da, Rusya’da, Hindistan’da gücü siyasal iktidardan uzaklaştırılmasına izin vermeyecek düzenlemelerle ellerinde merkezileştiren parti liderleri bir yandan, güçler dengesinin dağılımının şimdilik buna izin vermediği ABD’de denetleyici bütün burjuva demokratik kurum ve gelenekleri ayak bağı olarak gören ve ırkçılara açık çek veren Trump’ın başkanlığı öte yandan, dünyanın içinden geçtiği evreyi sonu öngörülebilir olmaktan çıkartıyor.

Suriye, emperyalist kapışmanın deneme tahtası olarak şiddetli bir yıkım yaşamaya devam ediyor. Esad, kendi kişisel beka kaygısını Suriye’nin beka kaygısı olarak sunmakta gösterdiği büyük başarıyla, Rusya’nın (özünü ABD’ye meydan okuma emperyalist güdüsünün oluşturduğu) desteğini arkasına alabildi. Emperyalizm, özellikle ABD hegemonyasının kısmi gerilemesinden kaynaklanan ‘çoklu krizini’ yaşamaya devam ederken, bölgesel devletler, siyaseti bir varoluş-yokoluş ikilemi içinde tarifleyerek, hem ‘olmakta olan ama hem de olacak olan” büyük bir belaya karşı, beka kaygısı etrafında devlet politikalarıyla hareket ediyorlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’nin kaderiyle AKP’nin kaderinin örtüştüğünü söylediği konuşması, bu açıdan tüm söylediklerinden ayrı bir öneme sahiptir.

Gelişmeler bir kez beka kaygısını sonlandırmak için üretilen politikalara bağlanmışsa, beklenti anormal siyasal, küresel ve askeri gelişmeler olarak kodlanmışsa, bu gelişmelerin göğüslenmesi için devletle örtüşen merkezi siyasal güçlerin sarsılmaması gerekmektedir. Örneğin, MHP liderliğinin Erdoğan’ın bu görüşlerinde bir olağanüstü yan olduğunu, yakın zamanda bir gün muhalefete düştüklerinde beka kaygısını çözümleyecek olan siyasal güçle didişmeye başladıklarında, bu Türkiye’nin çıkarlarına karşı olacakları anlamına gelir. ‘AKP eşittir Türkiye’ denklemi, AKP’ye karşı muhalefetin Türkiye’nin çıkarlarına karşı çıkmakla eşitlenmesi anlamına gelir. Bu, muhalefetin bütünüyle manasız hale getirilmesi sürecinin ilk adımıdır. Siyasal gücün aşırılaştırılıp merkezileştirilmesinin zirvesi, partiyle devletin özdeşleştirilip partinin de lideri vasıtasıyla liderin devletle özdeşleştirilmesidir. Türkiye’nin bekası AKP’nin bekasına indirgenirken, gerçekten de Erdoğan siyaseti bıraksa bugün aldığı oyları alamayacağı açık olan AKP’nin geleceği de Erdoğan’ın siyasal gücün merkezinde durup durmayacağına indirgeniyor.

Bu, kuşkusuz muhalefete gözdağı vermek anlamı taşır, ama bu siyasal açıklama daha çok Erdoğan’ın önce kendi partisinin liderliğine, yönetim kademelerine, tabanına ve özellikle kendisini Erdoğan’la aynı çıkar birliği içinde gören yoksul ve emekçi kesimlerine yöneliktir.

Dönemi karakterize eden bir süreç siyasal gücün aşırı merkezileşmesi, siyasal istikrarsızlık ve ekonomik kriz ise, bir diğer süreç de toplumda yaşanan benzersiz yoksullaşmadır. Roni Margulies’in önceden vurguladığı gibi “yerli-milli bir hamasetle yüklü” konuşmaların, açlığa, işsizliğe yakalanma riskini her saniye yaşayan insanlarda yaratacağı etkiyle karnı tok, işi garanti olan insanlarda yaratacağı etki bütünüyle birbirinden farklıdır. Kriz yoksulları her geçen gün şiddetle çarpıyor. Tuvalet kağıdı, yumurta, peynir, soğan gibi ürünler aşırı pahalı ürünler kategorisine giriyor. Serbest piyasa mantığıyla kriz fırsatçılığı el ele gidiyor. Bazı fırıncılar yeni ayda ekmeği 2 liradan satacağını açıklarken1 hükümet ekmeği pahalı satanların ihbar edilmesini talep ediyor.2 Fakat fırın patronlarına karşı sesini yükselten hükümet, hem 100 günlük ekonomi programında hem de Berat Albayrak’ın açıkladığı egemen sınıfa bir ölçüde güven veren Yeni Ekonomik Program’da büyük sermayenin kollandığı, sermayenin krizden darbe almadan çıkmasının hedeflendiği görülürken, krizin bütün faturasının işçi sınıfına kesilmesinin hedeflendiği berraklaşıyor. Bunun bizzat AKP’ye oy veren işçi sınıfında kızgınlığı büyüttüğünü görmemenin tek nedeni, zaten bu işçi sınıfının ‘bidon kafalı’ olduğunu düşünmek olabilir. İşçi sınıfının fikirleri değişiyor, işçi sınıfı öfkeleniyor, kızgınlık bir harekete geçme isteği doğuruyor. Ama hareket, birleşik bir işçi hareketine dönüşmeden kalıyor.

Dönemi, bir başka açıdan da şöyle tarif edebiliriz: Ezilenler açısından bir yandan kızgınlığın, öfkenin biriktiği, ama öte yandan egemen sınıf ve devlet eliyle sürekli olarak korkunun pompalandığı, korku duvarının tüm gediklerinin her geçen gün güçlendirildiği bir dönemden geçiyoruz. Korku ve kızgınlık yan yana işleyen iki ruh hali ve emekçiler hem korkuyor hem de kızıyor. Korkunun yanı sıra bir başka gerçek daha var: Muhalefet diye ortaya çıkan güçler, hem işçi sınıfından kopuk hem de işçi sınıfının siyasal eğilimlerini, hatta daha da öte, bizzat işçilerin kendilerini aşağılayan bir yaklaşıma sahipler. Havalimanı işçilerinin birkaç gün süren ve 600 işçinin gözaltına alınmasına, önce 23, sonra toplamda 34 işçinin tutuklanmasına neden olan direnişinde bile, muhalif olduğunu düşünenlerin bazıları bu işçilerin bir bölümünün AKP’ye oy vermesi nedeniyle başlarına geleni hak ettiğini söyleyerek çıkışabiliyorlar.3

Tayyip Erdoğan, 2013 yılının Mayıs ayında patlayan Gezi eylemlerinin bir aşamasında, toplumun yüzde 50’sini umursamayarak, esas olarak kendisine oy veren kitlelere seslenmeye, bu kitlelerin heyecanını sürekli diri tutmaya başladı. Bu heyecanın diri tutulması çabası, 2016’daki darbe girişiminin ardından yerini hamaset dolu, “yerli-milli” vurgusuna yapılan aşırılaştırılmış göndermelerle yüklü ve tabanını esas olarak korkutan bir çağrıya bıraktı. Krizin ardından ise bu sesleniş, belirgin bir şekilde tabanın, AKP’ye oy veren işçilerin harekete geçmesini, krizin faturasını ödemeyeceğini beyan eden bir kitle eylemliliğini başlatmamasını sağlamaya yönelik. AKP’nin kaderinin Türkiye’nin kaderiyle örtüştüğü iddiasının temel nedeni, işçi sınıfının korku duvarını aşacak, hareketin kendi değiştirici dinamiğiyle işçilerin başlangıçtaki noktadan çok daha farklı, kararlı, fikirleri kolektif eylem içinde değişmiş bir noktaya gelmesinin engellenmek istenmesidir. AKP liderliği, herkesten daha iyi biliyor ki, Ergenekoncu darbecilerle, Fethullahçı darbecilerle, askeri vesayetin her biçimiyle çarpışsa da ya da karmaşık güdülerle harekete geçen ve eylem ufku fikri ufkundan bağımsız olarak parkın ağaçlarını korumakla kaçınılmaz bir şekilde sınırlanan Gezi eylemlerine katılan genç beyaz yakalı işçilerin bir kesimiyle mücadele mücadelede kendisini sınadıysa da, Erdoğan ve AKP liderliğinin bu mücadelelerinin altından kalkabilmesinin nedeni, AKP’ye oy veren yoksulların ve emekçilerin ya sessizce ya da açıktan bir şekilde AKP liderliğinin yanında durmasıydı. Gezi işçi sınıfının geniş kesimlerini kazanamadı, askeri darbe girişimleri ise zaten başlı başına işçi sınıfına yönelik bir saldırganlık olarak sahneye çıktığı için, 15 Temmuz’da olduğu gibi işçilerin aktif karşı mücadelesiyle püskürtüldü. Fakat şimdi yaşanan ve AKP liderliğinin sınanmak üzere olduğu süreç, bizzat işçi sınıfının kızgınlığının birikmesinin ürünü olacak bir süreçtir.

Önümüzdeki günler, haftalar ve aylarda korkunun mu yoksa kızgınlığın mı işçi sınıfının geniş kesimlerinde hakim duygu haline geleceğini belirleyecek olan, krizin şiddeti, siyasal istikrarsızlığın düzeyi, AKP liderliğinin faturayı işçi sınıfına kesmek konusunda ne kadar ısrarlı olup olmayacağı ve kuşkusuz son olarak işçi sınıfının örgütlenme düzeyi, sınıf şekillenmesinin hızı ve sosyalistlerin, kültürel kutuplaşmaya, yapay toplumsal kutuplaşmaya taviz vermeden, hurafelere, şehir dedikodularına, sosyal medya trollerine değil, kanıyla, siniriyle, kadın ve erkek işçilerin eyleme geçme potansiyeline bakıp bakmayacağı, işçi hareketine yardımcı olup olmayacağıdır. Zaman, işçi sınıfının kendiliğinden hareketi içinde sınıf bilinçli aktivistlerin örgütlenmesi ve işçi sınıfının daima çoğunluğunu kazanacak politikalara bağlı bir ağ oluşturmasını sağlamak ve şu sorunları aşmak için örgütlenme zamanıdır:

  • İşçi hareketini de sendikaları da “sarı” ve “kızıl” diye bölen anlayışa prim vermemeliyiz,
  • Bütün sendikaların tabanında, liderliğinin rengi ne olursa olsun örgütlenmeye çalışmalıyız,
  • Her işçi eylemini bir sendikal örgütlenme mücadelesinin parçası kılmaya çalışmalıyız,
  • Kutuplaşmacı değil, işçi sınıfının bütünün çıkarlarını savunan politikaları öne çıkartan bir ağ inşa etmeliyiz,
  • Her bir işçi direnişini, direnişin boyutlarına bakmaksızın, daha büyük bir işçi dayanışmasının bir durağı olarak görmeliyiz,
  • Büyük sendikaların birleşik eyleminin inşası, yeni türden bir birleşik işçi cephesi ve bu cephe tarafından düzenlenecek kitlesel eylemleri, her bir işçi direnişinin moral veren asli hedefi olarak örgütlemek yönünde aşağıdan bir basınç uygulamalıyız.

Korkunun mu öfkenin mi hakimiyet kuracağını, bu adımların atılıp atılmayacağı, hangi hızla atılacağı ve kararlılık belirleyecek.

Enternasyonal Sosyalizm, bu dileklerle dolu üçüncü sayısıyla karşınızda.

“Krizin faturasını patronlar ödesin” başlıklı yazısında Volkan Akyıldırım son kriz, kriz hakkındaki tartışmalar, hükümetin önlemleri ve işçi hareketinin talepleri hakkında yazdı.

Faruk Sevim tarihçesi içinde işçi örgütlenmesinin temel araçlarını ve birleşik işçi eylemleri açısından sendikaların taşıdığı önemi “Sendikalar ve işçi sınıfı” yazısında tartışıyor.

Şenol Karakaş “Çözüm sürecine bir bakış” başlıklı yazıda, 2013-2015 yılları arasında yaşanan Çözüm Süreci’nin başlama ve sonlanma dinamiklerini ele alıp, yeniden bir çözüm ve diyalog sürecinin başlaması için atılması gereken adımların neler olduğunu ele aldı.

Anne Alexander, “Ortadoğu’da emperyalizmin güncel dinamikleri: Bir ön analiz” başlıklı yazısında, genel olarak Ortadoğu ve özel olarak Suriye’de yaşanan gelişmelerin, emperyalizmin genel krizi ve müdahaleleri açısından taşıdığı önemi ele alan kapsamlı bir yazıyla bu sayımızda yerini aldı.

Yeni kitabı hakkında yaklaşık iki yıldır çalışan Felsefe profesörü Sinan Özbek’le yaptığımız kapsamlı röportaj, ‘dinin kökenleri’, ‘dinin etki alanları ve sürekliliği’, Marx’ın dini kavrayışı ve bu kavrayışın nasıl çarpıtıldığı gibi sorunların yanı sıra bir devlet dini olarak gelişen din anlayışının siyasal zeminlerini de açığa çıkartan bir genişlik arz ediyor.

Martin Upchurch’un iki yıl önce yayınlanan “Dijital Boşluğa Doğru?” başlıklı yazısı, yazının ele aldığı tartışma başlıklarının her biri bugün öncekinden daha sıcak bir şekilde güncelliğini koruduğundan özel bir öneme sahip. İşçi sınıfı açısından teknolojinin ne anlam ifade ettiği yazının temel içeriğini oluşturuyor.

Çağla Oflas, “Rosa Lüksemburg: “Devrimin sönmeyen alevi” başlıklı yazısında önümüzdeki aylarda

100. Yılını dolduracak 1919 Ocak Alman Devrimi’ni ve bu devrimin tartışmasız en parlak sözcüsü Rosa Luxemburg’un devrimci mirasının önemini kapsamlı bir yazıyla tartışıyor.

“İmtiyaz teorisinin yanlışları nelerdir?” başlıklı makalede Esme Choonara & Yuri Prasad “Baskılara maruz kalmayanlar kurtuluş mücadelesinin bir parçası olabilirler mi? Beyaz insanların tümü ırkçılık suçuna katılırlar mı yoksa siyahların özgürlük kavgasının bir parçası olabilirler mi? Eşcinseller ve heteroseksüeller ayrımcılığa karşı birleşebilirler mi? Erkekler kadın hakları mücadelesinin bir parçası olabilirler mi?” gibi sorulara geniş bir alanda yaptıkları tartışmalarla yanıt arıyorlar.

İngiliz Marksist Joseph Choonara’nın “Marx’ın Kapital’i İçin Okuma Kılavuzu” başlıklı kitabı Z Yayınları tarafından yayınlandı. Özdeş Özbay kitabın önemini anlatıyor.

Sibel Erduman Terry Eagleton’un Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan İyimser olmayan Umut kitabını tanıtıyor.

Enternasyonal Sosyalizm

Dipnotlar:

  1. https://www.milligazete.com.tr/haber/1706643/ekmegi-2-liradan-satacagim-isteyen-alir
  2. https://www.bbc.com/turkce/haberler-45596850
  3. Burada Alper Görmüş’ün kutuplaşma üzerine Serbestiyet’te yazdığı şu bölümü bir kez daha hatırlatmakta fayda var: İktidarla iktidara oy verenler arasında ayrım yapmadan, iktidara oy verenlerin hatırı sayılır bir bölümünün rızasını alabilecek bir siyaset inşa etmenin mümkün olduğuna inanmadan ‘anlamlı’ bir kutuplaşma yaratmak mümkün değildir.
    Benim izleyebildiğim kadarıyla, ‘sol’da toplumdaki mevcut laik-muhafazakâr kutuplaşmasını ‘anlamlı’ bulmayan, tam tersine muhafazakâr tabanı kendi doğal-potansiyel tabanı olarak gören (ya da bunu net bir biçimde ifade eden) yegâne hareket Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP)… Partinin internetteki sayfası marksist.org’da geçtiğimiz haftalarda yayımlanan Şenol Karakaş imzalı yazıda şöyle deniyordu:
    Sosyalist İşçi (DSİP’in yayın organı A. G.) AKP iktidara geldiğin- den beri, bu partinin zenginlerin ekonomik ve siyasi programına yoksulların desteğini alma becerisine sahip olduğunu ve işçi sınıfının bu partiye oy veren kesimleri kazanılmadan ne Erdoğan’ın yenilebileceğini ne de siyasal demokrasinin alanının dilediğimiz ölçüde genişleyebileceğini anlatıyor. AKP’ye oy veren yoksulların kadim zamanlardan beri bu partiye oy vermediğini ve gerçekte solun kitlesel zeminini oluşturduğunu bir türlü kavrayamayanlar, AKP liderliğini bu toplumun, kuralları bilinen siyaset geleneğinin dışında şekillenen bir yaratık gibi algılarken bu liderliği destekleyen geniş emekçi kitleleri de kazanılmasa da olur bir ‘gericiler güruhu’ olarak damgaladı. Bu kavrayış zaman zaman AKP’ye karşı askeri darbe girişimlerine sessiz kalmaya, hayırhah yaklaşmaya ve hatta ‘olacaksa olsun şu iş’ denilerek destek olmaya kadar gitti.” (https://marksist.org/icerik/ Sectiklerimiz/10191/%E2%80%98Gri-sozlere-muhalif-cenah- ta-da-tahammul-yok!)

sosyalizm