0

Türkiye’de işçi sınıfının şekillenişi

Faruk Sevim

Kapitalizmin küresel ekonomik krizi derinleştikçe sermayenin işçi sınıfına yönelik saldırılarının şiddeti de o ölçüde artmaktadır. Dünya çapında işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal haklarına saldırılmakta, işsizlik,

yoksulluk giderek büyümektedir. 2008 yılında kapitalizmin küresel krizi patlak verdiğinde milyonlarca işçi işten atıldı, açlık ve yoksullukla baş başa kaldı. Krizin etkilediği ülkelerden biri de Türkiye idi. Her ne kadar o günlerde başbakan olan Erdoğan “bu kriz bizi teğet geçecek” dese de krizin faturası işçi sınıfına ödetildi. 2008 krizinde yüz binlerce işçi işten çıkarıldı, ücretler düştü, taşeron işçilik daha da yaygınlaştırıldı, hayat pahalılığı arttı.

2008 krizi sonrası Türkiye ekonomisi yeniden büyümeye başladı, inşaatlar yükseldi, sermaye kârını ikiye üçe katladı. Ancak işçi sınıfının yaşamında ekonomik büyümenin yansıması farklı şekilde cereyan etti. İş kazaları, taşeronluk, kuralsız çalışma arttı, Soma ve Ermenek gibi işçi katliamları yaşandı. İşçi sınıfı açısından tablo bu kadar vahim iken, AKP Türkiye ekonomisinin büyümesinden dem vuruyor, kitlelere de bununla övünülmesi gerektiğinin propagandasını yapıyordu. Erdoğan’ın izlediği kamplaştırma, kutuplaştırma politikası işçi sınıfını öyle bir hale getirdi ki bütün bu sınıfsal çelişkiler görülemez oldu. Yandaş sendikalar büyütüldü.

Ekonomideki kötü gidişat 16 Nisan referandumu öncesinde kendini işsizliğin artışıyla gösterdi. İşsizlik oranları yeniden 2008 yılı seviyesine ulaştı. Enflasyon çift hanelere kadar yükseldi. İşçi sınıfının en büyük sorunlarından biri olan taşeronluk sistemi yaygınlaştı, istihdam büroları devreye sokuldu, sendikalar grev yapamaz hale geldi, grevler yasaklandı, iş kazaları, iş cinayetleri hız kesmeden devam etti.

Olağanüstü şartlar altında yapılan referandumun en önemli sonuçlarından birisi, sanayi ve ticaretin yoğun olduğu işçi-emekçi kentlerinde “hayır” oylarının yüksek çıkmasıdır. Tüm devlet imkanlarını ve medyayı elinde tutan AKP, işçi sınıfının refe- randumda evet demesini sağlayamamıştır.

AKP hükümeti işçi sınıfının eylemlerine, grevlere bundan sonra da müdahale edecektir. 2015-2017 arasında gerçekleşen grev ve direnişlerin yasaklanması (ki son örneği yasaklanan cam grevidir) bunun en büyük göstergesidir. Bu saldırılarla başa çıkmanın temel yöntemi örgütlü davranmaktır, kitlesel mücadeledir.

İşçi sendikalarının durumu

Bugün Türkiye’de toplam 32 milyon çalışabilir insan içinde, 1 milyon işveren, 22 milyon işçi, 5 milyon köylü, 4 milyon da kendi işini yapan emekçi var. Yani Türkiye’de bir milyon patrona karşılık, 31 milyon işçi, köylü, emekçi var.

Sendikalaşma istatistiklerinin gösterdiği en çarpıcı gerçek, işçi sendikacılığının 2013’ten bu yana nicel olarak büyüdüğüdür. 2013’te bir milyon olan sendikalı işçi sayısı yüzde 62 artışla, 2017 Temmuz ayında 1 Milyon 624 bine ulaştı. Üç yılda 600 bine yakın işçi sendikalara üye oldu.

 

İŞÇİ SENDİKALARININ YILLARA GÖRE ÜYE SAYILARI – TEMMUZ 2017

2013 2014 2015 2016 2017 % Değişim 2013-2017
Türk-iş 726.350 788.388 842.322 882.486 907.328 25
Hak-iş 176.696 251.232 388.078 447.930 544.566 208
DİSK 103.156 112.393 143.251 141.940 145.988 42
Diğer 25.964 37.468 55.405 27.504 25.756 -1
Toplam 1.032.166 1.189.481 1.429.056 1.499.860 1.623.638

Kaynak: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Temmuz 2017 İstatistikleri

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Temmuz 2017 istatistiklerinde sigortalı işçi sayısı ise yaklaşık 13,5 milyon olarak bildirilmektedir. Buna göre sigortalı işçilerin sendikalaşma oranı yüzde 12’dir. Ancak Çalışma Bakanlığı hesaplama yaparken kayıt dışı işçi sayısını işin içine katmadığından rakam böyle çıkmaktadır. Oysa ILO tarafından benimsenen sendikalaşma hesaplama yöntemlerinde kayıtlı-kayıtsız işçi ayrımı söz konusu değil. TÜİK verilerine göre, kamu görevlileri hariç, ücretle çalışanların (kayıtsızlar dahil) sayısı 15 milyon 341 bindir. Bu sayı esas alındığında sendikalaşma oranı yüzde 10’a düşmektedir.

Toplu iş sözleşmesi kapsamı oranları açısından durum daha da vahimdir. İşçilerin sadece 1 milyonu, yani yüzde 6,5’i toplu iş sözleşmesi kapsamındadır. Özel sektörde ise toplu iş sözleşmesi yapabilen işçi oranı yüzde 4,3 civarındadır. Diğer bir ifadeyle toplu iş sözleşmesi yoluyla fiilen sendikal haklarını kullanabilen işçilerin oranı genel olarak yüzde 6,5, özel sektörde yüzde 4,3’tür.

Grafik 1: Sendikalaşma Oranları (Ocak 2017)

Kaynak:DİSK

Sigortalı işçileri esas alan –kayıt dışı işçileri dışarıda bırakan- resmi sendikalaşma oranlarına bakıldığında ise 2013’te yüzde 9 olan resmi sendikalaşma oranının bugün yüzde 12’ye ulaştığı görülüyor. Hem sayısal hem de oransal açıdan işçi sendikacılığında bir büyüme söz konusu. 2013 Ocak ayından bu yana sigortalı işçi sayısı yüzde 28 artarken sendikalı işçi sayısı yüzde 62 arttı.

Sendikalı işçi sayısı 1,6 milyona yükselirken, bu işçilerin 600 bini toplu sözleşme kapsamında değil. Diğer bir

ifadeyle 600 bin işçi, sendika üyesi olduğu halde toplu iş sözleşmesi yapamıyor. 600 bin işçi sendikalara üye oldu ama üye oldukları sendikalar, bu işçiler için toplu iş sözleşmesi yaparak onlara bir fayda sağlayamadı, çünkü pek çok işyerinde yetki konusunda sendikaların önüne iş yasası bahane edilerek duvarlar konuldu, engeller çıkarıldı.

2013-2017 arasında, Türk-İş’in 726 bin olan üye sayısı 907 bine, Hak-İş 177 bin olan üye sayısı 545 bine, DİSK’in 103 bin olan üye sayısı 146 bine yükseldi. Hak-İş üç yılda yüzde 208 büyürken, yılların konfederasyonu Türk-İş ise sadece yüzde 25 büyüyebildi. DİSK’in üye artışı ise yüzde 42 oldu.

Türk-İş’in sendikalı işçiler içindeki temsil gücü 2013’ten bu yana yüzde 71’den yüzde 56’ya gerilerken, Hak-İş’in temsil gücü yüzde 17’den yüzde 34’e yükseldi. DİSK’in ise yüzde 10’dan 9’a geriledi. Hak-İş özellikle Türk-İş’in egemenliğini ciddi bir şekilde sarsarak büyüyor. Türk-İş ve Hak-İş arasındaki makas ciddi biçimde daralıyor. Memur-Sen’den sonra bir “Hak-İş mucizesi” yaşanıyor.

Memur-Sen’e 2002’den bu yana kamu görevlileri arasında örgütlenirken sağlanan kolaylıklardan, koruma ve kollamadan şimdi Hak-İş de bolca yararlanıyor. Diğer bir ifadeyle Hak-İş, işçi konfederasyonları arasında “en çok müsaadeye mazhar” konfederasyon haline geldi.

Hak-İş üyesi Hizmet-İş Sendikasının 2013’teki üye sayısı 51 bin idi. Hizmet-İş şu an 207 bin üye ile Türk Metal’i de geçerek en büyük işçi sendikası oldu. Hak-İş’in esas olarak belediyeler, kamu taşeron şirketleri ve kamu finans kurumlarında büyüdüğü gözleniyor. Bütün bunlar tesadüf olabilir mi? Elbette değil! Yetki alma ve toplu iş sözleşmesi konusunda kamu taşeron şirketlerde çalışan işçiler için 2015’te getirilen değişiklikler kamu taşeron işçilerin sendikalaşmasında patlama yarattı. Bu işçiler büyük ölçüde Hak-İş’e yönlendirildi.

Memur sendikacılığında son durum

2017 yılı kamu çalışanları (memur) sendikaları istatistikleri 5 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Sendikalı memur sayısı 2016 yılına göre 73 bin azalarak 1 milyon 757 binden 1 milyon 684 bine düştü. 2005 yılından bugüne her yıl artış gösteren sendikalı memur sayısı ilk kez düşüş yaşıyor. Bunda KHK ile memurluktan atılan 100 binden fazla kişinin etkisi var. 2016’da yüzde 72 olan memur sendikalaşma oranı yüzde 69’a geriledi.

Sendika üyeliklerindeki düşüşte en büyük pay KESK’in. 2016 yılında 221 bin olan KESK’in toplam üye sayısı 54 bin kişilik azalışla 167 bine geriledi. Türkiye Kamu-Sen’in üye sayısı ise 24 bin kişilik azalışla 420 binden 396 bine geriledi. Birleşik Kamu-İş 64 bin olan üye sayısını korurken, üye sayısı artan tek konfederasyon beklendiği gibi Memur-Sen oldu. Memur-Sen’in üye sayısı 41 bin artarak 956 binden 997 bine yükseldi. 2016 istatistiklerinde 22 bin üyesi olan Cihan-Sen ise 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında KHK ile kapatıldığı için 2017 istatistiğinde yer almadı.

Memur konfederasyonlarının uzun dönemli üye sayılarına bakıldığında çarpıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. 2002’den bu yana yayımlanan memur sendikaları istatistiklerine göre, Memur-Sen üye sayısını 42 binden 997 bine yükseltti. Bu yüzde 2274’lük bir artış anlamına geliyor. 2002’de memurların sadece yüzde 3’ünü temsil eden Memur-Sen, 2017 istatistiğine göre memurların yüzde 41’ini temsil ediyor. Memur-Sen AKP’li yıllarda 955 bin yeni üye kaydetti.

Yüzde 2274’lük üye artışının bir sendikal “mucize” olduğu tartışma götürmez. Bu artışın nedenleri üzerinde iyi düşünülmesi gerekiyor. Bu artışın bir bölümünü dönem boyunca kamuya yeni giren 1 milyondan fazla me- mur oluşturabilir. Kamuda hem personel alımında, hem de aday memurluk döneminde Memur-Sen’e üye olma yönündeki baskılar, üye artışında önemli bir faktördür. Asıl etken ise, 2002 yılına kadar silik bir konfederasyon olan Memur-Sen’in AKP döneminde iktidar partisi ile yakın ilişkileri ve aldığı siyasal destekle büyümesidir. Diğer bir ifadeyle “yandaş” sendikacılık veya vesayet sendikacılığı mucizenin asıl sebebidir.

Ülkelerin en çok üyeye sahip konfederasyonlarca temsil edildiği Dünya Çalışma Örgütü-ILO’da Türkiye’yi şimdiye kadar Türk-İş temsil etmekteydi. Temmuz 2017 itibarı ile en çok üyeye sahip konfederasyon Memur-Sen olduğu için bundan böyle ILO’da Türkiye’yi Memur-Sen temsil edecek. Ama aynı Memur-Sen, bağımsız olma- dığı gerekçesi ile Dünya Sendikalar Federasyonu ve Avrupa Sendikalar Federasyonuna üye yapılmıyor, üyelik başvuruları reddediliyor.

KESK, gerek mutlak gerekse oransal açıdan tarihindeki en büyük erozyonla karşı karşıya. 2003-2004 yıllarında üye sayısı 300 bine yaklaşan KESK, tepe noktasına (2004) göre 130 bin üye kaybederek, 297 binden 167 bine geriledi. KESK’in memurları temsil oranı 2002 yılında yüzde 19 iken 2017 yılında yüzde 7’ye geriledi. 2005- 2006 yıllarında keskin bir düşüşle 297 binden önce 267 bine, sonra da 234 bine gerileyen KESK, 2006’dan bu yana 220-240 bin bandında dalgalı bir seyir izledi. 2017’de ise 2005-2006 yıllarına benzer sert bir düşüş yaşandı. Başta Eğitim-Sen olmak üzere KESK’in lokomotif sendikalarında benzer bir eğilimin yaşandığı görülüyor.

Türkiye’de kamu görevlileri sendikacılığının öncüsü olan, 1990’lı yıllarda fiili ve meşru bir sendikacılık hattıyla kamu çalışanları sendikacılığında belirleyici bir etkiye sahip olan KESK’te yaşanan erozyonun bütün boyutlarıyla tartışılması gerekiyor. 2000’lerin başlarında hem nicel hem de nitel olarak çok güçlü bir konfederasyon olan KESK’in erimesinin nedenleri iyi irdelenmelidir. Hükümet tarafından KESK üyelerine yönelik sistematik baskı, yıldırma ve mobbing uygulamaları yapılıyor. Kamuda sendikal baskı ve ayrımcılıktan en büyük payı KESK üyelerinin aldığı biliniyor. Son 15 yılın siyasal iklimi ve kamuda tırmanan yandaş sendikacılık KESK’in güç kaybetmesinde önemli rol oynadı. Kuşkusuz son bir yılda yaşanan düşüşte OHAL’ın ve 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasındaki gelişmelerin de rolü olduğunu söylemek mümkün.

Ancak sadece dışsal koşulların etkisi ile yaşanan büyük erozyonu ve başarısızlığı açıklamak mümkün değil. Bu boyuttaki bir sendikal başarısızlık sadece dışsal faktörlerle açıklanamaz. 10 yılda 130 bin üye kaybedilmesi ciddi bir sendikal aidiyet sorunu olduğunu gösteriyor. Bunun ciddi bir örgütsel başarısızlık olduğunu kabul etmeden, nedenleri üzerinde düşünmeden ve farklı politikalar oluşturmadan gidişatı tersine çevirmek mümkün değildir.

İşçi sınıfının önündeki mücadele alanları

Tüm baskı aygıtlarını ve medyayı elinde tutan AKP elde ettiği güçle işçi sınıfının haklarına bundan sonra da acımasızca saldıracağını ortaya koymuştur. 2015-2017 arasında gerçekleşen grev ve direnişlerin yasaklanması (ki son örneği yasaklanan cam grevidir) bunun en büyük göstergesidir. İşçi sınıfı, AKP’nin ve sermayenin çok yönlü saldırısıyla karşı karşıyadır.

Yükselen işsizlik ve hayat pahalılığı

AKP hükümeti referandum öncesi işsizlikteki artışı önlemek adına göstermelik bir “istihdam” seferberliği başlattı. Hükümetin iddiasına göre 1 milyon kişiye istihdam sağlanacak ve işsizlik oranı düşürülecekti. Ancak işsizlik hükümetin söylediğinin tersine artmaktadır. TÜİK’in açıkladığı resmi işsizlik oranı yüzde 12,7’dir. 2016 Aralık ayından beri işsizlik oranında 1,9 puanlık bir artış gerçekleşmiştir. DİSK-AR araştırmalarına göre ise geniş tanımlı işsizlik 7 milyon düzeyine, işsizlik oranı ise %21’e ulaşmıştır.

2006 yılında işsizlik 2 milyon 88 bin iken, krizle birlikte 2009 yılının Mart ayında 3 milyon 359 bine tır- manmıştı. Daha sonra 2,2 milyon seviyesine gerileyen işsizlik 2016 Aralık ayında rekor kırarak 3 milyon 872 bine yükseldi, son açıklanan rakam ise 3 milyon 561 bindir. Son 10 yılda işsiz sayısı 1,5 milyon arttı. Mevcut işsiz sayısı, 2006’dan bu yana kriz dönemi dâhil en yüksek işsiz sayısıdır.

Genel işsiz sayısının içinde genç işsizler ve kadın işsizlerin sayısı daha da yüksektir. Genç işsizlik oranı yüzde 24, genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 28’e yükseldi. Kadın işsizliği son iki yılda yüzde 33 artarak 1 milyon 511 bine çıktı. Yüksek öğrenimli işsiz sayısı ise 271 bin kişi artarak 958 bine yükseldi. İşsizlikteki artışı, işsizlik sigor- tasına yapılan başvuru sayısından da anlayabiliriz. Örneğin 2015 yılında işsizlik sigortasına başvuranların sayısı 90 bin, 2016 yılında 123 bin, 2017’nin ilk 6 ayında ise 158 bindir.

İşsizlik oranları 2008 kriz dönemi düzeyine fırlarken, AKP hükümetinin gündeminde şimdi de kıdem tazmi- natının fona devredilerek gasp edilmesi vardır. Bu saldırı gerçekleştiği an kıdem tazminatı yükünden kurtularak elleri rahatlayacak olan patronlar, istedikleri gibi işçileri işten atma fırsatı yakalayacaktır. Krizi bahane eden patronlar kıdem tazminatının kaldırılmasını fırsat bilerek kitlesel işten atmalara girişecektir.

İşçi sınıfının diğer bir önemli sorunu ücretlerin düşük olması, yapılan asgari ücret zammının hayat pahalılığı karşısında kısa sürede eriyip gitmesidir. Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi BİSAM, Enflas- yon ve Hayat Pahalılığı Nisan 2017 Raporunu açıkladı. Rapora göre asgari ücrette yaşanan artış yüzde 7,9 iken yıllık enflasyon artışı yüzde 11,9 olarak gerçekleşti. Ücret zamları enflasyonun altında kaldı ve reel ücretler eridi. Enflasyon uzun zamandır ilk defa çift haneli rakamlara ulaşmış oldu. AKP hükümeti, yandaş sendikaların da katkısıyla, enflasyon yüzde 20’lere doğru giderken, memurlara yıllık yüzde 7,5 zammı dayattı ve kabul ettirdi. İşçi sınıfı, AKP’nin ve sermayenin çok yönlü saldırısıyla karşı karşıyadır.

İşçi sınıfının baş belâsı: taşeronluk ve iş cinayetleri

Sermayenin işçi sınıfının örgütlülüğüne vurduğu en büyük darbelerden biri taşeronluk sistemidir. Çünkü taşeronluk sistemi sendikal örgütlülüğün önüne set çekerek işçilerin bir araya gelmelerini önlemiş, kuralsız ve kölece çalışmayı işçilere dayatmıştır. Düşük ücretler, uzayan iş saatleri ve iş cinayetleri hep bu örgütsüzlüğün doğurduğu sonuçlar olmuştur. Taşeronluk arttıkça sendikal örgütlülük azalmış, iş cinayetleri artmıştır. Bugün iş cinayetleri işçi sınıfının en büyük sorunlarından biridir. Sermaye büyüdükçe işçiler de ölmeye, sakat kalmaya devam etmektedir. Özellikle AKP hükümeti döneminde büyüme oranlarına mukabil iş kazaları da katlamalı olarak arttı. Türkiye ekonomik büyüklükte 17. sıraya yükselirken, iş cinayetlerinde Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü sıraya yükseldi. Gelinen noktada ayda ortalama 150 işçi iş cinayetlerine kurban gitmektedir. 2016 yılında 1790 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.

AKP hükümeti döneminde 17 bini aşkın işçi iş kazasında can verdi. Yaralanan ve sakat kalanların sayısı ise daha fazladır. Örgütsüzlük işçi sınıfını öyle bir hale getirmiştir ki bu yaşanan katliama ses çıkaramamaktadır. Ayda ortalama 150 işçinin iş cinayetine kurban gitmesi çoğu zaman gündem bile olmuyor. 2017 yılında da Nisan ayına kadar 586 işçi iş cinayeti sonucu yaşamını kaybetti. İş kazalarının en yoğun olduğu sektörler inşaat ve madencilik sektörüdür. İnşaatlar yükseldikçe, inşaat şirketleri büyüdükçe işçiler can veriyor. İş kazalarının en yoğun yaşandığı inşaat sektörü aynı zamanda en fazla taşeron işçinin çalıştığı sektördür. İnşaat sektöründe meydana gelen iş cinayetleri, kuralsız, sigortasız, güvencesiz çalışma, tesadüfi değil taşeron sisteminin sonucudur. İnşaat sektöründe toplamda 2 milyona yakın işçi çalışırken, bunun 1 milyona yakını kayıtsız çalışmaktadır. Geri kalanların önemli bir bölümü de sigortalı olsalar bile taşeron sisteminde çalışmaktadırlar.

Ayda ortalama 150 işçinin iş kazalarına kurban gitmesi her iki ayda bir Soma katliamının yaşanması anlamına geliyor. İSİG Meclisinin son raporlarında maden sektöründe meydana gelen iş cinayetine dikkat çekildi. Rapora göre 14 yıllık AKP iktidarı döneminde 1571 maden işçisi iş cinayetine kurban gitti. Bilindiği üzere maden işkolu da yine taşeronlaşmanın yaygın olduğu işkollarından birisidir.

İş kazalarının sık yaşandığı diğer bir sektör de tersane sektörüdür. Bu sektörde çalışan 35 bin işçinin 10 bini asıl işverene bağlı çalışırken, 25 bini taşerona bağlı çalışmaktadır. Bu sektörde meydana gelen iş kazalarının %94’ü taşeron işçi çalıştıran işyerlerinde meydana gelmektedir.

İş kazaları ile taşeronlaştırma doğru orantılıdır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında kayıtlı taşeron işçi sayısı 387 bin iken, bu sayı 14 senede 6 milyona yükselmiştir. Sağlık sektöründe çalışan taşeron işçi sayısındaki artış dikkat çekicidir. Sektörde 2002 yılında 11 bin 685 olan taşeron işçi sayısı AKP hükümetleri döneminde 10 kattan fazla artış göstererek 2013 yılında 131 bine yükselmiştir. Yine belediyelerin bünyesinde çalışan işçilerin önemli bir bölümü taşeron şirketlere kaydırılmıştır.

Sendikalar mülteci işçileri örgütlemelidir

Savaşların ve yoksulluğun etkili olduğu Suriye, Irak, Pakistan, Afganistan, Somali, Gürcistan, Ermenistan gibi ülkelerden kaçanlar 1980’li yıllardan beri Türkiye’ye göç ediyor. Bütün bu ülkelerden gelen insanlar, Türkiye’nin 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ni coğrafi kısıtlama koyarak kabul etmesi nedeniyle mülteci olarak kabul edil- memekte, “misafir” sayılmaktadır.

İstisna olarak Ekim 2011’de Türkiye’de kayıt yaptıran Suriyeli sığınmacılara “geçici koruma statüsü” verildi. Geçici koruma statüsü ile Suriyelilere sınırsız kalış, zorla geri gönderilmeme ve acil ihtiyaçlara erişimi içerecek koruma ve yardım sağlandı. Ama hiç kimseye işçi olarak çalışma izni verilmedi. Suriyeli olmayan mültecilerin büyük bir kesimi ise tümüyle “kaçak” olarak yaşamlarını sürdürüyor. Bir yandan yeni gelen mülteciler, öte yandan Avrupa’ya doğru yoluna devam edenler nedeniyle kesin bir sayı tespiti imkânsız gibi görünse de, Türkiye’deki mültecilerin sayısı 3 milyon civarında tahmin ediliyor. Yaklaşık 1 milyon mülteci çeşitli iş yerlerinde kaçak işçi olarak çalıştırılıyor.

Sendikalar artık mülteci işçi sorunu ile yüzleşmek, bu konuda bir politika belirlemek zorundadır. İşçi sınıfının hakları topyekûn bir mücadele ile elde edilebilir, sınıfın tüm kesimleri, mülteci işçiler dahil sendikaların çatısı altında örgütlenmelidir. Aksi halde işçi sınıfı bölünür, mülteci işçilere karşı ırkçı-şoven saldırılar artar.

Sendikalılaşma oranı çok düşük

İşçi sınıfının en büyük sorunlarından birisi, sendikalaşma oranlarının yani örgütlü işçi sayısının son derece düşük olmasıdır. Kuşkusuz bunda AKP hükümetinin ve sermayenin büyük payı olduğu gibi mevcut sendika bürokrasisinin de önemli bir rolü bulunmaktadır. AKP döneminde taşeronlaştırmanın yaygınlaşması sendikal örgütlenmenin önüne büyük bir set çekti. Diğer taraftan özelleştirilen devlet işletmelerinde çalışan on binlerce işçi sendika dışına itildi. AKP döneminde sendikalılaşma öyle bir duruma geldi ki, birçok sendika hükümetin koyduğu %1 barajını dahi geçemeyerek toplu iş sözleşmesi hakkını kaybetti.

Özel sektörde sendikalı 643 bin işçinin 194 bini Türk Metal üyesidir. Türk Metal, bir sendikadan çok, işçileri sömürü esareti altında tutan patronlara bağlı bir örgüt görünümündedir. 2015 yılının Mayıs ayında işçiler Türk Metal’in patronlarla işbirliğine yeter deyip metal fırtınayı başlatmışlardı. Türkiye’nin en büyük fabrikalarında çalışan 40 bini aşkın işçi Türk Metal’den istifa etti. Ne var ki bir yandan işçilerin deneyimlerinin azlığı, bir yandan işkolundaki diğer sendikaların bürokratik tutum içinde olması nedeniyle bu fırsat değerlendirilemedi.

2008 krizi sonrası işçi sınıfı

Kapitalizm sürekli olarak kendi mezar kazıcısı olan işçi sınıfını da büyütür. 1980’den yani kapitalizm için yeni bir sermaye birikim dönemi olan neoliberal dönemin başlangıcından bugüne küresel işçi sayısı ikiye katlandı, günümüzde dünyada 3 milyarın üzerinde ücretli çalışan var. Halbuki aynı dönemde nüfus yüzde 40 civarında arttı, yani işçi sayısı oransal olarak daha hızlı artıyor.

30 yıldır süren neoliberal dönemde işçi sınıfı önemli bir dönüşüm geçirdi. Sürekli istihdam garantisi olan, ücretleri yüksek işlerde çalışan işçilerin sayısı azaldı. Özel istihdam bürolarına bağlı, ya da taşeron firmalarda çalışan işçilerin sayısı önemli ölçüde arttı.

Günümüzde güvenceli ve yüksek ücretli iş gücü her geçen gün daha da daralmaktadır. 2008 krizi sonrası, adil bir ücretle, sürekli iş sözleşmesi yapmak pek çok işçi için erişilmez bir durumdur. Dünya çapında işçi sınıfının yüzde 25’i istikrarsız, güvencesiz emekçiler sınıfının bir parçası durumuna gelmiş bulunmaktadır. Esnek çalışma işçilerin büyük bir çoğunluğu için anahtar kavramlardan biri oldu.

Gelişmiş ülkelerdeki iş gücü artık ağırlıklı olarak hizmet sektöründe çalışmaktadır. Sadece ihracat yapan ülkelerde –Çin, Japonya, Almanya gibi- işgücünün yüzde 20’si sanayi sektöründe çalışmaktadır, diğer gelişmiş ülkelerde sanayi sektöründe çalışan işçi oranı yüzde 10-20 arasındadır. Gelişmekte olan ülkelerde de işgücünün sadece yüzde 20’si sanayi sektöründe çalışmaktadır.

Küresel olarak ücretlerin ulusal gelirler içindeki payı, işçi sayısı arttığı halde, düşme eğilimindedir. ABD’de 1970’te yüzde 53 olan ücretlerin ulusal gelir içindeki payı, şimdi yüzde 44’lere gerilemiş bulunmaktadır.

Gelişmelere paralel olarak işçi sınıfının yaşam coğrafyası da nitelik değiştirmiştir. Çalışma ile hiçbir özgül ilişkisi olmayan bir kültüre sahip banliyöler ile işyeri arasındaki uzun geliş gidişler yeni normal yaşam olmuştur. Böylece çalıştığı fabrika çevresinde oturan işçiler arasındaki dayanışma kültürü, kapitalizm tarihinde başka her hangi bir döneme kıyasla çok daha seyrek hale gelmiştir.

Genç, istikrarsız iş gücü ise kent merkezine daha yakın olmayı önemsemektedir. Bu kesim dertleşecek, eğlenecek, çalışacak ilişkiler bulmak için fiziki olarak son derece sıkışık yaşam alanlarına razı olup, kent merkezlerinde kümelenmektedir.

Keynesgil dönemin işçisi tek bir karaktere sahipti. O işçi, işyerinde, yöredeki kahvede, kulüpte, futbol tribününde her zaman aynı kişiydi. Günümüz işçisi ise sosyal medyaya bağımlıdır, işyerinde bir sürü bölük pörçük alt kültürde ve mobil ağlarda paralel hayatlar yaşamaktadır.

Akıllı telefonlar internet kafeleri her işçinin cebine getirdi. Bugün sadece Çin’de mobil internet bağlantısını 600 milyon kişi kullanıyor. 2014’te Şenzen’deki bir fabrikada grev, 30 bin işçinin kendi arasında oluşturduğu toplu mesajlaşma ile yapıldı. Artık bütün işçiler tüm sanayi kollarındaki çalışma koşullarını, ücret düzeylerini ve diğer bilgileri yaymak için mobil ağları kullanıyorlar.

Geçen yirmi yılda kapitalizm, tıpkı daha önce sanayide çalışan kitlesel işçi sınıfını ortaya çıkardığı gibi, mezar kazıcısı olacak yeni bir işçi kuşağını ortaya çıkarıyor. Bu yeni tip işçiler kapitalist sistemden son derece hoşnutsuzlar. Neoliberalizm altında gördükleri, büyümenin durduğu iflas eden bir dünya oldu. Pek çok ülkede özgürlükleri baskı altına alma ve eşitsizliği artırma pahasına, sırf büyümeyi sağlamaya odaklanmış, mafyatik devlet yöneticileri ortaya çıktı, siyaset giderek yozlaştı.

Yeni tip işçi kuşağı, kapitalizmin kuralları ile sınırlandırılmayan, yeni bir dünya istiyor. Bunu başarmak için ne yapmalıyız? Elbette yeni tip işçi sınıfını anlamak ve örgütlenmesi için çaba göstermek gerekir.

Sermayenin saldırılarına karşı koymak için sendikaların mücadeleci, militan bir çizgiye çekilmesi şarttır. Re- ferandumda büyük şehirlerde “hayır” çıkması işçi sınıfı içinde bir hoşnutsuzluk olduğunu göstermektedir. AKP iktidarı baskı ve yasaklara başvurarak, kitlelerin bilincini milliyetçilikle felçleştirerek, emekçi kitleler arasında kutuplaşmayı derinleştirerek belki bir süre daha işçi sınıfını ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkûm etmeyi başarabilir. Ancak egemenler ne yaparlarsa yapsınlar, diplerdeki dönüşümü, kitlelerin öfkesinin birikmesini ve bir gün patlamalı bir şekilde açığa çıkmasını engelleyemezler. İşte o günlere hazırlanmak devrimci marksistlerin görevidir.

 

Kaynakça:

  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstatistikleri – İşçi ve Sendika Üye Sayıları – Temmuz 2017
  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstatistikleri – Kamu Görevlileri Üye Sayıları – Temmuz 2017
  • DİSK-AR Raporu – Ağustos 2017
  • Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) – Temel İstatistikler – Mayıs 2017
  • Paul Mason, Kapitalizm Sonrası, Yordam Kitap

sosyalizm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir