Emperyalizmin MAGA hâli*

Şenol Karakaş

İran’ın bombalanması ve İran’ın bu bombardımanlara bölge ülkelerinin ABD üslerine sahip olanlarının tamamını bombalayarak yanıt vermesi dünya ekonomisi üzerinde ve tek tek tüm ülkelerin jeopolitik yaklaşımlarında sarsıcı etkiler yarattı. Şimdi garip bir sürecin içindeyiz: Sürecin garipliğinin nedeni ABD’nin başında aşağılık bir adamın bulunması ve siyasetin ekonomiden ne ölçüde özerk olduğunu bu adamın ‘harika’ ön kelimeli şımarık ‘analiz’ ve önerilerinde her gün deneyimliyor olmamız. Gece yatarken İran’ı mahvedeceğini, “harika ABD ordusunun” bunu yapabilecek güçte olduğunu söylüyor, sabah kalktığımızda ateşkese hiç olmadığımız kadar yakınız diyor. Ateşkesin süresi konusunda da benzer bir şımarıklık Trump tarz-ı siyasetin bulantı yaratan özelliklerinden.

ABD ve İsrail’in İran’a vahşice saldırıları ile ABD’nin gerileyen emperyalist hegemonyası arasında doğrudan bir bağ var. İran’ın bombalanmaya başladığını duyduğumuz ilk andan itibaren ilk hissettiğimiz şey büyük bir öfke oldu. 175 çocuğun bombardımanla öldürülmesi ve ölü sayısının hızla artması hepimizi çok öfkelendiriyor. Şunu açıklamak zorundayız elbette: ABD ile İran arasındaki müzakerelerin beşinci oturumu sürerken ve her şey iyi gidiyorken İran’a ansızın neden saldırıldı? Biliyoruz ki ABD’nin asli sorunu, gerileyen emperyalist hegemonyasını yeniden tesis etmek ve Çin’le küresel düzeyde sürdürdüğü rekabette başarılı olmak. ABD, Kosova savaşına yaptığı müdahaleden beri NATO’yu da kullanarak 21. yüzyılın efendisi olduğunu kanıtlamak istiyor. İran’ı vururken Çin’e ve Rusya’ya da bir kez daha meydan okumuş oluyor. İsrail içinse ABD’nin attığı her savaş adımı Filistin’de ve bölgede sürdürdüğü soykırım politikasını derinleştirmek için geniş bir alan sunuyor.1 Trump’ın etrafında bütünleşen azgın sağcı, faşizan ve ‘Epstein sınıfı’ diyebileceğimiz Elon Musk gibi süper sermaye güçlerinin temel derdi, Çin (ve çok daha zayıf temellerde Rusya) gibi emperyalist güçlerin küresel üstünlüğü ele geçirmesini önlemek ve önümüzdeki 75 yılın üstün askeri sanayi gücü olduğunun altını çizmek. ABD bir yandan güncel askeri müdahalelerde bulunurken bir yandan da Çin Denizi’ne uzanan bir kuşatma hattı inşa ederek esas amacının ne olduğunu gösteriyor. ABD’nin batı Asya’daki tüm işgallerde enerji alanlarına, petrole el koymayı amaçladığı iddiası en başından beri hatalı. ABD 2003’te Irak’a Irak petrollerini ABD’de kullanmak için saldırmadı petrol vanalarını kontrol eden asli emperyalist güç olduğunu göstermek için saldırdı. Şimdi de ne İsrail’in ne de ABD’nin amacı İran petrollerine el koymak.

Emperyalizm, basitçe güçlü bir devletin zayıf komşularına istediğini dayatması değil; ekonomik rekabet ile jeopolitik rekabetin kesişiminde ortaya çıkan, çoğul ve rekabete dayalı bir kapitalist tahakküm sistemidir. Ayrı ayrı hareket eden sermayeler çıkarlarını savunmak için devlet desteğine ihtiyaç duyarken, devletler de modern silah sistemleri kurmak ve askeri güçlerini yansıtmak için kapitalist gelişmeyi teşvik etmek zorundadır.2

David Harvey, 2003 yılında ABD’nin Irak işgali günlerinde elimizden düşürmediğimiz kitabında emperyalizmin bugünkü gerilimlerini de anlamak için önemli bir çerçeve çizmişti:

Burada “devlet ve imparatorluk siyaseti” ile sermayenin zaman ve mekândaki birikiminin moleküler süreçleri arasındaki çelişkili bir karışım olarak “kapitalist emperyalizm” denen özel bir emperyalizm türünü tanımlıyorum. Yani gücünü bir ülkenin yönetilmesine ve bu ülke üzerindeki beşerî ve doğal kaynakların siyasi, ekonomik ve askerî amaçlarla seferber edilebilme yeteneğine dayandıran aktörler bakımından ayırt edici bir siyasi proje olarak emperyalizm ile, sermayeyi yönetmenin ve kullanmanın önemli hale geldiği belli bir zaman ve mekân içindeki siyasi-ekonomik sürecin yayılması olarak emperyalizm arasındaki karışım. Birincisiyle, dünya üzerindeki çıkarlarını korumak ve hedeflerine ulaşmak için mücadele ederken bir devlet (ya da siyasi bir güç bloğu olarak hareket eden devletler topluluğu) tarafından izlenen ve kullanılan siyasi, diplomatik ve askerî stratejileri vurgulamaktayım. İkincisiyle ise, ekonomik gücün; üretim şekilleri, ticaret, sermaye hareketleri, para transferleri, işgücü göçü, teknoloji transferi, döviz spekülasyonu, bilgi akışı, kültürel etkiler ve benzeri aracılığıyla mekânda sürekli olarak yer değiştirmesini, ülkesel entiteler arasında gidip gelmesini (örneğin devletler ya da güç blokları) kastediyorum.3

Japonya’ya nükleer bomba atan, Dresden’de onbilerce insanı yakarak katleden ABD, II. Dünya Savaşı’nı bitirirken küresel emperyal güç olarak patronluğunu da ilan etmişti.4 Modern emperyalizmin ayırdedici özelliği, prekapitalist üretim biçimlerinde tarihsel olarak değişken biçimlerde zaten mevcut olan jeopolitik rekabetin, rekabetçi birikim mantığı (meta haline dönüşmüş ücretli emekçiler kitlesi ve yatay olarak rekabet halindeki birçok sermayenin asli unsuru olduğu bir antagonistik sistem) altında toplanmaya başladığı tarihsel anı temsil etmesi.5

Soğuk Savaş sonrası dönemde emperyalizm teorisi, devrimci geleneğin tüm güçlü ve haklılığı kanıtlanmış tartışmalarını da içererek, “ekonomik ve jeopolitik rekabetin kesişimi” alanına ırkçılık ve yerleşimci sömürgecilik bağlantılarını ekledi. Nasıl, kapitalizmden söz etmeyen kimse faşizmi de ağzına almamalıysa, ırkçılık ve yerleşimci sömürgecilikten söz etmeyenler de emperyalizmden söz etmeye bir son vermelidir. 7 Ekim’de Filistin direniş örgütleri İsrail’e saldırdığında, siyonistler kısa süreliğine hegemonya kurmuşlar ve düşünce dünyaları üzerinde ‘sivilleri öldüren İslamcılar’ yaygarasını hâkim hale getirmişlerdi. Sonra, Netanyahu dizginlenemez bir soykırımcı dürtüyle Gazze’yi yakıp yıkmaya koyulduğunda arkalarından ağıtlar yakılan yerleşimci İsraillilerin bildiğimiz türden sivil olmadığını, her bir yerleşimci sömürgecinin Filistinlilere uyguladığı şiddet eyleminde gördük. Sadece Filistin’de değil, dünyanın her yerinde Filistin bayrağı gördüklerinde dizginleyemedikleri bir öfke ve kibirle saldırıya geçenlerin herhangi bir sivil olarak görülemeyeceği ortada. Bu sömürgecilik türü ve tiksindiren kibrin üzerinde yükseldiği zemin ancak Marksist emperyalizm teorisi aracılığıyla kavranılabilir.6

Küresel hegemonya girişiminde neden zorluklar yaşadığı konusunda tartışmanın merkezine oturması gereken asli öğe, Çin’in yükselişi olmalıdır. Çin hem ekonomik hem de jeopolitik olarak yükselen güç durumunda. ABD’nin küresel ekonomiden aldığı pay son 50 yılda istikrarlı bir şekilde gerilerken hem Asya’daki büyük ekonomilerle hem de Avrupa ülkelerinin toplamıyla eşitlenen bir duruma sürüklendi. El Kaide’yi mahvetmek üzere saldırdığı Afganistan’da şimdi iktidarda Taliban var. Irak’ta ise tam çaplı bir başarısızlıkla karşı karşıya kaldı. 2007-2008 finansal krizi ise ABD ordusunun sonu gelmez iştahını karşılamak açısından egemen sınıfı her zamankinden daha ağır bir baskı altına almaya başladı. Küresel askeri harcamalar, 2024 yılında 2,7 trilyon dolara ulaşmış durumda. Bu üst üste onuncu yıl artış gösterdiği ve Soğuk Savaş sonrası dönemin tüm rekorlarını kırdığı anlamına geliyor. 2025 yılı verilerine göre bu eğilim ivme kazanarak devam etti. Küresel savunma harcamaları 2,63 trilyon dolara çıktı ve ABD küresel silah ticaretinin mutlak hâkimi. Bu ticaretin yüzde 42’sini tek başına yapıyor. Modern askeri gücü belirleyen temel kriterlerin başında kuvvetleri ana karadan uzaktaki çatışma bölgelerine süratle intikal ettirebilme kabiliyeti geliyor. ABD, sahip olduğu 11 nükleer enerjili uçak gemisi, 13 binden fazla uçaklık devasa hava filosu ve dünya geneline yayılmış üsleriyle bu alanda rakipsiz. 2026 yılı itibarıyla askeri harcamalarda ve teknolojik modernizasyonda Pentagon’un 2026 mali yılı için talep ettiği 961,6 milyar dolarlık bütçe, Amerikan tarihindeki en büyük savunma yatırımı. Bu bütçenin temel amacı Çin’in Hint-Pasifik’teki meydan okumasına karşı koymak. Dünya üzerinde 750-800 askeri üsse sahip olmak kolay değil elbette.7 Ama artık bu karşı koyma çabasının maliyeti ABD egemen sınıfını zora sokmaya başladı.

ABD’nin SSCB karşısında tüm Batı’nın koruyucu şemsiyesi olarak davrandığı koşullarda, bütün bir tarihi süreçte ekonomik olarak küresel pazarda pay kaybetmesi, Vietnam’dan kaçarak çıkma zorunda kalması ya da 1979’da İran’da olduğu gibi kendisine bağlı kukla rejimin devrilmesi, bugün yaşadığı gerilemeden başka bir niteliğe sahipti. O gerileme adımlarının hiçbirisinde küresel hegemonyasına meydan okuyabilecek bir güç yoktu. Bugün öyle değil. Bugün Çin var. Bugün “jeoekonomik rekabet, Pekin’in devasa imalat sanayisini teknolojik olarak modernize etme çabası ile Washington’un Büyük Teknoloji devlerinin – her şeyden önce ‘Muhteşem Yedi’nin (Alphabet, Amazon, Apple, Meta, Microsoft, Nvidia ve Tesla) – üstünlüğünü savunma çabaları arasındaki çatışmayı temsil etmektedir.”8

Trump, Biden’ın liberal ABD emperyalizmini sağlama almak için inşa etmeye çabaladığı koalisyonu, AB ülkelerinin başkanlarını karşısına boncuk dizer gibi dizip aşağılayarak, basın toplantılarında kendilerinden silah almak için verdikleri siparişlerle bir kasaba bakkalı gibi övünerek ve hem Grönland hem Kanada ve Venezuela hakkında açık işgalci söylemlerini AB’yi de aşağılayarak dile getirerek paramparça etti. Tıpkı neocon’ların Bush’u gibi MAGA’cıların Trump’ı da ABD için asıl sorunun Tayvan’ı korumak bahanesinin arkasına gizlenmiş büyüyen Çin heyulası olduğunu, Ukrayna’nın Rusya’yla nasıl başa çıkacağı konusundaki kararın ise AB ülkeleri tarafından tayin edilmesi gerektiğini düşünüyor.9 Geri kalan tüm gelişmeler, MAGA’cı emperyalistler açısından zincirin bu zayıf halkasına bağlı. Örneğin Rusya ile ABD arasındaki ilişkilerin onarılması bile, “21. yüzyılın en önemli konusu ABD-Çin ilişkileri olacak…Eğer Rusya uzun vadede Çin’in kalıcı bir ikincil ortağı haline gelirse, o zaman ABD’ye karşı ittifak kurmuş iki nükleer güçten söz ediyor olacağız…Bunun Rusya için iyi bir sonuç olacağını sanmıyorum; Amerika, Avrupa ya da dünya için de iyi bir sonuç değil” perspektifiyle ele alınıyor.

ABD yönetici elitinin çaresizliği, gerileyen emperyalist hegemonyaya çare olarak düşündükleri ve İsrail’in ön açmasıyla başlayan İran işgalinin, tüm beklentileri kelimenin tam anlamıyla çökertmesidir. Çin kaygısıyla atılan işgalci her adım, Çin’i daha da kaygı verici bir pozisyona doğru iteliyor.

Washington Post ABD’nin İran’a saldırısından hemen önce yapılan ‘derin’ bir toplantıyı aktarıyor. ABD’nin İran’a yönelik saldırısında öne çıkan yaklaşım ile ‘garnizon kolonisi’ İsrail’inki arasında bir farklılık olduğunu gösteriyor: “Salı günü, Temsilciler Meclisi, Senato ve her iki meclisin istihbarat komitelerinin liderlerinden oluşan Sekizli Çete’ye yapılan brifingde, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, milletvekillerine, misyonun zamanlaması ve hedeflerinin, İsrail’in ABD’nin desteği olsun ya da olmasın saldırı yapacağı gerçeği tarafından belirlendiğini belirtti.” İsrail’in, ABD’nin desteği olsun ya da olmasın İran’a saldırmaya karar vermiş olması Trump yönetiminin bir ölçüde İsrail’in peşinden sürüklendiğini, dolayısıyla tüm askeri şovuna rağmen köşeye sıkışmış bir emperyalist güç olduğunu gösteriyor. İsrail sadece ABD’nin bekçisi gibi değil, zaman zaman onun patronu gibi de davranıyor. Gerileyen imparatorluğun çeperlerinde alt emperyalist güçler zaman zaman bağımsız davranabiliyorlar. Hele, İsrail’in tüm Ortadoğu’da soykırımı derinleştirip hegemonyasını genişletme amacından bir milim bile geri adım atmadığını düşünürsek bu daha da anlaşılır oluyor. Diğer yandan Trump ve Netanyahu kendi iç politik arenalarında ciddi krizler yaşıyorlar. İkisi de iktidardan düştüklerinde yargılanacaklarını biliyorlar. İkisi de halihazırda kendi devletlerinin mahkemeleri tarafından yargılanmış vaziyetteler. Trump, geçtiğimiz aylarda İsrail Cumhurbaşkanına Netanyahu’yu affetmesi için neredeyse yalvardı. İkincisi uzun süredir bir savaş suçlusu olarak aranıyor. Canının istediği her ülkeye gitmesinin önünde Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından çıkartılan tutuklama kararı var. Dolayısıyla kendi iç muhalefetlerini bastırmak ve gündemi değiştirmek için İran’a saldırarak dikkatleri bir kakofoniye çekiyorlar. Charlie Kimber’ın dediği gibi bu Gazze’de ve bölgede ölenlerin çığlıklarının oluşturduğu vahşi bir kakofoni. İran bunun devamı. Demokrat Partili bazı temsilcilere göre Epstein dosyalarında adı binlerce kez geçen, çocuk istismarı bölümlerinde kendisinden bahsedilen Trump, kafasında USA şapkasıyla herkese ‘başka konuları’ tartıştırabildiği için hoşnut hissediyordur kendisini.

Dolayısıyla İsrail’in mevcut soykırımcı yöneticilerinin işgali geliştirip kendisine direnen liderlikleri tasfiye etme hedefi ile ABD MAGA’cılarının İran’a yönelik ABD egemen sınıfının bilinçaltına işlemiş düşmanlığı ve İran’da ‘meseleyi’ birkaç günde bitirebileceğine dair açığa vurduğu kibir dünyayı Gazze, Venezuela, Lübnan, Yemen derken beklenmedik bir şekilde İran’a yönelik emperyalist saldırıyla yüz yüze bıraktı. Trump henüz İran’a yönelik saldırının iyiye gittiğini düşündüğü ilk günlerde Küba’ya yönelik ambargoyu da küstahça, bu ülkeyi alma onuru da bana ait olacak diyerek açıklıyordu. Bir 10 gün daha beklese şişinmesinin boşuna olduğunu ve İran’dan çok sert bir tokat yemek üzere olduğunu görebilirdi.10

Ezilenden yana olmayı başaramayanlar

Siyaset bilimci Robert Pape, ABD’nin İsrail’le beraber İran’a saldırısında iç politik ihtiyaçların daha önde olduğunu düşünüyor: “Bana göre bu, ABD’deki iç siyasi baskılarla bağlantılı…Donald Trump’ın savaşçı dış politikası, gerçek bir jeopolitik stratejiden çok, kendi kampındaki iç dengelerle bağlantılı. Bu, Venezuela için geçerli. Grönland için de geçerli. Ve şimdi İran için de geçerli. Başkan Trump, kendisi için en iyi siyasi hesaplamanın –yani en iyi iç siyasi hesaplamanın– İran’ı bombalamak olduğuna karar verdi.”

Ama hiçbir kakofoni ‘sırtı duvara yaslanmış’ kriz içerisindeki emperyalist bir güçle karşı karşıya olduğumuz gerçeğinin üzerini örtemez. Bu noktaya değinmeden önce Hameney rejiminin ‘desteklenmesi’ tartışmasından bahsetmek önemli.

Dış müdahale ile İran rejimine yönelik eleştiriler arasındaki denge meselesi bir dizi emperyalist müdahale sırasında olduğu gibi yeniden devreye girdi. Bu, ABD’nin her işgalinde açığa çıkan bir tartışma. Howard Zinn’in etkileyici kitabında anlattığı gibi “insanlık ve özgürlük aşkı” (1898 Küba işgali), “eğitmekten, uygarlık aşılayıp, Hıristiyanlaştırarak onları yüceltmekten ve Tanrı’nın yardımıyla onları en iyi biçime sokmaktan” (1899 Filipinler işgali), “Grenada’da yapılan askeri darbenin ABD’li öğrencileri tehlikeye atması” (1983 Grenada işgali), “ABD vatandaşlarını korumak ve Noriega’yı uyuşturucu trafiğini kontrol etmekten yargılamak” (1989 Panama işgali), “Vietnam halkına ve yönetimine bağımsızlıklarını kazanmaları için yardım etmek” (ABD’nin Vietnam işgali), Afganistan ve Irak işgallerini Afganistan’a demokrasi götürmek ve Irak’ın ise kitle imha silahlarını tüm dünyaya tehdit oluşturmasını engellemek için olduğu yalanlarını söyledi. Oysa ABD, Küba’yı ticari yatırımlarını korumak, Filipinler’i Çin’e karşı bir güç merkezi elde etmek, Grenada’yı bölgeyi ABD’nin yönettiğini kanıtlamak ve Vietnam yenilgisinin acısını çıkartmak, Panama’yı ABD’nin Orta Amerika’daki etki alanlarını yeniden inşa etmek için işgal etmişti. Vietnam işgalinde Güneydoğu Asya’nın pirinç, kauçuk, kömür ve petrol gibi zengin doğal kaynakları açısından ülkenin stratejik öneminin asıl cezbedici faktör olduğu ABD yöneticilerinin kendi iç yazışmalarında görülüyor. Afganistan ve Irak işgallerinde ABD’yi harekete geçiren asıl güdü ise gerileyen ekonomik gücünü askeri dehşet saçarak dengeleyip emperyalist piramidin en tepesinde olduğunu tüm dünyaya göstermekti.11

Uygar Batı’nın şerifleri Doğu’ya demokrasi taşıyor12

Şimdi de ABD emperyalizmi İsrail’le beraber 1979 yılından beri ambargo uyguladığı İran’a vahşice saldırıyor. Bu saldırı karşısında tarafsız kalınamaz. Elbette en başta, bir yanlış anlamaya izin vermemek için İran rejimi hakkındaki gerçeği aktarmakla işe başlamak gerekir. Fakat ondan da önce, antisemitist fikirlerin aradan sızdığı bir yorumu da elememiz bir zorunluluk. Bu da 40 yıldır siyonist lobinin ABD’yi İran’a saldırmak için ikna etme girişiminde olduğu ve nihayet Trump’ı bu ikna etmeyi başardığı fikri. Siyonizmin güçlü lobileri argümanından ‘dünyayı yöneten bir avuç Yahudi sermayesi’ anlatısına geçiş yapmak ve oradan ırkçılık ile Yahudi düşmanlığına açılan kapıdan girmek çok kolay oluyor. Bu ise hem gerçeği kavramayı, ABD egemen sınıfını birkaç Yahudi finansörün oyuncağı olarak gören konforlu eğilimi tetikliyor hem de savaş karşıtı hareketin etki alanının genişlemesine set çekiyor. Solidarity’de yayınlanan 16 Nisan tarihli yazıda söylendiği gibi:

Sorunları lobinin etkisine geri göndermek kapitalizmi çalkantılı hale getirir. Bu, İsrail’e emperyalizmde destek ve kâr güdüsü sağlamak yerine, politikanın maddi çıkarlardan ziyade manipülasyon tarafından yönlendirildiğini öne süren komplo teorilerine kapı açıyor… ABD ve diğer Batı ülkelerindeki siyasi ve ekonomik elitlerin çıkarları İsrail’in çıkarlarıyla uyumlu… Eski ABD Başkanı Joe Biden, İsrail’in bölgesel bir uygulayıcı olarak önemini dile getirdi ve defalarca “İsrail olmasaydı, çıkarlarımızın korunmasını sağlamak için bir tane icat etmek zorunda kalırdık” dedi. Avustralya’nın İsrail’e verdiği destek aynı mantığı takip ediyor. Avustralya hükümetleri İsrail’i yanıltıldıkları için değil, Avustralya’nın İsrail’i içeren Batılı emperyalist ittifakın bir parçası olduğu ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD liderliğinde küresel siyasete hâkim olduğu için desteklemektedir. Avustralya’nın yönetici sınıfı kesinlikle bu ittifaka bağlıdır.13

Lobi fikri ayrıca, “Yahudi halkının perde arkasındaki hükümetler üzerindeki sözde etkisi hakkında çürümüş antisemit fikirleri de beslemektedir.”

Oysa İsrail’i kavramak korsan bir alt-emperyalist devlet türünü de kavramaktır. Alt-emperyalizm süper güçlerin küresel düzeyde sahip olduğu siyasi ve askeri hakimiyeti bölgesel düzeyde arzulayan ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinin yarattığı jeopolitik bir dinamik olarak ele alınmalıdır.14 Yeni sermaye merkezleri belirirken, o alanda hegemonik emperyalist güç geriliyor ya da zayıflıyorsa bu boşluktan yeni devletlerin başlarını kaldırmaya cesaret etmeleri beklenmelidir. Bu ülkeler ne içinde oldukları emperyalist hiyerarşinin içinde süper devletin salt bir kuklasıdır ne de süper güçlerden göreceli bağımsızlığı sonsuz bir serbesti anlamına gelir. Kurulan ilişkiler bir himaye ilişkisinden çok, süper güç ile alt-emperyalist devletin çıkarlarının örtüşmesine dayanır. Türkiye, özellikle çözüm sürecinin sert bir şekilde sona erdiği 2014-2015’ten sonra ne ABD ne Rusya perspektifiyle davranıyormuş gibi görünse de bu esas olarak hem ABD hem Rusya çizgisi olarak hayat bulan bir tutum oldu. Daha da derinden gelen dürtü ise Suriye ve Kürt meselesinde ABD’le güven ilişkisini yeniden tesis edene kadar küskün ve kızgın bir tutum almaktı.15 Türkiye, hiyerarşisinin bir parçası olduğu Batı emperyalizminin sınırlarını biraz daha zorlasaydı çok daha ağır sonuçlarla yüzleşebilirdi. İsrail ise ABD’nin küresel hegemonya ihtiyaçlarının belirlediği sınırlarda davranan ama aynı zamanda Trump’ı kravatından tutup çekebilecek kadar davranış özgürlüğüne de sahip olan istisnai bir güç. Alt-emperyalizmin tüm niteliklerine sahip ve bir yandan bir korsan devlet olmanın ve yerleşimci sömürgeciliğin inşa halindeki rejimi olarak hareket etmenin imkânlarını kullanıyor.

Yerleşimci sömürgecilik “emperyalist dünya sisteminin gelişiminin ayrılmaz bir parçası (olmak) yerine, bazı anlatılarda, sistemin kendi başına tam bir açıklaması haline gelmiştir.”16 Fakat ırkçılık, nasıl emperyalizme dışarıdan monte edilen bir öğe değilse yerleşimci sömürgecilik de bu açıdan, İsrail’in soykırımcı girişiminin Batı’nın askeri ekonomik desteği olmaksızın ilerleyemeyeceğinde görüldüğü gibi kapitalist dünya emperyalizminin kopmaz bir öğesidir.17 Bu nedenle, kolaycı ama yaygın kullanılan İsrail lobileri analizleri ne kanlı soykırımcı saldırganlığı ne de ABD-İsrail’in son İran işgalini açıklama gücünü taşır.

Peki ya İran rejimi?

İran İslam Cumhuriyeti’nin ne kadar gaddar, acımasız, özgürlük ve kadın düşmanı bir ‘katiller toplamı’ olduğu bizim açımızdan tartışma götürmez. Ayrıca, İran rejiminin kendi halkının haklı ayaklanma ve mücadelelerini çok kanlı bir biçimde bastırdığı gerçeğini de unutacak değiliz. Hamaney diktatörlüğünün altında inim inim ezilen kadınları, LGBTİ+’ları, işçileri ve protestolarda ölen binlerce insanı, idam edilen Kürt aktivistleri biliyoruz. Ancak solun ve insanlığın ortak hafızası bu konuda hızla netleşmemizi sağlayacak deneyimleri çok iyi hatırlıyor. ABD emperyalizmi Libya’yı, Irak’ı ve Afganistan’ı bu bölgelerdeki diktatörlükleri, baskıları ve antidemokratik uygulamaları gerekçe olarak öne sürerek ve kendisinin uygarlık değerlerinin ve demokrasinin taşıyıcısı olduğunu söyleyerek bombaladı, işgal etti. Fakat ABD ve ortaklarının hiçbir müdahalesinin siyasal sonucu demokrasi olmadı. Aksine müdahale edilen ülkelerdeki sosyal dokuyu parçaladı, yüz binlerce insanı öldürdü ve şiddeti meşrulaştırdı. Örneğin Irak işgali olmasaydı Ebu Gureyb’deki işkenceler yaşanmaz, IŞİD gibi bir örgütlenme doğmazdı. İran’a saldırının başından beri etkili hatırlatmalarla savaş karşıtlarına perspektif ve ipuçları sunan Charlie Kimber son mesajlarından birisinde, bombardımanlar tarihini inceleyen Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimci ve tarih boyunca hava saldırılarının etkileri üzerine en çok referans verilen kitabın yazarı Robert Pape’yle yapılan röportajdan aktarıyor. Pape’ye göre, “Mevcut bombardımanın İran’da olumlu bir rejim değişikliğine yol açma şansı neredeyse hiç yok…Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD, İngiltere, İsrail ve Rusya dahil birçok ülke, hava gücünü kullanarak rejim değişikliği dayatmak için onlarca girişimde bulunmuştur…müdahaleler sistematik olarak iki sonuca yol açıyor. Birincisi, mevcut rejim değişmeden kalıyor. Elbette liderler öldürülüyor, ancak onların yerine onlara çok benzeyen kişiler geçiyor. Daha da önemlisi, yeni liderler arasında radikalleşme görüyoruz; bu liderler daha agresif olmaya ve askeri önlemler de dahil olmak üzere daha radikal önlemler almaya meyilli.”18

Saddam rejimine karşı başlayan ABD işgali günlerinde, etrafımızdaki esaslı tartışmalardan birisi Saddam’ın diktatör olmasıydı. Bir ülkede rejimin diktatörlüğü o ülkenin ABD ve ortakları tarafından işgalini meşrulaştırmak için kullanılıyordu. O dönemde, Irak’ın olsa olsa kanlı bir mahalle çetesi olduğu, ABD’nin ise tüm mahallelerdeki çeteleri kontrol eden asıl mafya örgütlenmesi olduğu benzetmesini yaparak tartışıyorduk. Bir mahalle mafyasının cinayetlerini, zorbalıklarını, hırsızlıklarını, tüm mahallelerde soygun yapan, tecavüz örgütleyen, cinayet işleyen, tüm suçları organize etmeye çalışan Godfather’ın müdahalesinin çözebileceğini düşünmek birkaç noktayı gözden kaçırmakla mümkün olabiliyordu.

İlk nokta, ABD’nin demokrasinin beşiği olduğu, Irak’la kıyaslanamayacak bir rejime sahip olduğu fikriydi. ABD demokrasisi madalyonunun diğer yüzünde ikili parti sistemi, soykırım üzerinde yükselen bir burjuvazi, nükleer bomba kullanan tek egemen sınıfın varlığı, siyah hayatları cehenneme çeviren kölecilik tarihi ve etkisi hâlâ devam eden ırkçılık ve savaşsız tek bir gün geçirmeyen dış politikadaki saldırganlık yatıyordu. Neocon’ların Bush’u bu konuda daha ikna edici olmuş olsa da MAGA’cıların Trump’ı ABD demokrasisinin üzerindeki örtüyü çoktan indirmiş durumda. Epstein dosyaları ise nasıl bir sermaye rejiminin egemen olduğunu bir kez daha gösterdi. Elbette Saddam Hüseyin diktatördü ve Halepçe katliamı başta olmak üzere çok fazla insanlık suçu işlemişti. Ama Saddam Hüseyin’in cezasını sistematik yalanlarla dünyanın en büyük, en organize cinayet şebekesi olan ABD emperyalizminin kesmesi, bir diktatörün cezalandırılması değil, tüm Irak ezilenlerinin ve bölgede yaşayan tüm halkların aşağılanması anlamına geliyordu. Emperyalizm piramidinin en tepesindeki güç herhangi bir ülkeyi canı istediği gibi bombalayabildiğinde, bu ülkenin piramidin zirvesinde kalmak için askeri müdahale seçeneğini kullanmaya bağımlı hâle geleceği ve bu yönde cesaret kazanacağı çok açık. Bu eğilimin tersine çevrildiği çok çarpıcı deneyimler var. ABD emperyalizminin Irak’a saldırısı çok büyük bir savaş karşıtı hareketle karşılaştı; Türkiye’nin savaş cephesi açması engellendi ve saldırı başladıktan sonra uzun vadede ABD yenildi. Vietnam savaşında işgalin ABD’nin istediği gibi gitmemesi hem içeride dev bir savaş karşıtı protesto dalgasını hem de dünya çapında 1968 hareketini ve Vietnam’daki katliamlara karşı birbirini tetikleyen devrimci patlama potansiyelini beraberinde getirdi. Bugün de bu potansiyel mevcut ama elbette bu potansiyeli gerçek bir eyleme dönüştürecek olan, örgütlü savaş karşıtı güçlerin örgütlü işçi sınıfıyla birleşik bir direnişi küreselleştirme yeteneği taşıyıp taşımadığıdır.

Tarafsızlık, üçüncü yolculuk ve hijyen merakı

ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın yarattığı bir başka kafa karışıklığı da Lenin konusudur. Evet, yanlış okumadınız, Lenin. Bazı yorumlara göre ABD ile İran karşı karşıya geldiğinde, Liebknecht’in “esas düşman içeridedir” yaklaşımını Birinci Dünya Savaşı’nın göbeğinde ete kemiğe büründüren Bolşeviklerin devrimci yenilgicilik tutumunu tıpatıp kopyalamak lazım. Bu görüşün savunucuları bu kopyala yapıştır savaş karşıtı tutumla üçüncü bir yol inşa etmenin doğru olacağını savunuyorlar. Lenin’in en önemli özelliğinin somut koşulların somut tahlilini yapıp devrimci politikaları bu koşullar içinde işçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarlarını korumak üzere somut olarak öne sürmesi olduğunu hatırlarsak, devrimci yenilgiciliğin sömürgecilik bağlamında, sömürgeci bir işgal döneminde içi boş bir tenekeye dönüştüğünü kavramak mümkün olur. Lenin’in devrimci yenilgiciliği Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının barışı savunup kendi egemen sınıflarının çıkarı için farklı devletlerin milli üniformalarıyla savaş alanlarında birbirlerini katletmesinin önüne geçilmesi, her ülkenin işçilerinin kendi devletlerine karşı savaşı sonlandırmak için mücadele vermesi anlamına gelir. Eşit ya da yaklaşık güce ve etki alanına sahip, emperyalistler arası bir savaşa karşı Lenin’in önerdiği tutumu, Trump-Netanyahu ikilisinin on yıllardır ağır bir yaptırım uygulanan bir ülkeye saldırısının derinleştiği koşullarda aynen benimsemek, Trump’ın tuzağına düşmektir. Cinsel istismardan yargılanması an meselesi olan bir adamla soykırım suçlusu olan bir başka adam, ellerinin altında birisi dünyanın süper askeri gücü diğeri de bu güçten beslenen ve katliamları süreklileştirmek üzere örgütlenmiş bir suç makinesi olan bir devletin olanaklarıyla savaşırlarken İran devletinin gücünü ve olanaklarını bu iki güçle eşitlemenin izahı olamaz. Burada üçüncü yolculuk diye anlatılan, Trump’ın telefonla bizzat arayarak ABD saldırganlığını özerk alan elde etmeye dönük bir fırsata çevirmeye çalışan İran’daki çeşitli siyasi güçlerin emperyalizme hık deyiciliğidir. Üçüncü yolculuk, ABD-İsrail ile İran savaşında tarafsız kalıyormuş gibi yapıp bu süreci ABD desteğiyle rejimi devirmek için bir fırsata çevirip aynı anda bu politik eğilimi Lenin’le gerekçelendirmeye çalışarak Trump’ın bölgesel acentalığı faaliyetlerine devrimci savaş karşıtı geleneği hâkim kılmaya çalışmaktır. Resimde sadece ABD olsaydı, Batı dünyasının sonsuz uygarlık ışıklarından gözleri kamaşmış olanlara bu iddiayı yutturulabilirdiniz, ama saldırının motor gücünün İsrail olduğunu düşününce bu strateji tamamen çöküyor. Kim, İsrail’in işgalinin, bombardımanının bir parçası olarak gelişmeleri bir fırsata çevirmeye çalışıyorsa, dünya halklarının kalbinde en büyük ihaneti gerçekleştirmiş olur. Gazze’de yaşanan soykırımla ortaklaşmanın, ABD’nin bölgesel uç beyliği olan İsrail’in küçük bir uç karakolu olmak anlamına geleceğini görmeyenlerin, emperyalizme karşı işçi sınıflarının ve ezilen halkların direnişi konusunda tavizsiz bir politikayı savunan Lenin’e sığınmaları, politik tartışmaları sulandırmaktan başka bir işe yaramaz. Emperyalizm ise sulandırmaya gelmeyecek en tehlikeli, en gergin alandır.

Bu tartışma, tarafsızlığın neden mümkün olmadığını da gösteriyor. Gramsci taraf tutmayanlara boşuna öfkelenmemişti:

Kayıtsızlardan nefret ediyorum. Frederich Hebbel’in dediği gibi ‘yaşamak taraf tutmaktır’ bana kalırsa. Bir insan, şehrin/toplumun dışında ve sadece insan olarak var olamaz. Gerçekten yaşamak yurttaş olmaktır, taraflı olmaktır. Kayıtsızlık irade yitimidir, asalaklıktır, korkaklıktır. Kayıtsız olmak yaşamamaktır. Kayıtsızlardan bu yüzden nefret ediyorum. Kayıtsızlık, tarihin yüküdür. Yenilikçinin ayağına dolanan fazlalıktır, en güzel coşkuların içinde kalıp boğulduğu atıllık durumudur, eski şehri kuşatan ve onu en güçlü duvarlardan, en cesaretli savaşçılarından bile daha sıkı sarmalayan bir bataklıktır. Çünkü saldırganları karanlık girdaplarında yutar, telef eder, mücadeleden soğutur ve bazen de kahramanca davranmaktan vazgeçirtir. Kayıtsızlık tarih üzerinde büyük bir güce sahip olmuştur. Kayıtsızlık pasif çalışır, ama yine de çalışır. Kayıtsızlık yazgıcılıktır, bel bağlanmaması gereken şeydir. Programları tersine çevirir, en iyi şekilde düşünülmüş planları mahveder. Akılcılığı yıkan şeylerin hammaddesidir.

Bugün bu somut olarak, tüm dünya işçi sınıflarının ve ezilen halklarının çıkarı, ABD-İsrail saldırganlığının hemen son bulmasından, dünyanın bütünüyle ayağa kalkıp tüm felaket alametlerinin belirgin bir şekilde kendisini göstermeye başladığı koşullara isyan etmesinden ve elinden geldiğince, ABD ve İsrail’in askeri ve politik bir yenilgi alması için harekete geçmesinden geçer. Ellerini temiz tutmak isteyenler siyasetle uğraşmak yerine bir temizlik firması açmalıdırlar. Tüm kural tanımazlığıyla neoliberal konsensusun çöküşünü simgeleyen Trump gibi bir sosyopatın elinde binlerce nükleer bombayı harekete geçirme ihtimali olması bile tarafsızlığın ya da Lenin’i tamamen ters yüz ederek yorumlayanların hijyenik yaklaşımlarının kofluğunu gösteriyor. Nitekim ne İran’da rejimden nefret eden ezilenler, halklar, ne rejimin baskısını sert bir şekilde hisseden Kürtler böyle bir ABD tetikçiliğine tenezzül ettiler.

İran’ın dindarları vs İsrail ve ABD’nin dindarları

Bu tartışma elbette, İslamofobi tartışmasından bağımsız sürmüyor. ABD’nin 2003 Irak işgali öncesinde bu devletin ideolojik düşmanlar listesinin başına İslam yerleşti. Tüm emperyalist başkentlerin entelektüel üretim merkezleri Batı uygarlığının karşısına İslami karanlığı çıkartan analizlerle fikri propagandaya başladılar. Bu propagandanın artçı şokları Arap Baharı’na bakışı da etkiledi IŞİD-ÖSO gibi örgütlenmelere bakışı da en son Şara iktidarına bakışı da. ABD daha uygar, İran daha barbar görünüyor bu propagandayı yutanlara. Sadece İran değil, Batı’daki her sağcı, bir doğusunda kalanı karanlıklar içinde yaşayan iflah olmaz bir cahil olarak kodluyor. Bir yorumcu Avusturya’nın ötesinde kimsenin okuma yazma bilmediğine dair kibirli oryantalist yaklaşımlarla dalga geçiyordu. Bu propagandanın etkisi, Gazze’de direnişin liderliği İslami bir örgüt tarafından sürdürüldüğü için küresel intifada bu tartışmayı kesin bir şekilde kazanana kadar İsrail’in soykırımcı işgalinin nedeninin Hamas olduğunu düşünen ve bu yüzden de Filistin dayanışmasını politik ajandasının en önemli gündemi yapmayı reddeden muhaliflerde görüldü.19

Türkiye’deki toplumsal dokuyu çok uzun bir süre biçimlendirmiş olan militer/yukarıdan/aydınlanmacı/oryantalist/ulusalcı sekürlerlik anlayışı dünya genelinde hegemonik hale gelen İslamofobi ile birleşince Ortadoğu okumaları bu iki birbirine geçişkenliği çok kolay olan akımın gözünden yapılıyor. Filistin direnişini FKÖ liderlik yaparken destekleyenler ve hatta o tarihin içinde şekillenen bir dizi organik bağı hatırlayanlar bugünkü Filistin direnişine farklı bir siyasi örgüt liderlik ettiği için kerhen destek verip şüpheyle yaklaşıyorlar. Avrupa’da, ABD’de ve Güney Amerika’da Filistin dayanışma eylemlerinin coşkusu, kitleselliği ve siyasi derinliği büyük ölçüde Türkiye’deki sol muhalefetin çeşitli kesimlerini halen etkisi altında tutan bu fikirlere karşı çetin bir mücadelenin sonucu oldu.

İran’daki rejimin bir molla rejimi olması, liderinin aynı zamanda dini lider olması, din adamları kastının devletteki yönetici pozisyonları, İslamofobiklerin yaklaşımını belirliyor elbette. İsrail’in İran’a saldırması, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. İran gibi teokratik bir diktatörlük savunulabilir mi? İsrail ve ABD rejim değişikliğini isterlerken biz bu rejimi nasıl savunabiliriz? Kadınları öldüren, çok sayıda Kürt muhalif aktivisti idam eden rejimle yan yana düşmeli miyiz? Bu sorulara verilen yanıtlar hatta bu soruların kendisi İsrail ve ardından ABD’nin İran’a yönelik saldırısı karşısında büyük kitlelerin sokaklarda seferber olmasının önündeki büyük engeller. İran halkının içindeki monarşi yanlısı sağ güçler de tam olarak bu perspektifi rejim karşıtlıklarının odağına yerleştiriyorlar. Yani bugün İsrail ve ABD desteğiyle İran diasporası içinde güç kazanmış olan Pehlevi monarşizmi Türkiye’de militarist sağcı ulusalcılığın nerdeyse bir aynası gibi. Arap karşıtı ırkçılık, Kürt karşıtı ırkçılık, İslamofobi gibi her türlü zehirli fikri orda da görmek mümkün. Bu tartışma yapılırken Ortadoğu halklarına yönelik bir aşağılama da kendisine ifade alanı buluyor ve Arap halklarının her türlü siyasi eyleminin doğası gereği gerici olduğuna dair İslamofobik eğilimler hakimiyetini gösteriyor.20

Oysa İran, İslam’ın bir başka kolu olan Şiiliği benimseyen aşırı muhafazakâr din adamlarının belirleyici güç olduğu bir yönetici sınıfın hakimiyetindeki kapitalist bir devlettir. Kapitalist! Aynen ABD gibi, Türkiye gibi, Hindistan gibi, Almanya gibi. İran bölgedeki en büyük güç olmaya çalışıyor ve İsrail’le 1979 yılında Şah devrildiğinden beri tüm ilişkilerini kesti.

İslamofobi, fakir, zorluk içerisinde hayatta kalmaya çalışan halkların kafasına bomba atılmasını meşrulaştıran bir ideoloji halini almakla kalmıyor, aynı zamanda dini, katliamları için bir araca çeviren ABD egemen sınıfını görünmez kılıyor. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth “sömürgeciliğin akıl sahibi bir varlık değil, çıplak şiddet” olduğunu gösteren bir konuşma yaptı:

Başkan Trump, Amerika’yı ve Amerikalıları her şeyin önüne koyar. O tereddüt etmez, askerlerimiz de tereddüt etmez…Amerika, sözde uluslararası kurumların ne dediğine bakmaksızın, tarihteki en ölümcül ve hassas hava gücü kampanyasını başlatıyor. B2’ler, savaş uçakları, insansız hava araçları, füzeler ve tabii ki gizli silahlar…Aptalca çatışma kuralları, ulus inşa etme bataklığı, demokrasi inşa etme egzersizleri, politik olarak doğru savaşlar yok. Kazanmak için savaşıyoruz ve zamanımızı veya hayatlarımızı boşa harcamıyoruz…Artık savunmacı değiliz. Savaşçıyız. Düşmanı öldürmek ve iradesini kırmak için eğitildik. Ateşin, eleştirilerin, yalan haberlerin, her şeyin içinden. Sizi serbest bırakıyoruz çünkü sizler dünyanın gördüğü en iyi, en güçlü, en ölümcül savaş gücüsünüz. Yüce Tanrı sizi korusun ve koruyucu kolları üzerinize uzansın.

Bu, MAGA’cı emperyalizmin kibrini, doyumsuz vahşet tutkusunu, halkları rahatça ezebileceği çimenler gibi gördüğü gerçeğini, açıkça katliam ve durmaksızın öldürme emri veren üstenciliğini göstermesi açısından benzeri olmayan bir konuşma. Yüce Tanrı’yı katiller ordusunu koruması için göreve çağırma şımarıklığını da es geçmiyor. Bu açıdan dini ritüelleri kanlı bir işgalin koruma kalkanı haline getirme konusunda ABD emperyalizminin temsilcileri kadar pespaye bir şekilde kullanan hiçbir odak yok. Aynı bakan ABD’nin İsrail’e destek olmasını ‘dini bir vazife’ olarak gördüğünü söylemişti. Aynı fikirlerin temsilciliğini yapan bazı ABD kuvvet komutanlarının askerlere “bu savaş Tanrı’nın planının bir parçasıdır” dediği için şikâyet konusu olduğunu da hatırlayalım.

Trump ise daimi bir şımarık maço zengin olarak, yatağındaki bir hastayı iyileştiren İsa peygamber gibi betimlendiği yapay zekâ tarafından oluşturulan bir görseli paylaştı.21 Papa Leo’nun Tanrı’nın “savaş çıkaranların dualarını dinlemediğini, aksine onları reddettiğini”22 söylemesine hiddetini gizleyemeyen Trump’ın, Beyaz Saray’da herkesin huşu içinde birbirine dokunduğu ve Trump’ın dini danışmanı Paula White’ın ruhani liderliğinde gerçekleşen sahtekâr dini şovu çok dikkat çekmiyor nedense.

Daha da vahimini ABD İsrail Büyükelçisi utanmadan ifade etmişti. Tucker Carlson adındaki sağcı yayıncıyla röportaj yapan Trump’ın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, İncil’e göre İsrail’in tüm Ortadoğu üzerinde hakkı olup olmadığı sorusuna İsrail’in Nil Nehri ile Suriye ve Irak’taki Fırat Nehri arasındaki topraklarda hakkı olduğu yanıtını verdi.

Dünyadaki en gelişkin askeri gücün 26 aydır Filistin, Yemen, Suriye, İran ve Lübnan gibi ülkeleri defalarca bombalayan İsrail’le beraber yürüttüğü İran’a yönelik saldırısına kayıtsız kalmak ve rejimin niteliğinden dolayı büyük bir savaş karşıtı eylemler silsilesiyle bu saldırıya karşı çıkmamak kabul edilemez. Muhalefetin bazı kesimlerini paralize eden bu politik tutumu net bir şekilde eleştirmek zorundayız. Herhangi bir ülkenin ABD ve korsan bir devlet olan siyonist İsrail tarafından bombalanması hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz, sadece kınamakla geçiştirilemez, ‘ama’lar ve ‘fakat’larla tartışılamaz. İran’da bir rejim değişikliği olacaksa, bunu geçmişte olduğu gibi İran halkının, İranlı işçilerin ve kadınların kendi eylemleri yapmalıdır.

İranlı romancı Sahar Delijani’nin şu sözü çok önemli ve bu tartışmaya son noktayı koyacak kadar da net: Ben bir İran hapishanesinde doğdum. İran rejiminin suçlarını bizzat iliklerime kadar hissettim. Ancak bu, halkımın bombalanmasını, sakat bırakılmasını ve evlerinin harabeye dönmesini istediğim anlamına gelmez. Eğer kurtuluş vizyonunuz sadece masum hayatların yok edilmesinden geçiyorsa, peşinde olduğunuz şey özgürlük değildir.23 Bizler bir yandan İran halkının özgürlük mücadelesini desteklerken aynı anda ABD-İsrail bombalamalarına net bir şekilde karşı durmalıyız.

Esas olarak emperyalizm ve ulusal sorun bağlamında yapageldiğimiz tartışmayı ABD’nin İran’a yönelik saldırı bağlamında yeniden yapmak, emperyalist işgaller ve devletlerin ulusal azınlıklara şiddet yüklü saldırıları karşısında üretilen hijyenik üçüncü yolculuk tezlerini bir kez daha çürütmek için önemli bir fırsat sunuyor. Kapitalizmin krizler içindeki doğası savaşın politikanın başka araçlarla sürdürülmesi olduğunu hatırladığımızda hazır reçetelerimizin olmadığı farklı ve çelişkili durumlarla karşılaşmamız kaçınılmaz. Bu yüzden anti emperyalizmin, Marksistler açısından her şeyden önce yaşadıkları ülkenin egemen sınıfına karşı mücadeleyle bir anlam kazanacağını kavramak önemli. ABD’de sosyalistler ABD kapitalizmini ve emperyalizmini öncelikli düşmanı olarak görürken Türkiye’de de sosyalistlerin aynı şekilde davranmamasının hiçbir izahı olamaz. Bu mücadele, bir ülkedeki kapitalizme karşı direniş, o ülke kapitalizminin meşrulaştırıcısı olan tüm bir sahte tarih anlatısından kesin bir kopuşu gerektirir. Bu açıdan ABD yerli halklarının katliam yüklü bir yerleşimci sömürgeciliğin kurbanı olduğunu ve ilk sermaye birikiminin köleciliğin yarattığı vahşetin üzerinde yükseldiğini24 gizleyen bir tarih anlatısından kopmak ne kadar gerekliyse, Türkiye’de tarihi bugün egemen sınıfın ihtiyaçlarına göre yeniden hizaya sokan Kemalist ideologlardan da aynı şekilde uzak durmak gerekir. Hal Draper’ın silahlı bir direnişe yönelik tutumumuzun o savaşın hangi siyasetin zor aygıtıyla sürdürüldüğünü tespit etmemize göre değişeceği vurgusu çok önemli bir kriterdir.25 Direniş, emperyalizme karşıysa, sosyalistlerin bu direnişi desteklemesi ve kazanması için çabalaması bir zorunluluktur. Gerçekten de belirli bir ulusal mücadele emperyalist çatışma tarafından yutulabilir, soğurulabilir. Fakat her emperyalist müdahale direniş ve iç savaş koşullarında çatışmanın doğasını otomatik olarak değiştirmez. 1936 İspanya’sında iç savaşa Almanya, İtalya ve Rusya müdahale etse de mücadelenin işçi sınıfının devrimci güçleri ile faşist örgütler, demokrasi ile faşizm arasında yaşandığı gerçeği değişmeden kalabilir. Fakat İran’a yönelik saldırıya benzerlik açısından, yine Draper’ın ayak izlerini takip ederek, en net iki örneğin Etiyopya ve Küba işgalleri olduğunu söyleyebiliriz. Mussoli İtalya’sının, köleci ve gerici bir rejim olan Etiyopya’nın işgaline karşı çıkan sosyalistlerin ve 1961’de ABD güdümlü işgal girişimine karşı Küba halkının yanında olma tutumları öğreticidir. ABD’nin Küba’yı işgali Castro’nun bir diktatör olduğuna Küba halkını ikna edemez. Küba’nın askeri olarak ABD’yi yenmesini istemek, Küba’daki rejime verilen siyasal bir destek anlamına gelmez. Küba örneği, İran’ın ABD ve İsrail’i askeri olarak yenmesini istemenin rejime politik destek vermek anlamına gelmediğini göstermek açısından önemli. ABD emperyalizmi dizginlenmeden, yenilmeden ne İran halkının rejime karşı direnişi ne de dünya halklarının kendi egemen sınıflarıyla mücadelesi yeni bir sayfa açabilir.

Bir, bir, 1 Mart daha! Yeni bir küresel intifada yeni bir enternasyonal çağrı

Trump utanmadan İran’da rejim değişikliğini savunuyordu. Bakanları ve Netanyahu da. Bu saldırının bir günde İran’ın teslim bayrağını çekmesiyle sonuçlanmayacağı açıktı. Bu saldıran taraf ABD’nin askeri üstünlüğünün İran’la kıyaslanamaz olduğu gerçeğine rağmen çok netti. Saldırganlar rejim değişikliği isterken İran rejimi ise ömrünü olabildiğince uzatmak istiyordu.

İran’da siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın derinliği çok açık. Eskandar Sadeghi-Boroujerdi’nin ifade ettiği gibi “Birçok insan rejime karşı derin ve içgüdüsel bir nefret beslemektedir. Yıllarca süren ekonomik kötü yönetim, yolsuzluk, baskı ve boşa harcanan fırsatlar, toplumsal sözleşmeyi aşındırmıştır. 2022’de Mahsa Amini’nin ölümünün ardından yaşanan protestolar ve ocak ayında binlerce göstericinin korkunç bir şekilde katledilmesi de dahil olmak üzere, son yıllarda yaşanan ayaklanmalar, aşılması imkânsız gibi görünen nesil, sınıf ve ideolojik bölünmeleri ortaya çıkarmıştır.”

Gerçekten de diktatörlüklere yönelik dış müdahaleler “…dini kurumları nefretle karşılayanların, İran semalarında yabancı jetlerin uçtuğunu ve devletlerinin yıkılacağına dair açık beyanları görünce yine de tiksinti duymasına neden olabilir…Rejime duyulan öfke, saldırgana duyulan öfkenin altında geçici olarak ikinci plana atılabilir. Barış zamanında uzlaşmaz bir kırılma gibi görünen şey, bombardıman altında kırılgan bir dayanışma biçimine bürünebilir.”

Bu yüzden emperyalist bombardımanlar hiçbir ülkede demokratik rejimler inşa etmeyi ve diktatörler altında ezilen işçilerin ve halkların onayını almayı başaramadı. Şimdi de aynısı oldu. İran’da diktatörlüğün bu saldırganlıktan güç kazanarak çıkıp çıkmayacağını henüz bilemiyoruz. ABD bombardımanları başlayınca rejim karşıtı İran ezilenleri Trump’ın rüşvetini elinin tersiyle itti. Ama bildiğimiz bir şey var, o da ne İran rejimi ne de ABD emperyalizmi yenilmez armadalar.

ABD yenilmez değildir. Vietnam’da 1973’te yenildiler, 1979’da Şah’ı koruyamayacak İran’da yenildiler, Trump bir önceki seçimlerde Amerikan halkının Siyah Hayatlar Önemlidir eylemleri ve direnişiyle yenildi. ABD’nin 2003 Irak işgali tam bir başarısızlık örneğidir. Dün terörist listesinde olan Şara bugün Suriye’de devlet başkanı. Trump hem ABD içi dengelerde egemen sınıfın bir başka kanadının direnişiyle karşılaştığı bir çelişki içinde debeleniyor hem de Minneapolis’te ICE şiddetine karşı sokağa çıkan yüz binlerin direnişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. MAGA’cıların New York’u seçimlerde bir göçmene kaybetmelerinin üzerinden çok zaman geçmedi. Bütün bunlara rağmen, muhalif cephede büyük resmi kavramak için gösterilen yüksek çabalar uzun zamandan beri halkların kendi tarihini yazma yeteneğine duyulan tam bir güvensizlikle el ele gidiyor. Daha 2011 yılında Arap Baharı tüm bölgeyi kitlelerin kendi eylemiyle sarstı. On milyonlarca işçi ve yoksul yıkılmaz addedilen diktatörlüklere karşı çıktı.

Şimdi, savaşa karşı birleşik ve kitlesel bir hareket inşa etmek zorundayız. Tüm siyasi faaliyetimizin odağına savaş karşıtı mücadeleyi almamız gerekiyor. Bunu, 1 Mart 2003’te AKP iktidarına ilk yenilgisini yaşatan Irak’ta savaşa karşı mücadele sırasında başarmıştık. Irak işgalinden birkaç yıl önce gerçekleşen 28 Şubat darbesinde (1997) zirveye çıkan laik dindar bölünmesini de aştığımız dev bir kampanya halkın savaşa karşı azimli kararlılığının örgütsel ifadesi olmuş ve tüm şehirlerde sayısız örgüt, grup, platform, sendika harekete geçmişti. ABD’ye Irak işgali öncesinde Türkiye’yi kanlı saldırısının bir konuşlanma merkezi gibi kullanma izni vermemiştik. Savaş tezkeresi meclisten geçmemişti. Şimdi, başka koşullardayız elbette. Siyasal kutuplaşma keskin ve değişik biçimler alsa da sürüyor. Yüz binlerce insanın bir araya gelmesini sağlayamıyoruz. Ama bugün yüz binlerce insanın Gazze’de süren soykırıma tepki gösterdiğini de İran’ın pahalı bombalarla mahalle mahalle imha edilmesine öfke duyduğunu da biliyoruz. Üstelik 2000’li yılların başında küresel antikapitalist savaş karşıtı hareket varken bu sefer, son iki yılda giderek büyüyen bir dalga halinde, limanları, demiryollarını, kent meydanlarını kaplayan muazzam bir küresel Filistin intifadası var. Filistin için özgürlük ve dayanışma hareketi bütün hareketler içinde bir ifadesini buluyor. İran’a saldırıyla Avrupa’da derinleşen güvenlik politikalarının bir uzantısı olarak gündeme gelen askere alma eylemlerine karşı ses çıkartan öğrencilerin mücadelesinden New York’ta seçimleri kazanan sol muhalefete, liman işçilerinin mücadelesinden sanatçıların her fırsatta Trump karşıtı seslerini yükseltmelerine, yerli halkların yerleşimci sömürgeci ülkelerdeki iklim krizine karşı mücadelesinden sendikal hareketlere kadar her alanda ezilenleri birleştiren bir etki yaratmayı sürdürüyor. Daha yeni, Almanya’da zorunlu askerliğe karşı eylemlere çıkan gençler şu ruh halindeydiler:

Bugün çeşitli şehirlerde zorunlu askerliğe karşı grev ve protestolara katıldık! Gençlik, sağlık ve spor alanlarında kesintiler devam ederken, iktidar sahipleri gençleri hazırladıkları savaşları yürütmeye zorlamak istiyor. Bu esnada, iki yılı aşkın bir süredir Gazze soykırımını ve şimdi de uluslararası hukuka aykırı İran savaşını destekliyorlar. Zorunlu askerlik, savaş desteği ve savaş hazırlıklarına hayır!26

Saldırganların arasındaki kopmaz bağı görmek, kavramak ezilenlerin egemen sınıflara karşı çıkmak için atacağı ilk büyük adım. Bu adım çoktan atıldı. Irak işgalinde kullanılan savaş yalanlarının çökmesi biraz zaman almıştı. Trump tersini iddia etse de Pentagon İran’ın hiçbir saldırı potansiyeli ya da eğilimi taşımadığını bizzat açıkladı. Buna rağmen, ABD ve İsrail İran’ı vurdu ve Minab’daki Shajareh Tayyebeh Kız İlkokulu’nda 175 öğrenciyi öldürdü. Böyle bir eylemi ABD ve İsrail dışında kim yapsa dünyada haftalarca lanetlenmekten kurtulamazdı. İran’da büyük bir cenaze töreninde on binlerce insan gözyaşlarıyla uğurladı çocukları. Bölgede çocuk katliamı aralıksız sürüyor. İsrail Gazze’de en az 20 bin çocuğu katletti. İsrail Lübnan’ı bombalıyor, Trump Hindistan’dan dönen bir İran gemisini vurdu ve 180 denizciyi öldürmeyi hedefledi. Ama yalanlar çoktan çöktü. Milyonlarca ezilen bağlantıları kuruyor. Tarık Ali’nin söylediği gibi “Minneapolis’teki ICE katilleri, Hint Okyanusu’nda sabit bir hedefi bombalayan pilotlarla aynı zihniyete sahiptir.” Hemen şu anda değilse de İran’a yönelik saldırganlığın her bir günü, örgütlü işçi sınıfında, kadınların mücadelesinde, siyahların, göçmenlerin direnişinde, dünyanın her yerinde, kapitalizm ile savaşın, ırkçılık ile emperyalizmin, Gazze’de süren soykırım ile İran’a saldırının bağlantılarını kuranların sayısını arttıracak. Şimdi, savaşa karşı hoşnutsuzluğu dile getirmenin, öfkeye tercüman olmanın İran’ı yakıp yıkan ABD-İsrail saldırganlığına karşı örgütlenmenin zamanıdır.

İranlı bir sosyalist olsak ABD bombalarını coşkuyla karşılamazdık. Bombardımana karşı, siyonizme karşı işçi hareketinin isyanı için çabalardık. Aynı zamanda mollalar rejiminin İran’da uyguladığı baskıya, kitle eylemlerini kanlı bir şekilde bastırmayı alışkanlık haline getiren devlete karşı mücadele eder ve sorunun asli kaynağının İran egemen sınıfı ve hiyerarşik egemen sınıf örgütlenmesi olduğunu anlatırdık. Tek fark, bunu dolaylı bir şekilde yapardık. İran’a yönelik bombardımanlara karşı doğrudan mücadelenin dolaylı olarak halkın silahlanmasının ve kendi eyleminin İran’da rejimi de alaşağı edecek bir fırtınayı tetiklemek olduğunu bilerek mücadele ederdik. Lenin 1917 yılının ağustos ayında geçici hükümete karşı örgütlenen askeri darbeye karşı çıkarken, hükümet lideri Kerenski’yi değil Kerenski’ye karşı mücadele etme hakkını ve olanaklarını korumak için politik tutum alıyordu. Kerenski iktidarı Lenin ve Bolşeviklerin hakkında idam fermanını çoktan imzalamıştı. ABD saldırganlığını püskürtmek, İran’da Şah’ı deviren işçi hareketinin tüm dünya ezilenlerine verdiği türden bir ilham verecektir. Bu Gazze’den Suriye’ye tüm bölgede aşağıdan devrimlere itici güç sağlayacaktır.

Tüm anketler ABD’de Trump’ın partisinde bile savaşa karşı olanların çoğunluk olduğunu gösteriyor. Zaman kaybetmeden ABD’den Türkiye’ye, buradan dünyanın her yerine yayılacak, Gazze’de soykırıma ve İran’ın yakılıp yıkılmasına aynı anda karşı çıkacak, omurgasını işçi sınıfının, kadınların, LGBTİ+ların, gençlerin, ırkçılığa maruz kalan azınlık ve göçmenlerin şekillendireceği küresel bir savaş karşıtı hareketi inşa etmeliyiz. Bize yeni bir 1 Mart lazım.

Perspektiflerimiz:

  1. ABD-İsrail’in İran savaşına hayır!
  2. Gazze’de soykırımı durduralım!
  3. İran’dan Gazze’ye, Minneapolis’ten Rojava’ya her yerde ezilenlerden yanayız!
  4. Trump ve Netanyahu savaş suçlarına bir yenisini ekledi. Çocuk öğrencilere yönelik saldırının sonucunda hayatını kaybedenleri unutmayacağız, savaş ve insanlık suçlarından yargılanmaları için mücadele edeceğiz.
  5. Trump’ın Müslümanları, kadınları, LGBTİ+’ları hedef alan saldırıları, siyahları ve göçmenleri hedefleyen düşmanca devlet politikaları, Elon Musk’ların bizlerden çaldıklarıyla servetlerini arttırmasını sağlayan ekonomi politikaları ve bu politikaların sonucunda sağlık, iş, eğitim, temiz içme suyu ve barınma hakkı gibi en temel haklara ulaşamayan geniş kitleler bugün savaş politikalarıyla bütün bu meseleler arasındaki bağı kurabiliyor. Bu bağların savaş karşıtı mücadelenin birleştirici kayışları haline gelmesini sağlamak zorundayız.
  6. Filistin’de süren soykırıma karşı mücadele edenler olarak ABD-İsrail’in İran’a yönelik sürdürdükleri askeri saldırganlığa derhal son vermelerini talep ederken Türkiye’nin de ABD ile kurduğu tüm askeri iş birliğine son vermesini ve ezilen, bombalanan, soykırıma maruz bırakılan halkların yanında olduğunu ilan etmesini talep ediyoruz.
  7. Trump’ın hiçbir planı kabul edilemeyeceği gibi Gazze Planı da kabul edilemez. Türkiye’den Trump’ın Gazze Planı’nın parçası olmamasını talep ediyoruz!
  8. Trump, saldırı emri verdiğini açıkladığı konuşmasında İran halkını bombardıman sonrası rejimi devirmeye davet etti. Hem katil hem utanmaz olan ABD emperyalizmi, bölgede yaşayan halkların özgürlük mücadelesine de el koymaya çalışıyor. İran halkının İran rejiminin zorbalıklarına karşı mücadelesini lekelemeye çalışıyor. İran’da özgürlük ABD-İsrail bombalarıyla değil emekçilerin aşağıdan mücadelesiyle kazanılacaktır. Bölgede, savaş yayılma eğilimleri gösterirken, Türkiye’de ve tüm ülkelerde işçilerin sahaya çıkması ve savaşa karşı mücadelenin merkezini oluşturması hayati bir öneme sahip.
  9. Bölgede özgürlük işçilerin mücadelesiyle gelebilir ve savaşı kitlesel işçi hareketleri durdurabilir. 2003 yılında Irak’ın işgaline karşı sokağa çıkan milyonlarca insanın oluşturduğuna benzer bir hareketi inşa etmeliyiz.
  10. Türkiye NATO’dan çıksın! ABD üsleri kapatılsın!

Kapanış notu ve bir çağrı:

Yazının yeniden düzenlemesini yaparken İngiltere’den Sosyalist İşçi Partisi’nin de imzacı olduğu ‘Atina’daki enternayonalist konferansa yönelik 1 Mayıs ortak bildirisi’ yayınlandı. Bildiri çok önemli vurgulara sahip:

“ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırı, ters tepti. İşgalcilerin saflarında çatlaklar giderek artıyor. Ne kadar gizlemeye çalışsalar da Trump ciddi bir siyasi darbe aldı. Netanyahu, Filistin, Suriye ve Lübnan topraklarında ilhak girişimlerini sürdürmeye çalışıyor, ancak ulusal ve uluslararası konumunun meşruiyeti giderek daha fazla sorgulanıyor. ABD emperyalizmi ve siyonist rejimin karşı karşıya kaldığı çıkmaz, ABD ve İsrail’in yenilmez bir makine olmadığının pratik bir kanıtıdır. İran ile çatışmada yaşadıkları gerileme, dünya çapında ABD emperyalizmiyle karşı karşıya olan sömürülen halklar için bir umut kaynağıdır.

Bu, bölgedeki ABD’nin tırmanışından muzdarip olan Latin Amerika halkları için bir umut ışığıdır. Bu, tehdit altında olan ve insani felaket boyutlarına ulaşacak kadar şiddetlenen bir abluka ile karşı karşıya kalan Küba için bir umut ışığıdır. Bu, Venezuela hükümetinin işgalci ABD ile yaptığı utanç verici işbirliğini sorgulamaya açar ve işçi sınıfının bağımsız hareketini teşvik eder. Bu, artan kitlesel katılım ve radikalleşmeyle Trump’a karşı çıkan ABD’li işçiler ve gençlerin mücadelesine bir teşvik niteliğindedir. 28 Mart’ta harekete geçen 8 milyon kişi, savaşa karşı kitlesel bir muhalefetin varlığını gösterirken, hükümet ise bir kara işgali başlatmayı kamuoyunda tartışıyor; bu da halkın asker olarak kitlesel seferberliğini gerektirecek ve bu yılın kasım ayında yapılması planlanan ara seçimlerde bir yenilgiyi haber veriyor. Bu, aşırı sağ, muhafazakârlar, liberaller, sözde solcular ve sosyal demokratlar tarafından oylanan savaş bütçeleriyle, tüm Avrupa kıtasındaki her türden kapitalist hükümete karşı işçilerin yürüttüğü yeniden silahlanma ve kemer sıkma planlarına karşı mücadelede bir ivme oluşturuyor.

Ve elbette bu, tüm Ortadoğu’da –Filistin’de, Lübnan’da ve İran’da– anti-emperyalist ve anti-siyonist mücadeleye bir ivme kazandırmaktadır. İran halkı, Trump’ın bombardımanlarla eşzamanlı olarak ayaklanma çağrısına kulak asmamıştır. İran’daki kapitalist rejimin gerici ve baskıcı doğasının son derece farkındayız. Ancak İran’ın sömürülen ve ezilen kitleleri için ilerici bir çözüm, ne siyonizmden ne de ABD emperyalizminden gelecektir. Tahran rejimiyle hesaplaşma, kendi kaderinin mimarı olması gereken İran’ın sömürülen halkından gelmelidir ve bizim görevimiz, emperyalist saldırganlığa karşı mücadele ederken aynı zamanda rejime karşı da mücadele eden sosyalist ve anti-kapitalist güçleri desteklemektir.

İran’da bombardımanlara karşı direnen anti-emperyalist gösterileri, Gazze Şehri’nde Filistinlilere yönelik suçlu ve ırkçı idam yasasına karşı yapılan kitlesel gösterileri, Lübnan’daki kara işgaline karşı direnişi ve devam eden saldırganlığa karşı dünya çapında yapılan protestoları ‒Filistin halkına hâlâ dayatılan soykırımcı ablukaya karşı çıkmak üzere yola çıkan yeni ve kitlesel Sumud Küresel Filosu da dahil olmak üzere‒ selamlıyoruz. Yunanistan’dan Hindistan’a, Arjantin ve Portekiz’e kadar, gerici reformlara karşı işçi sınıfının mücadelelerini selamlıyoruz. Güney Afrika’daki madencilerden Bolivya ve Ekvador’daki yakıt fiyatları grevlerine kadar, ücretler ve yaşam koşulları için yapılan grevleri selamlıyoruz. Emperyalist savaş kampanyası her yerde şovenizmi ve burjuva milliyetçiliğini körüklüyor; biz ise buna işçi sınıfının militan enternasyonalizmiyle karşı koyuyoruz. Bu enternasyonalizmin devrimci niteliği, emperyalizmin ezilen uluslara yönelik saldırılarına karşı mücadelenin ön saflarında yer almasıyla kendini gösteriyor.

Çin ve Rusya, BRICS projesinde ortak olduklarını ilan ettikleri bir ülkeye yönelik yeni bir saldırı karşısında alenen ikiyüzlü bir tutum sergilemiştir. Hatta, maruz kaldıkları son derece ciddi saldırılara yanıt olarak İran’ın komşu Arap ülkelerdeki ABD üslerine düzenlediği saldırıları kınayan bir kararın BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilmesine izin vermişlerdir. Daha önce, Çin ve Rusya aynı forumda Washington’un Gazze için hazırladığı sahte neokolonyalist barış planını desteklemişlerdi. Burada ne anti-emperyalizm ne de ‘Küresel Güney’ için iyileştirmeler aranıyor, aksine kapitalist-emperyalist yağma ve etki alanları için bir mücadele söz konusu.

Faşist ve aşırı sağcı oluşumların tehdidine ve ilerleyişine karşı mücadele, sınıflar arası uzlaşmaya dayalı ‘halk cepheleri’nin kurulmasından değil, emekçi ve sömürülen kitlelerin bağımsız örgütlenmesi ve seferber edilmesinden, emperyalist savaşa karşı tek bir eylem cephesinden kaynaklanacaktır… İşçi sınıfının savaş makinesine karşı eylemleri, silah üretimini ve dağıtımını engelleyerek ve ABD ile NATO üslerinin işleyişine karşı çıkarak, şiddetini artırdı. ABD’nin emperyalist savaş makinesi için 80 ülkede işlettiği 800 askeri üssün kapatılmasını talep ediyoruz!

Tüm kapitalist devletlere ve tüm kapitalist bloklara karşı bir proleter enternasyonal ve enternasyonalist bir cephe kurmak acil bir gerekliliktir. Kendilerini solcu olarak tanımlayan güçler burjuvazilerinin askeri bütçelerine oy verirken, biz enternasyonalistlerin sınıf bayrağını dalgalandırma, yaşam koşullarımız için mücadele etme ve genişleyen emperyalist saldırılara karşı koyma, yeniden silahlanmaya ve kapitalist savaşlara kararlılıkla karşı çıkma yükümlülüğümüz var.

Temmuz ayında Atina’da emperyalist savaşa karşı yeni bir enternasyonalist konferans düzenlemeyi öneriyoruz; böylece militarist barbarlığa ve sömürüye karşı işçi sınıfının direniş bayrağını dalgalandırmak için, emperyalist savaşa karşı ayaklanan uluslararası bir işçi cephesi için, işçi partilerinin kurulmasını ve devrimci bir enternasyonal oluşumunu destekleyelim.27

*Bu makale, mart ayında yayımlanan bir yazının güncellenmesiyle şekillendi. İran’a saldırının dolu dizgin gittiği günlerden sonra ateşkes sürecini de kapsayan farklı tartışmalarla yazı bazı değişikliklerden geçti. En önemli gelişme 28 Mart’ta ABD’de 8 milyon kişinin Trump’a ve savaşa karşı dev bir eylemle harekete geçmesi oldu. Yazının ilk versiyonunu gözden geçirdiği ve önemli katkıları ve düzenlemeleri için Canan Şahin’e çok teşekkür ediyorum.

KAYNAKÇA
Alexander, Anne, https://isj.org.uk/middle-east-war/.
Callinicos, Alex, Yeni Felaket Çağı, 2022, s. 26-181, çev. Onur Orhangazi, Ütopya Yayınevi, Ankara.
Callinicos, Alex, 2026, https://substack.com/home/post/p-195444485.
Draper, Hal, 2023, “The ABC of National Liberation Movements: A Political Guide”, America As Overlord: From World War Two to the Vietnam War, Haymerket Books.
Foster, John B., https://monthlyreview.org/articles/imperialism-and-white-settler-colonialism-in-marxist-theory/.
Harvey, David, 2004, Yeni Emperyalizm, çev. Hur Güldü, Everest Matbaacılık.
Karakaş, Şenol, https://isj.org.uk/turkey-in-turmoil/.
Kimber, Charlie, https://www.facebook.com/share/p/1LFje77xrc/.
Kimber, Chrlie, https://www.facebook.com/share/p/18naqeDPqk/
Sadeghi-Boroujerdi, Eskandar, 2026, https://www.lrb.co.uk/blog/2026/march/the-dry-and-the-wet-burn-together.
Zinn, Howard, 2005, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yayınevi.
https://solidarity.net.au/.
https://marksist.org/1979-sura-devriminden-humeyni-karsi-devrimine-iran/.
https://www.bbc.com/news/articles/c17v8y0z9z2o.
https://tr.euronews.com/2026/04/13/beyaz-saray-vatikan-hattinda-ipler-geriliyor-trumptan-papa-leoya-agir-elestiriler.

Sahar Delijani: “Bir İran hapishanesinde doğdum”


https://www.instagram.com/sozialismus_von_unten/p/DVguNPFChUk.
https://prensaobrera.com/internacionales/unamonos-en-la-lucha-global-para-derrotar-la-ofensiva-imperialista-de-trump.
https://www.overseasbases.net/facts.html.

Dipnotlar:

  1. https://marksist.org/dsip-irana-saldiriya-hayir-katil-abd-katil-israil/
  2. Callinicos, 2024.
  3. Harvey, 2004
  4. Callinicos klasik Marksist emperyalizm teorisinin açıklayıcılığını ve üstünlüğünü şöyle özetliyor: Klasik Marksist emperyalizm teorisinin temel özellikleri şunlardır: (1) Luxemburg, Lenin ve Buharin, emperyalizmi bir tesadüf ya da isteğe bağlı bir politika olarak değil, sermaye birikimi sürecinin yapısal bir sonucu olarak ele alırlar. Lenin ve Buharin, Rudolf Hilferding’in finans sermayesi teorisini eleştirel bir şekilde benimsemektedir; bu teoriye göre, ekonomik gücün artan yoğunlaşması, ulus devletlerle koordineli olarak bankaların sanayi sermayesi üzerinde hakimiyet kurmasına yol açmaktadır. (2) Bu dönüşümler, David Harvey ve benim, paralel ancak bağımsız şekillerde yorumladığımız, 19. yüzyılın sonunda görünür hale gelen ekonomik ve jeopolitik rekabetin kesişimine yol açmıştır. Giderek daha fazla ulusötesi faaliyet gösteren sermayeler, çıkarlarını savunmak için “kendi” devletlerine güvenmektedir; buna paralel olarak, devlet yöneticilerinin de bu sermayelerin refahını sürdürmesini ve askeri kapasitelerini desteklemek için gerekli silah sistemlerini ve diğer kaynakları sağlamasını garanti altına almak gibi bir menfaati bulunmaktadır. (3) Dolayısıyla, örneğin 19. yüzyılda görüldüğü gibi, sermayenin uluslararasılaşması il 20. yüzyılda dünya ticaretinin ve yatırımlarının genişlemesi ya da 20. yüzyılın sonundaki küreselleşme dönemi ve Buharin’in devlet kapitalizmi olarak tanımladığı, ulus devletler ile özel şirketler arasındaki artan karşılıklı bağımlılık (Buharin, 1929, bkz. VIII. bölüm). (4) Son olarak, emperyalizm, Troçki’nin devletler arasındaki ilişkileri sürekli olarak istikrarsızlaştıran “dengesiz ve birleşik gelişme” süreci olarak adlandıracağı bir sürecin içinde yer almaktadır. Perry Anderson’ın da belirttiği gibi, bu Lenin’in önemli bir yeniliğidir; onun “kendi dönemindeki emperyalizmi anlamaya yönelik kendine özgü, orijinal katkısı”dır. Lenin, emperyal güçlerin ekonomik nedenlerle yükseliş ve çöküşünün, Karl Kautsky’nin barışçıl bir küresel kartel olan “ultra-emperyalizm” vizyonunu imkânsız kıldığını savunur. https://substack.com/home/post/p-195444485.
  5. a.g.e.
  6. Foster, 2025, https://monthlyreview.org/articles/imperialism-and-white-settler-colonialism-in-marxist-theory/
  7. https://www.overseasbases.net/facts.html
  8. Callinicos, a.g.e.
  9. Bununla birlikte, özellikle Körfez bölgesinin ve genel olarak Ortadoğu’nun ekonomik açıdan yalnızca ABD’nin hakimiyeti altında olduğu düşüncesi yanlıştır. ABD ile bölge arasındaki finansal akışlar, Çin ile bölge arasındaki akışlardan çok daha büyük olsa da, Çin kapitalizminin finansal ve fiziksel ayak izi son yıllarda önemli ölçüde genişlemiştir. Suudi Arabistan ile Çin arasındaki ekonomik işbirliği, Muhammed bin Selman’ın (MBS) fiili liderliği altında yoğunlaşmıştır; MBS, 2019’daki Çin ziyareti sırasında 28 milyar dolarlık (21 milyar sterlin) değere sahip 35 ayrı anlaşma imzalamıştır. Alexander, 2026. https://isj.org.uk/middle-eastwar/#footnote-051-backlink .
  10. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, bir tercih ve kibir savaşıdır. İran’ın bomba yapmaya çalıştığına veya yakın bir saldırı planladığına dair kanıtlar olduğu iddiası bile neredeyse hiç yok. Bu tür iddialar incelemeye dayanamaz, tekrar edilmeye bile dayanamaz. Benjamin Netanyahu’nun on yıllardır çeşitli şekillerde lobi yaptığı, uzun zamandır beslenen bir hırsın, neokonservatif bir hayalin gerçekleşmesine tanık oluyoruz. Yaptırımların başaramadığını, gizli operasyonların, suikastların ve siber savaşın sağlayamadığını, şimdi Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesiyle doğrudan askeri güçle başarmaya çalışıyor. https:// www.lrb.co.uk/blog/2026/march/the-dry-and-the-wetburn-together. Sadeghi-Borujerdi, 2026, https://www.mediapart.fr/journal/international/010326/les-bombardements-n-entrainent-jamais-de-changement-de-regime-positif
  11. Zinn, 2005.
  12. Charlie Kimber “Amerikalılar çok şanslı çünkü özgürlük götürdükleri her yerde petrol buluyorlar” fikrinin dünyanın tüm meydanlarında mücadele eden savaş karşıtları için çok net bir gözlem olduğunu aktarıyor. https://www.facebook.com/share/p/1LFje77xrc/.
  13. “İsrail lobisi Batı’nın terör devletini desteklemesinin nedeni değil”, https://solidarity.net.au/
  14. “Bölgedeki başlıca orta güçler ‒İsrail, Körfez ülkeleri (başta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan), İran ve Türkiye‒ 2020’lerin başlarında istikrarsız bir dengeye ulaşan ekonomik ve askeri rekabet döngüsüne hapsolmuş durumdadır. ABD’nin Irak’taki felaketle sonuçlanan müdahalesi ve işgalinin ardından aldığı askeri yenilgi, bu rakiplerin bölgesel hırslarının genişleyebileceği bir alan yaratmıştır.”, Alexander, 2026.
  15. Türkiye, Afrika’da da daha müdahaleci bir tutum sergilemeye başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri Somali ordusuna eğitim veriyordu ve Türk şirketleri Mogadişu limanını işletmeye başladı. 2017’de Türkiye, Somali’de bir askeri üs açtı. 2024’te Türkiye’nin Somali karasularını korumasına yönelik bir anlaşma imzalandı. Ortadoğu’ya gelince, Türkiye başından beri Suriye’ye müdahale etti ve orada vekil güçler oluşturmaya çalıştı. Türk devleti Suriye’yi kendi arka bahçesi olarak görürken, Türk sermayesi de ucuz işgücü kaynağı ve yatırım fırsatı olarak görüyor. Son olarak, Şam havaalanının yenilenmesi ihalesi Türk şirketlerine verildi. Ancak Türkiye’nin bölgesel bir güç olma hayalleri, diğer bölgesel ya da büyük emperyalist güçlerin planlarıyla her zaman uyumlu olmuyor. Daha önce Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemini satın alması nedeniyle ABD’yle bir krize tanık olmuştuk ve ABD, Türkiye’nin F-35 savaş uçaklarına erişimine karşı çıkmaya devam ediyor. Türkiye’nin ilk nükleer santrali bir Rus şirketi tarafından inşa edilirken, Türkiye aynı zamanda Libya ve Suriye’de Rusya’yla karşı karşıya gelmektedir. 2020 yılında Türk hava kuvvetlerinin bir Rus uçağını düşürmesinin ardından Rusya, İdlib’de bir hava saldırısı düzenleyerek 36 askeri öldürdü. https:// isj.org.uk/turkey-in-turmoil/.
  16. Foster, John B., https://monthlyreview.org/articles/imperialism-and-white-settler-colonialism-in-marxist-theory/ Bu olağanüstü makalede Foster her zamanki gibi bir kazı çalışması yapıp Marksizm’i bir dizi mühim konuyu es geçmekle suçlayanlara, Marx’ın tersine birçok mühim başlığı kapsamlı bir şekilde ilk kez ele alan düşünür olduğunu gösteriyor. Marx’ın Kapital’inin birinci cildinden şu alıntıyı yapıyor: “Amerika’da altın ve gümüşün keşfi, o kıtanın yerli halkının yok edilmesi, köleleştirilmesi ve madenlere hapsedilmesi, Hindistan’ın fethi ve yağmalanmasının başlangıcı ile Afrika’nın siyah derililerin ticari avcılığı için bir av sahasına dönüştürülmesi, kapitalist üretim çağının şafağını karakterize eden olaylardır. Bu cennet gibi görünen süreçler, ilkel birikimin en önemli aşamalarıdır. Yerli halka yönelik muamele, elbette ki, Batı Hint Adaları gibi yalnızca ihracat ticareti için kurulmuş plantasyon kolonilerinde ve Meksika ile Hindistan gibi yağmalanmaya terk edilmiş zengin ve kalabalık ülkelerde en korkunç boyutlara ulaşmıştı. Ancak, gerçek anlamda kolonilerde bile, ilkel birikimin Hıristiyan karakteri yalanlanamazdı. 1703’te Protestanlığın o ölçülü temsilcileri olan Yeni İngiltere’nin Püritenleri, meclis kararlarıyla her Kızılderili kafa derisi ve yakalanan her Kızılderili için 40 sterlinlik bir ödül belirlediler; 1720’de her kafa derisi için 100 sterlinlik bir ödül belirlendi; 1744’te, Massachusetts Körfezi belirli bir kabileyi isyancı ilan ettikten sonra, şu fiyatlar belirlendi: 12 yaş ve üstü erkek kafa derisi için 100 sterlin yeni para birimi, erkek esir için 105 sterlin, kadın ve çocuk esirler için 50 sterlin, kadın ve çocukların kafa derileri için 50 sterlin.”
  17. “Marksist analiz, çok kısıtlayıcı bir mantığa dayanmak yerine, İsrail yerleşimci sömürgeciliğinin gerçekliğini, kapitalizm, sınıf ve emperyalizm/militarizmin karmaşık ve değişen diyalektik ilişkilerini kavrayan daha geniş ve dinamik bir tarihsel perspektife oturtmaya çalışır.” Foster, a.g.e.
  18. https://www.facebook.com/share/p/18naqeDPqk/
  19. Her ne kadar CHP liderliği anlamamakta ısrar etse de dünya nüfusunun ezici çoğunluğu sorunun 7 Ekim Aksa Tufanı değil yüz yıla yakın bir zamandır süren Nakba olduğu konusunda çok net. CHP milletvekili Namık Tan, “Ortadoğu’da gerginlik 7 Ekim 2023’te Hamas’ın Gazze’den çıkıp İsrail’e saldırmasıyla başladı” diye yazabiliyor hâlâ. Bu cümlenin altına yazdıkları hangi tutuma sahip olursa olsun bölge hakkında oldukça aymaz bir yaklaşım.
  20. https://marksist.org/1979-sura-devriminden-humeyni-karsi-devrimine-iran/
  21. https://www.bbc.com/news/articles/c17v8y0z9z2o
  22. https://tr.euronews.com/2026/04/13/beyaz-saray-vatikan-hattinda-ipler-geriliyor-trumptan-papa-leoya-agir-elestiriler
  23. https://marksist.org/sahar-delijani-bir-iran-hapishanesinde-dogdum/
  24. Marx için, transatlantik köle ticareti, hem Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyindeki plantasyonlarda sermaye birikiminin hem de Sanayi Devrimi’nin merkezinde yer alan İngiliz pamuk endüstrisinin dayandığı ‘kaide’ idi. Foster, a.g.e.
  25. Draper, 2023.
  26. https://www.instagram.com/sozialismus_von_unten/p/DVguNPFChUk/
  27. https://prensaobrera.com/internacionales/unamonos-en-la-lucha-global-para-derrotar-la-ofensiva-imperialista-de-trump

sosyalizm