Alex Callinicos*
Bugün sizlere çok da uzağınızda olmayan bir coğrafyada, İran İslam Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında devam eden savaştan bahsetmek istiyorum. Her şeyden önce şu gerçeği kavramak son derece önemlidir: Bu çatışma yalnızca savaşı yürüten üç düşman güç arasındaki bölgesel bir mücadeleden ibaret değildir, gerçekten küresel bir öneme sahiptir. Aşırı solda yer alan bazı kesimler, dünyadaki emperyalistler arası çatışmaların şiddetlenmesini Üçüncü Dünya Savaşı’nın habercisi olarak yorumluyor. Bu yaklaşım biraz abartılı olsa da savaşın yaratacağı ekonomik ve jeopolitik etkilere baktığımızda, asıl meselenin ABD emperyalizminin geleceği olduğunu ve çatışmanın küresel bir boyut taşıdığını net bir şekilde görebiliriz.
Bugün yaşananları doğru okuyabilmek için, yüz yılı aşkın bir süre önce Lenin, Rosa Luxemburg ve dönemin diğer devrimci Marksist önderleri tarafından Birinci Dünya Savaşı sırasında formüle edilen Marksist emperyalizm teorisine başvurmamız gerekir. Bu teoriye göre; milyonlarca insanın hayatına mal olan jeopolitik mücadeleler ve Birinci Dünya Savaşı gibi yıkıcı çatışmalar, birtakım politika hatalarının, istisnaların veya belirli liderlerin kişisel hırslarının bir sonucu değildir. Aksine bu savaşlar, önde gelen kapitalist güçler arasındaki acımasız rekabete dayanan emperyalizmin doğasının kaçınılmaz bir sonucudur. Lenin’in vurguladığı üzere, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm; gelişiminin belirli bir evresinde, egemen güçler arasında dünyada kimin hâkim olacağına dair hem ekonomik hem jeopolitik hem de potansiyel olarak militarist bir rekabet sürecini tetikler.
Bu tür küresel hegemonya çatışmalarının sonuncusu, 1945’te sona eren İkinci Dünya Savaşı’ydı ve bu savaşın ardından ABD, küresel ölçekte egemen kapitalist güç olarak öne çıkmıştı. Ancak günümüzde ‘ABD hegemonyası’ olarak adlandırılan bu gücün belirgin bir şekilde gerilediğine tanık oluyoruz. ABD ordusunun Irak ve Afganistan’da uğradığı askeri yenilgiler ile doğrudan ABD’de patlak veren küresel finansal kriz, bu çöküşün en net işaretleridir. Uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında bundan çok daha önemlisi, Çin’in ABD hegemonyasına karşı en büyük rakip olarak yükselmesidir. Dünyanın lider ekonomisi ve her kategoride en büyük endüstriyel üreticisi konumundaki Çin, askeri yeteneklerini geliştirerek ABD’yi Pasifik’ten dışlamaya çalışmakta, ileri teknoloji, yapay zekâ ve elektronik araçlar gibi ABD’nin son dönemde ekonomik açıdan en güçlü olduğu alanlarda ona ciddi bir şekilde meydan okumaktadır.
Daha az Avrupa merkezci bir yaklaşımla ‘Batı Asya’ olarak da adlandırılan ve sizin de içinde bulunduğunuz Ortadoğu bölgesi, tarih boyunca ABD’nin küresel hegemonyasını inşa etmek için kullandığı bir deneme alanı olmuştur. ABD 1956 yılında çökmekte olan İngiliz ve Fransız imparatorluklarının İsrail’le ittifak kurarak Mısır’a saldırmasını engellemek için müdahale etmiş, 1980 yılında ise dönemin başkanı Carter aracılığıyla enerji kaynaklarını tehdit eden herhangi bir güce karşı savaşa girilebileceğini ilan eden Carter Doktrini’ni yürürlüğe koymuştur. Bu doktrin, 1991 Körfez Savaşı ve 2003 Irak işgali gibi bir dizi savaşa zemin hazırlası. Ne var ki bu coğrafya, ABD için kontrol edilmesi ve egemenlik kurulması son derece karmaşık ve zor bir bölgedir. Barındırdığı petrol ve doğalgaz rezervleri nedeniyle, özellikle Irak ve Körfez devletlerini oluşturan Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap diktatörlükleri açısından hayati bir öneme sahiptir. Günümüzde net bir enerji ihracatçısı konumunda olan ABD’nin kendisinden ziyade, küresel ekonominin iki büyük merkezi olan Batı Avrupa ve Doğu Asya için kritik bir enerji tedarikçisidir.
Bölgenin sahip olduğu devasa petrol zenginliğinin de etkisiyle, Marksistlerin ‘alt emperyalist’ olarak adlandırdığı yerel güçler, kıyasıya bir hakimiyet rekabetine girmektedir. ABD’nin bölgedeki kilit müttefiki ve uydusu konumundaki İsrail’in yanı sıra İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve geçmişte Irak gibi ülkeler bu bölgesel satrancın önemli aktörleri. Ancak bu yerel güçlerin çıkarları, her zaman ABD emperyalizminin çıkarlarıyla örtüşmüyor. Nitekim son yıllarda Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri, ABD’yle ilişkilerini tamamen koparmadan en büyük enerji tüketicileri olan Çin’le daha fazla yakınlaşmaya başladı. Aynı zamanda bu bölge; 1978-1979 İran Devrimi, 2011 Arap ayaklanmaları ve kendilerini yerlerinden eden, mülklerine el koyan ve ezen Siyonist yerleşimci devlete karşı 1947-1948’den bu yana kesintisiz olarak devam eden Filistin ulusal kendi kaderini tayin mücadelesi gibi aşağıdan gelen büyük halk hareketlerine sahne olan istikrarsız ve çalkantılı bir coğrafya.
Bölgenin yönetim zorlukları, birçok açıdan 1978-1979 İran Devrimi’yle özetlenebilir. Şah’ın devrilmesiyle sonuçlanan bu süreçte, işçi sınıfı önderliğindeki kitlesel mücadelelerin kazanımlarını gasp eden mevcut İslam Cumhuriyeti rejimi o devrimin bir ürünü, daha doğrusu bir karşı devrimin aracıdır. Karşı devrimci rolüne rağmen İran rejimi, devrimin bayrağını sahiplenerek kendisini hem ABD hem de İsrail’in kararlı bir rakibi olarak sunmuş, bu sayede kendi halkı nezdinde ve bölgede meşruiyet kazanmıştır. Bu siyasi pozisyon, örneğin 2003’teki ABD-İngiltere işgalinden sonra ABD tahakkümüne direnenleri desteklemek için edilen müdahaleler gibi hamlelerle Amerikan çıkarlarına büyük zararlar verdi.
Gerek Donald Trump gerekse Benjamin Netanyahu, İran’a saldırmalarını bu rejimi nihayet devirmek için yakaladıkları bir fırsat olarak gördü. Son iki yılda İsrail, 7 Ekim saldırılarına eşi görülmemiş bir hava gücü, istihbarat desteği ve yıkıcı bir şiddetle karşılık vererek bölgedeki düşmanlarını yok etmeyi amaçlıyor. Özellikle geçen yılın haziran ayında İran’a yönelik düzenlenen saldırıların ardından Trump ve Netanyahu, Tahran rejiminin çok zayıfladığına ve kolayca yenilebileceğine inanmıştı. Ancak kendi açılarından ne yazık ki yanıldıkları ortaya çıktı ve yaptıkları hamleler yalnızca kendi güçlerinin sınırlarını gösterdi.
Bunu, bölgede üretilen petrol ve doğalgazın dünyaya açıldığı dar bir geçit olan Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması meselesinde çok net görüyoruz. Tıpkı 1980’lerdeki uzun süren İran-Irak savaşında olduğu gibi, baskı altındaki İran rejimi tankerlere saldırıp Boğazı Batı yanlısı gemilere kapatarak karşılık verdi. O dönemde ABD, deniz ve hava gücünü kullanarak müdahale etmiş, İran’ı büyük bir baskı altına alarak Saddam Hüseyin rejimiyle barış anlaşması imzalamaya zorlamıştı. Ancak bugün Boğaz yeniden kapalı durumda. Bunun nedeni kısmen İran rejiminin ideolojik bir siyasi yapıya sahip olması gerçeğidir. Rejimin ideolojik temellerini kavrayamayan Trump’ın, Yüce Lider Hamaney’i öldürmenin tıpkı Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmak gibi direnişi sonlandıracağını sanması stratejik bir aptallıktı. İran rejimi halkın çoğunluğu tarafından nefret edilen ve protestoları son derece acımasızca bastıran bir yapı olsa da, kendi içinde çok organize ve önemli bir azınlık tabanına dayanmaktadır. İsraillilerin kutlamalarına rağmen, Hamaney veya Güvenlik Şefi Larijani gibi liderlerin suikastları rejimin iradesini kırmaya yetmedi. Aksine İran, devasa insansız hava aracı ve füze cephaneliği sayesinde uğradığı onca tahribata rağmen mücadelesine devam edip yalnızca İsrail’e değil, bölgedeki ABD üslerine ve çeşitli Körfez ülkelerindeki enerji merkezlerine zarar vererek küresel ekonomiyi adeta rehin aldı.
İşte bu noktada ABD’deki ekonomi muhabirlerinin uydurduğu TACO (Trump Always Caves Out/Trump Her Zaman Korkup Kaçar) tabiriyle tanımlanan Trump’ın ikilemi ortaya çıkıyor. Trump geçen yıl gümrük vergilerinde yaptığı gibi, başlangıçta büyük ve aşırı tehditler savuruyor ancak işler zorlaştığında giderek saçmalayan ve gerçeklikle ilgisi olmayan açıklamalarla sahte bir zafer ilan edip geri çekilmeye çalışıyor. Sorun şu ki, tango yapmak için iki kişi gerekir; yani bir anlaşma için her iki tarafın da istekli olması lazım. Oysa İran rejimi, savaşı şu anda durduracak olsalar İsrail ve ABD’nin istedikleri zaman yeniden saldıracağını bildiği için anlaşmayı tercih etmiyor. İsrail’in tüm muhalefeti ezmek için aşırı şiddet kullanma politikasını sürdürmesi ve Gazze’deki soykırımı Hizbullah’ın direniş tabanını oluşturan Lübnan’daki Şii nüfusa yayma girişimleri de bu tehlikenin ne kadar gerçek olduğunu kanıtlıyor. Savaş Trump’ın açıklamasıyla sona erse bile, İran rejimi tehdit altında kalmaya devam edeceğinden mücadeleyi sürdürmekte ve küresel ekonomide büyük bir kargaşaya yol açmakta.
Tüm bu yaşananlar büyük bir sorun doğurarak, ABD emperyalizminin itibarını ve güvenilirliğini ciddi bir teste tabi tutuyor. Başarısız olarak görülmek istemeyen ABD, tıpkı 60’lar ve 70’lerdeki Vietnam Savaşı ile 2003’teki Irak Savaşı yenilgilerinde olduğu gibi, kaybettiği anlaşıldığında bile kendi itibarını korumak ve aşağılanmamak amacıyla savaşa devam ediyor. Bu öznel bir gurur meselesinden ziyade, güvenilirliklerini yitirmeleri halinde dünyadaki diğer egemen sınıfların onlara artık güvenmeyecek olmasıyla ilgili. Çin’in giderek artan ekonomik ve jeopolitik gücüyle hegemonyaya karşı dev bir rakip olarak belirdiği şu dönemde, bu konu özellikle büyük önem taşıyor. Zira hasar çoktan verildi. Çin’le biraz yakınlaşsalar da temelde ABD emperyalizmine bel bağlayan, kendilerini devrimden beri İran’dan ve Saddam’ın Kuveyt işgalinden askeri olarak koruması için ABD’ye büyük rüşvetler veren Körfez hükümdarları artık büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Topraklarındaki havaalanları, petrol sahaları ve ABD üsleri İran füzeleriyle yanarken, ABD’nin kendilerini koruyamayacağını biliyorlar. ABD’nin İran’ı yenmek için askeri varlıklarını Pasifik’ten Ortadoğu’ya kaydırması, yükselen Çin emperyalizmine karşı ABD’yi bir koruyucu olarak gören Güney Kore ve Japonya gibi yakın müttefikleri de etkiliyor. Onlar da artık ABD emperyalizminin kendilerini kurtaracağına güvenemeyeceklerini fark etmekte. Bahislerin bu kadar yüksek olduğu bu zorlu ortamda, Alman askeri teorisyen Clausewitz’in ünlü ‘savaşın sisi’ tabirinde belirttiği gibi, başlayan bir savaşın gidişatını tahmin etmek çok zordur. İran’ın askeri açıdan sağ çıkması ve hayatta kalması onun için bir kazanım sayılırken, ABD ve İsrail’in bu savaşı kazanacağı hiç de belli değil. Nitekim şimdiden hedeflerini ‘rejim değişikliği’nden, ‘rejimi zayıflatmak ve boyun eğdirmek’ noktasına çekerek geri adım atmaya başladılar.
İşin ciddiyetinin bu denli büyük olduğu bir ortamda, devrimci sosyalistlerin önünde üç temel görev bulunuyor:
Birincisi, amasız fakatsız bu savaşa karşı çıkmaktır. Avrupa hükümetlerinin bile ‘yasadışı ve aptalca’ olarak nitelendirdiği bu yıkıma karşı sadece sözde bir muhalefet sergilemekle kalmamalı, buna karşı hareketler oluşturmalı, gösteriler düzenlemeli ve örgütlenmeliyiz. İsrail’de soykırımcı yerleşimci devletle işbirliği içinde olan kendi hükümetlerimizi ve iş dünyasını teşhir ederek, İsrail’in ekonomik olarak tamamen izole edilmesi için çabalarımızı katlamalıyız.
İkincisi, spesifik olarak bu savaşta sadece çatışmanın bitmesini değil, İran’ın kazanmasını desteklemektir. Bu tavır, İran’daki İslam Cumhuriyeti rejimine yönelik hiçbir siyasi destek anlamına gelmez. İran rejimi de dünyadaki diğer hükümetler kadar kapitalist çıkarları temsil eden, halkını son derece acımasızca baskı altında tutan bir karşı devrim ürünüdür. Biz devrimci sosyalistler, siyasi olarak karşı çıktığımız İran rejiminin, İranlı işçiler ve geniş halk kitlelerinin oluşturduğu tabandan bir hareketle devrilmesini istiyoruz. Ancak bu savaş bağlamında en iyi senaryo İran’ın kazanmasıdır. Zira bu durum, ABD emperyalizmini ve onun Siyonist bekçisini bölgede zayıflatıp rezil edecektir.
Üçüncüsü, bölgede devrimci ruhu, devrimci eylemleri ve devrimci hareketleri desteklemektir. Bu bölge, işçi kitlelerinin rejimin yıkılmasında büyük rol oynadığı 1978-79 İran Devrimi’nde ve 2011 yılında Mısır gibi ülkelerdeki büyük ayaklanmalarda gördüğümüz üzere muazzam bir devrimci geleneğe sahiptir. Savaşın tetiklediği ekonomik kriz, mevcut yozlaşmış rejimlere karşı daha fazla kitlesel tepkiye yol açabilir. İsrail’e isabet eden füzeleri izleyen ve bölgedeki istikrarsızlığı takip eden insanlar, Körfez’in yozlaşmış yöneticilerini devirebileceklerine ve kendi liderlerine karşı çıkabileceklerine dair cesaretleniyor.
Devrimci Marksist fikirleri yaymak ve devrimci örgütlenmenin toplumda derinlemesine kök salıp gelişmesi için tarihsel bir andayız. Sisteme ve ABD emperyalizmine yönelik asıl tehdit, emperyalist rakiplerden değil; ayağa kalkan, sömürülen ve ezilen emekçi kitlelerden gelecektir.
* Bu yazı, İngiltere’deki Socialist Workers Party’nin (Sosyalist İşçi Partisi) üyesi Alex Callinicos’un DSİP tarafından düzenlenen Sosyalist Tartışma programına gönderdiği konuşmasının bir dökümüdür.
