Neoliberal Kentleşme Sürecinde Hayvan Hakları

Çağdaş KÜPELİ

Türkiye’de sokak hayvanlarına yönelik sistematik şiddet artarak devam ediyor. Her gün sokak hayvanlarına yönelik çeşitli şekillerde gerçekleşen şiddet haberleriyle veya paylaşımlarıyla karşı karşıya kalıyoruz. 

Sokak hayvanlarına yönelik düşmanlığın ana kaynağı onların kontrolsüz biçimde üremelerinin yarattığı çeşitli sorunlar olarak lanse edilse de gerçekliğin bu durumla ilgisi olmadığını çok iyi biliyoruz. Böyle olsa bile hayvanlara karşı şiddetin, saldırının ve istismarın nedeni onların artan nüfusu olabilir mi? Elbette olamaz. 

İnsanların yoğunluklu olarak kentlerde yaşamasıyla birlikte gelişen toplumsal ilişkilerdeki değişim; kolektif yaşamdan uzaklaşılması, insan merkezli düşüncenin baskın hâle gelmesi, bencilleşme, yabancılaşma gibi konular yaşanılan bu şiddet sarmalını açıklamamızda üzerinde düşünülmesi gereken gerçekliklerdir. 

Liberalizmin siyasi temsilcisi Margaret Thatcher, “Toplum diye bir şey yoktur. Birey olarak erkekler ve kadınlar, bir de aileler vardır.”1 Derken kapitalizmin neyin üzerinden yükseleceğini ve ideolojik yönünün ne olması gerektiğini belirlerken, bu kategoriye girmeyen ne varsa yok sayılmasını da salık verir. Bu belirlemenin içinde yer almayan kategorilerin yok sayılması karşısında, Francione’de “Beyaz olmayanlara, eşcinsellere, kadınlara karşı görmezden gelme; hayvanlara da aynı şekilde uygulandı.”2 der. (Francione, 2018) Hayvanlara ve haklarına karşı bu görmezden Thatcher’ın ortaya koyduğu anlayış ve insan merkezli bakış açısıyla yoğrularak sürüyor. 

Bu görmezden gelmenin doğurduğu şiddet ise bireysel bir şiddetten öte politik bir şiddet ve örgütlü kötülük halini almıştır. Özellikle iktidara yakın sosyal medya hesaplarından pompalanan köpek düşmanlığı çeşitli manipülatif, kurgulanmış paylaşımlar çeşitli trol ağları tarafından gerçekleştiriliyor. 

İnsan merkezli bir bakış açısıyla, ‘insan yararına’ olduğu söylenen bu paylaşımların anlattığı şu: “Sokakta hayvan olmaz, Avrupa sokaklarında kedi ya da köpek gördünüz mü?” oluyor. Bu işin nasıl yapılacağı konusunda ise ‘en vicdanlı’ söylemleri “barınaklara kapatılsın” oluyor. Tabii, ekseriyetle söylenenler “katledilsin, yok edilsin, sokaklar temizlensin” gibi katliamcı ve faşizan yöntemler oluyor. Bu söylemler de suçlu hayvanlar olurken, belediyenin yasayla tanınmış görevlerini yani örneğin kısırlaştırmayı hakkıyla yapmamış olması, bunu bir maliyet unsuru olarak görmesi sorgulanmıyor bile. Ya da insanların sorumsuzca, kolayca hayvan sahiplenip ilk sıkıldığı anda sokağa kolaylıkla atabilmesi mevzu edilmiyor. Ya da köpek satışları sorgulanmıyor. “Ne de olsa ekonomi de özgürlük var.” Değil mi?

Toplumsal yaşamımızın, kültürel kodlarımızın içine işlemiş, bugüne kadar binlerce yıldır birlikte yaşadığımız sokak hayvanlarına karşı duyulan bu nefretin gerçek sebebi ne? Temiz ve güvenli sokaklar isteği mi? Bu kesinlikle değil diyebilirim. Güvenli sokaklar beton yığınlarıyla, dikenli tellerle örülmüş siteleriniz mi? Temiz sokaklar egzoz dumanıyla, ağaçsız, kuşsuz, hayvansız bir yaşam tahayyülünüz mü? Bu özlem bu istek ne zamandır insanlarda var? Herkes böyle mi düşünüyor yoksa yaratılan büyük bir algı mı söz konusu? 

Yoksa sadece yaşanılan ekonomik kriz mi? Yoksullaşma mı? Ülkede artan şiddetin bir yansıması mı? Farklı olana yönelik artan tahammülsüzlük ve şiddet mi? Yoksa iktidarın toplumsal bölünmeyi en uçta seyredebilecek tartışmaları güçlendirerek arttırma çabası mı?

Bunlar var elbette. 

Ancak ben daha çok şehirlerimizin bilinçli bir şekilde hayvansızlaştırma politikasını irdelemek istiyorum.

Ne oldu da bahçemizin, sokağımızın hayvanları bizlerden koparıldı, koparılıyor. Yaban hayvanları ise, yani tilki, kurt vb. çok daha önce koparılmıştı. 

Kumru, bülbül, iskete, saka vb. yabani kuş türleri de şehir merkezlerinden yok oldu. Çünkü bahçeler yok edildi. İklim şartları uygun olmasa da ‘modern yaşama’ uygun ağaçlar getirildi. Bu kuşların beslendiği çitlembik, dut, yabani gül, asma, böğürtlen gibi ağaç ve çalılar sökülüp atıldı. Ankara’da doğup büyümüş olan birisi olarak söyleyebilirim ki Ankara’nın bahçeleri meyve ağaçlarıyla doluydu. Kaysı, armut, dut, badem, kiraz, vişne, nar, ayva, şeftali, elma… Saymakla bitmezdi. Meyveyi ağacından yerdik. Bizimle birlikte yaşayan canlılar da… Yerlerini betonlar aldı, iklim şartlarına uygun olmayan kuruyan ağaçlar aldı, belediye çeşitli görsellik için ağaçlar getirdi, kurudular. 

Tavuklar ve horozlar da gitti şehirlerden. Çünkü onlar artık endüstriyel üretimin bir parçası olacaktı. Kentsel dönüşüm öncesinin unutulası simgesiydi onlar. Apartmanlarda oturanlar için artık onlar “gelişmemiş şehirlerin” kötü bir anısıydı. Kasaba kültürünün bir parçası. Kazlar zaten çok önceden gitmişti. Ördekler sadece parklarda ya da hayvan esaretinin mekanlarından olan hayvanat bahçelerinde görebilirdiniz. Kentler dönüşmeden önceki yapılarda yer alan kuş evleri yeni mimarilerde yer almıyordu. Kuşlar da “pisletiyordu” değil mi? Temiz şehirlerimize yakışmazdı. O güzel balkonlarımıza hiç giremezlerdi. Kuş savar CD’lerle başladı onları uzaklaştırmamız. Sonra o çirkin, ucu sivri plastikler kapladı balkonları…

Şimdi sırada köpekler, sonra kediler ve kirpiler, bu martılar da evlere dadanmasalar iyiydi. 

Hep bir ağızdan batı özlemi temiz ve güvenilir sokaklar talep edildi: “Batı da sokakta hayvan mı var?” Yok evet, soykırım yaptılar, katlettiler. 

Şimdi ise bu hatalarından dönmeye çalışan ülkeler de var. Yakın zamanda Batı Avrupa şehirlerinde, “yabanıl hayat” olarak bilinen, aralarında geyiklerin, vahşi hindilerin, vaşak ve pumaların da bulunduğu hayvanların “şehre dönüşü” olumlulukla karşılanabilmektedir. 

Topluma vaaz edilen şu: Bırakınız parkları, yolları, bahçeleri, bir ağacın gölgesi altında dahi hayvanlara yer yok. Suyun ticarileşmesi, meraların yağmalanması, ormanların katledilmesi büyük bir ekolojik yıkımı da beraberinde getiriyor. Bu yıkım sadece bizi değil virüs gibi yayılan neoliberal bireyselleşmenin buna bağlı olarak artan narsist karaktere sahip olan milyonların görmediği, görmek istemediği hayvanlar da acı bir biçimde etkileniyor. Bu neoliberal kentsel dönüşüm sürecinde: “insana ‘yararsız, faydasız’ ne varsa yok edilmelidir” denmektedir. 

Yeni dönemin ‘modern’ kentlerinde makbul ve güzel olan işlevsel, faydalı ve ekonomik olmak zorundadır.  Artık kentlerde bırakınız doğayla uyum içinde yaşamayı toplumsal çıkarlar bile önemsenmemektedir. Bunların yerine sermayenin rant beklentisi, yaratılan talep ve müşterinin arzusu önemsenmektedir. Sahip olmak arzusu, her şeyin hızla tüketilebilir olması bu yeni ideolojinin temel itkisidir. O yüzden sahipsiz olan değersizdir. O zaman o fazlalıktan başka bir şey değildir ve derhal atılmalı, uzaklaştırılmalıdır. Kentin dokusu da görünümü de buna göre şekillenmelidir. Arzu edilen güzelliğe ancak bu şekilde sahip olunabilir ve hızla tüketilebilir. Bu ideoloji şu düşünüşe ve davranışlara neden olur; “bir kedi benim yalnızlığımı paylaşıyorsa değerlidir ancak bu oranda faydalı bir canlı olabilir. Bir köpek çocuğum onunla oynadığı oranda ve zamanda değerlidir sonra atılabilir.” Ama bu köpek sokaktan alınamaz illa satın alınıp, tüketilmeli ve sonra atılmalıdır. 

İşte bu neoliberal kentleşme sürecinde sokak hayvanlarına da yer yoktur. Rant politikalarıyla yaratılmaya çalışılan ‘mega şehirler’de onların deyimiyle sahipsiz hayvanlara yer yoktur. Çünkü sahipsiz hayvan, onların mahremiyetine, özel yaşamlarına bir tehdittir. Modern yaşamın arınma seanslarını sekteye uğratır. “Herkes iyi yaşamayı hak ediyor” sloganlı projelerle lüks projelerle sözüm ona kentler sterilleştirilirken hayvanlar kentlerden sökülüp atılıyor. İyi yaşamak hayvansız yaşamak, steril olmak hayvansızlaşmak olarak kavratılırken hayvansız yerleşimler sermaye için yeni bir pazarlama konusu hâlline getirildi. 

İşte iktidarın tam istediği de budur. Doğayla insanın bağının koparıldığı, empati duygusunun çocuklardan sökülüp atıldığı, doğayla ve hayvanlarla kurulan ilişkinin alınıp satılabilir yani sahip olma ya da olmama ilişkisi üzerinden kodlandığı bir yaşam. Kapitalizm için de ekolojik altüst oluşun anahtarı; her şeyin alınıp satılabilir olduğu bir yaşam değil mi?

Şehirde yaşayan insanların oranı artarken buna paralel olarak yaban hayvanları ve bitki ve ağaçlar dahil tür ve çeşitlilik azalıyor. Yani Georg Simmel’in çalışmalarında vurguladığı gibi bu anlayış ve kavrayış, doğadan keskin bir kopuşu da beraberinde getiriyor. İnsan nüfusunun artışı ile şehir yaşamı, şehrin dokusu değişirken; üst gelir grubunun yaşadığı özel alanlar, korunaklı siteler artıyor, işçi mahallelerinde ise TOKİ’ler yükseliyor. Kentlerin neoliberal dönüşümü de hızlandırıyor. 

Günümüzde dünya insan nüfusunun %55’ü şehirlerde yaşıyor. Bu oran ise gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise %80 civarında.  Kuzey Amerika’da %82, OECD üyesi ülkelerde %8o.

Türkiye’de 2019 yılında %92,8 olan il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı, 2020 yılında %93 oldu. Diğer yandan belde ve köylerde yaşayanların oranı %7,2’den %7’ye düştü. 20. yüzyıl başında yeryüzünde sadece 12 şehrin insan nüfusu 1 milyon ve üzerindeydi. 1950’ye gelindiğinde bu rakam 83’e ulaştı. Bugünse dünyadaki her sekiz şehirliden biri, nüfusu 10 milyonun üzerinde bulunan 33 mega-şehirde yaşıyor. 2030 yılında bu rakamın 43’e ulaşacağı tahmin ediliyor.  (Alkan, 2020).

Kentler,  sanayileşme ve işçileşme ile birlikte ekonomik, siyasal ve kültürel değişimlerin ve farklılaşmanın belirgin bir biçimde yaşandığı yerler olmuştur. İngiliz Parlamentosu’nun yangın sonrasındaki yenilenmesi tartışmalarında Winston Churchill 1943’te Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada; “Önce biz yapılarımızı şekillendiriyoruz, daha sonra da onlar bizi şekillendiriyor”3 demiştir. Yapısal değişiklikle birlikte doğa algımızın, hayvanlara bakışımızın, yaşama bakışımızın da değişebileceğini anlatan bir söz olarak tarihe geçmiştir. 

Kentsel dönüşüm sonucu insanların kendilerini hayvanlardan en uzak hissettiği yerler haline dönüşmüş durumda olmasının nedenlerinden birisi de bu. 

Neoliberal ideolojinin en önemli özelliklerinden birisi de unutturma yeteneğidir. Katliamları unutturur, geçmişi unutturur. Kendisini ezeli ve ebedi olarak anlatır. Geçmişi olmayan her daim yeni olandır. Eskiye karşı büyük bir nefret vardır. Zygmunt Bauman’ın Akışkan Hayat kitabında anlatmaya çalıştığı gibi bu düzende her şey akışkandır. Yeni, bu akışkanlık içindedir. Yakalamak için eskiye dönüp bakamayız. 

Şimdi de bize sokak hayvanlarıyla yaşadığımız birlikte evrimleştiğimiz, birlikte yaşadığımız zamanları unutturmaya çalışıyorlar. Sokak hayvanlarının modern şehirlerin bir unsuru olamayacağını bunun bir tür “ilkellik ve geri kalmışlık” göstergesi olduğunu anlatıyorlar. Bunun kırsallığa ait bir kültür olduğunu ve kırsal geçmişimizin silinip atılıp unutulması gerektiğini söylüyorlar. Hayvanlarla kurulacak ilişki ancak yunus parklarında, hayvanat bahçelerinde, avcılıkta, evde, AVM’lerdeki hayvan hapishanelerinde, şehrin dışında tüketim amaçlı kurulmuş çiftliklerde olabilir diyorlar. 

Bu bize şunu gösteriyor: Kentsel değişim ve dönüşümler politik bir süreçtir ve kapitalist değişim ve dönüşümden bağımsız değildir. Dolayısıyla mekânın örgütlenmesi ideolojik bir sürecin ürünüdür. Tarafı, öznelliği, yönü vardır. Bu haliyle kentsel mekânların yeniden şekillenmesiyle kapitalizmin yeniden üretimi arasında da doğrudan bağlantı vardır. 

Kentlerin hayvansızlaştırılması da doğrudan politik bir meseledir ve kapitalist dönüşüm sürecine içkindir. Yani bazı kesimlerin söylediğinin aksine hayvan meselesinin politikleştirilmesi “burjuva hassasiyetleri” ile açıklanamaz. Bizatihi kapitalizme ve onun yaratmak istediği kültüre karşı bir duruştur hayvan haklarını savunmak. Toplumsal cinsiyet ve ekoloji sorunlarına da zamanında bu tür “burjuva hassasiyeti” yakıştırması yapanların, bugün ekoloji mücadelesini ve diğer eleştirdikleri konuları savundukları gibi hayvan hakları ve özgürlüğü mücadelesini de sahipleneceklerine yönelik umudum var. 

Neoliberal kentsel dönüşüme karşıysak kentlerin bu politika çerçevesinde hayvansızlaştırılmasına da karşı olmamız bir zorunluluktur. Çünkü hayvanlar bu dönüşümün en mağdurları, en çok zarar görenleri arasındadırlar.  Hayvanlar kapitalizmin gözüyle ancak “kentsel ekosistemlerin bileşenleri”, şehre girdi sağlayan hammaddeler ya da Ankara, Van kedisi, Sivas Kangal’ı gibi kültürel simge olduğu oranda kabul edilebilirdiler.  

Neoliberal kentleşme ile gelen hayvansızlaştırma süreci bir tür sosyal inşa süreci olarak işletilmektedir. Kentler insan-hayvan ikiliğinin mutlaklaştırıldığı mekânlar haline getirilmek istenmektedir. Unutulmamalıdır ki bu kentsel değişim ve dönüşüm sürecinde sadece hayvanlar yerinden yurdundan edilmiyor. Burada hayvanlarla birlikte insanlar da yerinden yurdundan ediliyor. Bu dönüşüm sürecinde insanlar sokaklarında beslediği hayvanlardan koparılıp başka yerleşim yerlerine atılıyor. Arkada kalan hayvanların ise kaderi bir bilinmeze gidiyor. 

Hayvanlar da insanlar gibi haklarıyla vardır. Hayvanlara bizlerin biyolojik, fizyolojik, psikolojik vb. ihtiyaçlarımızı giderecek birer mal gözüyle baktığımız sürece insanların hayvanlara yaklaşımında anlamlı bir değişim de gerçekleşmez. Dolayısıyla hayvan ile insanın eşit gözetilmesine ihtiyacımız var. Hayvanların da insanlar gibi özgürce hareket edebilme, dinlenme, şiddetsiz bir yaşam sürme, sömürüsüz var olma, iyi koşullarda tutsak olmadan yaşamını idame ettirme hakkı vardır.  Bilinçli bir canlı olarak acı çeken, hisseden hayvanların da temel haklarının anayasal düzeyde tanınması gerekmektedir.

Tom Regan’ın dediği gibi; insan ve hayvan eşit içkin değere sahiptir çünkü önemli bir benzerlikleri vardır: İnsan ve İnsan-dışı neredeyse her memeli, başkasına ifade ettiği anlamdan bağımsız olarak, kendine anlamlı olan bir yaşamın öznesidir:

Yani arzuları ve inançları olan, algılayan, anımsayan, bir amaca yönelik olarak eyleyebilen, kendilerininki de dahil olmak üzere gelecek duygusu olan (yani kendinin farkında ya da bilincinde olan), duygusal hayatı olan, zaman içinde gelişen psikolojik-fiziksel bir kimliği olan, bir çeşit özerkliğe (yani, seçim yapma özerkliğine) sahip olan ve yaşantılarına dayalı bir esenliği olan varlıklardır.4

Bu düşünceden yola çıkan Regan şöyle der: 

Hayvanlara saygı göstermek, bir nezaket meselesi değildir, bir adalet meselesidir. Çocuklara, zihinsel gelişimini tamamlamamış olanlara, demanslı yaşlılara ya da ahlaken edilgin diğer varlıklara karşı görevlerimizin temelinde, ahlaken etkin varlıkların “duygusal ilgileri” yatmaz; onların içsel değerine saygı duyulması yatar. Ahlaken etkin varlıkların ahlaken ayrıcalıklı konumda oldukları anlayışı, mitten ibarettir.5

Bir sokak hayvana zulmeden birisi varsa o da bir canlıya zulmetmenin cezası neyse o cezaya çarptırılmalıdır. Bir köpeğin bir insanı ısırması onun yaşam hakkını ortadan kaldırmaz. Çünkü o köpek de bir yaşamın-öznesidir ve bundan kaynaklı hakları vardır. Hayvanlar kimsenin kişisel mal varlığı da değildir. Nasıl ki insanın vücut bütünlüğünün korunması esası varsa eşit gözetilme ilkesi temelinde hayvanın da vardır. T.C. Anayasa’sının “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17’nci maddesinin, ikinci ve üçüncü fıkrasında; “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz, kimseye eziyet ve işkence yapılamaz” maddesi hayvanlar için de geçerli olmalıdır.6

Kanunlar, yasalar, anayasalar hayvan haklarının kabullenilmesi açısından yetersizdir. Hâlâ hayvan hakları tam olarak tanınmamaktadır. Bu konudaki mücadele önemlidir değerlidir. Ancak asıl olarak hayvan hakları mücadelesini neoliberalizme karşı mücadelenin de bir parçası hâline getirmeliyiz. Neoliberalizm karşısında özel alanları çoğaltarak değil kamusal yaşamı kolektif bir şekilde eşitlik ve adalet terazisini kurarak durmalıyız. Bunu her canlının yaşam hakkını savunarak, özgürlüğünü savunarak yapmaya ne dersiniz? 

KAYNAKÇA

Bauman, Zygmunt, 2020, Akışkan Hayat. Çev. Akın Emre Pilgir. Ayrıntı. 

Churchill, S. Winston, 1944, Onwards to Victory: War Speeches by the Right Honorable Winston Churchill. Boston: Cassell and Co.

Francione, Gary L., 2022, Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?, Çev. Renan Akman-Elçin Gen, İletişim Yayınları: İstanbul. 

Thatcher, Margaret, 1987, Vikipedihttps://tr.wikiquote.org/wiki/Margaret_Thatcher

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1982 , https://www5.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2018.pdf

Regan, Tom (2005). “Hayvan Hakları İçin Temel Argümanlar”, Birikim,

https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-195-temmuz-2005/2379/hayvan-haklari-icin-temel-argumanlar/5910 (Erişim Tarihi: Temmuz 2005)

Çelikbilek, Ayça, 2017, “Modern Kentlerin Yaratılmış Güzellik Algısı: Türkiye’deki İnşaat Sektörünün Modernizm Pazarlaması Üzerine Bir İnceleme”, Medeniyet ve Sanat Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/355861 

sosyalizm