İsrail’in krizi ve Filistin direnişi: Tevfik Haddad ve Ilan Pappé ile röportaj

İsrail’de yapılan seçimlerin sonucunda, başında Benjamin Netanyahu’nun bulunduğu aşırı sağ bir hükümetin kurulması, -İsrail Savunma Güçleri’nin Cenin mülteci kampına temmuz ayındaki saldırısı da dahil- Filistinlilere yönelik daha fazla saldırının gerçekleşmesine neden oldu. Seçimler aynı zamanda İsrail nüfusunun kendi içinde de çatışmalara yol açtı; Netanyahu’nun anayasa mahkemesini doğrudan siyasal kontrol altına alma girişimi bu çatışmaları tetikledi. Kudüs’te yaşayan Filistinli gazeteci/yazar Tevfik Haddad ve Avrupa Filistin Çalışmaları Merkezi’nin yöneticisi, İsrail doğumlu akademisyen Ilan Pappé ile yaptığımız bu röportajda hem İsrail’in siyasal krizinin altında yatan köklü süreçleri hem de Filistin direnişinin durumunu ele alıyoruz. 

Filistin direnişinin değişen dinamikleri

Tevfik Haddad ile röportaj yapan: Anne Alexander

Anne: Filistin’de şu an yaşanan krizi, uzun mücadele tarihi bağlamına nasıl yerleştirirsiniz? Şu anki durumun kökeninin 1990’ların başında Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail hükümeti arasında yürütülen müzakereler sonucunda ortaya çıkan Oslo Anlaşmasıyla ilişkili olan “barış sürecinin” krizinde yattığını söylemek doğru olur mu? 

Tevfik Haddad: Oslo sürecinin “barışla”, Filistinlilerin haklarıyla veya uluslararası hukukla vb. herhangi bir ilgisi olduğu düşüncesinin yanlışlığını vurgulamak önemli. Oslo, Allon Planı’nın uygulanmasıydı. Bu plan ise temelde 1967 Arap-İsrail savaşında ele geçirilen toprakları İsrail’e kalıcı olarak dahil ederken, Filistinlilere sınırlı bir otonomi ve kendi kendini yönetim veriyor, ancak bunu da egemenlik imkânı sağlamadan yapıyordu.1 Otonomi “çözümü” Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme taleplerinden kaçınmayı hedefliyordu. Bu, İsrail’in “Yahudi ve demokratik” karakterinin korunması için gerekli görüldü, eğer 1967’de ele geçirilen topraklardaki işgal süresiz olarak devam ederse, daha fazla Filistinlinin İsrail devletine dahil edilmesi gerekecekti ve bunun yarattığı tehdit, İsrail’in bu karakterini aşındırabilirdi. Böyle bir olasılık İsrail’in Yahudi nüfusunun sahip olduğu demografik üstünlüğü tehlikeye düşürebilirdi.2 1980’lerin başında Filistinliler, İşgal Edilmiş Filistin Topraklarında kitle eylemleri gerçekleştirdiklerinde ve 1980’lerin sonlarında Birinci İntifada olarak bilinen ayaklanmayı başlattıklarında, bu doğrudan yüzleşilmesi gereken bir mesele haline geldi.3

Oslo süreci, Allon planının farklı bir biçimini uygulayarak, bu açmazları çözmeye yönelik bir girişimdi.4 Bu temelde bir Bantustan çözümü biçimini aldı. İsrail’in kalkınma çalışmaları alanındaki akademisyenlerin “yakınsama” olarak adlandırdığı olguyu engellemesi gerekiyordu; ekonomik ve siyasi olarak, İsrail ve Filistinliler arasındaki yakınsama. 1967 savaşından sonra -1967’de ele geçirilen topraklardan önce çizilen ve İsrail’in uluslararası düzeyde tanınmış sınırlarını ifade eden- yeşil hat silindi; artık İsrail, Batı Şeria ve Gazze arasında sınırlar yoktu. 1948’de İsrail kurulurken yüzbinlerce Arap topraklarından şiddet kullanılarak çıkarılmıştı. 1967’nin ardından, Batı Şeria’da ve Gazze şeridinde yaşayan Filistinli mülteciler 1948’de İsrail sınırları içerisinde kalan eski topraklarını ziyaret bile edebiliyordu. Yine 1967’den sonra Filistinliler kitlesel olarak İsrail emek piyasasına girdiler, bu da Gazze ve Batı Şeria’da gelir düzeyinin artmasına neden oldu, bu sayede bazı kurumların inşası sağlandı. Patlak veren Birinci İntifada, bu siyasi çelişkilerden beslendi. Gerçekte, Oslo öncesinde İsrail’in yönettiği gerçeklik sürdürülemezdi. İsrail çaresizce Filistinliler ve İsrail arasında bir tür ayrıma ihtiyaç duyuyordu, ancak bu ayrım gelecekteki bir Filistin devletine temel oluşturmayacak biçimde konulmalıydı. Çünkü İsrail için 1967’de ele geçirilen topraklar Siyonist proje için hem stratejik hem de ideolojik olarak vazgeçilemez önemdeydi. 

Dolayısıyla İsrail’in yaklaşımı İsrailli ekonomist Arie Anon’dan alıntı yaparak söylersek, “ne iki ne tek” oldu. Ne İsrailli ve Filistinlilerin tek bir siyasal varlığın parçası olacağı tek devletli bir çözümü, ne de İsrail devletinin yanında bağımsız bir Filistin devletinin ortaya çıkmasını istiyordu. Bunun yerine iki alternatif arasında sürekli bir kararsızlık görüyoruz. 

Sonuçta Oslo süreci başarısızlığa uğradı, ama onun önemli başarılarından da bahsedelim. Bu başarıların başında, bir “barış yapma” ve “devlet inşası” sürecinin işlediği görünümü verilerek uluslararası toplumun gözünde siyasal durumun karartılması geliyordu. Batılı vergi mükelleflerinin parasıyla sahici bir şeylerin meydana geldiği yanılsaması yaratılırken, gerçekte, bu süreçte yalnızca İsrail işgalinin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunuluyordu. Amaç sistemin parçası haline getirilmiş bir Filistinli seçkinler grubu yaratmak ve Filistinlileri görünüşte İsrail’in sorumlu olduğu alanın dışına yerleştirmekti; gerçekte ise İsrail toprağın ve sözde “özerk” bölgelerin kontrolünü elinde tutmaya devam edecekti. Filistin Otoritesi, bir yandan Filistinlilerin eğitim ve sağlığını yönetirken diğer yandan Filistinliler ile İsrail devleti ve ordusu arasındaki temel bağdaştırıcı olarak işlev görecekti. Böylece “güvenlik” boyutu da dahil olmak üzere “Filistin sorununu” yönetecekti.

Bu durum ciddi çelişkiler taşıyordu. İkili bir altyapının oluşturulması Filistinlilerin ekonomik, siyasi ve hukuki açılardan “İsrail kayıtlarından çıkması”, Filistinlilerin kendi devletlerini oluşturma yolunda oldukları ve bu yüzden artık İsrail’in sorumluluğunda bulunmadıkları gibi bir yanılsamaya neden olmuş olabilir. Ancak bütün sürecin durma noktasına gelmesiyle birlikte bu iddia giderek daha az ikna edici bir hal aldı. 2012’de Uluslararası Para Fonu Filistin Otoritesi’nin özerk davranabilmek için yeterli devlet inşası kapasitesine ulaştığını kabul etti; bu otorite farklı bakanlıklar ile nüfusu idare etmek ve yönetme kapasitesine anlamında, devlet olmanın tüm gereklerine sahipti. Eksik olan egemenlikti. Bu yüzden İsrailliler ve Filistinliler için paralel altyapıların yaratılması giderek daha fazla apartheid’a benzemeye başladı. Böylece Filistinli nüfusu, bazıları son derece acımasızca olan çeşitli baskı, kontrol, izleme yöntemleriyle ve haritalardaki idari sınırların değiştirilmesi yoluyla bastırılmaya çalışıldı. Gazze Şeridi, merhametsiz bir kuşatma politikasına ve Siyonist ordunun Filistinlileri nefessiz bırakmasına karşı sürekli yeniden ortaya çıkan direniş çabalarını yok etmek için İsrail’in aralıklarla düzenlediği “çimleri kesme” egzersizlerine maruz bırakıldı. Gazze’nin kendi kendine yetme imkânı -İsrail’in tarihsel olarak uyguladığı kalkınmayı engelleme politikaları, su sağlayan akiferlerin kirletilmesi, Gazze’nin kısıtlı toprak kaynakları ve dış dünyaya özgürce erişim olanaklarının yokluğu nedeniyle- çok sınırlı. Durumun ne kadar daha böyle devam edeceği belirsiz; İsrail Gazze’yi yaklaşık iki milyon Filistinli mülteci için aşırı kalabalık ve ciddi ölçüde kirletilmiş bir açık hava hapishanesi olarak kullanırken, yalnızca “güvenlik” gerekçesinin arkasına sığınıyor. 

İsrail’in uluslararası alana yansıttığı manzarayı sorgulamaya başladığınızda, Şeria Nehri’nden Akdeniz’e kadar bütün Filistinli nüfusun, İsrail’in bir tür egemenliği ve gözetlemesi altında olduğunu görebilirsiniz. Bu durum İsrail’in bir apartheid devleti olarak sınıflandırılmasını çok daha ikna edici bir hâle getiriyor. Gerçekten de geçtiğimiz yaklaşık son beş yılda, İsrail’dekiler de dahil tüm büyük uluslararası insan hakları örgütleri durumu bu şekilde tariflemeye başladı. Çünkü başka türlü davranmak bu örgütlerin kendi yetkilerine hakaret anlamına gelecekti.  

Tüm bunlardan sonra, Oslo sürecinin İsrailli ve Batılı mimarlarının karşı karşıya oldukları asıl mesele, “Filistin Sorununa” dair teknik çözümlerine ve harita üzerinde yaptıkları değişimlere rağmen temel siyasal sorunları aslında çözememiş olmasıdır. Bugünün Filistinlileri işgale karşı daha az direngen veya Siyonist yerleşimci sömürgeciliğe ve İsrail Devletine karşı daha kabullenici değiller. Barış sürecinin ve uluslararası toplumun kendilerini aldattığını ve ne Oslo Anlaşmalarının ne de uluslararası hukukun kendilerine hiçbir şey sağlamadığını düşünüyorlar. Üstelik son 30 yılda Filistinliler ekonomik açıdan, eğitim açısından ve kurumsal anlamda önemli gelişmeler kaydetti; taleplerini yükseltmekte daha becerikli olan, daha kalabalık bir Filistinli nüfusu var. Tüm bunlar İsrail için çok sorunlu. 

Ekonomik alanda, Oslo süreci Filistinlilerin çeşitli bakanlıklar kurmasına ve devlet kaynakları geliştirmesine izin vererek iki devletli bir çözümü ilerletme iddiasında olsa bile, sonuçta İsrail kalkınmayı engelleme politikalarını sürdürdü. Bunun anlamı, üretici endüstrilerin ortaya çıkmasının ve Filistin’in farklı bölgeleri arasında, sinerji ve üretim fazlası sağlayabilecek yatay bağlantıların gelişmesinin engellenmesiydi. Aksine İsrail, İşgal Altındaki Filistin Bölgeleri’ni bağımlı halde, Güney Afrika’daki Bantustanları hatırlatan bir durağanlığa gömülmüş durumda tuttu. Bu bölgeler İsrail’in rekabet baskısı altında olmayan endüstrilerinden gelen ve Filistin Otoritesi’nin yönettiği alanlara yönelen ithal mallara tabi durumdaydı. İsrail aynı zamanda kontrol noktası sistemini, Filistinli seçkinlerle ekonomik ve siyasal aktörleri utanmazca manipüle etmek için kullandı. 

Ekonomik durumu İsrail’in “kapatma politikası” bağlamında anlamalıyız. Bu politika ile, İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda birbirinden yalıtılmış adacıklar halinde bir takımadada, Filistin halkının yaşadığı alanlara giriş ve çıkışı kontrol eden devasa bir altyapı sisteminin işleyişi kastediliyor. Kapatma politikasının sonucunda Filistinliler ekonomik anlamda kendilerine yeterli bir hale gelemiyorlar ve bu da uluslararası toplum için külfetli bir durum yaratıyor. İsrailliler de bu politikanın yarattığı etkilerden muaf değiller. İsrail, Filistin ekonomisini durdurmaya karar verdiğinde bunun sonuçları İsrail ekonomisinin Filistinli işgücünün akışına bağımlı olan bazı sektörlerinde de -özellikle tarım ve inşaat- hissediliyor.

Anne: Oslo süreci yıllarında Filistin işçi sınıfı nasıl değişti?

Tevfik: Oslo Anlaşmaları İsrail’e eski İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in 1992’de öne sürdüğü bir sloganla ifade edersek “Gazze’yi Tel Aviv’den çıkarma” ve Birinci İntifadadan bir çıkış yolu bulma şansını verdi. Ancak bu süreçte yaratılan Gazze, işlerin olmadığı ve işçilerin, kamu sektörünün şişirilmesi yoluyla maaşlarını uluslararası toplumdan aldığı bir yer halindeydi. Gerçekten de kamu sektörü Gazze işgücünün yüzde 36’sını oluşturuyor; bu oran Batı Şeria’dakinin iki katı. Oslo’dan önce bu ölçekte bir kamu sektörü yoktu. Oslo sürecinden önce İsrail Sivil İdaresi’nde, bütün Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni idare eden yaklaşık 20.000 kişi çalışıyordu. Bu kurumda çalışmak siyaseten güvenilmez olarak görülüyordu. Bugün ise Filistin Otoritesi’nin kurulmasının bir sonucu olarak Filistin kamu sektöründe 150.000’den fazla işçi çalışıyor.  

Filistinli nüfusun bir diğer büyük kısmı yeşil hattın ötesindeki 1967 öncesi İsrail’inin sınırları içerisinde veya Batı Şeria’daki yerleşimlerde çalışıyor. İsrail günün sonunda asıl olarak sömürgeciliğe odaklanmış durumda. 1948’de ele geçirilen topraklarla 1967’de ele geçirilenleri kalıcı olarak birleştirmeye çalışıyor ve bunu yapmak için azımsanmayacak bir işgücüne ihtiyacı var. Oslo sürecinin başında, İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda 200.000’den az yerleşimci vardı, ama şimdi bu sayı 700.000’den fazla. Yahudi yerleşimci nüfusun ihtiyaç duyduğu evlerin ve altyapının inşası için gereken işgücünü sağlayan, büyük oranda Filistinli mülteciler ve köylülerdi. Çünkü İsrail devletinin toprak politikası ve kalkınmayı engelleme siyaseti yüzünden, alternatif ekonomik fırsatlar son derece sınırlı. 

Anne: İsrail’de dinci sağın yükselişiyle ortaya çıkan bugünkü siyasal krizin kökleri nelerdir?

Tevfik: Aşkenaz temelli İsrail seçkinleri ve Oslo Anlaşması’nın gerçekleşmesini sağlayan İşçi Siyonizmi, devletin kurulmasından bu yana İsrail’in siyasal, ekonomik ve kültürel hayatına egemen oldu.5 Bu egemenliklerini kurarken, İsrail toplumu içerisinde pek çok düşman yarattılar. Bu düşmanlar sadece Filistinlileri değil, İsrail içindeki egemen grupların geri kalmış olarak gördükleri dindar Yahudileri ve Orta ve Doğu Avrupa Yahudileriyle aynı tarihi paylaşmayan Mizrahi ve Sefarad Yahudileri kapsıyordu. 1990’larda Aşkenaz seçkinleri kibbutzları özelleştirdiler, Berlin ve New York’ta emlak alıp, borsaya girdiler ve iyi kazançlar elde ettiler. Ancak, Mizrahi ve Ortodoks Yahudi nüfusun da dahil olduğu İsrail toplumunun alt kesimleri büyüyordu. Toplumun bu kesimleri çoğu zaman Filistinlilerle daha yakından etkileşime girdi, çoğu kez daha ucuz olduğu için yerleşimlerde ve Filistinli bölgelerinin çevresinde yaşadı. Aslında “modernite” ve homojen bir Yahudi devletinin yaratılması adına Yahudi nüfusunun bu kesimine uygulanan ayrımcılığın uzun bir tarihi var. Büyük oranda seküler olan ve Yahudiliğin dini prensiplerini tam olarak yerine getirmeyen Aşkenaz seçkinleri, Avrupalı olmayan geleneklere karşı ırkçılığa müsamaha gösterdi ve hatta bazen bu durumu, dindar Ortodoks Yahudiler için üretilen antisemitik karikatürleri benimsemeye kadar vardırdı.  

Ancak, Aşkenazların egemenliğindeki İşçi Siyonizmi, yerleşim projesinin başarısının meyvelerini toplarken bile demografik olarak azalıyordu. Bunun sonucunda hem Aşkenaz seçkinlere diş bileyen, farklı inançlardan toplumsal ve siyasal grupların, hem de onların bir Yahudi devleti olarak İsrail vizyonunun ortaya çıkışına şahit olduk. Bu güçler neticede Likud partisi ve onun savunduğu Revizyonist Siyonizm etrafında tek vücut oldular. Bu akım daha Yahudi üstünlükçüsü bir siyasal hattı savunuyor, liberalizmi hiçbir şekilde umursamıyor ve Siyonist projenin liberal dış görünüşüne ihtiyaç duymuyordu. 

Bu sağcı koalisyon şimdi yeterince büyüdü ve güçlendi. Öyle ki artık giderek artan bir oranda devlete nüfuz ediyor, onu kurumsal düzeyde yeniden örgütlemeye ve yeniden tanımlamaya girişiyor, eski seçkinlerin ellerinde kalan anayasa mahkemesi ve basın gibi mevzilere de meydan okuyorlar. Bu süreç uzun bir süredir devam ediyordu, ama görünüşe bakılırsa şimdi kritik bir eşiğe ulaşıldı; bu süreçte uygulanan reformların geri dönüşü olmayabilir. Bunun hem İsrail hem de Filistin toplumu için önemli sonuçları olacak. 

Anne: Bu nasıl bir öngörü? Nakba’nın tamamlanmasından ve Filistinli nüfusun çıkarılmasından mı bahsediyorsunuz?

Tevfik: Bence o yöne doğru gidiyor. Bu siyasal güçlerin perspektifine göre, İsrailliler kendilerini toprak konusunda tamamen hak sahibi olarak görmeli ve Filistinli halkla her türden siyasal uzlaşmayı reddedecek kadar güçlü hissetmeli. İsrail’in nasıl olup da Oslo sürecine ihtiyaç duyduğunu anlamıyorlar. İşçi Siyonizmi geleneği, hele ki böyle karmaşık bölgesel ve uluslararası siyasal bağlamların olduğu bir ortamda, pragmatizmin değerini anlamıştı. Ancak bu yeni akımlar, liberalizme çok daha az sempati duyuyor. Gerçekte onun baskısı altındaymış gibi hissediyorlar. Dahası, toprağın efendileri olarak kendilerinin çok daha fazlasına hakları olduğunu düşünüyorlar.

Onların vizyonu İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki Yahudi yerleşimleri genişletmek ve yeşil hattın içindeki Filistinlilere -onlar İsrail toplumuna sözde entegrasyonlarını vurgulamak yönünde bir çabayla uzun süre resmi olarak “Arap İsrailliler” diye tanımlanmıştı- daha çok Batı Şeria veya Gazze’deki Filistinliler gibi davranmak. 2022 yılında kurulan mevcut İsrail hükümetinde Maliye Bakanı olmadan önce Bezalel Smotrich, İsrail’deki Yahudilerin, İsrail’in Filistinli vatandaşlarının yaptığı inşaat faaliyetlerini gözetlemesi ve herhangi bir “yasadışı” inşaatı rapor edebilmesi için örgütlenmeler kurmuştu.6 Onun bakışına göre tek bir bölge içerisinde demografik ve teritoryal bir savaş yaşanıyor ve bu savaşın karşı taraflarından biri de Filistinli kökenli İsrail vatandaşları. Dinsel bir savaş da var. Şu anki İsrail yönetiminde ulusal güvenlik bakanı olan Itamar Ben-Givr iki kere El-Aksa camiine giderek, pişkince orada İsrail egemenliğini olduğunu göstermeye çalıştı. Bu yalnızca Filistinlilere değil, tüm dünyadaki 1,8 milyar Müslümana yönelik bir aşağılamaydı. Her gün El-Aksa camiine yüzlerce yerleşimci ve Siyonist fanatik gelerek, cami kompleksinin bölünmesini meşrulaştırmak için kullanılabilecek güvenlik hadiseleri yaratmaya çalışıyorlar. Likud bakanları El-Aksa kompleksinin bölünmesini çoktan gündemlerine aldılar.    

Bu canavar Oslo sürecinin içerisinde gelişti. Amacı, kalan Filistin bölgelerine yerleşilmesi, Filistinlilerin taleplerin geri püskürtülmesi, bir halk ve bir “ulusal sorun” olarak Filistinlilerin icabına bakılması. Bunu yapmak için sınır dışı etme tehdidini kullanmaya bile hazır. Siyonizm daha önce ete kemiğe büründüğünde korkunçtu ve Filistinlilere karşı çok sayıda etnik temizlik kampanyası yürüttü. Ancak -eskinin içinde ve dışında gelişen- bu yeni güçlerin karakterini, Yahudi üstünlükçüsü görüşlerini gizleme ihtiyacı hissetmemesi oluşturuyor. Siyonist fethin meyvelerinin İsrailli yerleşimci nüfus arasındaki paylaşımını yöneten bir araç olan İsrail devletini ele geçirmek için çok uğraşıyorlar. Daha önce Filistin’in sömürgeleştirilmesinin dehşetine aracılık edip onu mazur gösteren ve İsrail adı verilen bu karmaşık projenin yönetim yapılarının bir derece nüanslı olmasına tahammül edebilen liberal dış görünüşü ortadan kaldırmak istiyorlar. Filistinlilerden kurtulmak, topraklarını almak ve Arap dünyası ve Ortadoğu’ya kendi güçlerinin damgasını basmak istiyorlar. 

Anne: Smotrich, Ben-Gvir ve benzerlerinin apartheid değil fetih istediğini söylemek doğru olur mu?

Tevfik: Daha önce bahsettiğim açmazların ışığında Siyonist hareket ve İsrail, dün de bugün de geçici yönetsel çözüm olarak apartheid’ı oluşturmak zorunda kaldı. Ancak uzun vadeli demografik ve siyasal göstergeler göz önüne alındığında, bunun uzun vadede sürdürülebilir olup olmadığı tartışmaya açık. Bu faktörler kesinlikle Siyonist proje için elverişli gözükmüyorlar. Kesin demografik verileri kimse bilmiyor ama Yahudilerin Şeria Nehri ile Akdeniz arasındaki bölgede çoktan bir azınlık durumunda olduğunu gösteren işaretler var. Buna ek olarak İsrail’e yönelik Yahudi göçünün sınırlayan etmenler var. Artık dünyada gerçekten İsrail’e gelmek isteyen çok fazla Yahudi yok. Bu da apartheid’ın, nihai olarak tekrar girişilecek bir etnik temizlik öncesindeki geçici bir çözüm olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Bu süre içerisinde Filistin’den göçü, Filistin ulusal kimliğinden ve ulusal kurtuluş için örgütlenmekten kopuşu teşvik etmek için Filistinlilerin hayatı cehenneme çevrilecek. 

Oslo süreci “uluslararası toplumun” katkısına işaret etmek önemli. “Uluslararası toplum” mütemadiyen İsrail’in yanında tutum aldı ve sorunun Filistinliler olduğunu, “barış teklifini reddedenlerin” onlar olduğunu anlattı. Bunun karşıt etkisi ise özel olarak Filistinlileri yönetmeye, tabi kılmaya ve bastırmaya odaklanmanın yeni bir İsrail canavarının büyüyüp gelişmesini sağlamasıdır. İşçi Siyonizmini sorumluluktan kurtarma tuzağına düşmek istemem; hele ki en başta bütün bu sorunları o yaratmış ve bunu Ortadoğu’daki Batılı emperyalist ajandanın bir uzantısı olarak yapmışken. Yine de şimdi büyümekte olan şeyin bunun daha kötücül bir versiyonu olduğu inkâr edilemez. Bu güncel Siyonizm, Filistinlilerden üstünlüğüne dair herhangi bir çekince, bahane veya pişmanlık taşımıyor. Biyolojik ırkçılığı yeniden gündeme getiriyor ve hatta bunu kendisini Yahudi olarak tanımlayan insanlara karşı da kullanıyor.

Anne: Şeria Nehrinden Akdeniz’e uzanan Filistin direnişi için bir model olarak 2021’deki Birlik İntifada’sı hakkındaki değerlendirmeniz nedir? Açık ki, birleşik bir siyasal liderliği yoktu ama sloganlar ve bazı hareket eylemciliği biçimleri düzeyinde birlik vardı. 

Tevfik: Mayıs 2021’de gerçekleşen genel grevin olanlardan daha fazlasına dönüşüp gelişme fırsatı olmadı. Yaşananlar, Şeyh Cerrah mahallesinde başlayıp Eski Şehre, El-Aksa’ya ve sonra Gazze’ye yayılan Kudüs ayaklanmasının ardından gerçekleşen tek seferlik bir olaydı. Kudüs’ün Arap ve Müslüman dünyasını tetiklemek üzere olması yüzünden Amerika Birleşik Devletleri devreye girdi ve İsrail’i Şeyh Cerrah’taki yerleşim planlarından vazgeçirdi. ABD bir grup radikal yerleşimci Şeyh Cerrah’a yerleşecek diye imparatorluğunu ve bölgesel nüfuzunu riske atmayacaktı.7 Ancak Filistinlilerin bakış açısından bu olaylar, her ne kadar yaşanan deneyimler neyin mümkün olduğuna dair bir vizyon sunmuş olsa da yeni siyasal momentum biçimleri üretebilecek kadar sürekli değillerdi.   

Genel grevin, İsrail’in sömürgeci üstünlükçülüğü altında, tarihsel Filistin’in her yerinde yaşayan Filistinlilerin şartlarının ve yaşadıkları zor durumun yakınsadığı bir bağlamda gerçekleştiğinin farkında olmak önem taşıyor. Bu durum İsrail’in Filistinli vatandaşları için bile geçerli. Beş yıl önce İsrail Parlamentosu, ülkede yalnızca Yahudilerin kendi kaderlerini tayin hakkı bulunduğunu ve Filistinlilerin gerçekte -vatandaşlar olarak bile- anayasal olarak eşitlik hakları olmadığını açıkça belirten Ulus Devlet Yasası’nı kabul etti. İsrail’in kurumsallaşmış Yahudi üstünlükçülüğünü o veya bu şekilde öne sürmesi ve özellikle “sağcı” varyantın çok fazla nüfuzlu olduğu bu daha geniş bağlam içerisinde, Filistinlilerin son 75 yılda kendilerine empoze edilen tüm sınırların ötesinde mücadelelerini yeniden birbirine bağlamak istemesi çok doğal. İsrail’in yarattığı parçalarda olmaya başlayan budur: Batı Şeria’da, Gazze’de, 1948 Filistin’i sınırlarında ve Kudüs’te.8 Ancak İsrail’in, Filistinli nüfusun her farklı bölümünü yönetmekte kullandığı farklılaşan araçlar ve bu grupların her birinin değişen yasal hakları, doğal olarak mücadele dinamiklerini şekillendiriyor ve birleşik bir strateji ve taktikler dizisinin ortaya çıkmasını engelliyor.

Elbette, ana eğilim Filistinlilerin çıkarlarının ve güncel Siyonizmin saldırgan doğasına karşı direnişin bir noktada birleşmesi yönünde olacak, çünkü Siyonist saldırganlık yakın bir zamanda ortadan kalkmayacak. İsrail cepheden sömürgeci ve ırkçı saldırılara girişmekte kararlı. Ancak Filistin’in teritoryal bölünmüşlüğü, direniş güçlerinin devam eden parçalanmışlığına katkıda bulunuyor. Prensip olarak, bu durum grevler ve genelleşmiş bir isyan gibi eylemler yoluyla birleşik bir direnişin oluşturulmasını imkânsız kılmıyorsa da böyle bir direnişin etkili olma şansı, hem çok daha büyük bir siyasal hazırlığa hem de bölgesel ve uluslararası müttefiklerimizin eylemlerine bağlı. Dahası, bu aşamada Filistinliler için emeğin kullanımını bir kaldıraç noktası olarak kullanmak, başarılı bir strateji için yeterli değil. Çünkü özellikle Oslo Anlaşması’ndan sonra İsrail sömürge projesinin yapısı ve karakteri, Arap işçi örgütlerinin İsrail ekonomisine eskisi kadar tehdit yaratamaması için yeniden organize edildi. 

Yeni olanın hayal edilebilir olduğu ama daha doğmadığı bu bağlamda, elbette bir de somut bir mesele; hâlihazırda var olan kurumlar ve siyasal örgütlenmeler konusu var. Filistin toplumu bir boşlukta yaşamıyor. Sivil, askeri ve siyasi direnişin oluşturduğu zengin ve çeşitli bir ekolojiye sahibiz. Filistin toplumundaki değişimler, tarihsel bir bağlamda ve yerleşik direniş dinamikleri içerisinde gerçekleşiyor. Bu bağlam ve dinamikler de kısmen, İsrail’in geçmişte şu veya bu türden Filistin direniş faaliyetine nasıl karşılık verdiği üzerinden şekillendi. Askeri direniş en gelişkin şekline Gazze Şeridi’nde ulaştı; burada tam olarak gelişmiş bir askeri altyapı ve ekonomi politik ortaya çıktı. Batı Şeria’da daha düşük bir askeri beceri var, ama buradaki koşullar da aynı ölçüde patlamaya hazır ve bu koşullar, silah zoru kullanılması da dahil olmak üzere direnme isteği üretiyor.

Oslo Anlaşması, uluslararası kamuoyunda, sömürgeci projenin gerçek doğası hakkında kafa karışıklığı yaratırken, işgali yeniden yapılandırmakta ve Filistinliler sorununu yönetmekte görünüşte başarılı oldu. Ancak bunlar İsrail ve Batı için boş zaferlerdi; haritalarda yapılan bitmek bilmeyen değişikliklere, sınırsız bir süre için “sopa” kullanımına ve uluslararası topluma ekonomik olarak sürekli bağımlılığa dayanıyordu. Filistinliler arasında, liderlikleri de dahil olmak üzere siyaseten rıza oluşmuş değildi. Hatta İsrail ve Batı, Oslo’dan iki Filistin liderliği çıkardı: Dünya sahnesinde meşruiyeti olan, 140 ülke tarafından Filistin Otoritesi ile birlikte tanınan ve uluslararası forumlarda Filistinlilerin haklarını savunan Filistin Kurtuluş Örgütü ile ulusal kurtuluş davasını ilerletecek askeri taktiklere ağırlık veren Gazze’deki Hamas liderliği. Elbette hem demokrasinin açıkça görülen yokluğu hem de bölünmüş bir liderliğe sahip olmanın getirdiği pek çok sorun var. Yine de bu liderliklerden hiçbiri İsrail’in olmasını istediği gibi değil. İsrail, ezici bir güç dengesizliğine rağmen her iki liderlikle de baş etme sorununu çözebilmiş değil. 

Bugün sahadaki, özellikle de Kudüs ve Batı Şeria’daki dinamikler şimdiden yavaş bir intifadayı andırıyor, geçtiğimiz yılın büyük kısmında neredeyse her gün, yerleşimcilere ve ordu personeline yönelik saldırılar gerçekleşti. Bu eylemler şu an için örgütlü siyasal gruplar tarafından değil örgütsüz toplumsal güçler tarafından gerçekleştiriliyor. Örneğin yakın zaman önce, 40 yaşında bir adam arabasını bir kontrol noktasının üzerine sürerek bir askeri öldürdü ve beşini yaraladı. Adamın beş çocuğu vardı ve Ramallah yakınlarındaki bir köyden geliyordu. Bu olay, nasıl insanların direnmeye zorlandığını gösteriyor ve İsrail’in bu tür bir direnişe karşı net bir cevabı yok. Siyasal durumun devamlı yenilerini ürettiği, hakları elinden alınmış Filistinlilerin “yalnız kurt” saldırılarına karşı bir cevapları yok. Bazen İsrail yerleşimlerinde çalışma izni olan insanlar bile böyle saldırılara girişebiliyor. Filistinlilerin elinde çok sayıda “illegal” silah var. Ayrıca kesinlikle yeterli miktarda öfke, savaşma isteği ve siyasal farkındalık da var. Örgütlü direniş grupları böylesi saldırılara daha doğrudan karışmaya, eğitim ve daha etkili silahlar sağlamaya başladığında ne olacak?

Gazze’de oldukça ciddi bir askeri dinamik ortaya çıktı. Buna ne kadar zaman, enerji ve kaynak harcandığını düşünüldüğünde, hafife alınmaması gerektiği ortaya çıkıyor. Gazze’deki askeri direniş hareketleri, mütevazi de olsa dikkate değer başarılar elde edebildiler. Bunlara örnek olarak 1.200 Filistinli mahkûmun bırakılmasıyla sonuçlanan esir değişimiyle toplam 25.000 yıllık hapis cezası çekmekten kurtulan mahkumlar sayılabilir. Bu Filistin direniş yapılanması için büyük bir başarı; böylesi bir gelişme Oslo Anlaşmaları öncesi düşünülemezdi bile. Elbette böylesi zaferler her gün gerçekleşmiyor ve militarizm her durumda pek çok sorunu olan seçkinci bir direniş biçimi. Yine de İsrail, bir zamanlar sahip olduğu tam askeri manevra özgürlüğünden yoksun. Gazze, son derece sınırlı kaynaklarına rağmen her gün İsrail’e yüzlerce roket fırlatma kapasitesine sahip olduğunu gösterdi ve bu roketlerin bir kısmı havaalanları ve askeri üsler gibi kilit önemde altyapı tesislerini vurdu. İsrail Demir Kubbe hava savunma sistemine rağmen, bu sorunu çözmekte başarısız oldu.

Gerçekten de Filistin direnişinin dinamiklerinde ve uzmanlığında dikkate değer bir birikim olduğunu teslim etmek önem taşıyor. Bu bir süre sonra yok olacak bir şey değil. Bunun yerine direniş, düşmanını daha iyi anlamanın ve onun zayıflıklarına meydan okumanın yollarını araştırmaya hazır. Bu anlamda İsrail, bariz askeri becerisine rağmen kırılgan ve korunmasız. İsrailli yerleşimcilerin ve Filistinlilerin Batı Şeria’da birbirlerine çok yakın yaşadıklarını ve devletin bakış açısından yerleşimler projesinin maliyetli bir proje olduğunu hatırlayalım. Dahası yerleşimler, ailesi olan ve yüksek derecede ideolojik motivasyonu olmayan herhangi biri açısından yaşamak için pek de güzel bir yerler değiller.   

Bu açmazlar İsrail’in Yahudi nüfusunun iç bölünmeleri nedeniyle farklı bir renk alıyorlar. Bu bölünmeler ülkenin ekonomik ve siyasal örgütlenmesini sınıyor, kurumsal yaşamı ve İsraillilerin kimliklerini yeniden biçimlendiriyor. Şimdiden İsrail ordusunun yedek güçlerinden unsurların, Netanyahu’ya muhalefetle ilişkilendiklerini ve onların eğer Netanyahu İsrail’in anayasa mahkemesine karşı giriştiği “anayasal darbede” başarılı olursa ordu görevlerini boykot etme tehdidinde bulundukları görüyoruz.

Güçlü bir İsrail ordusunun var olmasını sağlamak, hem devletin 1948’deki kuruluşundan önce hem de sonra, Siyonizme olan Batılı desteğin temel bileşenlerinden biriydi. Bu yüzden böylesi olaylar önem taşıyor. Batı, diğer tüm bölgesel devletleri yenebilecek, Spartalılara benzeyen bir devletin ortaya çıkmasını istedi. İsrail’in diğer Ortadoğu güçleri karşısındaki “Niteliksel Askeri Üstünlüğünü” güvence altına aldı çünkü bölgede güvenilir ve istikrarlı müttefiklerden yoksundu. Arap milliyetçiliği veya demokrasi bölgede Batı çıkarları için büyük sorunlar yaratırdı, bu yüzden ABD ve Avrupalı güçler nüfuzlarını sürdürmek için, bölgeyi dağınıklık içinde tuttular, diktatörlerin iktidarına ve elinde sopasıyla dikkatle bölgeyi izleyen İsrail’in insafına bıraktılar. 

Filistin direnişinin nasıl gelişeceğini, doğrudan veya dolaylı olarak İsrail toplumunun içindeki toplumsal ve siyasal çatlakları arttırıp derinleştirmek için yollar bulup bulamayacağını göreceğiz. Bu durumun kuşkusuz İsrail ordusu için de sonuçları olacak. Filistin muhalefeti şimdi buraya doğru ilerliyor. Her ne kadar bölgesel ve uluslararası kampanyaları daha geniş ölçüde birbiriyle bağlantılandırma yönünde bir potansiyel olsa da şu an öncelik burada değil. İşgal altında direnişi örgütlemek yeterince zorken ve dünyanın diğer bölgeleri açıkça büyük dönüşümler ve çözülmeler yaşarken, kim veya ne ile nerede bağlantı kurulabileceği belli değil.     

İşgal Edilmiş Filistin Toprakları’ndaki siyasal yapılanmaların ve gerçek direniş örgütlerinin çoğu, Filistinlilerin öz bilince sahip, örgütlü ve siyasallaşmış topluluklar olarak köklerinin olduğu kendi anavatanlarında kalabilmesini sağlamakla uğraşıyor. Bir yandan yerleşimcilere ve orduya direnmek için gereken kaynakları oluştururken, diğer yandan bunu krizin seviyesini kitlesel yerinden etmeleri olası hale getirecek bir düzeye çıkarmadan yapmaya odaklanıyorlar. Hatta Filistin Kurtuluş Örgütü’nün bile bu projeye emek sarfettiğini söyleyebilirim, ancak onun çarpık bir işleri ele alma tarzı var, bu tarz en tepede kalabilmek için karar alma süreçlerinde ve fonlarda egemen olmayı içeriyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, Filistin toplumundaki ayrılıkların üzerinden atlayan mücadelelerin birleşmesi, büyük ihtimalle açık bir biçimde değil gizlice gerçekleşecektir. Çünkü Filistinlileri ayıran ve parçalayan yapısal dinamikler hala çok etkili. Kolektif düşmanımıza karşı kolektif bir mücadele yürütmek için fırsatların ortaya çıkışı nadir bir olay. Halk her zaman mağlup hissediyor. Gerçekten de İsrail’in avantajlı durumda olmasının sebebi tam da sömürgeci bir güç olmasında yatıyor. 

Yine de İsrail’in içindeki siyasal krizin İsrail toplumunda büyük bir yıpratıcı etki yapması ve birleşik ulusal bir kimlik hissini parçalaması dikkat çekici. İsrail’deki Yahudi nüfusun yüzde 28’i göç etmeyi düşünüyor. İsrail’in Filistinliler ve daha genel anlamda Araplar üzerindeki egemenliği büyük ölçüde onun havadaki üstünlüğü ile ilgili. Ancak kısa süre önce İsrailli pilotların orduya hizmet etmekten uzak durmak hakkında konuştuklarına şahit olduk. Pilotlar büyük ölçüde nüfusun ayrıcalıklı Aşkenaz kesiminden geliyor. Yani İsrailli Yahudiler arasındaki siyasal ve etnik çatışmanın boyutları, stratejik olarak en önemli olan bölümleri de dahil olmak üzere orduya darbe vuruyor.

Eğer bu eğilimler uzun vadede devam ederse, İsrail’den büyük bir Yahudi göçünün gerçekleşmesini, uluslararası yatırımların azalması da dahil olmak üzere İsrail ekonomisinin belli yönlerden zayıflamasını ve İsrail’in dünya sahnesindeki parya durumunun yeniden doğrulanmasını görebiliriz. Şimdiden yüksek teknoloji sektörünün parasını İsrail’den çıkartması hakkında konuşmalar var, ama elbette pek çok şey küresel kapitalizmin dinamiklerine bağlı. Pek çok şey uluslararası toplumun İsrail’le nasıl alakadar olacağı ile bağlantılı. Uluslararası ilişkiler, 2007 finansal krizi ve Covid-19 pandemisinin ardından gelen “yeni Soğuk Savaş”ta değişirken, İsrail-Filistin sahnesinin bu genel duruma nasıl adapte olacağı belirsizliğini koruyor. Cesaret verici işaretler de var, iç karartıcı olanlar da.   

İçinden geçtiğimiz durumda ortaya çıkan tehlikeleri vurgulamak zorundayız. Bu tam bir dehşet şovu. Hükümette son derece şiddet yanlısı, ırkçı ve faşizan unsurlar var ve onlar iktidarı kendi hakları olarak görüyorlar. Onlar ironik bir şekilde hem Oslo sürecinin tarihsel mirası hem de ordu aygıtı ile onu yöneten ve bugün Filistinlilerle etkileşimin temel dinamiklerini düzenleyen subay sınıfı tarafından kısıtlanıyorlar. Kısa bir süre için, bu daha yerleşik toplumsal güçler -son 30 yıldır Oslo Anlaşması’nın parasını ödeyen uluslararası toplumla birlikte- açmazlarının tek çözümü olarak gördükleri şu anki paradigma için çaba sarfettiler. Ancak her tarafta hem Filistin hem de İsrail toplumunda sorunlar giderek yoğunlaşıyor. İsrail’in yeni ortaya çıkan siyasal oluşumları, Oslo’nun alternatiflerinin bulunduğuna ve bu alternatiflerin değerlendirilmesi ve potansiyel olarak uygulanması gerektiğine inanıyorlar; bu alternatifler arasında açıkça Yahudi üstünlükçüsü bir apartheid’ın ilan edilmesi, İşgal Altındaki Filistin Topraklarının tamamen ilhak edilmesi ve buna direnenlerin etnik temizliğe uğratılması da bulunuyor. Ordu da İsrail’in ABD ve diğer Batılı ülkelerdeki geleneksel siyasi müttefikleri de henüz buna katılmıyor. Netanyahu, siyaseten kendi kellesi de tehlikedeyken, bu gerilimleri yönetmeye çalışıyor. 

Öngörülmesi çok zor, istikrarsız bir durum var ve Filistin’le dayanışma içerisindeki siyasal aktörlerin bu durumu anlaması gerekiyor. Yine de durum aynı zamanda yeni farkındalık biçimleri oluşturmak için büyük fırsatlar yaratıyor. Belli hedefleri olan kampanyalar hem sahadaki korkunç durumu hem de Filistinlilerin mücadelesinin ilham vericiliğini ve bu mücadelenin katıksız inatçılığını dile getirebilir. Batıdaki eylemcilerin sorular yöneltmesi ve Batılıların vergilerinin ve askeri yardımın hangi durumun korunmasına yardımcı olduğunu sorgulaması gerek. Çünkü bu paralar, etnik temizliğe ve şiddetle bastırmaya meyilli, kendini gizlemeye bile çalışmayan, radikalleşen, ırkçı, homofobik ve Yahudi üstünlükçüsü yerleşimci sömürgeci bir projenin sürdürülmesi için harcanıyor. Küresel barış ve iyiliğin karşı karşıya bulunduğu bunca tehdidinin ışığında, böylesi bir girişimin bugünkü dünyada nasıl bir yeri olabilir?

Yol Ayrımı: Fantezi İsrail’in büyük krizi

Ilan Pappe ile röportaj yapan: Donny Gluckstein

Donny: İsrail’in Yahudi nüfusu içerisindeki son protesto hareketi daha önceki hareketlerle karşılaştırılabilir mi?

Ilan: Pek çok açıdan eşi benzeri yok. Hayat pahalılığına karşı 2011’de gerçekleşen ve “toplumsal devrim” olarak anılan protestoların bazılarını hatırlatıyor, ama süresi ve ele aldığı konuların ciddiyeti açısından bakıldığında daha önce benzeri görülmemiş bir hareket. Hareketin bir iç savaşa veya iki ayrı İsrailli Yahudi toplumunun devletin niteliği ve gelecekteki yönelimi üzerine doğrudan bir cepheleşmesine dönüşme potansiyeli var. Üstelik bu çatışmanın sadece ilk dönemindeyiz. Bu dönemdeki hâliyle bile, bu hareketin İsrail tarihinde karşılaştırılabileceği gerçekten çok fazla şey yok.  

Donny: Bu hareketin kaynağı nedir, ölçeğini ve uzun süreli niteliğini nasıl açıklayabiliriz?

Ilan: Hareket, 1948’de İsrail devletinin doğuşundan bu yana, oluşumuna katkıda bulundukları türden bir İsrail’den mutlu olan İsrailli Yahudilerden oluşuyor. Siyonist devlet, pek çok açıdan zorunlu olarak bir apartheid devleti; bu hem İsrail sınırları içerisindeki hem de Batı Şeria’da ve geçmişte Gazze’deki işleyişi açısından böyle. Bu liberal Tel Aviv’in geleneksel ve dindar Kudüs ile birlikte var olduğu, seküler Yahudi üstünlükçüsü bir “demokrasi”. İsrail toplumu içerisinde bu her ne kadar her an bozulabilecek bir “yaşa ve yaşat” durumu olsa da İsrail’de, işgal edilmiş Batı Şeria’daki veya kuşatılmış Gazze’deki Filistinlilerin ezilmesiyle ilgili hakiki bir anlaşmazlık yoktu.     

Ancak bu, benim “Fantezi İsrail’i” adını verdiğim bir İsrail’in -çünkü ülkenin kendisini gördüğü ve dışarıya gösterdiği imgede hala demokratik ve medeni bir toplum olduğu iddiası var- yanı başında farklı bir Yahudi devleti ortaya çıktı. Bu benim “Yahudiye (Judea) Devleti” olarak adlandırdığım yerleşimci devleti ve onun Filistinlilere nasıl muamele ettiği Fantezi İsrail’inin hiç umurunda olmadı.9 Ancak bir kez Yahudiye, Fantezi İsrail’i açısından haddini aştığında, Fantezi İsrail’i devletin bir teokrasiye dönüşmesinden dehşete düştü. Yahudiye Devleti’nin cinsiyet meseleleri, LGBT+ hakları, yargı sistemi ve kamusal alan konularında kendi fikirleri var. Bu fikirler, bazı İslamcı köktenci hareketlerin fikirlerinden veya İran gibi ülkelerin kamusal alanlarını ve insan haklarını düzenleme şeklinden çok da farklı değil.     

Her hafta protesto gösterileri yapan İsrailli kitleler, Yahudiye Devleti’nin Fantezi İsrail’in yönetimini ele geçirmesini yalnızca gösterilerle engelleyebileceklerini düşünüyorlar. Onları İsrail seçkinlerinin bir kısmı da destekliyor; güvenlik kurumları, büyük sanayi, yüksek teknoloji firmaları ve finansal kurumlar. Çünkü onlar da Yahudiye Devleti’nin onlar için kabul edilemez ölçüde ekonomik kayıplara yol açacağına inanıyorlar. Ordu açısından ise, eğer uluslararası toplum İsrail yargı sistemini uygun bulmazsa, savaş suçlarından itham edilme tehlikesi uzakta beliriyor. 

Donny: Hareketin güçlü olduğu yanlar ve sınırlılıkları neler? Netanyahu karşısında gerçek bir tehdit oluşturduğunu ne ölçüde söyleyebiliriz?

Ilan: Buna karar vermek şu an için çok zor çünkü İsrail parlamentosu Eylül ayına kadar yasama tatilinde.10 Eğer Netanyahu hukuk reformlarından vazgeçerse ve Ortodoks Yahudilerin orduya alınmaktan muaf tutulması konusunda bir anlaşmaya varılırsa, hareket kazandığını düşünebilir ve bir sonraki kaçınılmaz çatışma patlak verene kadar bir süre sükûnet olabilir. Ancak eğer Netanyahu durmazsa, tehlike sadece onu etkilemez. Bunun yerine devletin içeriden patlama tehdidi ortaya çıkar. 

Çok da kahinlik yapmadan söylersem, bana göre bu er veya geç olacak. Siyonizm -en azından bugüne kadar- “Filistin” sorununun hakkından inanılmaz bir gücü acımasızca kullanarak geldi. Arap ve Müslüman dünyası Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü duruma karşı ilgisizliğini sürdürdüğü sürece buna devam edebilir. Ancak Siyonizmin temel açmazını çözmek için güç kullanılamaz. Bu açmaz Museviliğin ulusal bir kimlik olduğu, ama demokrasi ve liberalizmin değerleriyle çelişen bir kimlik olmadığı iddiasıdır. Buradaki iç çelişki her din için çözümsüzdür ve Musevilik de buna bir istisna oluşturmuyor. Teokrasi ve demokrasi arasında (Filistinlileri varsayımsal olarak bir dakikalığına dışarıda bıraktığımızda) bir altın oran bulunamaz. Bu yüzden bu savaşta, ateşkes dönemleri olabilir ama çatışma nihai olarak sıfır toplamlı bir oyun olarak cereyan etmektedir.

Elbette bu kördüğümü çözmenin bir yolu var, bunun için İsrail ve Filistin’in Arap dünyası içindeki yerlerini bulması ve Arap dünyasının gelecekte kendi siyasal modellerini üretmesi gerekiyor. Bunlar Batılı liberal demokratik modeller olmayacak ama umulur ki, gevşek, çok dinli ve çokkültürlü devlet yapılarını temel alan, gelenek ve modernite arasında zor ama işleyebilen bir ilişkinin kurulduğu, ekonomik ve toplumsal olarak şu ankinden daha adil siyasal sistemler olsunlar. Ancak Arap dünyasında Batı’ya ait bir Yahudi adası olarak var olma iddiası, İsrail toplumunun temel meselelerinin çözümüne izin vermez.   

Bu yüzden, neredeyse yok olmuş olan İsrail solu, Arap solu içerisinde bölgenin geleceği üzerine yapılan tartışmaları tamamen ıskaladı. Bu tartışmaların çıkış noktası, solun gelenek ve dine karşı takındığı küçümseyici tutumun sonucunda geçmişte yaptığı hatalarına yönelik öz eleştirel bir değerlendirmelerdi. Aynı zamanda bu tartışmalar, gelecekte evrensel sosyalist değerlerle, hem kolektif kimlikler ve haklara hürmetin, hem de geçmişe ve tarihi medeniyetlere saygının birleştirilmesi arayışının bir parçasıydılar. Bu tartışma pek çok Arap ülkesindeki iç karartıcı durum ile bağlantısız gözükebilir, ama bunun daha önce ama yanlış bir şekilde “Arap Baharı” olarak adlandırılan Arap dünyasındaki devrimin, sonraki aşamaları üzerinde etkisi olacaktır. Çoğunlukla Netanyahu’ya ve İsrail sağına oy veren Arap Yahudilerinin bu tartışmadaki yokluğu -sayılarının çokluğu ve 1948 öncesinde Arap dünyasında oynadıkları önde gelen rol düşünüldüğünde- özellikle trajik bir nitelik taşıyor.          

Donny: Bu mücadelenin muhtemel sonucunun ne olacağını düşünüyorsunuz?

Ilan: Bence günün sonunda Yahudiye Devleti kazanacak ve bu durum Filistinliler için benzersiz tarihsel bir fırsat anlamına gelecek. Yahudiye Devleti, İsrail’in sahip olduğu uluslararası meşruiyete sahip olmayacaktır. Kendi müttefiklerinin de olacağı -ABD’de Donald Trump, Macaristan’da Viktor Orbán ve Avrupa’nın bir ucundan diğerine aşırı sağın çoğu gibi- doğru olsa da bunlar İsrail’in bir parya devlete haline gelmesini engelleyemez, bunu sadece geciktirebilir.

Yine de bir uyarı notu koyma ihtiyacı hissediyorum; bu yarın veya ondan sonraki gün için yaptığım bir öngörü değil, doğrusal bir çizgi izlemiyor. Bir sonraki seçimlerde Netanyahu’ya karşı hala Fantezi İsrail yanlısı bir tepki olabilir. Yine de bu yalnızca geçici bir yönelim olacak ve benim düşünceme göre uzun süre sürdürülemeyecektir.

Donny: Şu anki protesto hareketinin, Filistinlilerin hak mücadelesi açısından ne gibi bir önemi var?

Ilan: Maalesef, bu hareketin Filistinlilerin haklarıyla hiçbir ilgisi yok. Aslında Fantezi İsrail’ini korumak için eylem yapanlar, Filistinlilerden eylemlere katılmaktan kaçınmasını istedi ve “işgal”den bahsetmemek için çok dikkatli davranıyorlar. Bunun yerine Yahudi İsrailliler arasında geniş bir konsensüs oluşturmayı arzuluyorlar. 

Ancak protesto hareketi, içeriden devletin altını oyuyor. Beyin göçü ve finansal kurumların kendi yatırımları askıya alma süreçlerinin yanı sıra seçkin birliklerin yedek güçlerinde ve hava kuvvetlerinde orduda görev almayı reddetmeye yönelik artan bir hareket var. Bunların tümü, toplumsal uyumun bütünüyle eksik olduğunu gözler önüne seriyor. Bir noktada bu durum, eğer o zamana kadar birleşik, iyi temsil edilen ve gelecek için açık bir vizyon sahibi gerçek bir ulusal hareketleri olursa, Filistinliler için tarihi bir fırsat yaratacak.

Donny: Filistin’in destekçilerine nasıl bir tavsiye verirsiniz?

Ilan: En önemli konu, bu protesto hareketinin yanlış bir şekilde İsrail’in ne kadar demokratik olduğunu gösteren bir işaret olarak okunmasını çürütmek, bu iddianın doğru olmadığını göstermek. Filistinlilerin ezilmesi konusunda İsrail’deki konsensüsün devam ettiğini vurgulamalıyız. Bu, Batı medyasının İsrail’deki olaylara ilişkin yaptığı sahte haberlere karşı önemli bir panzehirdir. Bunun dışında bir dayanışma hareketi olarak, Filistinlilere ne yapmaları gerektiğini söyleyemeyiz, ama hala net bir Filistin vizyonunu cesaretlendirip teşvik edebiliriz; hepimizi kurtuluşa doğru yöneltecek olan daha birleşik bir vizyonu.  

Tevfik Haddad Kudüs’te yaşayan Filistinli bir yazar ve gazetecidir. 

Ilan Pappé Exeter Üniversitesi’nde Avrupa Filistin Çalışmaları Merkezi’nin yöneticisidir. Pek çok kitabı olan Pappé’nin Türkçeye çevrilmiş kitapları arasında Modern Filistin Tarihi (Phoenix, 2007), Noam Chomsky ile birlikte yazdığı Yaşamla Ölüm Arasında Gazze (BGST, 2011), İsrail Hakkında On Mit (Nika, 2018), Modern Ortadoğu: Toplumsal ve Kültürel Bir Tarih (İletişim, 2019), Unutulmuş Filistinliler (Küre, 2020), Filistin’de Etnik Temizlik (İntifada, 2022) bulunmaktadır. 

Dipnotlar:

  1. İsrailli Çalışma Bakanı, Yigal Allon, 1967 Savaşı ile Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri’nin ele geçirilmesinin hemen ardından İsrail kabinesine bir plan sundu. Yerleşimlerin inşa edilmesini ve işgal edilmiş Filistin topraklarının geniş kesimlerinin ilhak edilmesini önerdi. (Bu ve bundan sonraki dipnotlar yazının ilk yayınlandığı International Socialism Journal editörleri tarafından eklenmiştir)
  2. 1967’de İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nın İsrail tarafından ele geçirilmesi milyonlarca Filistinliyi doğrudan İsrail yönetimi altında yaşamak zorunda bıraktı. Bu durum -o zaman çoğunlukla Aşkenaz Yahudilerden oluşan- İsrail egemen sınıfı için bir açmaz yarattı. İsrail devleti 1948’de yüzbinlerce Filistinlinin kitlesel olarak topraklarından kovulmasıyla yaratılmış olsa da İsrail liderliği ülkenin bir “demokrasi” olduğunu iddia ediyordu. Onların iddiasına göre İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda kalan Filistinli yerlilerin İsrail’e vatandaş olarak entegre edilmesi, zamanla Filistinlilerin çoğunluk oluşturmasına ve İsrail devletinin “Yahudi karakterinin” silinmesine yol açardı.
  3. Birinci İntifada İsrail işgaline karşı bir halk ayaklanmasıydı. Aralık 1987’de Gazze’de başladı ve İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda yayıldı.
  4. “Bantustanlar” Apartheid döneminde Güney Afrika’da bulunan bölgelerdi, amaçları sözde siyahlar için özerk bir anayurt sağlamaktı.
  5. Aşkenaz Yahudileri Orta ve Doğu Avrupa’daki Yahudi nüfusun soyundan gelir. Mizrahi Yahudileri Ortadoğu’daki Yahudilerin soyundan gelir. Sefarad Yahudileri ise İspanya tahtının, 15. Yüzyılda İber Yarımadasındaki İslam devletlerinin fethini tamamlamasının ardından buradan sürülen Yahudilerin soyundan gelenlerdir. 
  6. Smotrich’in resmi biyografisinde, İsrail’de Batı Şeria’daki Filistinliler tarafından sözde “illegal” olarak yapılmış inşaatlara karşı dava açma girişimlerinde bulunan yerleşimci yanlısı bir hareket olan Regavim’in kurucularından biri olmasından övünçle bahsediliyor. Bu hareketin amacı Filistinlileri mülksüzleştirmek. Regavim’in son hedefleri Batı Şeria’da bulunan Cibbu ez-Zib’de bulunan bir ilkokul oldu. Bu okul Mayıs 2023’te İsrail tarafından yıkıldı. Bknz https://menasolidaritynetwork.com/2023/05/31/right-wing-israeli-settler-movement-pushed-for-demolition-of-palestinian-primary-school
  7. Şeyh Cerrah, Kudüs’te bulunan bir Filistin mahallesi. Bu mahalledeki Filistinli aileler on yıllardır İsrailli yerleşimcilerin tacizleriyle ve onları mahalleden çıkarma girişimleriyle karşılaşıyor. 2021’de Filistinlilerin sekiz Filistinli ailenin mahalleden çıkarılması girişimine karşı yaptıkları eylemler bir genel grevi ve tarihsel Filistin’in tümüne yayılan kitle eylemlerini tetikledi. Yaşananlar için International Socialism dergisinin 173. sayısında yayınlanan Anne Alexander’ın yazısına bakılabilir. https://isj.org.uk/ending-apartheid
  8. “48 Filistin’i” terimiyle tarihsel Filistin’in, şimdi İsrail Devleti’nin resmi sınırları içerisinde kalan kısmı kastedilir.
  9. “Yahudiye ve Samarya” İsrail’in Batı Şeria için kullandığı İncil’de geçen bir ifadedir. Ben-Gvir kısa zaman önce şöyle dedi; “Yahudiye ve Samarya’da benim, karımın ve çocuğumun dolaşma hakkı, Arapların ulaşım özgürlüğünden daha önemlidir.”
  10. Bu röportaj ağustos ayının sonlarında yapılmıştır.

sosyalizm