İmtiyaz teorisinin yanlışları nelerdir?

Esme Choonara, Yuri Prasad

Baskılara maruz kalmayanlar kurtuluş mücadelesinin bir parçası olabilirler mi? Beyaz insanların tümü ırkçılık suçuna katılırlar mı yoksa siyahların özgürlük kavgasının bir parçası olabilirler mi? Eşcinseller ve heteroseksüeller ayrımcılığa karşı birleşebilirler mi? Erkekler kadın hakları mücadelesinin bir parçası olabilirler mi? Bunlar imtiyaz teorisi ve kitlesel baskılar üzerine olan tartışmalardaki sorulardan sadece birkaç tanesi.

Kendini ezilmenin olmadığı bir dünya kurmaya adamış tüm insanların, şovenizme ve ayrımcılığa karşı verilen mücadelede ortak çıkarları vardır. Dünya görüşleri değişik olsa da ırk, milliyet, cinsiyet ve bunun gibi nedenlerle saldırıya maruz kişileri korumak, insanları birleştiren nedenlerdir. Böyle davranmalarının nedeni, hem toplumun bu insanlara olan baskıcı tutumuna karşı tavır almak hem de kişilerin birbirini dışlayan önyargı ve nefretin arkasındaki güce karşı yeteri kadar kuvvetli olabilmek için birlikte mücadelenin tek yol olduğunu anlamalarıdır. Bu birlikteliğin arkasında, yine de hareketi çeşitli yöne çekebilecek önemli farklılıklar yatar. Kitlesel baskıların çıkış yeri, bizim mücadele biçimimiz ve belirlediğimiz temel hedeflerin hepsi politik sorulardır ve bu sorular etrafında sosyalistleri diğerlerinden ayıran belirgin görüşleri vardır.

Bu yazı, özgürlük mücadelelerinde, giderek artan imtiyaz teorileri ve kesişimcilik (birden fazla kitle baskısının kesişimi) anlayışlarına eleştirel bir bakış açısı getirmektedir. Bu fikirler yeni olmamakla beraber son zamanlarda etkileri giderek artmıştır. İmtiyaz teorisi, ABD’de, akademisyenler, farklılık eğitimi verenler, yazarlar gibi kişilerin ürettiği çalışmalar, öğretim gereçleri ve kişisel biyografilerde gelişen imtiyaz fikirlerinde filizlenmiştir. İngiltere’de şu anda bu fikirler daha çok öğrenci siyaseti, akademisyenler, bloggerlar ve eylemciler arasında olmakla birlikte, Guardian’ın görüş bildirme bölümünde sürekli yer alan tartışmalar ve diğer yollarla genel medyaya da girmiştir.

Bizim başlangıç noktamız, sosyalistlerin, kitle baskılarına karşı mücadele eden diğer gruplarla pozitif bir iletişim içinde olmasıdır. Fakat bu iletişime, politik farklılıklarımızı saklayarak katkıda bulunmayacağız demek değildir. Bu nedenle biz nasıl ve neden farklı olduğumuzu göstermek için, imtiyaz teorisini, kesişimciliği ve onların stratejik sonuçlarını Marksist görüş açısından analiz ederiz. Bizim tartışmamız, baskıcı kapitalist sistem yerine kişisel ilişkileri odak alan imtiyaz teorisinin, kitleleri, baskı ve zulmü yenmek için gereken sosyal dayanışmadan uzaklaştırdığı üzerinedir.

Biz, hem geçmişteki birçok kurtuluş mücadelelerindeki performansı, hem de neden ve nasıl kitlelerin ezildiği konusundaki kesin analizleri nedeniyle Marksizm’in, imtiyazsız bir dünyada yaşamak isteyenler için en değerli araç olduğuna inanırız.

İmtiyaz teorisi nedir?

İmtiyaz teorisinin kalbinde, baskı ve zulmün, hak edilmemiş avantajlardan yararlanan ve belirli bir baskı biçimine maruz kalmayan gruplar içinde gelişmekte olduğu fikri yatar. Yani tüm erkekler, beyazlar veya heteroseksüeller, cinsiyetçilikle, ırkçılıkla veya homofobiyle karşı karşıya kalmadıkları için imtiyazlıdırlar. Bu imtiyazlardan yararlananların hiç haberleri olmayabilir – hatta imtiyaz teorisyenlerinin, en fazla üzerinde durdukları “imtiyazları görünülebilir hâle getirme”1 diye tanımladıkları -insanları, kazanarak almadıkları ama sahip oldukları avantajlar hakkında uyarmaktır. Aynı şekilde kişiler bu “imtiyazlara” sahip olup olmamayı seçemezler- bu imtiyazlar sadece ırkları, cinsiyetleri, cinsellikleri ve bunun gibi nedenlerle kendilerine bahşedilmiştir. Bu çerçeveden bakılınca sınıflar, toplumda bulunan çok sayıdaki haksızlık ve baskıların sadece bir tanesidir. 

İmtiyazlar genellikle psikolojik düzeyde, bilinçsiz eşitsizlik (yani kaçınılmaz) gibi görünür. Bunun için imtiyaz teorisyenlerinin çoğu, insanları “imtiyazlarını kontrol etmeye” çağırırlar, başka bir deyişle, tartışılan fikirler ve eylemlerin bazı kişilerin “imtiyazlı konumu” nun uzantısı olan bilinçsiz önyargılardan gelmekte olduğunu öne sürerler. 

En çok sözü geçen “imtiyaz teorisi” öncülerinden Amerikalı aktivist Peggy Mcintosh’un çok bilinen imtiyaz tanımlaması “görünmez sırt çantası” dır. Beyaz bir kadın olma konumunu göz önünde bulundurarak şöyle yazar:

Ben kendime görünmez bir beyazlık imtiyazı paketi olarak verilen, kazanılmamış avantajları bir hak olarak her gün kullandığımı görmeye başladım; fakat onun farkında olmamam ‘olması gereken’di. Beyazlık imtiyazları, özel donatım, güvenlikler, aletler, haritalar, rehberler, kod defterleri, pasaportlar, vizeler, giyecekler, pusula, acil gereksinim ve boş çekler taşıyan görünmez, ağırlıksız bir sırt çantası gibidir.2

Peggy McIntosh, her gün beyaz bir kadın olarak farkında olmadan kendisinin yapabildiği, ama siyah bir kadının yapamayacağı 46 maddeyi saymakla devam eder. Bir düzeyde bu, ırkçılığın günlük hayatı nasıl etkilediğinin araştırması olarak alınabilir. Bu tanımın arkasında McIntosh, kitleler üzerindeki baskıların nasıl çalıştığını anlatır ve nasıl göğüslenmesi gerektiği konusunda öneride bulunur. McIntosh şunda açıktır: “Burada açıkladığım koşulların işleyişi, bazı grupları sistematik olarak güçlendirmeye yarar. Sadece ırk veya cinsiyet dolayısıyla elde edilen bu imtiyaz, bir üstünlük yetkisi, kontrol etme izni verir.” 3

Dünyayı “kazanılmamış avantajlar” prizmasından görerek, imtiyaz teorisi, kitlesel baskıların nasıl işlediği yönünde sağduyulu bir görünüm aksettirir. Erkek, kadından genelde daha fazla kazanır, beyaz insanlar polis tarafından, siyahlara ya da Asyalılara oranla daha seyrek durdurulur. Fakat kitlesel baskıların nasıl işlediğini anlamak için yüzeyin altına inmemiz, toplumun nasıl ve kimlerin çıkarı doğrultusunda işlediğine bakmamız gerekir. Karl Marx’ın tartıştığı gibi “Her şeyin dış görünüşü ve özü birbiriyle uyuşsaydı bilimlere gerek olmazdı”.4

Birçok yönden imtiyaz teorisi, kitlesel baskılardan kimin çıkarı olduğu konusundaki eski hikâyeleri yansıtıyor -mesela erkeklerin kadınları ezmekten çıkarı vardır, tüm beyazların ırkçılıktan çıkarı vardır. İmtiyazları elinde tuttuğu iddia edilen grup, otomatik olarak, diğerlerinin üzerindeki baskılardan yararlanır ve bu baskılarla işbirliği içindedir. Örneğin; imtiyaz teorisyeni ve farklılık danışmanlığı yapan Frances Kendall şunu iddia eder: “Irkımızdan dolayı imtiyazlı olan hepimiz -ki tüm beyazlar böyledir- ve bundan dolayı haksız önyargılarımızı kanun hâline getirme gücüne sahip olmamız, tanım olarak ırkçıdır. Çünkü ırkçı bir sistemden yarar sağlarız.”5

Kişileri kendi önyargılarından ya da başkaları üzerine baskı yapmaktan kaçınamaz olarak görmek çok karamsar ve güçsüz bırakan bir teoridir. Bu durumda yapılabilecek en iyi şey, baskılara maruz kalanlarla ittifak kurabilmek için kişisel farkındalığın artırılması ve en baskıcı davranışların azaltılmasıdır ki bunun nereye kadar yapılabileceği açık değildir.

Bir defa toplumdaki eşitsizlikleri, bir çeşit imtiyaz şekli olarak anlama kavramını kabul edince, kavram, kesinliğini yitirir. Yani birçok imtiyaz teorisyeni, açıkça sorgulanan ırkçılık, cinsiyet, engellilikten dolayı baskılara odaklanırken, bazıları kavramı tüm sosyal olaylara genişletirler. Örnek olarak, Illinois Dönüştürücü Adalet Kanunu Projesi (The Transformative Justice Law Project of Illinois) aktivistlerin kontrol etmesi gereken öğretim imtiyazı, beden büyüklüğü imtiyazı, hapiste olmama imtiyazı, geçiş imtiyazı (bazı insanların imtiyazlı gruba “geçebilme” imtiyazı6– örneğin bazı çok açık derili siyahların beyaz gibi davranabilmeleri) gibi birçok imtiyaz şeklini listelemişlerdir.

Bu yaklaşım, problemlerin belirtilerini, problemin kendisiyle karıştırır. Beden büyüklüğü ile ilgili eşitsizlik ve önyargılar kendi başına bağımsız değildir, doğrudan cinsiyet baskısı ve kadın kavramının bir sonucudur. Aynı şekilde, hapishanede olmak ya da eğitim yapabilme ırkçılığın ve sosyal eşitsizliğin bir sonucudur.

“İmtiyazlar” listesini böylece yuvarlarsak içindeki her şey kısaca eşitsiz bir toplumun varlığını vurgular, bu ise bunu anlamamıza ya da değiştirmemize yardımcı olmaz. Hatta eşitsizliği itiraf etmek, kendi başına bir sonuç hâline gelir.

İmtiyaz teorisi nereden geliyor?

İmtiyaz teorisi, 1980’ler ve 1990’larda sola hâkim olan kimlik politikaları teorik çerçevesinden yapılanmıştır. Bu politikalar, 1960, 1970 sosyal hareketlerinin parçalanmasının ve Margaret Thatcher ve Ronald Reagan yıllarının politik kötümserliğinin bir yansımasıdır. İngiltere’de bu durum, devlet gücünü tehdit eden mücadelelerden saparak yerini ya isteklere cevap arayan ya da devleti ve yapısal eşitsizliği sorgulamayı tamamen gözardı eden, hayat-biçimi ve kimlik-temeline dayanan politikalara bırakmasına yol açtı. En azından İngiltere’de, devlet bu parçalanmayı örneğin değişik “etnik” projelere ayrılan fonlarla teşvik etti.7 Kimlik politikası özünde, ancak bir şeyde tecrübesi olanların bunları gerçekten anlayabileceği veya ancak onların karşı çıkacaklarına güvenilebilir, tezini savunur. İmtiyaz teorisi, genelde bunu temel olarak kabul etmekle birlikte, birçok yönden bu anlayışın öteki yüzüdür- baskı altındaki kitle yerine “imtiyazlı” denilen kitleye odaklıdır.

Akademide yükselen post-Marksist ve postmodernist teoriler, kimlik politikalarının politik omurgasını teşkil eder.8 Marksizm’den bu kopuş, “büyük anlatılar” – toplumu tümüyle anlama çabası – döneminin kapandığı görüşünü getirdi. Artık vurgulanan, kararsızlık, belirsizlik ve gerçekliğin çeşitli ve bölünmüş biçimiydi. Postmodernizm, 1968’lerin kitle hareketlerinin yenilgisiyle moralleri bozulan aktivistler ve akademisyenlerin politikalarını yansıttığı kadar Francis Fukuyama’nın, meşhur, liberal kapitalizmin galibiyetinin “tarihin sonu” nu işaret ettiği duyurusunu yapabildiği, genel bir kötümserlik devrini de yansıtır.9

1990’lardan beri politik alanda ciddi bir değişim oluştu. 1999’un Kasım’ında Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı verilen mücadele, sembolik olarak bölünme yerine yeni bir radikal politika niteliğindeki birleştirme ve yayma isteğinin yenilenmiş hâlini getirdi.

Şu anda Seattle’dan bu yana 14 yıl geçti ve kapitalizmin nasıl ve kimin işine geldiği sorularını yükselten, derin kapitalist kriz ve beraberinde getirdiği ekonomik kısıtlamalardan beri de 5 yıl geçti. Dramatik sosyal hareketlerde tüm dünyada bir yükselme olmasına rağmen örgütlü işçi sınıfı birçok mücadenin dışında kaldı. Bu nedenle, değişimi zorlamakta işçi sınıfının merkezî rolü ile ilgili Marksist tartışma, birçok aktivist için bulanık hâlde kaldı.

Sosyal hareketlerin yükselmesi ve Marksist ekonomiye olan ilginin belirli oranda canlanmasına rağmen solcu akademisyenleri ve kitlesel baskılara karşı mücadele eden hareketleri şekillendiren temel teori ve politik çerçeve, büyük bir değişime uğramadı. Colin Wilson’un 2011’de Seattle’dan beri gelişen lezbiyen, gay, biseksüel ve trans (LGBT) hareketi ile ilgili bir yayında açıkladığı gibi “hareket, birleşme isteği ve 80’lerin kimlik politikaları ve onların bölücü ahlakçılıkları gibi politikalara açık bir karşı koyma olarak karakterize edildi. Aynı zamanda örgütlenme temelinde, kimlik politikasının yerini alacak hiçbir politika yoktu.”10 Bu çelişkili ve istikrarsız bir durum yaratır. Bugün, hâlâ bütünlük arzularında ve hareketi yayma olanağı aramada gerçek bir yükseliş olduğu doğruysa da imtiyaz teorisinin kitle baskıları konusunda sağduyulu bakış açısı olarak yükselmesi arkada bıraktığımızı umduğumuz bölücü ahlakçılığı yeniden diriltme riskini ortaya çıkarır.

Güç ve imtiyaz

İmtiyaz teorisi fikirlerinin çoğunun özü– doğrudan ya da dolaylı olarak – kimlik politikalarına güç veren post-Marksistlerin fikirlerini yansıtır. Post-Marksistler, klâsik Marksistlerin, sınıf ve sınıf mücadelesinin, tarihin temel yürütücü gücü ve işçi sınıfının sosyalist değişim aracı olduğu yolundaki tespitlerini reddederler. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi sözü geçen yazarlar, Marksist sınıf inanışlarını, indirgemeci olması nedeniyle solun kesinlikle reddetmesini savunurlar ve bu düşüncelerini desteklemek için, Marksizm’in tamamen çarpıtılmış bir versiyonunu gerçek gibi sunarlar.11 “Bütünlük”ü açıklayan girişimleri reddederek yerine “kısmî söylem”lere (partial discourses) ve öznelliğe odaklanan, kimliğe dayalı sosyal hareketlerin yükselişini yeni radikal politikanın temeli olarak görürler. Yani Laclau ve Mouffe için toplum, “çeşitli özne pozisyonları”na ayrılmıştır ve “çoklu uzlaşmazlık ve patlama noktaları”, “tek bir anlatımla benimsenen ve açıklanan bir noktaya çekilemez”12. Başka bir deyişle, çeşitli kitle baskılarının tümünün toplumun işleyişini gösteren geniş tabloya nasıl uyduğunu anlamaya çalışmanın yanlış ve beyhude olduğunu söylüyorlardı.

Laclau ve Mouffe, 1980’lerdeki kimlik politikalarının teorik belkemiği sayılsalar da, Fransız post-Marksist teorisyen Michael Foucault’nun güç ve baskı konusundaki fikirleri, muhtemelen, en kalıcı etkiyi yapmıştır. Faucault, birçok yönden Laclau ve Mouffe’den daha karmaşık ve çelişkili bir teorisyendir. Örneğin cinselliğin sosyal yapılanması konularında yazdıkları, düşünceleri harekete geçiren ve şu anda geçerli LGBTİ teorilerinin arkasındaki yazılardır.13 Fakat aynı Laclau ve Mouffe gibi toplumu bütün olarak görme teşebbüslerini reddeder.

Foucault’nun kendine özgü güç anlayışının, baskı konusunu inceleyen teorisyenler ve eylemciler üzerinde geniş etkileri vardır. Tartıştığı temel nokta “iktidarın her yerde olduğu”, her zaman bulunduğu şeklindedir. Böylece Foucault teorisini Alex Callinicos şöyle özetler:

İktidar, tek bir ünite olmaktan çok sosyal vücudun bütünlüğüne sızan ilişkilerin çok katlılığıdır. Bunun sonucu olarak, Marksizm’in ekonomik temele tanıdığı öncelik gibi bir öncelik tanınamaz. Ayrıca iktidar üretkendir: kişileri baskı altında tutarak değil… tersine onları oluşturarak çalışır. Son olarak, iktidar, mücadele ettiği iktidar-ilişkilerinde olduğu gibi, parçalı ve dağınık olmasına rağmen zorunlu olarak direnişi ortaya çıkarır.14

Yani bu ne demek? Bu, iktidarın bazı insanlarda olan, diğerlerinde olmayan bir şey olmadığı anlamına gelir. Foucault’ya göre iktidar, klasik Marksizm geleneğinde olduğu gibi, kapitalist sınıfın ya da devletin elinde toplanmamıştır, aksine toplumun tüm katmanlarına yayılmıştır. Böylece, sosyal ve kişiler arası ilişkilerde bulunur. Bu açıktır ki, adaletsizlik ve eşitsizliği anlamakta ve karşı koymakta etkileyici olacak bir şeydir.

Foucault açıkça gücün hâkim sınıfların ya da devletin elinde olmadığını tartışır: “Ne idare eden kast, ne devlet aygıtını kontrol eden gruplar, ne de en önemli ekonomik kararları verenler bir toplumda faaliyet gösteren güç sisteminin tümünü yönetenlerdir”. Foucault, “direniş noktalarının çokluluğu” olması gerektiğini savunur ve bundan dolayı: “Büyük Reddediş için tek bir yer ya da durum yoktur, başkaldırmaların ruhu, tüm ayaklanmaların kaynağı ya da devrimin saf yasası diye bir şey yoktur. Onun yerine direnişlerin çoğulluğu vardır… Her birisi ayrı bir durumdur… Tanımsal olarak direnişler, ancak iktidar ilişkilerinin stratejik alanında var olabilirler”.15

Bu bakış açısı, imtiyaz teorisinin içindeki, her bir kişinin kaçınılmaz, çok katlı bir baskı ilişkisinin bir parçası olduğu kavramı hakkında bilgi verir ki Patricia Hill Collins buna “üstünlük matrisi“ der. Collins, daha sonra döneceğimiz kesişimselcilik ve siyah feminizm konularındaki yazılarıyla tanınır. Bazen postmodernist baskı kavramlarına karşı olsa da “Her birimiz değişik baskı sistemlerinden, hayatımızı çerçevelendiren çeşitli miktarlarda dezavantaj ve imtiyaz elde ederiz”16 diyerek, kendi iktidar teorisinde kişisel imtiyazlar ve içsel üstünlük görüşlerini benimsediğini ortaya koyar.

İmtiyaz teorisiyle karşılaşanlar ya da okuyanlar, bireylere olan çok büyük odaklanmanın çarpıcı gerçeğini göreceklerdir – birçok “imtiyazlı”nın nasıl kendi imtiyazlı konumlarıyla hesaplaştıkları doğrultusundaki itiraflarıyla ya da diğerlerini, kendi imtiyazlarını kontrol etmeye çağırmalarıyla bu gerçekleşir.17 Kişisel değişime olan odaklanmaya rağmen, birçok imtiyaz teorisyeni, kişilerde olduğu söylenen verilmiş imtiyazların arkasında daha geniş ve yapısal eşitsizlikler olduğunu itiraf eder. Örneğin Michael Kimmel, kişisel çözümlerin yeterli olmadığını savunur: “Eşitsizlik, kişisel ve davranışsal olduğu kadar yapısal ve sistematiktir. Eşitsizliği ortadan kaldırmak, herkesin davranışını değiştirmekten daha fazlasını gerektirir”.18

Fakat yapısal ve sistematik eşitsizlikleri açıklamak doğru olsa da esas soru şudur: Neden? Bunun da ötesinde eğer yapısal eşitsizlikler ve baskı sistemleri, genelde kadınlar üzerindeki baskı durumu, kapitalizmin ekonomik sisteminin veya sınıflı toplumun içinde değillerse, sistemik eşitsizlikler, bağımsız hareket eden üstünlük küreleri olarak var olma görünümündedirler. Bu ya bu baskıların çok eski ve farklılığın kaçınılmaz ürünü olduğu –mesela erkeklerin erkek oldukları için hep cinsiyetçi olacakları– ya da basitçe bu soruyu toptan göz ardı etmek anlamına gelir.

Bazı imtiyaz teorisyenleri, baskının ekonomik ve tarihsel köklerini, özellikle ırkçılık etrafında, araştırma girişiminde bulunurlar. Örneğin tanınmış Amerikalı yazar Tim Wise, ırkçılığın köklerinin kapitalizm ve köleliğe bağlı olduğunu kabul eder.19 Fakat kölelikten sonra ırkçılığın çok derin bir şekilde sağlamlaştığını, hakim elit tabaka veya sermayenin ihtiyacından dolayı değil, beyazların kendilerinden dolayı süregelen “beyaz ırkçılığın artık bir otomatik pilot gibi her durumda öne çıktığını“ öne sürer.20 Böylece ırkçılık, bir güç yapılanması olarak kapitalizmden bağımsızlaşır. Bu tartışmada Wise, birçok yönden Amerikalı teorisyen David Roediger’in ırk üzerine yazdığı ve beyazlık ve imtiyaz kavramları üzerine son derece etkili olan yazılarını takip etmektedir. Roediger, Marksist teoriye ciddi bir şekilde meydan okumaktadır ve fikirleri genel olarak imtiyaz teorisine temel oluşturduğundan detaylı olarak inceleyeceğiz.

Beyazlığın Bedeli

Beyazlık teorisi geniş çapta, ayrı bir birim olarak “beyaz” insanlar kavramının nasıl ortaya çıktığını anlamakla ve bu sınıflandırmanın bugüne kadar getirdiği sonuçlarla ilgilidir. Tarihi yeniden gözden geçirerek, “beyaz kimlik“ ve “beyaz imtiyaz”la nasıl şekillendirildiğini araştırır ve aynı zamanda bugün “beyazlığın” normallikle özdeşleştirilerek “beyaz olmayan”ların “diğerleri“ grubuna atılmasını sorgular. Bunu destekleyenlerin çoğu ırk üstünlüğü kavramının sosyal olarak, ayrımcılığı ve köleliği haklı çıkarmak için ortaya atıldığı doğrultusundaki Marksist anlayışı paylaşırlar. Ancak Marksistler, her türlü bilincin köklerinin sosyal varoluşta olduğunu ve ırkçılığın da tüm diğer ideolojilerde olduğu gibi maddi gerçeklikler tarafından yapılandırıldığını savunurken, beyazlık teorisyenlerinin çoğu ırkçılığın, geniş çapta bu türlü kısıtlamalardan uzak olduğuna inanır. Onlar, psiko-kültürel bir olgu olarak ırkçılığın, sistemden tamamen bağımsız olarak işlediğini iddia ederler ve ırkçılığın gelişmesi ve sürdürülmesinde hâkim sınıfların rol oynadığı yolundaki fikirleri basit ekonomik determinizm olarak reddederler. 

Muhtemelen bu disiplinin en sözü geçen teorisyeni David Roediger şöyle der: “Amerika’daki beyaz Marksistlerin yazılarının büyük kısmı beyazlığı ‘kabul etmiş’ ve ırkı fazlaca basitleştirmiştir21 Mesajını güçlendirmek amacıyla şöyle devam eder : “Irk tamamen ideolojik ve tarihsel olarak yaratılırken sınıfın tamamen öyle yaratılmadığı noktası, sınıfın (ya da “ekonominin“) politik anlamda ve tarihsel analiz anlamında ırktan daha gerçek, daha asıl, daha temel veya daha önemli olması anlamına gelir”.22

Köle tüccarları, köle sahipleri ve tüm üretken, finans ve devlet yapılanmasının sahipleri yerine, Roediger, ırkçılığı körükleyenlerin ortaya çıkmakta olan işçi sınıfı olduğunu iddia eder. 19. yüzyılda Avrupa’dan gelen Amerikalı esnaflar ve zanaatçılar, kapitalistler tarafından fabrikalarda esarete ve ağır işçiliğe maruz bırakılmaktan korktukları için zincirlenmiş siyah kölelerin aksine kendilerini beyaz “özgür insan” olarak tanımlamışlardır. Irkçılığın temeli olduğundan “beyazlık“ çok önemlidir. Tim Wise, beyaz olmanın ne demek olduğunu söyle açıklar: Kendimizi olumsuzla tanımlama, kendimize kökü dışarıda olan bir kişilik vermektir, başkalarını belirli oranda baskı altında tutmaktan kaynaklanır…eşitsizlik ve imtiyaz, beyazlığın tek gerçek unsurudur…Irk imtiyazı olmadan beyazlık olmaz ve beyazlık olmadan imtiyaz olmaz. Beyaz olmak sadece avantajlı olmak demektir.23 

Roediger, analizlerini büyük tarihçi ve aktivist W.E.B. Du Bois’ya dayandırdığını söyler. 1935’de yazdığı, Amerikan İç Savaşı sonrası Yeniden İnşa dönemiyle ilgili kitapta Du Bois, ırkçılığın, ırklararası işçi dayanışmasına göre neden üstün geldiğini açıklamış ve beyaz işçilere “psikolojik ücret” diye tanımladığı ödemenin yapıldığını belirtmiştir:

Beyaz oldukları için onlara toplum saygısı ve nazik hitap edilme konumu veridi. Tüm beyaz sınıflar, toplum fonksiyonlarına, parklara ve en iyi okullara serbestçe kabul edildiler. Polisler onların saflarından işe alındı, nereye oy verdiklerine bağlı olarak mahkemeler sanki kanunsuzluğu teşvik eder gibi, onlara müsamaha gösterdi.24

Roediger, paragrafı aktarır ama kendisine kredi sağlamak için kendininmiş gibi davranır. Du Bois’nın en önemli noktası, işçileri bölmek için işçilere psikolojik ücret verenler patronlardır. Tabii ki başka kim Du Bois’nın bahsettiği “imtiyazları” sağlayabilir? Amaç, beyaz işçilere küçük imtiyazlar vererek, onları, kendilerinin beyaz-olmayanlardan daha üstün olduklarına inandırmak ve böylece stratejik olarak işçileri bölmekti:

Irk teorisi, dikkatlice planlanmış ve yavaş yavaş gelişen, beyaz ve siyah işçiler arasına büyük mesafe koyan bir metot tarafından öyle desteklendi ki pratikte ortak çıkarları tamamen aynı olan ama bu kadar birbirlerine karşı derin ve kalıcı bir nefret ve korku duyan ve birbirlerinden oldukça uzaklaştırıldığı için hiçbir ortak çıkar görmeyen iki işçi grubu muhtemelen bugün dünyada bulunamaz.25

Du Bois’nın psikolojik ücret kavramının daha yerinde kullanımı tarihçi Jack M Bloom’dan gelir. Bloom, ırkçılık ve fakir beyazlara sanki üstün kasta ait oldukları hissi verme girişiminin, Amerikan İç Savaşı sonrasında, Güney hâkim sınıflarını kasıp kavuran, aşağıdan gelen bir ayaklanma korkusuna verilen karşılık olduğunu tartışır: “Toprak sahipleri ve onların varisleri olan tüccar-toprak sahipleri kontrolü kaybetme korkusu olmadan rahat edemezlerdi. Bu süreçte, çoğu zaman saldırıya maruz kaldılar ve kendilerini daha üstün kılmak için beyaz üstünlüğü programıyla cevap verdiler” der.26

“Beyaz üstünlüğü programı”nın kapsamı içinde, siyah seçmenlerin çoğunu saf dışı bırakmakla sonlanan oy kullanma ayrıcalığında küçük avantajlar dağıtma da vardı. Siyah egemenliği hayaleti her fırsatta yeniden diriltiliyordu. Eğer işçi sınıfının beyaz mensupları beyazlık teorisini bu teorinin kendilerini bu teoriyi ne kadar desteklediğini söylediği kadar destekleseydi, fakir beyazların da tüccar-toprak sahiplerinin siyahları oy vermekten uzaklaştırmasını hoş karşılamalarını beklerdik. Oysa ki, bu harekete en fazla protesto, muhalif beyazlardan geldi. Neden? Çünkü 19. yüzyıl sonlarının halk hareketindeki birçok aktivist oy kullanma kısıtlamalarının aslında kendilerine yönelik olduğunu anladılar ve gözlerini boyamak için yapılan girişimlere inanmadılar. Her mal-mülk sınırlaması veya oy sandığı vergisinin, fakir beyazları da seçim kayıtlarından silme etkisi yapacağını biliyorlardı.27

Beyazlık teorisyenleri, herhangi bir beyaz işçi sınıfının ırkçılık karşıtı olmasını açıklamakta zorluk çekerler çünkü bu durum, işçiler kendi, gerçek ya da hayal edilmiş olan menfaatlerine karşı hareket ediyorlarmış görüntüsünü verir. Eğer beyaz işçiler dünyayı, sınıf bilinciyle ve ırklar karışımı olarak görmelerini ilelebet engelleyen bir üstünlük teorisi geliştirdilerse, nasıl oluyor da birçoğu, hayatları boyunca içlerinde olan üstünlük fikirlerini, yükselen sınıf mücadelelerinde sorgulamaya başlıyorlar?

Amerika’da, Komünist Parti’nin yardımlarıyla çok ırklı sendikalar döneminin başladığı 1930’ların kitle grevlerinden, araba fabrikalarından, liman işçilerine ve daha ötesine kadar, tüm beyaz ve siyah işçilerin mücadelelerde birleştiği 1960’ların sonları, 1970’lerin başlarındaki yeni işçi militanlığına kadar her işçi militanlığının canlanışı, ırklar arası bölünme sorunlarını da yarattı. Hiç kimse ırkçılığın, geçmişte ya da bugün, işçi sınıfı mücadelesine ciddi bir engel olmadığını ya da ırkçılığı yenen galibiyetlerin her zaman kalıcı olduğunu iddia edemez. Fakat tarih gösterir ki mücadele sürecinde en zorlu bölünmeler bile yıpranır. Beyazlık teorisyenlerinin iddia ettiği gibi sisteme karşı çıkabilmeleri için önce işçilerin kafasından ırkçılığı çıkarmamız gerektiğini savunmak bizi, çaresizlik döngüsünün ağına düşmüş hâlde bırakır.

Baskılardan kim kârlı çıkar?

Baskıları, birbirleriyle rekabete kilitlenmiş kişilerin kuvvet yarışması olarak görmek yerine Marksistler başka yerden başlarlar. Biz bunları, toplumun ekonomik temeli tarafından şekillendirilmiş, hâkim sınıflara çıkar sağlayan belirli baskı biçimlerinin sınıflı toplumdan yükselmesi olarak görürüz. Örnek göstermek gerekirse, ırkçılık ilk önce, siyah Afrikalıların köleliğini haklı çıkarmak için, beyaz tarla sahipleri tarafından çıkarılmıştır. Irkçılığın kölelik döneminden sonra kalıcı olması ve radikal bir değişime uğraması hem sömürge baskılarına haklı neden sağlamakta yararlı olması hem de dikkati, sefalet, sömürü ve perişanlığın gerçek nedenlerinden başka tarafa çekmesi içindir.

Amerikalı ekonomist Michael Reich 1970’lerde, 48 şehirleşmiş alandaki gelir dağılımını inceledi ve beyaz ve siyahlar arasında en fazla ayrımın olduğu yerlerin, beyazlar arasındaki gelir eşitsizliğinin en fazla olduğu yerler olduğunu buldu. Reich, böylece, ırkçılık işçileri ne kadar bölerse, kapitalistlerin o kadar kârlı çıktığını gözlemledi.28

Irkçılığın bölücü özelliği, işverenle pazarlıkta, işçilerin gücünü zayıflatır; ırkçılığın ekonomik sonucu, sadece siyah işçilerin gelirlerini azaltmakla kalmaz, beyaz işçilerin de gelirlerini azaltır ve kapitalistlerin gelirlerini artırır. Kapitalistler, bilinçli olarak ırkçılığın yaratıcıları veya başlıca devam ettirenler olmasalar da ırkçılık, Amerikan kapitalist sisteminin yaşam gücünü destekler.29

Yani, siyah işçilerin yaşamı beyaz işçilere göre çok daha zordur ama ırkçılığın iki tarafa da zarar verici etkileri vardır. Bu en dar anlamda –gelirleri, öğrenim düzeyini, yerleşim durumunu karşılaştırırken –doğru olduğu kadar en geniş anlamda da doğrudur, çünkü, ırkçılık, tersine işleyerek, dayanışma üzerine kurulan birleşik ve etkili işçi sınıfı mücadelesi olasılığını zorlaştırır.

Kapitalizmden önceki baskı biçimlerinin –özellikle kadınlar üzerindeki baskıların– analizinde, kimin çıkarı olduğunu görmek daha zor olabilir. Çünkü, bu tür haksızlıkların toplumda derin kökleri olduğu ve toplumun içine işlemiş olduğu, sistem için ırkçılıkla aynı işlevsel rolü oynamadığı ve böylece biyoloji gibi daha temel bir şeyin sonucu olması gerektiği kabul edilir. Halbuki kadının üzerindeki baskılar her zaman var olmadı; fazla yiyecek üretimi başarıldığında ve sonuç olarak toplumun sınıflara bölündüğü ve varlıklarını bir sonraki nesillere geçirebilen aile biçimlerinin ortaya çıkmasıyla kendini gösterdi. Çoğunlukla bir grup zengin adam toplumun kaynaklarını kontrol etmeye başladı, bunun sonucu olarak evlerde ataerkilliğin ortaya çıkması körüklendi. Yani aile, eskiden beri kadınların hep baskı altında tutulduğu bir hiyerarşi yerine sınıfların gelişmesinin bir sonucudur.30

Kapitalizm altında ailenin şekli ve fonksiyonu radikal olarak değiştirildi ve ailenin birinci rolü bugün, yeni işçi nesillerinin yetiştirildiği ve bakılıp büyütüldüğü bir yer hâline geldi. Kadınlar üzerindeki baskının kimin yararına olduğunu anlamak için kapitalist ailenin, kadınlar ve erkeklerin ikisinin de farkına varılan rolleri üzerindeki etkilerini kavramak çok önemlidir. Birincisi, sistem yeni nesil işçileri yetiştirme masrafının özelleştirilerek, zaman ve para olarak neredeyse tamamını ailenin üzerine devretmiştir. Devlet yardımı sağlayan kurumları yok etmek için olan saldırılar buna ilavedir, yani özellikle kadınlar giderek sadece çocuklara değil yaşlılar ve hasta akrabalara bakma sorumluluğunu da taşımaktadırlar. İkincisi, asıl kariyer rollerinin aile içinde olduğu varsayımından dolayı, kadınların ev dışı işgücü ucuzlatıldı. Üçüncüsü, aile biriminin parasal yükünün hâlâ erkeklerin üzerinde olduğu farz edilerek, kapitalizmin herhangi bir sorumluluktan temize çıkması sağlanmış ve erkek için iş bulamazsa ailesine bakamama korkusu yaratılmıştır.

Bu şekilde aile ideolojisi, kadınlar üzerindeki baskının esas gerekçesi olarak iş görür. İngiltere’deki insanların çoğunluğunun çekirdek aile içinde yaşamamasına rağmen bu aile ünitesinin idealleştirilmesi, hâlâ “doğal“ ve istenen yaşam biçimi olarak sunulmasıdır.

Irkçılığın ve kadınlar üzerindeki baskının ikisinin de kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda işlediği açık olmalıdır. Fakat bundan Marksistlerin tüm bu bölünmeleri hâkim sınıflar tarafından kasten tezgahlanmış olarak gördüğü sonucu çıkarılmaz. Tabii o gruptan bazıları –örneğin medyaya sahip olanlar- bilinçli olarak bölünmeyi arttırma ve aktif bir şekilde, işçi sınıfının dikkatini, zorlukların gerçek nedenlerinden uzaklaştırıp, suçlanmak için hiçbir nedeni olmayanlara çevirme yolları ararlar. Fakat genelde bölücü ideolojiler, daha az özenle geliştirilmiş yollarla çalışırlar. Elit tabakadan bazılarının baskıları alevlendirmesi, kendi sınıfının, nesillerden gelen ve kökleri derinde olan önyargıları yansıtır. Diğerlerinin davranışı ise tamamen fırsattan yararlanmaya çalışmaktır.

Bu fikirler toplumun içine sızar ve ekonomik temelden belirli bir düzeyde bağımsız hareket ederler fakat aynı zamanda ekonomik sistemle de kısıtlıdırlar. Frederick Engels şöyle yazar:

Politik, hukukî, felsefî, dinî, edebî, sanatsal vb. gelişme ekonomik gelişmeye dayanır. Fakat bütün bunlar birbirinin üzerinde ve de ekonomik temelin üzerindedir. Bu, ekonomik pozisyon tek aktif nedendir, başka her şeyin pasif etkisi vardır demek değildir. Bunun yerine ekonomik gereklilik temelinde etkileşim vardır ki bu hemen hemen her zaman sonunda kendini öne çıkartır.31

Ya bugün işçilerin çoğunun arasına girmiş olan rekabetler, kıskançlıklar düpedüz haksız önyargılar nedir? Tim Wise’ın iddia ettiğine göre “sınıflı sistemde önemli bir değişikliğin mümkün olabilmesinden önce, beyaz ırkçılığa saldırmamız ve önemli bir şekilde azaltmamız gerekir”.32 Fakat bu beyaz işçiler toplumu değiştiremezler çünkü çok ırkçıdırlar, ırkçıdırlar çünkü toplumu değiştirememişlerdir gibi bir görüşü içeren kısır döngü yaratır. Marx’ın buna cevabı, mücadelenin, tutucu fikirleri kırmakta ve toplumu değiştirmekte önemli rol oynayabileceğini söylemektir. Çünkü kapitalizm işçileri, yaşamın en temel gereksinimleri için bile mücadele etmeye zorlar, fikirleri sınayan ve açıklığa kavuşturan sınıf mücadeleleri oluşturur. Örneğin, İngiltere’de, siyahiler ve Asyalılara karşı düşmanlığın, daha önce işyerlerinde, okullarda ve toplum kesimlerinde olan önemli mücadeleler göze alınmaksızın 1980’lerden sonraya itilmesini anlamak imkansızdır. Bunlar, siyah ve beyaz işçileri birlikte hareket etmeye teşvik eden, bazen kesinlikle ekonomik sorunlar üzerine olan çatışmalardı ve sonuç olarak birçok beyaz işçiyi ırkçı klişeleri benimseyen görüşlerini tekrar değerlendirmeye zorladı. Marx’a göre mücadelenin temizleme etkisi vardır:

Koşulların değiştirilmesine ve eğitime ilişkin materyalist öğreti, Koşulların insanlar tarafından değiştirilmediğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Bu yüzden de, toplumu, biri toplumdan üstün olan iki kısma ayırmak zorunda kalır. Koşulların değiştirilmesi ile insan faaliyetinin ya da kendi kendini değiştirmenin çakışması, yalnız devrimci pratik olarak kavranabilir ve ussal biçimde anlaşılabilir.33

Marksistler mücadeleyi, etrafımızdaki tüm gerici fikirlerin tartışıldığı –bunu yapan insanların veya grupların var olması koşuluyla- verimli bir arazi olarak görürler.

Marksizm ve baskılar

Marksizm’e karşı olanlar sık sık, teorinin her şeyi sınıf sorununa indirgediğini bu yüzden kitlesel baskıları anlamamıza ve karşı koymamıza yardımcı olamayacağı iddiasında bulunurlar. Radikal soldan bazıları bile Marx ve Engels’in, işçilerin aralarındaki bölünmeleri basite indirgeyerek onları romantikleştirdikleri suçlamasını getirirler. Patricia Hill Collins, “Eğer siyah insanlar ve kadınlar kendi sınıf çıkarlarını görebilselerdi, sınıf dayanışması, ırkçılığı ve cinsiyetçiliği yok ederdi”34 diyerek Marksistleri karikatürize eder.

Eğer bu bizim davranışımız olsaydı Marksistlerin kurtuluş mücadelelerini, esas gerekli olan sınıf mücadelesinden sapma olarak görüp, göz ardı etmelerini beklerdiniz. Tersine Marksistler her zaman kendilerini bu tür çatışmaların içine atmışlardır – Eleanor Marx’ın çok büyük rol oynadığı Doğu Londra’daki en eski işçi sınıfı kadın hareketlerinden, Amerika’nın bunalım yıllarına, Güney’deki ırk ayrımına karşı yapılan kavgada komünistlerin oynadığı role, 1980’lerde Thatcher’ın geylere karşı çıkardığı Section 28 kanununa karşı yapılan kitle hareketine kadar böyle oldu.

Marksizm teori olarak da kitlesel baskı ve zulümleri görmezden gelmez. Marx ve Engels’i üstünkörü okumak bile gösterir ki ikisi de haklı olarak şovenizmi ve haksız önyargıları işçi sınıfı hareketindeki –günün sosyalist organizasyonların en fazla dikkat etmesi gereken– bir kanser olarak gördüklerini sergiler. 19’uncu yüzyılda İrlandalılara karşı olan ırkçılığı açıklayan Marx şöyle yazar: “İngiliz işçi sınıfının örgütlenmesine rağmen güçsüz olmasının sırrı, bu düşmanlıktır. Bu sır, kapitalist sınıfın güçlülüğünü korumasının nedenidir. Ve bu sınıf bu durumun tamamen farkındadır”.35

İngiltere’de kadınların oy kullanma haklarını kazanmasından çok önce, Marx (bazen zamanın uygunsuz lisanını kullanarak) onların tüm dünyadaki işçi sınıfı örgütlerine liderlik pozisyonlarına atanmalarını tartışıyor ve şöyle yazıyordu: “Tarihi biraz bilenler, dişi maya olmazsa büyük sosyal devrimlerin başarılamayacağını da bilirler. Sosyal ilerleme, zarif cinsin sosyal pozisyonuyla ölçülebilir”.36 Ve İngiliz gazeteleri çoğu kez kanlı olan 1857 Hint ayaklanması hakkında ırkçı safra kustuklarında Marx isyancıları ve metotlarını korumuştur. Şöyle yazar “İnsanlık tarihinde öç alma diye bir şey vardır ve tarihsel öç almanın kuralı, bu gerecin zarar gören tarafından değil zarar verenin kendisi tarafından bileylenmiş olmasıdır.”37

Marksistler, kişilerin sınıf içindeki konumlarının veya geçmişlerinin, hayatlarını biçimlemekte, cinsiyetleri, ırkları veya cinselliklerinden daha baskın olmadığını bilmelerine rağmen, sınıf üzerine vurgu yaparlar. Bunu iki belirli nedenle yaparız. Birincisi, kitlesel baskıların temelini anlamakta sınıf analizi çok önemlidir, ki bu baskıların nasıl ve hangi şartlarda başladığı ve neden bugün devam ettiğini anlamak demektir. Sınıf analizi, kitle baskılarından kimin kârlı çıktığını ve tüm kapitalist sisteme nasıl bağlı olduğunu anlamamıza yardım eder. Böyle bir yaklaşım geliştirmek Marksistlerin, kitle baskı ve zulümleri, zayıf öğrenim, eğitim yetersizliği veya doğuştan beynimize işlenmiş biyolojik bir şey olarak görmek eğilimindeki açıklamaların düştüğü tuzağa düşmekten kaçınmalarını sağlar. İkincisi, sınıf analizinin hayati önemi vardır çünkü problemin kişilerde olmaktan çok sistemde olduğunu tespit ederek ve sistemi alaşağı edecek güçleri tanıyarak, temel ve kalıcı bir değişim olasılığını mümkün kılan tek gerçek umuttur. Marksistler, kapitalizmin alaşağı edilebileceğini ve onunla beraber sistemin dayandığı tüm gerici fikirlerin de yok olacağını savunurlar.

Irk, cinsellik ve cinsiyet gibi etken fikirler, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri büyük çapta değişime uğradılar. Fakat iyiye giden değişimlerin hemen hemen tümü, tesadüfen veya yavaş yavaş gelişen bir evrimle gerçekleşmedi –hâkim sınıfların yanından bir aydınlanma dalgası geçtiği için de olmadı. Onun yerine, bu değişimler kapitalizmin değişen gereksinimleri ve halk mücadelelerinin içinde yaşadıkları dünyayı şekillendirmesidir.

Marx, işçi sınıfının, toplumu tümden tersine çevirme ve yeni bir dünya yaratma gücü ve çıkarı olan toplumdaki tek grup olduğunu tartışır. İnsanların kendilerini içinde oldukları sınıfla tanımlamasından bağımsız olarak sınıfların bir sosyal ilişki biçimi olarak var olduğunu anlamıştır. Bu şekilde gözlemlenince işçi sınıfı, kitle baskılarının ortaya çıkardığı diğer kategorilerden tamamen farklıdır ve basitçe, ayrımcılıkla yüz yüze olanlar listesine ilave edilecek bir grup olarak anlaşılmamalıdır.

İşçilerin şovenizmi yok ettiğini görmenin en önemli sonuçlarından birisi, baskılara maruz kalan kişilerin, bu işçileri, kötü niyetli rakipler veya düşmanlar olmak yerine kendilerinin müttefiki olarak görebilmesidir ve bu da kısa bir süre önce imkansız gibi görünen birlikte mücadeleler için umutları arttırır.

Stratejiler ve sonuçları

İmtiyaz teorisi, değişim stratejileri konusunda bizi nereye götürür? Dünyayı hak edilmemiş imtiyazların yapılandırdığı bir yer olarak görmenin dolaylı olarak önerdiklerinden biri, “imtiyazlıların” durumlarını kabullenip imtiyazlarından vazgeçmesidir. Örneğin erkek ve kadın arasındaki ücret farklılıklarına bakalım. Sosyolog R W Connell ve diğerleri bunu “erkeklik payı“, sırf erkek oldukları için erkeklere verildiği söylenen kazanılmamış haklar olduğunu söyler.38 Guardian’da yazan Ally Fogg, kadınları, erkeklere oranla daha az kazanıyor olarak görmeyi bırakıp, erkekleri kadınlara göre daha çok kazanıyor olarak görmeye başlamalıyız demektedir.39

Yani, erkekler eşitlik uğruna daha az para mı almalılar? Eğer bu inandırıcı görünmüyorsa, 2005-2007’lerin şehir meclislerinde en az parayla çalışan kadın işçilerin eşit ücret isteklerini karşılayabilmek için yerel idarecilerin başvurduğu bir yol olduğu hatırlanmalıdır. Tabii bunu yapmaları adalet uğruna değil, para harcamamak içindi fakat bu, işverenlerin bir işçi grubunu ötekine karşı oynamayı durdurmaları için eşit gelir sorununu bir sınıf sorunu olarak görmek gerektiğinin keskin pratik bir hatırlatmasıdır.

İmtiyaz teorisyenlerinin çoğu muhtemelen, “imtiyazlıların“ imtiyazlarını bırakmaya çağrılmaması gerektiğini onaylar. Bunun başlıca nedeni de geniş çapta dayanışmayı sağlamak için değil, imtiyazın baştan atılabilecek bir şey olmadığına inandıklarındandır. Michael Kimmel’in söylediği gibi “bir kimse nefes almaktan nasıl vazgeçemezse imtiyazlı olmaktan da o kadar vazgeçemez.”40 Bu çok kötümser bir teoridir -bir kimse imtiyazını bırakamazsa başkalarını ezmekte suç ortağı olmayı da bırakamaz. Sadece kendi “imtiyazlarının “ daha çok farkında olmayı isteyebilir ve imtiyazların en kötü şekilde ifade edilmesini veya kanun hâline getirilmesini engellemeye çalışır.

İşe bakın ki, “imtiyazlarımızdan “ kaçınamamız teorisi Marksist “varlık, bilinci belirler”, kişinin fikirleri ve davranışları dolaysız olarak “imtiyazlı“ veya “dezavantajlı“ konumlarından ortaya çıkar, kavramını yankılıyor gibidir. Fakat kitle baskılarının nasıl oluştuğu üzerine olan bu çok indirgeyici ve deterministik anlayış, gördüğümüz kadarıyla Marksizm’den çok uzaktır. Öncelikle bir kişinin varlığı hangi baskılara maruz kaldığının toplamına indirgenemez. İkincisi toplum içinde, baskı altındakiler dahil, birçok fikir dağılımı vardır – ve fikirlerle baskıya maruz kalma oranında doğrudan bir ilişki yoktur. İnsanların fikirleri sabit değildir –aksi hâlde tartışmalarla politik organizasyonlarla kendimizi yormamızın anlamı olur muydu?

Sonuç olarak insanlar sadece pasif nesneler değillerdir. Sürekli etrafımızdaki dünya içinde hareket ederiz ve onunla iletişim hâlindeyizdir. Özellikle kapitalizmin içindeki uzlaşmazlıklar halkı karşı koymaya zorlar ki bu, insanların eyleminin sadece dünyayı değil kendini de değiştirdiği bir durumu yaratır.

İmtiyaz teorisi bir çeşit elitizm de sergiler: Biz hepimiz kaçınılmaz içsel bir önyargıyla bağlanmışızdır ama teorisyenler buna dahil değildir, onlar aydınlanmış bir kişisel uyanışa ulaşmışlardır. Hepimizi kendi kazanılmamış avantajlarımızın tutsağı olarak görenler, ancak bir azınlığı kendi imtiyazlarını itiraf etmeye ikna etmeyi bekleyebilirler. Buradan, görünüşte maddi gerçeklikten kaynaklanıyor gibi görünse de imtiyaz teorisi aslında– fikirlerin çok önemli olduğuna inanarak, idealizme düşer. Bu nedenle imtiyaz teorisinin esas odağı eğitim ve uyanıştır.

Bu yaklaşımın liberalizmle birçok ortak yönleri vardır, kişileri eğitmeye odaklanma ve eşitsizliğin (en azından tüm erkeklerin, beyazların ve de heteroseksüellerin kökünü kazımadan) tamamen yok edilmesinin mümkün olabileceğini anlamaksızın adaleti sağlamak için ahlaki çaba göstermek zorunluluğu gibi… İmtiyaz teorisi literatürünün çoğu sadece başkalarıyla yüzleşmek olduğu kadar, kişinin kendisi ile de yüzleşmesine odaklanır. Collins gibi geniş tarihî kapsamı olan bir yazar bile şöyle iddia eder “Değişim kendinle başlar ve etrafımızdaki kişilerle olan ilişkilerimiz sosyal değişim için en temel yer olmalıdır”.41

Tabii ki insanların davranışları ve başkalarıyla ilişkilerinde kendilerini eleştirmesinde bir sorun yoktur ve de tüm baskıcı davranışları, dili ve tavırları tartışmak doğru bir şeydir. Fakat ırkçılık, cinsiyetçilik ve homofobi gibi büyük sistemik ayrımlarla mücadelede birkaç ilerici insanın kişisel içgörüsüne bel bağlanamaz.

Bu tartışmalar yeni değildir. Ambalavaner Sivanandan, esas olarak kişisel ve kişiler arası ilişkilere odaklanan yaklaşımın tehlikeleri konusunda yazdığından beri 20 yıl geçti: “Gücü kişiselleştirerek ‘kişisel olan politiktir’ demek düşmana kişilik kazandırır: Siyahın düşmanını beyaz olarak, kadının düşmanını erkek olarak görmek ve tüm beyazlar ırkçıdır, tüm erkekler cinsiyetçidir demektir”.42 İmtiyaz teorisi politik tartışmayı ahlaklılığa başvuru ve kişisel hislere indirgeyerek, bir şey söyleyenin, genellikle söylenenden daha önemli olduğunu açıklar. Bu yüzden, imtiyaz kavramını tartışmak potansiyel olarak zararlıdır ve baskıcı hareketleri temize çıkarır. Eğer bir kimse ırkçı ve cinsiyetçi bir şekilde davranıyorsa, otomatik olarak onların “imtiyazlı“ ırka veya cinsiyete bağlı olduğuna atfetmektense, söylediklerinin ırkçı ve cinsiyetçi olduğunu tartışmak, tabii ki herkes için daha eğiticidir.

İmtiyaz teorisinin destekleyicileri, sürekli kişiler üzerine odaklanmaktan uzaklaşırken ve daha geniş bir kampanyalarla uğraşırken bile “imtiyazlıların“ yapabileceği en fazla şeyin, ezilenlere destek rolü oynayabileceklerinde ısrar ederler. Frances Kendall, örneğin, kendi imtiyazlarımızı kontrol etmemizin amacı, bizim imtiyazlarımızı paylaşmayanlarla “dostluk“ ve “gerçek ilişkiler“ kurabilmek içindir diye tartışır.43

Daha geniş yapısal değişiklik yapmadan kendimizin ve başkasının fikirlerini değiştirebileceğimizin mümkün olmasına inanmak her şeyi tamamen tersinden almaktır. Gerek daha iyi işyeri şartları için, gerek savaşı durdurmak için, ırkçılığa karşı, cinsiyetçiliğe karşı veya daha başka nedenlerle mücadeleye giren kişilerin çoğu, çelişkili fikirleri de beraberlerinde getirirler. Bazı gerici fikirleri benimseseler, bazılarını reddederler. Fakat işte tam da değişiklik için verilen mücadelede kapitalizmin işleyişi ile ilgili yeni birikimler kazanırlar ve eski varsayımlar ve önyargılar parçalanır. Bunun nedeni, değişimler için verilen mücadelede insanların dolaysız tecrübeleri, kapitalist kurumlar tarafından geliştirilen dünya görüşüyle keskin bir çelişkiyle düşer.

İmtiyaz ve kesişimselcilik

İmtiyaz teorisyenleri arasında “kesişimselcilik” kavramı çok yaygındır. Özünde kesişimselcilik, kişilerin ve grupların değişik yönlerden baskıya maruz kalabileceklerinin ve bu farklı yönden gelen baskıların birbirini nasıl etkilediğinin ve nasıl kesiştiğinin tanınmasıdır. İmtiyaz teorisi ve kesişimselcilik aynı şey değildir.

Fakat bazı yerlerde çakışırlar: Birçok imtiyaz teorisyeni kesişimselciliği, insanların nasıl bazı alanlarda “imtiyazlı“ olduğunu fakat diğer alanlarda baskıya maruz kaldığını anlatmakta kullanırlar. Örneğin, Courtney E Martin’in, New Statesman’da yazdığına göre, Peggy McIntosh kendi “bilinçsiz imtiyazlar“ının listesini çıkardığında “kesişimselciliği düşünmeye başladı. (Onun durumunda sadece kadın olmak değil, aynı zamanda beyaz hetereseksüel bir kadın olmak gibi).44 Başka bir deyişle, tüm kadınların aynı durumu paylaşmadığını fark etti. Bunun sınıfa, ırka, cinselliğe bağlı olduğu gibi…

Aynı şekilde kesişimselciliğin ana savunucuları da birden fazla baskıya maruz kalanların, geniş mücadeleler içinde dışlandıkları konusuyla ilgili tartışmalarında, imtiyaz teorisi kavramlarını kullanma eğilimi gösterirler. Kimberlé Crenshaw, zenci kadınların hem beyaz kadınlar tarafından hem de siyah erkekler tarafından dışlandıklarını yazarak “En imtiyazlı grup üyeleri üzerine odaklanmak çok yönlü baskı altında olanları dışlar45 der. Kesişimselcilik, baskıyı anlamada temel etki olarak büyüdü. Yani “Benim feminizmim ya kesişimselcidir ya da palavradır“ sloganı feminist blogcular arasında çok belirgin bir slogan oldu. Bu kavram birçok genç aktivist arasında da popüler oldu. Örneğin, Edinburg Üniversitesi’nde öğrenci konseyi, kendi öğrenci birliğini, kesişimselci feminizme açık bir yer olmasını oylamayla kabul etti. Ayrıca son yıllarda kesişimselcilik yaklaşımını kullandığını iddia eden akademik araştırma ve yazılarda veya toplumun en dışlanmış “kesişmelerinde“ki kişileri araştırmakta büyük bir artış oldu. Bu çalışmaları bütünlüğüyle incelememiz konumuz dışındadır. Fakat kesişimselciliğin, özellikle eylemciler arasında nasıl olageldiği ve imtiyaz teorisiyle nasıl etkileşim hâlinde olduğu gibi birkaç kilit noktasını açıklamaya ve değerlendirmeye çalışacağız.

Kesişimselcilik iki düzeyde çalışır – birincisi tanım düzeyindedir. Birçok taraftan bu tanımlama rolü, kesişimselciliğin asıl fonksiyonudur. Özelde kesişimselcilik, birden fazla baskıyı “toplama“ yaklaşımını reddeder. Yani siyahî kadının üzerine olan baskı, basitçe ırkçılık artı cinsiyetçilik olarak anlaşılmamalıdır. Bu baskıların özel kesişimi ikisinin toplamından daha büyük başka bir şey yaratır. Örneğin ırkçı fikirler, sadece siyah olmanın ne demek olduğu değil, siyah kadın veya siyah erkek olmanın ne demek olduğu gibi özel cinsiyetli klişeler arasında işler.

İkincisi, kesişimselcilik kavramı özellikle son zamanlarda eylemciler tarafından kullanıldığı biçimiyle sık sık, imtiyaz teorisinin temel çerçevesine çok benzeyen bir iktidar teorisini yansıtır. Tarihe ve birkaç kilit noktaya derinliğine baktıktan sonra bu soruya tekrar döneceğiz.

Kesişimselcilik kavramı genellikle 1980’ler ve 1990’ların başlarında Amerikalı hukuk profesörü Kimberlé Crenshaw ya da Amerikalı sosyoloji profesörü Patricia Hill Collins tarafından başlatılmış olarak görülür. Oysa ki kesişimselciliğin temel fikirleri, 1970’ler ve 1980’lerdeki kadın hareketlerini ve siyahi kurtuluş hareketlerini, siyah kadınların kendine özgü tecrübelerini gözardı etmeleri ve dışlamaları nedeniyle ağır bir şekilde eleştiren siyah kadınların yazdıkları yazılara kadar geriye gider. Bu yazılar siyah feminizm olarak bilinir -ve Collins’in etkili çalışması Black Feminist Thought’un (Siyah Feminist Düşünce)46 konusu ve başlığını oluşturmuşlardır. Yani bu kavram, siyah kadınların görüşlerini ve üzerlerindeki baskıları anlama yöntemi olarak gelişti ancak o zamandan beri çeşitli baskılar arasındaki bağlantıları anlamaya çalışmak için ele alındı ve genişletildi.

Siyah feminizm ve kesişimselciliğin kökleri

Siyah feminizmin çıkışı Amerikan kadın hareketinin özel karakterine birçok yönden yanıttır. Kadın hareketi, toplumsal haklar, Siyah Güç (Black Power) ve Vietnam savaşı karşıtı hareketlerden daha sonra ortaya çıkmış ve bu hareketler içinde aktivistlerin maruz kaldığı cinsiyetçiliğe karşı bir reaksiyon olarak şekillenmiştir.47 İngiltere’nin tersine, Amerikalı kadınların hareketi sosyalist solun çok zayıf olduğu, sendika üyeliğinin az olduğu ve halkçı reformcu örgütlerin bile olmadığı bir ortamda gelişti. Baştaki köktenci politikalarına ve kitle etkilerine rağmen, 1970’lerin ortalarına doğru kadın hareketleri giderek temelde ve odaklaşmalarında bile dar ve tutucu olmaya başlamış ve geniş mücadelelerden ayrılmıştır. Bu daralış, tüm erkeklerin kadınları bastırdığı üzerine olan teorileri güçlendirmiştir.

Bazı siyah feministler kadın hareketindekilerin tüm kadınlar adına konuştukları iddialarına büyük eleştiriler getirdiler. Özellikle hareketin, diğer grupları dışarıda tutup beyaz orta sınıf kadınların problemlerini yansıttığına dikkati çektiler. Audre Lorde bu konuda şöyle der: “Genelde bugünkü kadın hareketi içinde beyaz kadınlar ırkı, cinsel tercihi, yaş ve sınıfı göz ardı ederek kendi kitlesel baskılarına odaklanırlar. Kızkardeşlik sözcüğünü kullanarak homojen oldukları izlenimini vermeye çalışırlar ama gerçekte böyle bir şey yoktur”.48

Birçok yönden siyah feministler bu konuda haklıdırlar. Kadın hareketi genelde –çoğunluğu beyaz- orta sınıf kadınlar ve onların sorunları ve bunu yansıtan metotlarda kaldı. Fakat birçok siyah feminist de kadın hareketinden edindikleri kendi tecrübelerini yorumlayarak onun, sadece beyaz eylemcilerin tarihçesi olduğunu ve siyah kadınları dışlamak ve kendilerine yapılan ırkçılığın bir aleti olmaktan başka iyi bir şey yapmadıklarını söyleyerek yanlış bir genelleme yaptılar.

Beyaz feministlerin çoğu, Amerikan kadın hareketinin bir bütün olarak ırkçılığı ve emperyalizmi göz ardı ettiğini kabul etmezler. Birçok eylemci, kadın hareketine, Vietnam savaşı karşıtlığı ve insan hakları mücadelelerinden geldiler ve bu sorunları birlikte getirdiler. Önceleri, kadın hareketi savaşa karşı aktifti ve Siyah Panterler’e yapılanlara karşı protestolara katılıyorlardı. Amerikalı eylemci Lise Vogel, örneğin, feministlerin 1980’lere kadar ırkçılığı ve sınıfları görmezden geldiklerini reddeder. 1970’lerin sonlarında, birçok radikal sosyal hareketin yok olup yeniden ortaya çıkması sürecinde, eski genel politikaların bir kısmının kaybedildiğini savunur.49 Başka bir deyişle, kadın hareketinin problemleri beyaz kadınların imtiyazlarıyla değil, politikayla ilgiliydi.

1977’de, bir siyah feminist hareket olan Combahee River Collective’in yayınladığı bildirge, daha sonra kesişimselcilik olarak bilinen kavramın temeli olarak görülür. Onların bu bildirgesi, kesişimselciliğin ana temalarından bazılarını içerir: “Şu anda bizim politikamızın en genel ifadesi olarak, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, heteroseksüel ve sınıf ayrımlarına karşı mücadele etmeye kararlıyız ve özelde, en önemli baskı sistemlerinin iç içe geçmiş olması gerçeğine bağlı olarak, görevimizi, bütüncül bir analizi ve pratiği geliştirmek olarak görmekteyiz”.50

Geniş kurtuluş hareketlerinde ve “beyaz erkek solu“ etrafında edindikleri tecrübelerinden dolayı ayrı örgütlenme yolunda harekete geçtiklerini ve “beyaz kadınlarda olduğunun tersine, ırkçı olmayan, siyah ve beyaz erkeklerde olduğunun tersine, cinsiyetçi olmayan bir politika geliştirmek“ ihtiyacını belirlediklerini belirttiler.

Bildirgeleri oldukça radikal görünüyordu. Örneğin, “Tüm baskı ve zulüm altındaki halkların kurtuluşu politik- ekonomik sistemler olan kapitalizm ve emperyalizmin olduğu kadar patriyarşinin de imhasını gerektirir” diye belirtiyorlardı. Oysa ki politikaları en dar anlamda söylenilenlerin söylenmesi için derlenmişti fakat gerçekte çelişkiliydi. Yani, “Marx’ın [ekonomik] teorisi ile temelde aynı fikirde” olduklarını belirtiyorlardı ama feminist yazıyı Sisterhood Is Powerful (Kızkardeşlik Güçlüdür)‘dan beğenerek alınan şu paragrafla bitiriyorlardı: “Beyaz heteroseksüel erkeklerin ne gibi bir devrimci rolü gerçekleştirebilecekleri hakkında en ufak fikrim yok çünkü kendileri bizzat gerici çıkarcı iktidarın temsilcileridir”.51 Siyah feministler, daha geniş kadın hareketinin sorunlarını ve yapılanışını eleştirirken, metotlarını reddetmediler. Örneğin Combahee River Collective, çalışma gruplarına ve bilinci artırmaya odaklanmaktaydı ve cinsiyetçilik üzerine olan ayrımları, geniş kadın hareketinde görülen ayrımcılık ve kimlik tartışmalarının bir yansımasıydı.

Siyah feminizm, bir düşünceler zinciri olarak birbiriyle uyumludur ama bu tutarlı olduğu anlamına gelmez. Bu bir sürpriz değil, sadece siyah ve kadın olmak bir kişinin politik görüşlerini belirlemez. Yine de, örneğin Collins’in Black Feminist Thought (Siyah Feminist Düşünce) yazısında olduğu gibi bu fikirleri tutarlı bir bütün olarak sunma girişimleri olmuştur. Collins’in kendisi, politik sonuçlar için bu konunun üzerinde aşırı derecede durduğunu bildirir. Aslında siyah feminizm geleneğinin önde gelen kişileri arasında da ciddi tartışmalar vardır. Örneğin Bell Hooks, geniş kadın hareketinin acımasız eleştirisini birçok siyah feministle paylaşırken, Combahee River Collective’in siyah kadınlar olarak ayrı örgütlenme kararını, mücadele meydanını terk eden gerici bir düşünce olarak görür.52

Nitekim siyah feministlerin kadın hareketine olan eleştirilerinde haklı oldukları taraflar vardı. Marksistler de fark gözetmeyen “kızkardeşlik“ kavramını eleştirdiler. Bazı feministler tarafından benimsenen bu çerçeve, değişik sınıflardan gelen kadınların farklı olan çıkarlarını belirsizleştirir. Tabii ki tüm kadınlar baskılardan eziyet görürler fakat hakim sınıftan gelen kadınlar varlıklarını kullanarak çeşitli yönlerden cinsiyetçiliği hafifletirler. Sistemin tümüne karşı koymak söz konusu olunca, işçi sınıfından kadınların sisteme karşı koymakta çıkarı varken hâkim sınıf kadınlarının çıkarı, varlıklarını devam ettirmek için sistemi devam ettirmekte yatar.

Baskıya maruz kalanlar arasında otomatik bir birlik olmadığı doğrudur ve bazı feministler diğer baskıya maruz gruplarla ilişkilerde gerici rol oynamışlardır. Örneğin, Fransa’da başka yerlerde, Müslüman kadınların tesettür giyme hakları tartışmasında normal feministlerin rolü bunun karşısında yer almak oldu. Oysa ki baskıları ve sömürüleri nasıl anladığımızı yansıtan bu soruların hepsi politiktir. Bazılarının zannettiği gibi imtiyazların bilinçsizce uygulanması değildir.

Kesişimselcilik stratejiye nasıl bilgi katar?

Siyah feminizm denilen literatür kölelik dahil, tarihte olanlarla ilgili anlayışımızı arttıran, düşünceleri harekete geçiren yazılar üretti. Angela Davis, Bell Hooks ve diğer birçok yazar bu konuda olduğu kadar, kadınların oy kullanma mücadelelerindeki tartışmalarda ve ırkçı cinsiyetçi imgelemlerin analizinde de geniş çapta ve yetkin bir şekilde yazdılar.53 Kesişimselci yaklaşım olarak bilinen bu anlayışın sosyal politika alanında da göz önüne alınması faydalıdır, Crenshaw’ın siyah ve diğer azınlık kadınların ne gibi özel ihtiyaçları olabileceği konusunda yaptığı gibi. Bir göçmen kadının, örneğin, evdeki şiddet karşısında ne gibi servislerin yardımından yararlanabilmesinin önünde ne gibi ek engellerin olabileceği gibi. Fakat kesişimcilik burada yaptığı, Laura Miles’ın bu dergide tartıştığı gibi, “gerçeğin adını anmak”, yani tanım seviyesinde kalmaktır.54

Tanım tabii ki önemli, köle ticaretinin mekanizmalarını anlamak önemli, çünkü tarih bugün hakkında bilgi verir. Cinsiyetçi imgelemin kendiliğinden ırksallaştırıldığını (veya tam tersini) değerlendirmekte de fayda vardır çünkü ideolojinin ne kadar baskıcı bir şekilde işlediğini anlamalıyız. Ancak bu, kendi başına yeterli değildir.

Kesişimselcilik kavram olarak iki yöne çeker. Son zamanlarda bu kadar yaygın olması, birçok yönden geniş çapta toparlanma isteğini yansıtır. Birçok feminist ve diğer aktivist “kesişimselci“ olduklarını ifade ederek, değişik deneyimleri kabullenen, özelde siyah kadınlara açık, kapsayıcı bir politika istediklerini açığa koyarlar. Açıktır ki özellikle yıllardır ayırımcı ve ahlakçı kimlik politikalarından geçmiş olanlarımız için bu olumlu bir gelişmedir.

Fakat kesişimselcilik, kimlik politikalarını ya da post-Marksist iktidar kavramlarını reddetmez. Crenshaw, örneğin, kesişimselciliğin, post modernist öğelerle baskılara karşı olan mücadeleleri birleştirme girişimi olduğunu açıkça gördüğünü belirtir.55

Gerçekte kesişimselciliğin tüm temeli kimlik sorunlarına tutunmaktadır. Örneğin; Combahee River Collective, “en derin ve potansiyel olarak en radikal politikalar, başkası üzerindeki baskıları kaldırmaya çalışmaktan değil, kendi kimliğimizden gelir” der. Kesişimci politikalar bu yüzden, aynı daha önceki kimlik politikaları gibi, parçalanmış ve ahlakçı olan bölünmeye açılırlar.

Bu yaklaşımın büyük bir bölümü, kişisel deneyimlerin yükselmesinin, kavramanın kilit noktası olduğunu görerek imtiyaz teorisi ve kimlik politikalarıyla bu ortak noktaları paylaşır. Bu nedenle Collins şöyle tartışır:

Kapsamlı üstünlük matrisi, dezavantajlı ve imtiyazlı değişik tecrübeler ve bunların ürettiği ortak tek taraflı bakış açısıyla gelen birçok grubu kapsar… Hiçbir grup açık bir görüş açısına sahip değildir. Hiçbir grup gerçek ”doğru”yu keşfetmeye izin veren teori ve metodolojiye sahip değildir.56

Bazı yazarlar ve aktivistler, sadece baskıların kesişimlerinde yaşamak bile direnmenin kendisidir diye önerirler. Yine de kesişimselciliği benimsemiş diğerleri için amaç sadece isim vermek değil baskıları karşılarına alıp mücadele etmektir. Birçok yazar ve aktivist, sadece kişilerle yüzleşmek değil, sosyal adalet uğraşısı için koalisyon kurmaktan bahsederler. Sosyalistler de bu amaçları ve mücadeleleri paylaşır. Fakat ortak amaçlar için çalışmak neyle kavga ettiğimizi ya da direnmedeki strateji tartışmamamızı daha iyi anlamak gereksinimlerini ortadan kaldırmaz.

Kesişimselcilik teorisinin başlıca sınırlarından biri, bir yaklaşım olarak, içeriğinin tarif ettiği kesişen baskıların kaynağını bulmaya teşebbüs etmek yerine deneyim seviyesinde kalmasıdır. Bunun tersine Marx tarafından özetlenmiş yöntem, Marx’ın “en basit belirleyici faktörler “ dediği şeyi bulmak için soyutlama yaparak, hayattaki güçlüklerin tanınmasından öteye geçmeyi içerir. Bu, şimdiki durumda sınıflı toplumda baskıların kaynağını bulmak anlamına gelir. Fakat bu tablonun sonu değildir. Marksistler bu çapraşık somut gerçekleri soyutlamaktan edindikleri birikimleri gerçeğe uygulamak zorundadır- bu Marx’ın “soyuttan somuta yükselmek”57 diye açıkladığı durumdur. Bu şekilde hem baskıların kaynaklarını hem de insanların başlarına gelenlerin kapitalizm altında nasıl oluştuğunu daha iyi anlarız.

Marx’ın metodundan iki ayrı nokta daha çıkar. Birincisi Marx, farklı gibi görünen iki olayın, toplumun bütünlüğü içindeki parçalar olarak görülmesi gerektiğini iddia eder- yani oluşumlar ve deneyimler toplumun nasıl işlediği yönündeki daha geniş sorulardan soyutlanmış olarak anlaşılamaz. İkincisi, somut her zaman tarihseldir. Baskılar durumunda, bu özel oluşumlar ve deneyimlerin zamanla değişir olmasını tanımaktır. Örneğin, son zamanlarda kapitalizmde olan yapısal değişiklikler, tüm dünyada milyonlarca kadını daha işyerlerine çekerek kadınların baskı deneyimlerini ve bu baskılara karşı koyma olasılıklarını değiştirdi.

Marksizm’in stratejik birikimleri, dünyayı anlamaktaki bu anlayış yönteminden kaynaklanır. Sınıflı toplumlarda baskıların kaynaklarını doğru tespit ederek yapısal yeteneklerimizi ve kapitalizm içinde işçilerin güçlerinin potansiyelini görebiliriz. Kesişimselcilik haklı bir şekilde toplumda iç içe geçmiş birçok bölümün olduğuna işaret ederken, imtiyaz teorisinde olduğu gibi, sınıflar sorununu, onlardan sadece bir tanesi olarak baskılar listesine havale eder. Böylece, kapitalizmdeki sınıfların özel yerini gözden kaçırır. Sınıf, sadece baskı kaynağı değil aynı zamanda gücün kaynağıdır ve farklı geçmişlerden ve kesişen baskılardan gelen insanların birleşmesinin mümkün olduğu bir tabandır. Marx, işçi sınıfında herkes aynı olduğu için değil, işçi sınıfından insanların kapitalizmle ortak ilişkilerinin olması ve birlikte tüm toplumu alaşağı edebilecek özgün bir iktidar kurabilecek olması nedeniyle işçi sınıfına, evrensel sınıf demiştir.

Sonuç

İmtiyaz teorisinin ana odağı kişiler arasındaki eşitsizlikler olduğundan, bizi, bir bütün olarak eninde sonunda sisteme karşı vereceğimiz kavga için silahlandıramaz. Fakat hasar sadece mücadele ufkumuzu kısıtlaması değil haksızlıklara ve önyargılara karşı her an olagelen kavgaların önünde bir engel olma riskini taşımasıdır. Örneğin, solun ve adaletsizlikten yakınanların en fazla üzerinde durduğu konulardan biri olan göçmenlerin acımasızca suçlanması, medya ve politikacılar tarafından kamçılanmakta olmasını ele alalım. Bu zehiri yok etmenin tek çaresi, şu anda Muhafazakâr Parti’den ve aşırı sağdan doğrudan bu tacizlere maruz kalmayan işçi sınıfının beyaz ve siyah insanlarını bir araya getiren bir mücadeledir. Ancak imtiyaz teorisi bize, harekete geçirmemiz gerekenlerin çoğunun bilinçli ya da bilinçsiz ırkçılığa ve “beyaz üstünlüğü“ne ortak olduğunu söylemektedir.

Bugün göçmenlerin suçlanması beyazların veya İngilizlerin “imtiyaz”ının bir sonucu değildir ama ekonomik mutsuzluğun suçunu başkasına yöneltmeye kararlı acımasız hâkim sınıfların fırsatçılığının ve ihtiyaçlarının sonucudur. Bunu anlamak, sınıf bütünlüğünün en etkili direniş aracı olduğu tartışmasını kazanmayı mümkünleştirir. Tabii ki sınıf bütünlüğü otomatik değildir ve işçi sınıfından birçok kişi ayrımcı politikalara ve yalanlara kanabilirler. Bu nedenle sadece hâkim sınıflarla değil, kendi sınıfımızdakilerle de politik kavga vermeliyiz. Fakat imtiyaz teorisi, beyaz aktivistleri, ırkçılığa karşı mücadelelerinde kendini koruma durumuna düşürmeye çalışarak, müttefiklerini uzaklaştırmakta ve göçmenleri kendi kavgalarında yalnız bırakmaktadır. Birçok yönden baskılara karşı kavgalar yol ayrımlarında oluşur. Bir önceki neslin verdiği kavgalar, baskılara maruz bir tabakanın orta ve hâkim sınıflara yükselmesi için kapıları açtı. Bu tabaka için eşitlik mücadelesi, fırsatlardan eşit şekilde yararlanmaya yani en üst masada yeterli sandalye almaya indirgenmiştir. Böylece dünyanın en güçlü ülkesinde siyah bir başkana ve Avrupa’nın en güçlü ülkesinde kadın şansölye Angela Merkel’e sahip olabiliyoruz. Eşcinsel evlilik İngiltere’de artık serbest ve engelli kişilerin hakları çok yetersiz olsa da kanunla tanındı. Tepedeki birkaç kişi, mücadele gündemini kendi istekleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışırken aşağıda baskı ve eşitsizlikler sürüyor ve hayat çoğunluk için daha da zorlaşıyor. Bu durum, gerçek kurtuluş için nasıl mücadele verileceği konusunda Marksistlerin büyük katkılar yapabileceği tartışmalara yol açar. Bugünün aktivistlerinin birçoğuna göre imtiyaz teorisi başta baskılara karşı gelmenin bir yoludur. İyi bir başlangıç noktası olabilir ve ortak endişelerimizi dile getirir fakat mücadeleyi ilerletebilecek bir temel değildir. Bu durumda solun, başkalarıyla birlikte çalışma ve baskılara karşı mücadelelere mümkün olduğunca canlılık kazandırma ve genişletme fakat galip gelebilecek bir politika ve stratejiyle kavga verme sorumluluğu vardır.

Çeviren: Gülden Yazgan

Dipnotlar

1 Michael Kimmel ve Abby Ferber (der), 2010, Privilege: A Reader, Westview Press, Boulder.

2 McIntosh, Peggy, 2010 [1988], “White Privilege and Male Privilege”, Privilege: A Reader, der. Michael Kimmel and Abby Ferber, Westview Press, Boulder. s.14.

3 a.g.e., s. 21.

4 Karl Marx, 1972 [1894], Capital, volume 3, Lawrence & Wishart, www.marxists.org/archive/marx/works/1894-c3/ch48.htm

5 Frances Kendall, 2013, Understanding White Privilege: Creating Pathways to Authentic Relationships Across Race, Routledge, New York. s.151.

6 Transformative Justice Law Project of Illinois, 2012, Checking Your Privilege 101, www.tjlp.org/Privilege101.pdf

7 Bkz: Esme Choonara and Yuri Prasad, 2012, “The Crisis of Black Leadership”, International Socialism 136 (Güz), www.isj.org.uk/?id=844

8 Kimlik politikalarının daha ayrıntılı bir bakiyesini ve eleştirisi için bkz: Sharon Smith, 1994, “Mistaken Identity—or Can Identity Politics Liberate the Oppressed?”, International Socialism 62 (Bahar), www.isj.org.uk/?id=311

9 Francis Fukuyama, 1992, The End of History and the Last Man, Free Press, New York. Ayrıca bkz: Alex Callinicos, 1989, Against Postmodernism, Polity, Londra. (5. Bölüm).

10 Colin Wilson, 2011, “Queer Theory and Politics”, International Socialism 132 (Güz). www.isj.org.uk/?id=759

11 Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, 1985, Hegemony and Socialist Strategy: Towards a Radical Democratic Politics, Verso, Londra.

12 a.g.e., s. 191.

13 Colin Wilson, 2011, a.g.e..

14 Alex Callinicos, 1989, a.g.e., s. 82.

15 Michel Foucault, 1981, The Will to Knowledge: The History of Sexuality, Volume 1, Penguin, Londra. s. 95-96.

16 Patricia Hill Collins, 2010,”Toward a New Vision: Race, Class and Gender as Categories of Analysis and Connection”, Privilege: A Reader, der. Michael S Kimmel and Abby Ferber, Westview Press, Boulder. s. 234.

17 Örneğin; Tim Wise, 2011, White Like Me: Reflections on Race from a Privileged Son, Counterpoint, ABD.

18 Michael Kimmel ve Abby Ferber, 2010, a.g.e., s. 9.

19 Irkçılığın köklerinin ayrıntılı bir Marksist değerlendirmesi için bkz: Ken Olende, 2013, “The Roots of Racism”, Say It Loud: Marxism

and the Fight against Racism, der. Brian Richardson, Say It Loud: Marxism and the Fight against Racism, Bookmarks, Londra.

20 www.timwise.org/f-a-q-s/

21 David Roediger, 2000, The Wages of Whiteness: Race and the Making of the American Working Class, Verso, Londra ve New York. s. 6.

22 a.g.e., s. 7.

23 Jean Halley vd., 2011, Seeing White: An Introduction to White Privilege and Race, Roman and Littlefield, ABD. s. 11.

24 William Edward Burghardt Du Bois, 1965, Black Reconstruction in America: An Essay Toward a History of the Part Which Black Folk Played in the Attempt to Reconstruct Democracy in America, 1860- 1880, s. 700-701.

25 a.g.e., s. 700

26 Jack M Bloom, 1987, Race, Class

27 a.g.e., s. 49

28 Michael Reich, 1978, “Who Benefits from Racism? The Distribution among Whites of Gains and Losses from Racial Inequality”, Journal of Human Resources, volume 13, number 4 (Güz). s. 524.

29 Michael Reich, 1971, “The Economics of Racism”, der. David M Gordon, Problems in Political Economy: an Urban Perspective, Heath, http://tomweston.net/ReichRacism.pdf

30 Bu tartışmaya ayrıntılı bir bakış açısı için: Chris Harman, 1994, “Engels and the Origins of Human Society”, International Socialism 65 (Kış), www.marxists.org/archive/harman/1994/xx/engels.htm#oppori ve Lindsey German, 1989, Sex, Class and Socialism, Bookmarks, Londra.

31 Frederick Engels, 1894, “Engels to Borgius”, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1894/letters/94_01_25.htm

32 www.timwise.org/f-a-q-s/

33 Karl Marx, 1845, Theses On Feuerbach, www.marxists.org/archive/marx/works/1845/theses/

34 Patricia Hill Collins, 2009, Black Feminist Thought: Knowledge, Consciousness and the Politics of Empowerment, Routledge.

35 Karl Marx, 1870, “Marx to Sigfrid Meyer and August Vogt In New York” (9 Nisan), www.marxists.org/archive/marx/works/1870/letters/70_04_09.htm

36 Marx, Karl, 1868, “Marx To Ludwig Kugelmann In Hanover” (12 Aralık), www.marxists.org/archive/marx/works/1868/letters/68_12_12.htm

37 Aktaran Iqbal Husain (der), 2006, Karl Marx on India., Tulika Books, s. 89.

38 Michael Kimmel ve Abby Ferber, 2010, a.g.e., s.6.

39 Ali Fogg, 2013, “’Check Your Privilege’ isn’t a Trump Card—It’s a Call for Time Out”, Guardian(23 Ocak), www.guardian.co.uk/ commentisfree/2013/jan/23/check-your-privilege-not-trump-card

40 Michael Kimmel ve Abby Ferber, 2010, a.g.e., s.9.

41 Patricia Hill Collins, 2010, a.g.e., s. 234-235.

42 Ambalavaner Sivanandan, 1990, “All that Melts into Air is Solid: the hokum of New Times”, Race and Class, volume 31, s. 14.

43 Frances Kendall, 2013, a.g.e., s.171.

44 Courtney E Martin, 2007, “Identity Crossroads”, New Statesman (28 Kasım), www.newstatesman.com/blogs/the-faith-column/

2007/11/identity-oppression-approach

45 Kimberlé Crenshaw, 1989, Demarginalizing the Intersection of Race and Sex: A Black Feminist Critique of Antidiscrimination Doctrine, Feminist Theory and Antiracist Poltics, University of Chicago Legal Forum, Chicago, s.140.

46 Patricia Hill Collins, 2009, a.g.e.

47 Bkz: Lindsey German, 1989, a.g.e.

48 Audre Lorde, 2000, “Age, Race, Class and Sex: Women Redefining Women”, Feminist Theory: A Reader, Der. Wendy Komar and Frances Bartkowski, Feminist Theory: A Reader, Mayfield, .

49 Lise Vogel, 1991, “Telling Tales: Historians of Our Own Lives”, Journal of Women’s History.

50 Combahee River Collective, 1977, The Combahee River Collective Statement, www.sfu.ca/iirp/documents/Combahee%201979.pdf

51 a.g.e.

52 Bell Hooks, 1992, Ain’t I A Woman: Black Women and Feminism, Pluto.

53 Angela Davis, politikası her zaman diğer pek çok siyah feministin çerçevesinden farklı olsa da genellikle siyah feministler kategorisine

dâhil edilir ve cinsiyet, ırk ve sınıf politikası arasındaki bağlantıları inceler. Bu, pek çok siyah kadın yazarı, ortak politikaları değil de kimlikleri üzerinden aynı kategoriye sıkıştırmanın problemli olduğunu pek çok yönden ortaya koyar.

54 Laura Miles, 2014, “Transgender Oppression and Resistance”, International Socialism 141, www.isj.org.uk/?id=944

55 Crenshaw, 1989, a.g.e., s. 1244.

56 Aktaran, Susan Archer Mann ve Douglas J Huffman, 2005, “Decenterising of Second Wave Feminism and the Rise of the Third Wave”, Science and Society, Volume 69, number 1 (Ocak).

57 Karl Marx, 1857, Grundrisse (Outline of the critique of political economy), www.marxists.org/archive/marx/works/1857/grundrisse/ch01.htm

Enternasyonal Sosyalizm