Kapitalist Ekonomiler Krizde: Enflasyon, Borç, İşsizlik

Faruk Sevim

 

Covid salgının başlamasının üzerinden 2 yıldan fazla bir süre geçti. Kapitalizm önemli bir kriz yaşadı, ama krizin sonuçlarını tam olarak ortadan kaldıramadan şimdi de Ukrayna işgali nedeniyle ikinci bir krizin içine girdi. İşgalin 10. gününde dünya gıda enflasyonu yüzde 24’ü buldu. Enerjideki fiyat artışları ise çok daha fazla. Enflasyonun geçici olduğunu düşünerek önlemlerini geciktirmeye çalışan ABD ve Avrupa Merkez Bankaları şimdi çok daha büyük ve yıkıcı bir enflasyonla karşı karşıyalar. Rusya ekonomisi ise yaptırımlarla çökmeye başladı.

Enflasyonun doğrudan sonucu işçilerin alım gücünün düşmesi, bunun yaratacağı talepteki azalmanın kapitalist sistem için yeni krizleri tetiklemesidir. Ayrıca fiyatlandırma sisteminin bozulması, tedarik zincirlerindeki bozulma, işçilerin düşen ücretlerin yükseltilmesi için daha fazla eylemlere başlaması kâr oranlarındaki düşmeyi hızlandırır, bu da kapitalizmin krizinin daha da derinleşmesi demektir. Bu yazımda daha çok pandemi döneminde yaşanan sorunları analiz etmeye çalıştım.

Pandemi krizi mi, ekonomik kriz mi?

Kapitalistler 2020-2021 yıllarında yaşanan krizi “pandemi krizi” olarak tanımlasalar da, aslında 2008 yılında girilen ekonomik kriz pek çok alanda devam etti. Pandemi giderek sonlanırken, ekonomik göstergelerin pek çoğu pandemi öncesi değerlere ulaşamadı.

Pandemi döneminde yaşanan ekonomik çöküntünün sebebi elbette sadece pandemi değil. Krizleri yaratan asıl neden, kapitalist sistemin işleyişindeki yapısal sorunlardır. Kapitalizm, kriz yaratan, krizler üzerinden kendini yeniden üreten bir sistem.

2008 yılından itibaren kapitalizm bir kriz içerisine girdi. O tarihten beri periyodik krizler giderek şiddetlenerek ve adeta birbirine eklemlenerek devam ediyor. Bugün devam eden kriz, bu koşullarda ortaya çıktı, pandemiden doğmadı, çünkü kapitalist sistem 2018 yılından itibaren yeni bir daralma evresine girdi.

Pandemi, krizi gerekçelendirmek, acı reçeteleri işçi sınıfına kabul ettirmek, devasa kaynakların burjuvaziye transferini meşrulaştırmak için bahane olarak kullanıldı. Şimdi de Ukrayna’nın işgali bütün bunların yapılmasında çok daha önemli bir gerekçe olacak.

Tüm dünyada yükselmeye başlayan kriz dalgası 2019 sonu ve 2020 başında büyük ekonomileri sarsmaya başlamıştı. Pandemi ve onun getirdiği kısıtlamalar, krizin çok daha ağırlaşıp derinleşmesine yol açtı.

2020’de kapitalist ekonomilerde yaşanan kriz, dünya ekonomisine büyük bir darbe indirdi. Küresel gelir 20219’daki 87,3 trilyon dolardan 2020’de 84,5 trilyon dolara indi. Yarattığı yıkım birçok ülke ekonomisinin önemli bir kısmının yok olmasına neden oldu. On milyonlarca insan işsiz kaldı. Resmi işsiz sayısı tüm dünyada 270 milyon kişiye ulaştı.

Kapitalist merkez ekonomiler, ABD, AB, Japonya, Çin devasa kaynakları kapitalist sistemin işlemeye devam etmesi için şirketlere aktardılar. Piyasaya sürülen para miktarı 30 trilyon dolar olarak tahmin ediliyor. Bu, dünyanın yıllık üretiminin yüzde 32’si civarında.

Böylesi büyük bir yıkımdan ve çok büyük kaynaklar sermayeye aktarıldıktan sonra, pandemi kısıtlamalarının kaldırılmasıyla göreli bir canlanma olması zaten kaçınılmazdı. 2020 yılında yaşanan yüzde 4’lük daralmadan sonra birçok ekonomi baz etkisi denen nedenle 2021 yılında yüksek görünen büyüme oranlarına ulaştı.

Ekonomiler büyürken, işsizlik oranları düşmeye, tüketici harcamaları tekrar artmaya başladı. Ama bu iyileşmeler, hiç de sermaye yanlısı iktisatçıların propaganda ettiği gibi olmadı. Örneğin işsizlik oranlarındaki düşme; yaygınlaşan part-time ve uzaktan kısmi zamanlı çalışmaları, işgücüne katılım oranlarındaki düşmeyi gizleyerek elde edildi.

Ekonominin pek çok alanında, özellikle de istihdam alanında hasar kalıcı oldu, işsizlik çok yaygınlaştı. Pek çok işkolu, özellikle hizmetler sektörü önemli ölçüde küçüldü.

Pandeminin de etkisiyle ekonomide istihdamı azaltıcı yönde hızlanmış bir dönüşüm yaşandı, pek çok işletme mevcut faaliyetini daha az insan çalıştırarak yapmaya başladı, bu süreç devam ediyor.

Borçlanma miktarları olağanüstü arttı. Hem kamu kesimlerinin, hem şirketlerin, hem de bireylerin borçları 303 trilyon dolara ulaştı.

Kapitalizmin uzun dönemli temel sorunlarından biri olan kârlılık sorunu (ortalama kâr oranının düşme eğilimi) giderek arttı.

Krizin yarattığı yıkım o denli büyük, yıllar içerisinde bin bir zorlukla oluşturulmuş üretim hatları ve tedarik zincirleri ağındaki tahribat öylesine derin ki, tüm dengelerin yeniden kurulması epey bir zaman, ciddi bir eşgüdüm ve mümkün olduğu ölçüde bir planlama gerektirmekte.

Ukrayna krizi ile birlikte tüm kapitalist sistem şimdi yeniden dizayn edilmek zorunda, çünkü tedarik zincirleri ağı, imalat ve finans sistemi yeniden paramparça oldu.

Kapitalist sistemin tüm bu sorunlarını çözmek için ortak bir siyasi iradeye ihtiyacı var. Ancak Ukrayna krizi de gösterdi ki, böyle bir ortak siyasi irade var olmak bir yana, artık kutuplaşan, aralarındaki çelişkiler sıcak çatışmalara dönüşen kapitalist merkezlerle karşı karşıyayız.

Kapitalist küreselleşme sarsılıyor

Kapitalizm insanlığın başındaki en büyük belâdır. Covid salgını döneminde bunu çok daha yakından gördük. Ulusal çıkarlar ve rekabet temelinde bölünmüş olan dünya kapitalizmi, “pandemi kriziyle” baş edemedi.

Burjuvazinin siyasal egemenlik aygıtları olan ulus devletler, pandemiye karşı etkin, hızlı ve koordinasyon içinde tedbirler alınmasının önünde büyük bir engel oldular.

Ekonominin küresel düzeydeki bütünleşik görüntüsüne rağmen, dünya kapitalizmi ulus devletler, sınırlar ve çıkarlar temelinde bölünmüşlüğünü ve bu temelde çatışma ve rekabeti aşabilmiş değil. Kapitalist sistemin mantığı içinde aşamaz da.

Alınması gereken esas önlemler zamanında alınmadı, ulaştırılması gereken yardımlar doğru noktalara ve insanlara ulaştırılmadı, salgının büyümesini önlemek için gerekli koordinasyon sağlanmadı.

Sorumluluk tek tek insanların sırtına yıkıldı, önlemler ve kısıtlamalar insanları canından bezdirdi, toplumsal yaşam dibe vurdu, birçok iktisadi faaliyet kesintiye uğradı.

Kimi adımlar, gerçek bir planlama ve uluslararası bir koordinasyon eksikliği nedeniyle hem ulusal temelde hem de dünya çapında kaotik bir duruma yol açtı, kapitalist üretim ve dağıtımda kaos alabildiğine derinleşti. Taşımacılığa getirilen kısıtlamalar dünya ticaretine önemli darbeler indirdi.

Kapitalizmin tarihsel misyonlarından biri, dünya ekonomisini oluşturmaktır. Her ülkenin ekonomisi bu bütünün bir parçası olarak diğerleriyle ilişki içerisindedir, bu bakımdan bir bütünleşik dünya ekonomisinden bahsedebiliriz. Ancak bu bütünleşiklik çelişkilerden muaf değildir. Tam tersine bütünleşmiş dünya ekonomisi, gerçekte sayısız çelişkiyle yüklüdür, kırılgandır, derin eşitsizlikler içerir ve uluslar arasındaki rekabetle sakatlanmış bir tabiata sahiptir. Kapitalist sistemde başka türlüsü de olamaz.

Bu çelişki, bugün çok sözü edilen tedarik krizinin, çip krizi de dâhil olmak üzere ara malların, hammaddelerin, enerji kaynaklarının ve nihai ürünlerin temininde yaşanan sorunların ortaya çıkışında temel nedendir. Bu durum aynı zamanda fiyatların olağandışı artışında da önemli bir rol oynamaktadır.

Bir planlamaya ve koordinasyona dayanmayıp, maksimum kâr arayışı içerisinde, bir anlamda deneme yanılmalarla gelişen ve somutlanan uluslararası kapitalist işbölümü ve ona dayanan üretim ve tedarik zincirleri birçok noktasından kırılmış durumdadır. Ve görünen odur ki, Ukrayna’nın işgali ile birlikte bu süreç daha da derinleşecektir.

Tedarik zincirleri kırılıyor

Küreselleşen kapitalizmde birçok sınai ürün, alabildiğine uzamış uluslararası tedarik zincirlerinin kesintisiz çalışmasının sonucu olarak üretilir. Bir ürünün imalatı için gerekli hammaddeler farklı ülkelerden sağlanabilmekte, gerekli sayısız parçanın her biri dünyanın farklı coğrafyalarında üretilmekte, ardından uluslararası taşımacılık zincirlerinden geçerek bir ülkeye gelmekte ve orada ürünün nihai montajı tamamlanmaktadır.

Bu uzun süreç içerisinde, basit bir parçanın dahi ulaşımının aksaması, kapitalist üretim ve dağıtım sisteminin aksaması anlamına gelir. Covid kısıtlamaları, ekonomik kriz ve Ukrayna savaşı bu tedarik zincirlerine ciddi darbeler vurdu. Kapanan fabrikalar, kimi parçaların üretiminin başka ülkelere kayması, getirilen ulaşım kısıtlamaları, alabildiğine artan navlun fiyatları, limanlardaki kapanmalar vb. tedarik zincirlerini darmadağın etti.

Geçen sonbahardan beri gerek ABD’de gerekse Avrupa ülkelerinde başta akaryakıt olmak üzere çeşitli ürünlerin tedarikinde yaşanan sıkıntılar dünya ekonomisinde yaşanan bozulmanın dışavurumudur. Petrol istasyonlarının ve hatta marketlerin önlerinde günler süren kuyruklar oluştu, insanlar ihtiyaç duydukları ürünleri bulamadı. Temel neden, tedarik zincirlerinin işlemez hale gelişiydi.

Tedarik zincirlerinin kırılışını, uluslararası işbölümünün, kâra ve rekabete dayalı kapitalist üretim tarzının iflası olarak yorumlamak gerekir. Tedarik krizinin iki boyutu bulunuyor.

Birincisi, üretim alanında yaşanan aksamalardan ötürü yeterli miktarda ürün olmaması.

İkincisi, yeterli ürün olmasına rağmen ulaşım alanındaki sorunlardan ötürü yaşanan kıtlık.

Tedarik sıkıntısının sonuçlarını yalnızca boşalan market raflarında değil, gerekli hammadde ya da aramalını bulamadığı için fabrikaların üretimi durdurmalarında da görmek mümkündür.

Tedarik krizinin ilk ortaya çıkışı aylar önce çip krizi olarak somutlandı. Elektronik devrelerin temel yapıtaşı olan çipleri üreten Doğu Asya’daki fabrikaların pandemi nedeniyle üretimlerini azaltması ilk olarak otomotiv sektörünü vurdu. Ford, Tesla, Toyota, Opel, Volkswagen, Renault gibi dev otomotiv tekelleri geçen yılın ikinci yarısından itibaren üretime kısa sürelerle ara verdiler, bazıları yılın sonuna kadar üretime tekrar başlamayacaklarını duyurdular. Bunda yalnızca çip krizi değil, metal hammaddelerinin fiyatlarındaki artışlar ve uluslararası deniz taşımacılığındaki navlun fiyatlarının tırmanışı gibi faktörler de rol oynadı.

Burjuva iktisatçılar pek dillendirmek istemeseler de üretimdeki yavaşlamanın önemli bir başka sebebi daha var: Emekçilerin alabildiğine düşen alım güçleri nedeniyle talepteki daralma. Bilindiği gibi otomotiv sektörü birçok ileri kapitalist ülkenin ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. Tıpkı konut inşaatı alanının olduğu gibi otomotiv alanının da hem diğer imalat alanlarıyla hem de finans alanıyla çok organik bağları mevcuttur. Dolayısıyla bu sektörde yaşanan sıkıntılar ekonominin bütünü üzerinde önemli bir daraltıcı etkiye sahiptir.

Sorunun üretim alanındaki diğer bir boyutunu da özellikle petrol, doğalgaz, kömür gibi enerji kaynaklarında ve birçok sınai hammaddenin temininde yaşanan sorunlar oluşturmaktadır.

Sorun yalnızca imalattaki sıkıntılardan kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda bu malları taşıyacak ulaşım sistemi de pandemiden çıkış sürecinde felç oldu, olmaya devam ediyor. Aylardır deniz taşımacılığı için gerekli konteyner kıtlığından bahsediliyor. Buna bağlı olarak taşımacılık fiyatları inanılmaz ölçüde artmış durumda. Ama sorun burada da bitmiyor.

Özellikle ABD’de gerek limanlara gerekse de demiryollarına uzun yıllardır yeterli yatırım yapılmayıp bakım çalışmaları da aksatıldığı ve çalışan sayısı sürekli azaltıldığı için bu ulaşım hatları ya da noktalarında sayısız tıkanıklık yaşanıyor. ABD’nin en büyük limanlarının açığında sayısı her gün artan onlarca konteyner gemisi yüklerini boşaltmak için sıranın gelmesini bekliyorlar.

Demiryollarında da karayolu taşımacılığında da durum farklı değil. Gemiler mallarını boşaltamıyor, boşaltılan mallar başta personel olmak üzere türlü yetersizlikler nedeniyle trenlere ya da tırlara yüklenemiyor, onlar da varacakları kentlere zamanında varamıyor.

Kent içi ve kentler arası dağıtımda sorunlar yaşanıyor. Pandemi gerekçesiyle getirilen kısıtlamaların yanı sıra, taşımacılık sektöründe ağırlaşan çalışma koşulları nedeniyle, gemilerde, limanlarda ve TIR’larda çalışacak işçi bulunamaması bu durumda önemli bir rol oynuyor. Tüm bu sıkıntılar yalnızca üretimde aksamalara ya da ürün kıtlığına yol açmakla kalmıyor, maliyetler de arttığı için fiyatların artışına katkı yapıyor.

Tedarik zincirlerinin kırılmasının önemli sonuçlarından birisi, küresel üretimin yeniden yapılandırılması ya da yeni bir uluslararası işbölümü zorunluluğunun ortaya çıkmasıdır. Bunun yansımalarından biri, Avrupa ve ABD gibi hem büyük pazarlar hem de büyük üretim merkezlerine yakın olan ülkelerin (Türkiye, Meksika, Doğu Avrupa ülkeleri vb.) kimi ara malların üretimini kendilerine çekerek krizi fırsata çevirmeye çalışmalarıdır. Bunda başarılı oldukları da görülüyor.

Ukrayna’nın işgali ve kutuplaşan dünyada yeni bir soğuk savaş dönemine geçilmesi, tedarik sisteminde önemli değişimlere yol açacak gibi. Rusya’nın enerji alanında, Çin’in imalat alanında etkin konumları ABD-AB-Japonya gibi ülkelerden oluşan diğer kutbu rahatsız ediyor.

Ekonomik yaptırımlar şirketleri yeni üretim stratejileri belirlemeye yönlendiriyor. Artık pek çok firma için en ucuz tedarikçi değil, en güvenilir tedarikçi kavramı öne çıkıyor. Bu ise daha pahalı üretim, daha az kâr etmek demek. Bu da kapitalizmin krizini artıracak önemli bir gelişme.

Bu yeni durum, yakın zamana kadar burjuva ideolojisinin son biçimlerinden olan globalizme darbeler indiriyor. Birçok burjuva yorumcu ve ideolog ortaya çıkan durumun küreselleşmedeki zaafları açığa çıkarttığını, bunların telafi edilmesi gerektiğini dillendirir oldular.

Küreselleşme kavramı karşısında yerelleşme kavramını öne çıkaranlar, “yerel üretim için yerel tedarik” vurgusu yapanların sayısında bir artış söz konusu. Kimileri bu durumdan yola çıkarak küreselleşmenin sonunun geldiğini ilan ediyor.

Marx’ın vurguladığı üzere, iktisadi krizler kapitalizmin tüm çelişkilerinin olgunlaşarak açığa vurduğu dönemlerdir. Krizler aynı zamanda bu çelişkilerin kapitalist sistemi aşan bir tarzda çözülmesi için en önemli zamanlardır.

Enerji savaşları yükseliyor

Ekonomik faaliyetler 2020 öncesindeki seviyeye geri dönememiş olsa da, pandeminin ilk dönemine kıyasla belli ölçüde canlandı. Ne var ki kriz ve ona eşlik eden pandeminin ekonomik faaliyetlere vurduğu darbe halen giderilmiş değilken Ukrayna krizi patladı.

Başta petrol olmak üzere tüm hammaddelerin ve ara malların fiyatlarında artışlar meydana geldi. Geçen yılın yaz aylarından itibaren artmaya başlayan ve sonbahar aylarında alabildiğine büyüyerek bir “krize” dönüşen enerji darboğazı, Ukrayna’nın işgali ile birlikte yıkıcı noktalara ulaştı.

Sorun başlangıçta üretimden ve nakliye alanından kaynaklı bir darboğaz olarak yaşanmaktaydı, Ukrayna’nın işgali ile birlikte Rusya’nın batının yaptırımlarına bir karşı tehdit olarak enerji akışını azaltması fiyatları büyük ölçüde artırdı.

Yaşanan sorun kısa vadeli bir şok olmanın ötesindedir. Sorun yalnızca petrolle sınırlı değildir, doğalgaz ve kömür fiyatları da hem çok arttı, hem de tedarik sorunları yaşanmaktadır. Ve bu sorunlar zaman ilerledikçe daha da keskinleşmeye adaydır. Gerek enerji fiyatlarındaki artış gerekse tedarik zorlukları sonucunda, mesela Çin’de elektrik üretimi aksadı, elektrik kesintileri yaşandı, fabrikalar çalışamaz hale geldi. Avrupa’da doğalgaz kesintilerine gidilmekte ve bu nedenle kapanan fabrikalar ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de de İran’dan gaz akışı haftalar boyunca kesildi, iller, ilçeler elektriksiz kaldı.

Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artışın kökeninde arz sıkıntısı olduğunu söyleyen kimi kapitalistler, hükümetlerin fosil yakıt arzını sınırlamaya dönük “çevre politikaları”nı göz ardı etmesini istiyorlar. Yeniden nükleer enerjiye dönmeyi savunanlar var.

İklim krizine karşı bazı hükümetlerin kömür üretimini kısması, doğalgaza talebi artırdı. Artan talep ve şimdilerde Rusya’nın doğalgaz vanalarını kısması, doğalgaz fiyatlarının uçuşa geçmesine neden oldu. Örneğin, 2005-2020 yılları arasında doğalgaz m3 fiyatları 25-75 dolar arasında değişirken, fiyatlar 2020 sonunda 250 dolara, 2021 sonunda 800 dolara kadar fırladı.

Enerji alanında yaşanan fiyat artışlarının en başta gelen nedeni, talepteki patlamadan ziyade, arz üzerindeki tekelci kontroldür. Dev tekellerin ve OPEC’in kartel fiyatlarını dayatarak giriştikleri soygun en başta halk üzerinde yıkıcı etkiler yapıyor. Birçok başka maden ve hammaddede yaşanan fiyat artışlarında, üretim alanındaki kapitalist tekelleşmenin önemli bir payı vardır.

2021 Ocağından 2022 Mart ayına kadar, doğalgaz fiyatları dolar bazında yüzde 400, kömür fiyatları yüzde 200 ve petrol fiyatları yüzde 100 civarında arttı. Bu artışlar, gerek tarımsal gerek sınai ürünlerin gerekse de çeşitli hizmetlerin maliyet fiyatlarında bir artışa yol açıyor ve bu nedenle hem doğrudan hem de dolaylı olarak emekçilerin yaşam koşullarının kötüleşmesi anlamına geliyor. Bir yandan elektrik, ısınma ve ulaşım giderleri artarken diğer taraftan artan üretim maliyetlerinin fiyatlara yansımasından ötürü yükselen enflasyonla emekçilerin alım gücü geriliyor. Şubat ayı itibarı ile Avrupa’da tüketici enflasyonu yüzde 8’e, üretici enflasyonu yüzde 25’e, ABD’de tüketici enflasyonu yüzde 7,5’e, üretici enflasyonu yüzde 10’a ulaştı. Türkiye’de ise resmi tüketici enflasyonu yüzde 54, üretici enflasyonu yüzde 105 olarak açıklandı, gerçek tüketici enflasyonunun ise yüzde 124 olduğu bağımsız araştırmacılar tarafından açıklandı.

Fiyatlar artıyor

Enerji, gıda, hammadde ve taşımacılık fiyatlarındaki artışlar genel bir fiyat artışını beslese de tek neden bu değil. Yaşanan fiyat artışları ve patlayan enflasyonun arkasında başka faktörler de bulunuyor. Farklı ürünler için farklı faktörler öne çıkabilecek olsa da sebeplerin en başına emperyalist metropollerin Merkez Bankalarının karşılıksız bastıkları onlarca trilyon dolar/euro nedeniyle paranın değer kaybetmesini koymak gerekir. Enflasyonun patlamasının ana nedeni budur.

Piyasaya sürülen trilyonların önemli bir bölümüyle dev yatırım bankaları ve finans kuruluşlarının borsalarda giriştiği spekülatif operasyonlar inanılmaz boyutlardadır. Faizlerin alabildiğine düştüğü ve kimi yerlerde sıfıra çekildiği, ortalama kârlardaki düşüş nedeniyle imalat sektörüne yatırım yapmanın pek cazip görünmediği bir ortamda, sıcak para çılgınca kâr kapısı aramakta ve gerek hisse senedi borsaları gerekse de emtia borsaları spekülasyonla şiştikçe şişmektedir. Yalnızca madenler, hammaddeler vb. değil, kahveden buğdaya, etten süte, pirinçten yağa kadar her ürün dünya pazarında speküle edilmektedir. Spekülasyon ve manipülasyonlar borsalar ve kripto paralar eliyle de yürütülmektedir.

Fiyat artışlarının bir diğer nedeni de, küresel tedarik zincirlerindeki bozulma ve aksamalardır. İster iktisadi nedenlerden kaynaklanıyor olsun ister hükümetlerin aldığı pandemi önlemlerinden olsun, bu alandaki aksamalar hem pazara mal çıkmasını engellemekte hem de bu yüzden fiyatların daha da artmasına yol açmaktadır.

Büyük güçler arasındaki hegemonya savaşını ve bunun yansımalarını da enflasyonist bir faktör olarak sayabiliriz. Bu kavga kızıştıkça, karşılıklı uygulanan yaptırımlar, kısıtlamalar vb. tedarik sorunlarını arttırabilmekte ve bu da dönüp fiyatları arttırmaktadır. Bu tür gerilimler 2000’li yıllardan itibaren arttı ve sistem krizinin bir parçasını teşkil eden hegemonya krizini besledi. Ukrayna krizi de gösterdi ki, kapitalizm hegemonya krizini artık sıcak savaşlarla çözme noktasına doğru hızla ilerliyor.

Bir örnek, Çin’in gerek tarımsal ürünler gerekse de sınai hammaddeler alanında bir süredir devasa stoklar yapmaya yönelmesi ve bunun da hem navlun fiyatlarını hem de ürün fiyatlarını arttırmasıdır.

Bütün bu faktörler birleşerek tüm dünyada bir kez daha yüksek enflasyonun hortlamasına yol açmaktadır.

Enflasyon yükseliyor

Enflasyon işçiler açısından her zaman alım güçlerini kemiren bir olgu iken, burjuvazi açısından düşük olduğu ve kontrol altında tutulabildiği sürece yararlı bir olgudur. Bu yüzden burjuva iktisatçılar, enflasyon için “azı yarar çoğu zarar” derler. Bir bütün olarak bakıldığında, enflasyon sayesinde ekonomide biraz canlanma sağlamak, ayrıca yapay ya da tekelci fiyat artışlarını mazur göstermek mümkündür. Ama kontrolden çıkmış, hele de öngörülemeyen bir enflasyon olgusu burjuvaziyi de tedirgin eder. Yıllardır “enflasyon üretememekten” şikâyetçi kapitalist merkez ülkelerde geçen yıldan beri yüksek enflasyon en önemli korkulardan biri haline geldi.

Yakın zamana kadar gerek IMF, gerek ABD ve AB Merkez Bankaları, yükselişte olan enflasyonun ciddi bir tehdit oluşturmadığını, bu olgunun geçici olduğunu ve 2022’de istenilen düzeylere gerileyeceğini söyleyip duruyorlardı. Aslında tüm veriler enflasyonunun kalıcı şekilde tırmandığını göstermesine rağmen, neden bu kadar ısrarcı bir şekilde geçicilik vurgusu yaptılar? Bunun tek makul açıklaması var: “Varlık alım programını” yani büyük burjuvaziye fon sağlamayı bitirip, faizleri arttırmaya girişmeden önce bir süre daha karşılıksız para basıp dağıtmayı haklı göstermek için.

Gerek enflasyon olgusunun geçici olduğuna dair açıklamalar gerekse de bazı iktisatçıların sebep olarak “güçlü ekonomik toparlanma ve talepteki patlama”yı göstermeleri doğru değil. Zira patlayan enflasyonun ve emekçilerin bir de bu yolla soyulmalarının en başta gelen nedeni, onlarca trilyon dolar değerindeki karşılıksız para basımıdır. Pandemi başlangıcından beri 30 trilyon dolar piyasaya sürülmüş durumda. Yalnızca FED’in dağıttığı para 9 trilyon dolara ulaştı. Trilyonları basıp finans tekellerine dağıttılar, bu bol para nedeniyle paranın değeri düştü ve enflasyon tırmanışa geçti.

Açıklanan enflasyon oranları hedefledikleri yüzde 2 oranının çok üstünde olmasına rağmen, kapitalist merkezler para basıp dağıtmaya devam ettiler. Avrupa MB (AMB) geçtiğimiz ay, varlık alım programını ancak 2022 üçüncü çeyreğinde sonlandıracağını ilan etti. Faizleri artırma konusunda ise henüz bir taahhütte bulunmadı.

Amerikan Merkez Bankası (FED) ise varlık alım programı (FED kararı açıklandı .25 faiz artıkı ve varlık alımının mayıs ayında radikal bir şekilde azaltılması) Mart ayında sonlandıracağını, faizleri de 2022 boyunca ancak yüzde 2 seviyesine yükselteceğini açıkladı. FED son iki yıldır her ay 120 milyar dolar karşılıksız para basıp dağıtıyordu.

Ukrayna krizi ile birlikte bütün bu planlamalarda değişiklikler yapılması kaçınılmaz. FED ve AMB para basıp dağıtma yolundan kolayca vazgeçmeyecek. Faizleri arttırmayı ise mümkün olduğunca ertelemeye çalışacaklar. Yaşanan enflasyon patlaması onları sıkıştırıyor ve para musluklarını kısmak zorunda kalıyorlar. Diğer taraftan Ukrayna krizi üzerinden işlerin kötü gideceği beklentisini körükleyerek süreci uzatmaya, para basıp dağıtma hususunda ellerini rahatlatmaya çabalıyorlar.

Bugün küresel ortalama enflasyon yüzde 4’e ulaşmış durumda. Dünya ekonomisinin lokomotiflerinden Almanya’da enflasyon 28 yıl sonra ilk kez yüzde 5’in üzerine çıktı. Euro bölgesinde TÜFE Şubat 2022 için yüzde 5,8 olarak açıklandı ki, bu oran Euro bölgesi oluşturulduğundan beri görülen en yüksek seviyedir. ABD’de de durum hiç parlak değil, her ay yeni bir rekor geliyor. Son rakam yüzde 7,5. Her ay enflasyonda yeni zirveler yaşanırken, rekor kırılan dönemin başlangıcı daha da geriye doğru gidiyor. Bu durum Türkiye’de de böyle. Resmi enflasyon yüzde 54, gerçek enflasyon yüzde 124 oldu. Bu arada tüketici fiyatlarındaki artıştan çok daha fazlası üretici fiyatlarında söz konusu.

ÜFE ile TÜFE arasında bu denli fark olması, artan maliyetlerin henüz tam olarak perakende ürün fiyatlarına yansımamış olduğu anlamına gelir. Aslında “yansımamış”tan ziyade “yansıtılamamış” denmesi daha doğru olur. Zira devam eden iktisadi kriz, kitlelerin tüketim gücünü zaten alabildiğine düşürüyor. Halen bir işi olup da çalışanların enflasyondan arındırılmış reel gelirleri artış göstermediği gibi düşüyor, işsiz kalanlarınsa alım güçleri ya sıfırlanıyor ya da büyük darbe yiyor.

İşte bu koşullarda firmalar ürettikleri ürünlerin maliyet fiyatları artsa bile zaten düşmüş olan satışların daha da gerilememesi için fiyat artışlarını erteliyorlar. Nereye kadar? Kimse bilmiyor. Ama eninde sonunda ya bu maliyet artışları ürünlere yansıtılacak ve kitlelerin alım gücü daha da düşecektir, ya da firmalar çok daha düşük kâr oranlarıyla ve bazen de (bir dönem boyunca) zararına satış yapmak zorunda kalacaklardır ki bu da kapitalizmin kârlılık bunalımının derinleşmesi demektir. Bu tam bir çıkışsızlık durumunu yansıtıyor. Her iki durumda da iktisadi krizi doğuran temel faktörlerden biri ya da birkaçı daha da güçlenmiş olmaktadır ki, bunun anlamı krizin daha da derinleşecek oluşudur.

Merkez Bankaları ve hükümetler enflasyonu kontrol altına almak için faiz artışına gitmek gerektiğini savunuyorlar, ancak bu artışı mümkün olduğunca ertelemeye çalışıyorlar. Bu noktada kapitalistler birçok açmazla karşı karşıya kalıyorlar. Bazılarını sıralayalım.

Faiz artışları kredi faizlerini de arttıracağı için, hem tüketimi kısıtlayıcı hem de yeni yatırımları yavaşlatıcı bir etki yaratıyor. Bu ekonomik büyümenin yavaşlaması ve işsizliğin artması demektir. Zaten sürünen büyüme oranlarıyla ve yüksek işsizlikle boğuşan kapitalizm için hiç de arzu edilir bir sonuç değil. Faiz artışına rağmen enflasyon geriletilemezse (ki çok muhtemeldir), bu durum burjuvazinin en çok ürktüğü konjonktürü doğurur: stagflasyon, yani ekonomik daralmayla enflasyonun birlikte görülmesi durumu.

Bir diğer açmaz, faizlerin arttırılmasının, basıldıkları ABD ve AB sınırlarını aşıp dünyaya yayılan onlarca trilyon değerindeki dolar ve euronun bir kısmının anavatanlarına geri dönmesi ve bunun da yeni bir enflasyon dalgası yaratması tehlikesidir. Üstelik paraların AB ve ABD’ye geri dönmesi, o paraların çıktığı ülkelerde büyük yıkımlar anlamına gelecektir. Bu ülkelerin çoğu yabancı sermaye girişlerine muhtaç ve borca bağımlı durumdalar. Bu ülkelere sıcak para şeklindeki sermaye girişleri azalacak, faizlerle birlikte borçlanma maliyetleri daha da artacak, ülkelerin yerel para birimleri değer kaybedecektir. En başta Arjantin, Türkiye, Güney Afrika, Mısır ve Brezilya olmak üzere birçok ülke ciddi sarsıntılarla baş başa kalacaktır.

Tüm bunlar, Merkez Bankalarının ve kapitalist hükümetlerin elini kolunu bağlayarak adım atmalarını zorlaştırıyor. Bahane üstüne bahane bulup mevcut durumu sürdürmeye çalışıyorlar.

Ücretler düşüyor

Ekonomik gidişat değerlendirilirken işçi sınıfı açısından en önemli iki veri işsizlik ve istihdama ilişkin veriler ile reel ücret verilerdir. Bugün gelinen noktada her iki ana başlıkta da işçi sınıfı açısından durumun hiç de iyi olmadığını söyleyebiliriz. Gerek ABD’de gerekse diğer merkez kapitalist ülkelerde resmi işsizlik iki yıl önceye göre gerilemiş olsa bile krizle birlikte sokağa atılan milyonlarca insanın önemli bir bölümü henüz işe geri dönebilmiş değildir.

ABD’de her hafta açıklanan işsizlik oranları, iş başvuru sayıları ve işsizlik maaşından yararlanma başvuru sayıları arasında sık sık bariz bir tutarsızlık göze çarpmaktadır. Örneğin işsizlik maaşı için başvurular artarken (yani o dönem zarfında işten atılmalar artmışken), işsizlik oranlarında düşüş olduğu ilan edilebilmektedir. Bunun arkasında yatan sebep, tıpkı Türkiye’de TÜİK’in “hesaplama yöntemi değişikliği” dediği üçkâğıtta görüldüğü gibi, resmen işsiz sayılanların kapsamının giderek daraltılmasıdır.

Mart 2020’deki pandemi ilanıyla birlikte milyonlarca insan işten atıldı ve işsizlik maaşı için başvurular görülmedik seviyelere ulaştı. Geçen yılın ortalarından itibaren işsizlik maaşı başvurularının pandeminin ilk dönemine göre gerilemesi, işten atma dalgasının zayıfladığı anlamına geliyor. Peki dalganın emek cephesini ilk vurduğu haftalarda işlerini kaybedenler işe geri dönebildiler mi ya da yeni bir iş bulabildiler mi? İşte bu kritik sorunun yanıtı, çoğunlukla hayırdır. Uygun koşullarda iş bulmak zorlaştıkça, geniş işsizler kitlesinin bir bölümü daha iş aramaktan vazgeçiyor. Sonuç, bu iş aramaktan vaz geçen insanların yok sayılması ve bu nedenle de resmi işsizlik oranlarının düşmesi oluyor.

Kriz pek çok ekonomide özellikle de istihdam alanında kalıcı hasar bıraktı. Kapitalist ekonomilerde en önemli paya sahip olan, en fazla insanın çalıştığı hizmet sektörü çok büyük darbe yedi, birçok küçük ve orta işletme bir daha açılmamak üzere kapandı. Bu alanlarda işler adeta buharlaştı; aynı alanlarda yeni açılacak işyerlerindeki istihdam, ne sayıca eskisi kadar olabiliyor ne de yeni işçilere eski ücretler ödenebiliyor. Verimlilik adına daha az sayıda işçiye daha çok iş yaptırılacak ve daha düşük ücretler ödenecektir.

Türkiye’de işçi sınıfının milli gelirden aldığı pay, son iki yılda yüzde 37’den yüzde 27’ye düştü. Ücretlerin alım gücünde yaşanan bu keskin düşüş, işçilerin ücret artışı için eylemler düzenlemesinin en önemli sebebi. Benzer bir süreç dünya genelinde de yaşanıyor. İşçilerin toplam gelirden aldığı pay hızla düşüyor.

Üretimde yaşanan hızlı teknolojik dönüşüm de istihdamı azaltıcı yönde çalışıyor. Burjuvazinin pandemiyi robotlaşma, otomasyon ve dijitalleşmedeki sıçramalı atılım için fırsat olarak kullandığı görülüyor. 10 bin çalışan başına düşen robot sayısıyla Çin geçen yıl dünya çapında 9. sıraya yükseldi. Çin’in yalnızca ABD’yle değil, Güney Kore ve Japonya’yla giriştiği teknolojik rekabet robotlaşmayı hızlandıran faktörlerin başında geliyor. Uluslararası Robot Teknolojisi Federasyonunun verilerine göre, Çin’in geçen yılki robot yoğunluğu 10 bin çalışan başına 246. Birinci sıradaki Güney Kore’de bu sayı 932. ABD’de ise 255. Aynı yoğunluğun küresel ortalaması ise 146.

Ne var ki, kapitalizm tarihsel bir kriz içerisinde çırpınırken, artan robotlaşma, onu krizden çıkarmaya yaramayacak, tersine kapitalizmin kâr oranlarının düşmesi ve işsizliğin devasa artması gibi uzun dönemli yapısal sorunlarını daha da kalıcılaştıracaktır. Üretim alanındaki robotlaşma, tüm alanlardaki dijitalleşmeyle el ele ilerliyor.

Gerek hizmet sektöründe gerek imalat alanında belli işlerin ve hatta işkollarının tümüyle tasfiye olması mümkündür. Bazı alanlarda krizi fırsata çeviren kapitalistler, daha önce sendikal örgütlülük nedeniyle hayata geçiremedikleri birçok uygulamayı, pandemi önlemleri adı altında çoktan hayata geçirdi. Evden ve uzaktan çalışma yaygınlaştırıldı. Bu durum emeğin daha da esnek biçimler altında daha yüksek sömürüsü anlamına geldiği gibi birçok işin ortadan kalkması ve işsizliğin daha da kalıcılaşması sonucunu doğurdu.

Borçlanma artıyor

Enflasyonu geriletmek amacıyla faizleri yükseltmenin önündeki engellerden biri, artan borç yüküdür. Birikmiş borçlar, mevcut düşük faizlere rağmen yeniden borçlanmayı zorlaştırmaktadır ki bu da yeni yatırımların önünde ciddi bir engeldir. Durum buyken bir de faizler arttırılırsa yalnızca yeni borç almak daha da zorlaşmış olmayacak, aynı zamanda mevcut borçların ödenmesi de güçleşecek, borç toplamı daha da artacaktır. Zaten boğazına kadar borca batmış bir sistemden bahsediyoruz ve aşırı doymuş kredi sisteminin tıkanmışlığı sistemin tarihsel bir kriz yaşamasının en temel nedenlerinden biridir.

Pandemi boyunca her çeşit borçlanma muazzam miktarda arttı. Üstelik gerek küresel bazda gerek tek tek ülkeler bazında toplam borcun gelirlere oranı artış gösterdi. Yayınlanan bir rapora göre, tüm dünyadaki toplam borç miktarı 303 trilyon dolara ulaşmış durumda. Bu rakam, tüm dünyada bir yıl boyunca üretilen tüm zenginliğin (küresel gayrisafi hasıla olan 94 trilyon doların) 3 katından daha fazla. Bu toplamın içinde hane halkına ait olarak gözüken borç miktarı 56 trilyon dolar. 303 trilyon dolarlık borcun geri kalanını ise devlet borçları ve şirketlerin borcu oluşturuyor. Türkiye’de bu rakamlar şöyle: Hane halkının borcu 1 trilyon lira, şirketlerin borcu 7,2 trilyon lira. Devletin borcu ise 2,7 trilyon lira. Toplam 11 trilyon lira, 900 milyar dolar civarında. Bu borcun 3 trilyon lirası sadece 2021 yılında meydana geldi.

Bütün dünyada ve Türkiye’de şirket borçları inanılmaz boyutlardadır. Pandemi bahanesiyle tüm dünyada, kuşkusuz en başta kapitalist merkezlerde, aslında batık durumunda olan sayısız şirket, çıkarılan destek ve teşvik paketleri sayesinde ayakta tutuldu. Bu şirketlerin düşük faizlerle borç almaları teşvik edildi. Bırakılsa derhal batacak sayısız şirket devlet desteği ve ucuz krediler sayesinde ayakta tutuldu. Faizler tekrar arttırılırsa, büyük miktarda borçlanan şirketler epey zor duruma düşeceklerdir. Son dönemde bu alanda yaşanan sıkıntılar giderek artmaktadır.

Bir örnek olarak Çinli emlak devi Evergrande’yi gösterebiliriz. Evergrande’nin toplam borcunun 300 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Yani bir şirket düşünün ki, borçları, Türkiye gibi kocaman bir ülkenin bir yılda ürettiği toplam zenginliğin yarısına yakın bir düzeydedir. Şirketin 800’e yakın inşaat projesi devam ediyor. Bu projelerde henüz daha inşaatlar bitmeden paraları ödenmiş 1,2 milyon konuttan bahsediliyor. İşte böylesi dev bir şirket vadesi gelen borçlarını ödeyememe riskiyle karşı karşıya. Geçtiğimiz aylarda Evergrande’nin temerrüde düşebileceği korkusu Çin borsalarından başlayarak tüm dünya borsalarına yayılan bir gerileme dalgasını tetikledi.

Ardından borç taksitlerinden birini ödeyerek şirketin zaman kazanması piyasaların sakinleşmesiyle sonuçlansa da sorun çözülmüş olmaktan çok uzaktır, aslında ani bir çöküş korkusu bir sonraki borç ödeme dönemine kadar ertelenmiştir, hepsi bu. Ama zorda olanın yalnız Çinli Evergrande olmadığı da biliniyor. Yine bir başka emlak devi olan Çinli Fantasia şirketinin de borçlarını ödeyemeyecek durumda olduğu anlaşılınca şirketin borç tahvillerinin piyasa işlemleri durduruldu ve borsalarda küçük bir düşüş şoku da o yarattı.

Yüz milyarlarca dolar borca batmış ve aslında fiilen iflas etmiş sayısız zombi şirketin eninde sonunda cenazesi kaldırılacaktır. Ve bu yalnızca yeni finansal şok anlamına değil, büyük istihdam kayıpları ve ona bağlı olarak talebin daralması anlamına gelecektir. Dahası bu şirketlerin bir kısmı zombi statüsünde olsalar bile uluslararası tedarik zincirlerinin bir parçasıdırlar ve onların resmen iflası bu zincirin yeni halkalardan tekrar kırılması demektir ki, bu da arz yönlü yeni şokların kaçınılmazlığı demek oluyor.

Borçlanma, sorunları geleceğe ötelemektir, gelecekte elde edileceği varsayılan gelirin bugün kullanılmasıdır. Varsayımlar boşa çıktığı anda da domino taşları gibi koca bir borç zinciri yıkılıp kırılmaya başlar, sonuç finansal çöküşler ve kaostur. 20. yüzyılın ikinci yarısı bu tarz çöküşlerle dolu. Gerçek ücretleri ve alım güçleri düşen geniş emekçi yığınlar tüketici kredileriyle bankalara borçlanıyorlar. Şirketler yeni yatırımlar için ve hatta işletme giderleri için bankalardan kredi çekiyorlar, devletler çeşitli türde açıklarını kapatmak için bankalardan ve birbirlerinden borç alıyorlar.

Sonuçta borç dağları büyüdükçe büyüyor ve artık öyle bir noktaya gelinmiş durumda ki bu borçların ödenmesi kâğıt üzerinde bile mümkün gözükmüyor. Ama bunun anlamı çağımız kapitalizmini ayakta tutan kredi mekanizmasının tıkanmasıdır. Kapitalizm bir zamanlar ürettiği çarenin esiri ve artık kurbanı haline geldi.

Sonuç

2020 başındaki covid pandemisi, 2008 yılında başlayan kapitalizmin ekonomik krizini derinleştirdi. Kapitalist sistem covid pandemisi ile baş edemedi, krizi yönetemedi, çıkan ekonomik krizin faturasını ise emekçilere ödetmeye çalıştı. Bunu yükselen enflasyon, düşen ücretler, gelir dağılımında işçiler aleyhine gerçekleşen bozulmalardan görüyoruz. Şimdi Ukrayna krizi ile birlikte bir krizden çıkamadan diğer bir krizin içine yuvarlanmaktayız. Kapitalizmin savaşın bedelini yine işçilere ödetmeye çalışacak. Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmak için işçilerin birleşik mücadelesinden başka bir yol yok.

Kaynakça

DİSKAR Bültenleri

TÜİK bültenleri

https://www.paraanaliz.com/2021/ekonomi/munger-piyasalar-dotcom-doneminden-bile-daha-cilgin-g-19088/

https://www.theguardian.com/commentisfree/2021/oct/11/just-in-time-supply-chains-logistical-capitalism

https://www.netgaste.com/haber/9499882/rusya-ukrayna-savasi-tedarik-zincirinde-kopmaya-neden-olacak

https://www.ekonomist.com.tr/teknoloji/cip-krizi-nedir-nasil-basladi-ne-anlama-geliyor-cip-nerelerde-kullaniliyor.html

https://www.indyturk.com/node/476881/ekonomi%CC%87/t%C3%BCrkiyenin-bor%C3%A7-y%C3%BCk%C3%BC-bir-y%C4%B1lda-3-trilyon-art%C4%B1%C5%9Fla-104-trilyona-%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1

Enternasyonal Sosyalizm